7/37 · %16

Güçlü

9 dk okuma1.711 kelime24 Kasım 2025

Kapıyı açıp kendimi içeri attığım gibi kapıyı hızla kapattım. Birinin arkamdan gelmesini veya bileğimden tutmasını kaldıramazdım bu geceden sonra. Bence bugünlük heyecanım yeter de artardı.

"Bora!" diye seslendim. Mutfağa baktıktan sonra odasına da baktım. Hâlâ göremediğimde korkmaya başlamıştım. Ya ben kaçtığımda eve baktıysa ve Bora'ya zarar verdiyse? Hızlı adımlarla salona ilerlerken kalbimin atışları kulağımı zonklatıyordu. Boğaç'ın dediğine göre oyunlar oyun alanında kalırdı. Onun elinden kaçtığıma göre oyun sırası bendeydi, o devam edemezdi. Ama yine de ürküyordum. Savaş tanıdığım en garip insandı. Mimikleri ve sözleriyle soğuk değildi ama öyle hareketleri vardı ki insanı üşütmekle bırakmıyor, donduruyordu.

Salonda koltukta oturur vaziyette uyuduğunu gördüğümde elimi kalbimin üzerine yaslayıp nefesimi dışarı üfledim. Sessiz adımlarla salonda ilerlerken oturduğu koltuğun önüne geldim ve omzundan baskı uygulayarak onu koltukta yatırdım. Hemen eliyle koltuktaki yastığa sarılırken huzursuzca mırıldanmıştı.

Büyük bir ihtimalle beni beklerken uyuyakalmıştı.

Geniş ekran televizyonun montelendiği duvara yaslı dolaptan bir pike çıkardım ve Bora'nın üzerini örttüm. Altın rengi dağınık saçları mor koltuk yastığının üzerine saçılmıştı. Duş alıp üzerimi giyindim ve salona geri döndüm. Salonun ışığını kapattıktan sonra diğer üçlü koltuğa gidip uzandım. Bu gece ölsem tek başıma uyuyamazdım. Hâlâ gözümün önünden gitmeyen anılar ve kulağımı dolduran çığlıklarım vardı. Tek başıma uyuyamazdım.

Huzursuzca yan dönüp ellerimi başımın altından koltuğa yasladım. Bakış hizamdaki orta sehpanın üzerindeki çizgi romanlar bile huzursuzluğumu götürmemişti. Sanki bir yerlerden yine o köpek çıkacakmış gibi hissediyordum. Sanki hırlayışı hemen ensemden geliyordu.

Sıçrayıp ayağa kalktım ve elimle ağzımı kapatırken gözlerimi odada gezdirdim. Sadece panik yapıyordum. Ne köpek vardı ne de hırlayışları. Ne Savaş vardı ne de o yeşil gözleri.

Aynı odada uyumanın korkumu götürmediğini fark ettiğimde Bora'nın uzandığı koltuğa doğru ilerledim. Çıplak ayaklarım fayansta gıcırtı yapıyordu. Bu sesi seviyordum. Oysa Bora her zaman rahatsız oluyor kafama ev Ugglarımı fırlatıp 'Giy şunları' diye bağırıyordu.

Omzundan dürtüklediğimde sızlanarak gözlerini araladı. Beni gördüğünde gözlerini kırpıştırdı. Sonra irice açıp "Derin," diye seslendi ve koltukta doğrulmaya çalıştı. Omzundan ittirip engel olurken "Sadece uyumak istiyorum," diye mırıldandım. Uyumak ve güzel rüyalar görmek istiyordum. Açıkçası güzel birkaç şeye ihtiyacım vardı.

"Tabii," diye mırıldandı. Ona bakmaya devam ettiğimde anlayıp hemen koltukta yan döndü ve bana yer açtı. Açtığı yere girerken pikeyi kaldırmış bana yardım ediyordu. Yanına uzandığımda ona döndüm. Düz yatsam sığamazdık.

"Ne olduğunu sorsam..."

