Kamp
"Salaklar," diye sızlandım.
Bir 'çadır kuracak arıyorum,' dedim diye bütün erkekler etrafıma doluşmuştu ve onca adam bir çadırı saatler sonra kurabilmişti.
Boğaç'ın bahsettiği kamp olayını öğrenmiştim. Her yıl Savaş ve Kumsal bu tarihlerde kamp yapardı. Sadece Savaş ve Kumsal değil aynı zamanda Kocaeli piyasasındaki önemli, tehlikeli, zengin, genç çevrelerinden gelmek isteyenler de gelirdi. Kamp zamanı kimin oyununa denk gelirse o kişi avantajlı olurdu çünkü ormanın ortasında oyun oynamak karşı taraftaki insan için çok daha tehlikeli bir durumdu. Aslında kamp alışkanlığı da bir tarafa avantaj vermek için çıkmıştı.
Yine de bir şekilde çadırımı kurabilmeye becerilmiş olan çocuklara "Teşekkür ederim," deyip çadıra yöneldiğimde gözlerini üzerimde hissettim. Ah hadi ama. Kumsal Karam teşekkür de mi etmezdi?
Hemen yanımda çıkan gürültüyle sıçrayıp sağa doğru kaçıştım. Bakışlarım ezilen çadırdan, çadırı ezen arabaya kayarken arabadan inecek olan kişiyi az çok tahmin edebiliyordum. Son model spor arabasıyla çadır ezmeye kalkışacak kaç tane manyak vardı ki? Kendinden emin bir iniş yapan, bacaklarını saran siyah pantolonun üzerine çektiği siyah tişörtü ve deri ceketiyle Savaş Atan'ın üzerindeki tek renk yeşilleri gibi duruyordu.
Elinin tersiyle arabanın kapısını iterken başını eğdi ve saçlarını karıştırarak ezdiği çadırıma baktı. "Ah," dedi sahte bir üzüntüyle. "Şu işe bak."
Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. O çadırın yerinde Savaş'ın olmasını istiyordum. Ve direksiyonun başına da kendimi layık görüyordum. Onu ezmekle kalmaz üzerinden en az beş kez geçerdim. Yine de şimdi yüzüme çarpan rüzgâra bile küfretme ihtiyacı hissettiğim sinirimi geçirebileceğini sanmıyordum.
Gözlerimi araladığımda Savaş çadırı kuran adamları elini savurarak kovdu. Ses çıkarmadan emri yerine getirirmiş gibi ilerleyen adamların kamp alanındaki diğer kişilere katılmasını izledim. Nereden baksan on kişi vardık sanırım ki Savaş'ın elini savurarak kovduğu, benim salaklar dediğim adamlar normal bir insanın hayatını falan karartabilecek adamlardı. Yine de Savaş ve Kumsal Kocaeli'nin canavarlarıydı sanırım, karşılarında durmak isteyen pek yoktu. Kumsal ne işlerle meşguldü, ne yapardı bilmiyorum ama ben Bora'yla çikolatalı süt içerken çizgi roman okuyordum ve bu korkularını hak etmiyordum.
Daldığım için yüzümün önünde parmak şıklatıldığında gözlerimi kırpıştırıp bir adım geriledim. Savaş bana alayla bakıyordu. Ben de son oyunundan kalan nefretimle suratına bakıyordum. Sanırım her şey bittiğinden ve bir daha onu görmemek üzere yollarımız ayrıldığından yıllar sonra bile ondan nefret edecektim.
"Ve külkedisi, hizmetçiye dönüşür."
Kaşlarımı kaldırdığımda sırtını arabasına yasladı. "Bakışların başkalarındayken herkese karşı acımasız olan o kız değilmişsin gibi. Oysa gözlerini çevirip bana baktığında yine eski halini alıyorsun."
Kumsal kimseyi, hiçbir şeyi sevmezdi. Kumsal gibi davranmaya çalışsam da bundan çok uzak olduğum için muhtemelen Savaş'ın karşısında çok pot kırmıştım ama Savaş çıkıp 'Bu kız Kumsal değil' diyemezdi, aklının ucundan bile geçmezdi. Sonuçta kim Kumsal'ın yerine geçmek isterdi değil mi? Ama Kumsal'ın değiştiğini düşünebilirdi. Bu daha iyi olup oyunları sonlandırır mıydı yoksa Kumsal'a daha mı çok yüklenmesine sebep olurdu bilmiyordum. Ama Boğaç'ın dediğine göre ve satanistlerin inandığı şeylere göre senden güçsüzü ezerdin. Eğer Kumsal değişirse Derin gibi bir kız olursa, Savaş'ın gözünde güçsüz olurdu.
Kendi oyunumdan ve Savaş'ın uyuşturucunun pisliğini çekeceği birkaç günden sonra çekip gidemezsem Savaş'a Kumsal'ın akıl hastanesinde olduğunu kanıtlamayı düşünüyordum ama bir yanım bunu hiç doğru bulmuyordu. Bir şekilde kendini kurtarmıştı ve orada tedavi görüyordu. Şimdi ben kendi bencil amaçlarım için onun kimliğini almıştım ve kaçtığı adama onun yerini söylemeyi düşünüyordum.
Dediği şeye cevap vermek yerine konuyu değiştirdim. "Bana bir çadır borçlusun."
"Ya?" dedi tek kaşını kaldırıp alayla bakarken. "Sadece tek bir çadırım var. Eğer benimle uyumak istersen..." dedikten sonra başını eğip muzipçe sırıttı.
"Çekil şuradan," diye tıslayıp elimin tersiyle omzundan ittirirken çadırıma bakıyordum. Benim minik ellerim onu hareket ettirememişti ama fazla uzatmadan kendi isteğiyle bir adım geri atıp ne yapacağımı izlemeye başladı. Yere eğilip çadırın durumuna baktım. Arabanın altında dağılmış demir çubukları gördüğümde yanağımı şişirip nefesimi dışarı üfledim.
"Görünüşe göre bu gece toprak üzerinde uyuyacaksın Savaş," dedikten sonra doğrulup vücudumu ona döndürdüm. Kalın kaşlarının altındaki yeşil gözleri tam gözlerimin içine bakıyordu. Nedense bu bir an ne dediğimi unutturmuştu. Ne için dediğimi ve kızgınlığımı.
"Çadırımı alamazsın," dediğinde olayı tekrar hatırlayıp başımı onaylamazca salladım. Kendime gelmek için yapmıştım ama Savaş başka bir şeye yorup "Alamazsın," diye tekrarladı.
"Çadırımı ezdin," dedim dişlerimin arasından tükürür gibi. Omuz silkti.
"Zaten böcekten ve doğadan korkan biri olarak çadırda kalmakta bile zorlanıyordun şimdi dışarıda kal da gör," derken arabasının üzerine düşmüş olan yaprağı yavaşça yere bıraktı ve dudaklarını oynatarak "Böcekler," diye tekrarladı. Kumsal gerçekten korkuyordu sanırım.
Yaprağın yere düşüşünü izlerken Kumsal'la ne kadar ters olduğumuzu düşünüyordum. Belki korktuğumuz birkaç şey benzeyebilirdi ama zevklerimiz kesinlikle farklıydı.
Korkular mı bir yapardı insanı yoksa zevkler mi?
Savaş'ın zevk aldığı tek şeyin Kumsal'a zarar vermek olduğunu düşünmeye başlamıştım. Onu bir sporla uğraşırken ya da şarkı söylerken hayal edemiyordum bile. Korkuları vardı ama zevkleri... Sanmıyordum.
Evet burada böceklerin olduğunu söylemişti. Böcekleri sevmezdim ama korkmazdım. "Evet en büyüğü de karşımda duruyor."
Sırıttı. "Oyun oynayamayacağını fark ettin de laf dalaşına girmeye mi kalkışıyorsun? En kötü saçıma sakız yapıştırırsın falan sanıyordum."
"Sıranın kimde olduğunu biliyorum Savaş. Merak etme." Boğaç'ın verdiği iğne şortumun arka cebinde kendini hissettiriyordu. Savaş'ın koluna batırmak için doğru anı kolluyordum. Belki uyurken, belki dalgınken, belki otururken.