"Yarın," diye lafını kestim ve gözlerimi kapattım. Sorusuyla bile korkmuşken eğer anlatmaya başlarsam o anları tekrar yaşıyormuş gibi olabilirdim.

"Tamam," diye fısıldadı. Nefesini yüzümde hissediyordum. Bakışlarını da üzerimde. Her korktuğumda yaptığı gibi ben uyuyana kadar beni izleyecek, uyumayacaktı. Ben uyuduktan sonra o da uyuyacaktı. Bora'yı seviyordum. En zor zamanlarımda hiçbir şeyi bilmese hiçbir şey için çabalamasa bile bana iyi geliyordu.

"Şu saçma sapan hikâyen var ya," dediğimde güldüğünü duydum. Gözlerimi hâlâ açmamıştım.

"Kaplumbağanın kırmızı başlıklı kıza âşık olup parmak kızın kaplumbağayı sevdiği için kırmızı başlıklı kızı ortadan kaldırmada külkedisinin camdan ayakkabısını kafasında kırmayı kullandığı hikâye mi?"

Güldüm. "Evet. Sanırım o hikâyeyi dinlemeyi isteyecek kadar kötü şeyler yaşadım."

Güldü. Hareketlenme hissettiğimde anlayıp başımı kaldırdım ve kolunu başımın altından geçirmesine izin verdim. Beni göğsüne çekti. "Bir varmış bir yokmuş. Külkedisi tuvaletini yapmaya giderken kaplumbağa onu görmüş ve âşık olmuş..."

Bora'nın kafasından uydurduğu bu hikâye aşırı derecede amaçsızlık içeriyordu. Sarhoş olduğu zamanlardan birinde kâğıda yazmış hatta 'Ben bu hikâyeyi bastıracağım, alacakaranlığı geçeceğim' diye bağırıyordu sokaklarda. Zaten zırdeli olan Bora bir de sarhoş olunca iyice mantıksızlaşıyordu. O gün bugündür ikimiz de hikâyeyi ezbere bilirdik, birbirimizin kötü hissettiği anlarda hemen bu hikâyeye başvururduk.

**

Kulağımı sağır etmeyi amaçlayan zil sesiyle gözlerimi araladım ve homurdandım. Bizim evimize kim, neden, ne cüretle gelirdi ki? Misafirleri sevmiyordum. Hele de sabah bu sesle kaldıranları.

Bora'nın kollarından sıyrılıp doğruldum. Ayaklarımı koltuktan sallandırıp fayansa yasladığımda hissettiğim soğuklukla gülümseyip elimle Bora'nın karnından destek alarak koltuktan kalktım. Bora kalkıp kapıyı açacak kişinin kendisi olmayacağının verdiği mutlulukla koltukta yayılıp esnedi ve uyumaya devam etti.

Paytak adımlarla girişe ilerlerken aynı zamanda elimle gözlerimi ovuşturuyordum. Küfretmeyi sevmezdim, ama bu zile durmadan basan kişinin küfrü hak etmediği anlamına gelmezdi. Umarım iyi bir bahaneye sahipti.

Kapıyı açmadan önce portmantoya yapışık aynaya baktım. Saçlarım dağınıktı. Gözlerim yorgun bakıyordu ve dudaklarım kurumuştu. Kollarımda ve boğazımda çizikler vardı. Zaten bu tipimle kapıyı açtığımda küfretmiş kadar olurdum.

Kapının soğuk demir kulpunu tuttum ve aşağı indirip kapıyı araladım.

"Bir an öldüğünüzü düşünüp, evinizi işgal etmeye karar verdim."

Cevap vermemi beklemeden yanımdan geçip eve girdi ve başını uzatıp salondaki Bora'ya baktıktan sonra bana döndü.

"Bora Yürük değil mi o? Şerefsiz iyi kokteyl hazırlıyor."

Kapıyı ayağımla itip kapatırken bakışlarımı Boğaç'tan ayırmıyordum.

"Burada ne işin var?" Tabii ki daha kibar olabilirdim. Ama lütfen. Hâlâ uykumu almama saatler olmasına rağmen uyanmamın verdiği sinirlilik içerisindeydim.