"Sevindim," dedikten sonra çadırıma baktı. "İstersen benimle kalabilirsin. Bir hanımefendiyi gecenin bu vaktinde ormanda tek başına bırakmak istemem."
"Ağaca yaslanır yatarım daha iyi," desem de bir yanım enjekte etmek için en iyi şans olduğunu düşünmüştü. Dalga geçmiyor olsaydı bu ihtimali bir düşünürdüm. Hanımefendiymiş!
Bagajına yönelirken dediğim şeye omuz silkti. "Öyle yap o zaman," dedikten sonra arabasından kendi çadırını alıp bana sinsi bir sırıtış yolladı ve ilerlemeye başladı. Arkasından dil çıkarmamak için zorlanmıştım. Gözü çevrede geziniyordu. Kendisine boş yer arıyormuş gibiydi. Ama kamp alanımızın her karesinde bir çadır vardı. Ben de sırıttım. Beni çadırımdan ettikten sonra kendi çadırına yer bulamayıp ayakta kalırsa fena gülerdim.
Rasgele bir çadırı tuttuğu gibi savurduğunda sırıtışım silindi. Boşalan yere kendi çadırını kurmaya başladığında çadırın sahibi olarak düşündüğüm çocuk çadırı savrulan yerden alıp kendine başka bir yer aramaya başlamıştı.
Sesini çıkarmamıştı bile.
Sızlanarak kendi çadırlarına yönelen kişilere bakmaya başladım. Hiçbiriyle aynı çadırda kalmak istemiyordum.
Çadırların ortasında yakılmış ateşe yürürken birkaç dakika içerisinde kamp alanı sessizleşmişti. Herkes çadırına girmişti. Ateşin ardındaki kesilmiş ağaç kavuğuna oturdum ve dirseklerimi dizime yaslayıp ellerimi de çeneme götürdüm ve çadırını kuran Savaş'ı izlemeye başladım. Sanki yüzlerce kez bu işi yapmış gibi duraksamadan ya da birkaç adım gerileyip neye benzediğine bakmadan demirleri yerlerine takıyordu. Göz ucuyla bile bakmamıştı. Yaptığı işe odaklıydı. Gözlerimi kaçırıp başka şeylere odaklanmaya çalıştım.
Savaş'a uyuşturucuyu enjekte ettikten sonra buradan gidebilirdim ama maalesef Bora'yla beraber gelmemiştik ve arabam yoktu. Hasta olduğu için kampa katılamayacağına karar vermiştik ve beni bıraktıktan sonra geri dönmüştü. Arayıp onu alması için çağırabilirdim ama telefon tabii ki de çekmiyordu. Ayrıca muhtemelen şu an uzandığı koltukta yanında peçeteler kucağında kusarsa diye leğen, elinde kumanda ve burnu peçete tahriş ettiği için kıpkırmızıyken onu çağıramazdım. Onu bırakıp buraya gelmem bile fazla bencillikken bir de onu çağırırsam üzülürdüm.
Tanımadığım ama beni çok iyi tanıyan yalaka insanların birinden de arabasını istemeyeceğime göre geri dönme ihtimalim azdı. Bir yanım Savaş'ın arabasını da alıp gitmek istiyordu ama uyuşturucu aldıktan sonra bir şekilde dönme ihtimali olsun istiyordum. Gerçi o şekilde araba kullanması daha tehlikeli olabilirdi.
Önümde bir hareketlenme hissettiğimde çığlığımı son anda bastırdım. Bir hayvan sanmıştım. Savaş'ın yeşillerine bakarken pek de yanılmadım, diye düşündüm.
Onun 'Hanımefendi' lafını ima ederek "Bir hanımefendiye böyle sinsi sinsi yaklaşılmaz," diye dalga geçtim. Dudağını büzüp gözlerini kıstıktan sonra sırıttı. "Bir hanımefendi görürsem bunu yaparım."
Sahte bir şekilde sırıttım. Saniyeler sonra sırıtışımı silip "Dibimde ne halt ediyorsun?" diye tısladım. Omuz silkti ve çadırına yöneldi. Çadırın önünde dikilip bana döndü ve göz kırptı.
"İyi geceler fıstık."
Yüzümü buruşturdum. "Bu kelimeden sonra çok kötü geçeceğine eminim."
Biraz önce resmen bana 'fıstık' demişti. Ciddi ciddi ya da yalakalık olsun diye demediğini biliyordum. Beni sinir etmeye çalışıyordu. En son oyunu o yaptığı ve başarılı olduğu için keyifliydi. Ona oyun oynayamayacağımı sanıyordu. Boğaç'ın da dediği gibi güçsüz olduğum için beni sömürmek istiyordu.
"Fıstık kelimesinden daha fazla korkacağın bir şey var. Herkesin uyuduğu karanlık ormanda ne bok yiyeceksin merak ediyorum."
Kaba diline gözlerimi devirip bakışlarımı ondan çektim ve çevreyi izlemeye başladım. Söylediği gibi karanlıktı. İnsanlar uyumak için çadırlarına girmişti. İlk gece böyle geçermiş ve ikinci gün kamp başlarmış Bora'nın anlattığına göre. Sadece çadırların fermuarlarına takılan lambalar ortalığı aydınlatıyordu ama onların da bir süre sonra söneceğini biliyordum. Burada git gide hava soğurken tek başıma ne yapacağım merak konusuydu.
Hâlâ çadıra girmediği için "Gir artık şu çadıra. Oksijenimi kirletiyorsun," diye sızlandım. Onun yanındayken korkmuyormuş gibi yapmak beni yoruyordu. Çadıra girmesini, uyumasını istiyordum. Geceyi tepkilerimi saklamadan korkarak geçirmeyi bekliyordum. Tabii önce çadırına girip yapmam gereken bir şey vardı.
Rüzgâr yerdeki yaprakları sürüklerken gözlerimi ona çevirdim. Çadırının önünde dikiliyordu. "Çığlığını duyarsam kılımı kıpırdatmam."
"Biliyorum çığlıklarıma rağmen kılını kıpırdatmadığını," dedim imayla. Laf atışıma takılmadı. Ben onun bana yardım etmeyişine takılmıştım ama o Kumsal'ın Savaş'tan yardım beklemediğini düşünüyor, buna takılmıyordu.
"Kimin çadırına gireceksin?"
"Birinin çadırına gitmeyeceğim."
"Hadi ama," dedi alayla. "Burada en çok güvendiğin kişi benim ve benimle aynı çadırda kalmayacak mısın?"
Gözlerim şaşkınlıkla irileşirken ağzımdan bir 'Hah' sesi çıktı. "Sana mı güveniyorum ben?" dedim kahkahalar atarken. İyi güldürmüştü.
Rüzgârın geriye attığı koyu renk saçlarını eliyle düzeltti. Sanki anlaşmalıymış gibi rüzgâr bir daha saçlarını bozmamıştı.
"Beni tanıyorsun ve sana verebileceğim zararları biliyorsun. Sana zarar vermek istediğimi de biliyorsun. Ama bu ormanda kimin sana zarar vermek istediğini veya ne kadar zarar verebileceğini bilmiyorsun. O yüzden yabancıların içindeyken birbirimize güveniriz ama baş başayken düşmanızdır."
Söyledikleri şeyler mantıklıydı. Kumsal onu tanıyordu. Kendine zarar verebileceği şeyleri biliyordu ve ona göre davranıyordu. Savaş da Kumsal'ı tanıyordu. Birbirlerine karşı zamanla bağışıklık kazanmışlar gibi bir şeydi. Birbirlerinin verdiği zararlara alışıklardı. Başkalarının vereceği zararlara karşı da birbirlerine güveniyorlardı.
Bir an. Sadece bir an ilişkilerini kıskandım.
"Şu anda baş başayız Savaş. Ve senin çadırında kalmayacağım."
Dudağını büzdü. "Gururum kırıldı," diye alay ettikten sonra çadırının fermuarını açıp içeri girdi. Başını çadırdan dışarı uzatıp göz kırptı.
"Kendine dikkat et bücür. Sabaha parçalarını bulmayalım."
Yerden aldığım taşı ona fırlattığımda hemen başını çekti ve fermuarı kapattı. Keyifli kahkahaları kulağıma geliyordu. Korkulan bir adamdı ama çocuk gibi davranıyordu. Elimle yüzümü sıvazladım ve gerçekten ne yapacağımı düşündüm.
Hava iyice soğuduğunda kollarımı birbirine bağladım ve elimi çıplak koluma sürterek ısınmaya çalıştım. Gözüm fıldır fıldır çevreyi arıyordu. Sadece bir hareketlilik hissetsem ya da gölge görsem yangın alarmı gibi çığlık atacaktım. O Savaş kılını kıpırdatmayacağını söylese de bunca insandan hiç değilse biri kalkardı değil mi?
Zamanı geçirmek için bir şarkı mırıldanmaya başladım. Sandaletlerimi yere sürtüyordum. Her sürtüşünde tenimi gıdıklayan yapraklar hoşuma gidiyordu. Saçlarım rüzgâr yüzünden daha da karışmasın diye cebimden toka çıkarıp at kuyruğu yaptım. Boynum ve kulaklarım açıldığı için üşüyüşüm artmıştı.
Bayağı zamanın geçtiğine karar verdiğimde kalkıp Savaş'ın çadırına yöneldim. Çadıra doğru eğilirken elim arka cebimdeki iğneye gitmişti. Fermuarı ses çıkartmama ümidiyle açmaya başladım. Ses çıktığında elimi durdurup nefesimi tuttum. Açılan kısımdan Savaş'a baktığımda gözlerinin açılmamış olduğunu görüp nefesimi rahatlıkla dışarı üfledim. Fermuarın az kalan kısmını da açtıktan sonra dizlerimi çadırın içine yaslayıp bir elimle de yerden destek aldım ve çıkarttığım iğneyi yaklaştırmaya başladım.
Savaş'ın gözleri aniden açıldığında çığlık atmama fırsat vermeden eliyle ağzımı kapatıp beni yana ittirdi ve üzerime çıktı. İğne olduğu elim çadırın kenarına yaslanmıştı. Diğer elimle Savaş'ı ittiriyordum.
Keyifli suratı hemen üzerimde ve dibimdeyken yamuk bir şekilde sırıttı. "Korkundan ölsen de gelmezsin sanıyordum ama beni şaşırtıyorsun. Gerçekten bu kadar güçten mi düştün? Bir başkasının çadırını elinden alamayacak kadar ya da bana yenilip çadırıma gelecek kadar?"
İğneyi görmemiş olmalıydı. Korkup uyumak için yanına geldiğimi düşünmesi iyiydi. Bu şekilde istediğime ulaşabilirdim. İğneyi koluna geçirmek istiyordum ama kolumu ezecekmiş gibi baskı uygulayan eli kolumu kaldırmamı engelliyordu.
"Tamam sus da çekil üzerimden. Uyumak için geldim seninle uğraşmak için değil."
Bakışları dudaklarıma kaydığında nefesimi tuttum. Dip dibe olmamız yetmiyormuş gibi şimdi bu hareketiyle kalbimi zorluyordu. Ondan nefret ediyordum ama yeşilleri, burnuma dolan kokusu ve yakınlığı kafamı karıştırıyordu. Ayrıca Kumsal'la Savaş'ın daha önce birlikte olduğunu biliyordum. Savaş tekrar olmak istiyor olabilir miydi ki?
Bir anda üzerimden eksilip yanıma uzandığında gözlerimi kırpıştırıp kendime gelmeye çalıştım. Benim aklımdan neler geçerken adam yanıma uzanmıştı. Adamın günahını almıştım ki günahları al al bitmezdi muhtemelen. Bir an amacımı bile unutmuştum.
Nefesimi üfledikten sonra bakışlarımı ona döndürdüm. Bana sırtını dönmüştü ve kendisi için rahat bir pozisyon bulmaya çalışıyordu. En sonunda bulduğuna emin olduğunda ve hareketsizleştiğinde "İyi geceler," dedim. Hafifçe geriye doğru yaslanıp başını bana döndürdü ve uzaylıya bakıyormuş gibi baktı.
Düşmanıma iyi geceler, demişsem ne vardı yani? Savaş da aslında çadıra girmeden önce bana söylemişti ama onunkisi alaylı ve gerçek değildi. Bense düşmanıma gecemiz birbirimizin çok da umurundaymış gibi "İyi geceler," diyordum. Kumsal kimliğiyle bu yaptıklarımı görse kahrolurdu sanırım.
"İlginç bir kızsın," dedikten sonra tekrar önüne döndü ve tekrar uyumaya kalkıştı ama bu sefer tekrar 'İyi geceler' demek gibi bir salaklık etmedim ki zaten yeterince salaktım. Çadırın tavanını izleyerek nefes alışverişlerinin düzene girmesini bekledikten sonra doğruldum ve iğneyi tuttuğum elimi kaldırıp boynuna götürdüm. Bedeni hareketlendiğinde hareketlerimi hızlandırıp iğneyi ensesine batırdım ve enjekte ettim. Şırıngayı geri çekerken bedeni yavaşça bana döndü ve eli ensesine giderken siyah göz bebekleri neredeyse yeşillerini kapatacak kadar büyüdü.
Bana bakıyordu ama beni gördüğünden emin değildim.
Dudakları aralanırken "Siktir," diye mırıldandı ve gözlerini sıkıca yumdu. Tekrar açtığında yüzünü buruşturdu. Ayık kalmakta zorlanıyor gibiydi. İki gün boyunca onu izlemek isteyen bir yanım da vardı ama iğnenin tam olarak nelere sebebiyet verebileceğini bilmediğim için şırıngayı hemen yanına koydum ve çadırdan çıktım. Az çok birkaç gün pislik çekeceğini, bilincinin pek yerinde olmayacağını, kusacağını, baş ağrısından gebereceğini, belki halüsinasyonlar göreceğini biliyordum ama tam olarak bu haldeyken hemen yanında olan bana saldırıp saldırmayacağını bilmiyordum sonuçta.
Üzerimdeki kıyafetleri düzelttikten sonra kendi kendime sırıttım. Ben çığlıklar atarak ona yalvarırken ne kadar güçsüzsem o kadar güçsüz kalacaktı bu birkaç gün. O bu haldeyken hep yanında olmak ve nefret ettiğim adamın güçsüzlüğünü izlemek isterdim ama o sıra benim de işlerimi halletmem gerekiyordu.
Herhangi bir çadırın içine girdim. Bir çocuk iki kişilik çadırda tek başına hüküm sürüyordu. Bacaklarını öyle bir açmıştı ki sanki bu çadıra gireceğimi daha önceden biliyormuş, çadırı sahipleniyormuş gibiydi.
"Sen istedin," diye mırıldandım. Aslında amacım yanında kıvrılmaktı ama böyle yayıldıysa uyandırmak zorunda kalacaktım. Kimse Kumsal Karam'a zarar vermeyi düşünmeyeceği için korkmuyordum tanımadığım biriyle aynı çadırda kalmaktan. Omzunu dürttüğümde gözlerini araladı. Beni gördüğü gibi kalkmaya çalıştı.
" Tanrım benim çadırıma geldin," diye mırıldandı. Elleri titriyordu. Gözlerimi devirdim. Bu Kumsal da neymiş böyle...
"Kendine başka bir çadır bul."
Başıyla onaylayıp çadırdan çıkınca arkasından hemen fermuarı kapattım. Kumsal'ın kimliğiyle günlerimi geçirirken hem midem bulanıyor hem de özeniyordum.
O hiçbir zaman gerçek hisler yaşayamayacaktı. Çevresindekiler ya ondan korkan ya da ona başka gözle bakan kişiler olacaktı.
Ve yine şöyle bir gerçek vardı ki; ben de hiçbir zaman onun kadar etki bırakamayacaktım. O ben kimliği almadan önce akıl hastanesinde bir odadaydı ama hikâyesi hâlâ ortalıklarda dolaşıyordu. Dönüşü olay olmuştu. Kumsal'ın ismi duyulduğunda ürküten bir hikâyesi vardı. Belki de sırf bu yüzden kabul etmiştim bu kimlik işini.
Sıradan olmak istemiyordum artık çünkü.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!