"Unuttun mu? Biz ortağız."

Gözlerimi devirdim. "Ben Savaş'tan daha güçsüz olana kadar." derken mutfağa girdim. Ben buzdolabına ilerlerken Boğaç güldü.

"Demek makyajsızken böyle gözüküyorsun."

Buzdolabının kapağını açıp turşu kavanozu ve fıstık ezmesi aldım. Onları kolumun altına sıkıştırırken buzdolabının içine doğru hafif eğilip meyve suyu aldım ve tek elimle tuttum. Kapağı ayağımla kapatıp çekmeceyi gürültüyle açtım. İki kaşık alıp saplarını ağzıma götürdüm ve dudaklarımı birbirine bastırıp kaşıkların düşmemesini sağladım. Parmak uçlarımda yükselip üstteki raftan iki bardağı da tek elimle tuttuktan sonra mutfaktaki küçük, şirin, bizim boyadığımız masaya yöneldim. Önce elimdekileri bıraktıktan sonra turşuyu ve fıstık ezmesini de koltuk altlarımdan alıp koydum. Kaşıkları da ağzımdan alıp masaya koyduktan sonra sandalye çekip oturdum. Beni izleyen Boğaç'a baygın bakışlar gönderirken masada kaşıklardan birini onun tarafına kaydırdım.

Yaslandığı duvardan doğrulduktan sonra yavaş adımlarla gelip karşıma oturdu ve kaşığı eline aldı. Fıstık ezmesini açarken turşu kavanozunu açması için ona itmiştim. O lanet şeyi açmayı hiçbir zaman becerememiştim.

Meyve sularını da doldurduğumda Boğaç'ın açtığı kavanozdan bir turşu alıp memnuniyetle gülümseyerek ağzıma götürdüm. Boğaç beni izliyordu. Sanırım Kumsal'ı hiç makyajsız görmemişti ama bu halimin daha güzel olduğuna emindim. O yoğun makyaj yüzüm düşecekmiş gibi hissettiriyordu.

"Turşudan nefret ettiğini sanıyordum."

Yapma be.

Turşunun son lokmasını yuttuktan sonra gergince sırıttım. Şu Kumsal hakkında bir şeyler öğrensem iyi olurdu.

"Zevkler değişir," diye mırıldandım. O bir turşu alırken ben de kaşığımı fıstık ezmesinin kutusuna daldırdım ve bolca alıp ağzıma götürdüm.

"Ama korkular değişmez," dedikten sonra meyve suyundan yudumladı. "Savaş dün sana ne yaptı?"

Biliyor sanıyordum. Ama Savaş'ın kimseye güvenmediğini Bora da söylemişti. Kumsal da kimseye güvenmiyordu yine Bora'nın dediğine göre. Peki Boğaç Savaş'a nasıl yardım ediyordu, ne yapacağını bilmeden.

"Bilmiyor musun?" dedim düşüncelerimle savaş vermeyi turşu kavanozuyla bakışınca sonlandırırken. Kesinlikle turşu benim için bir yaşama amacıydı. İnce parmaklarımla bir turşu daha alıp ağzıma götürdüm ve yüzümü ekşitmesini memnuniyetle bekledim.

"Savaş bana ne yapacağını söylemez. Bir şey yapacağını söyler. Ve bana nasıl yardım edebileceğimi söyler. Ben de yaparım."

Kaşığımı elimde sallarken gözümü masada gezdiriyordum. "Üzerime köpek saldı."

"Bu yaralarını açıklıyor," dediğinde başımı kaldırıp ona baktım. Kollarıma bakıyordu. Kollarımı kendime çektikten sonra göğsümde birleştirdim. Böylece gözlerime bakmak zorunda kaldı.

"Yanındayım demiştin. Savaş'ın zarar görmesini istiyorum."

Bir turşu daha alıp yedikten sonra meyve suyundan yudumladı. Gerçekten zarar görmesini istiyordum. Asıl amacım bir an önce Cenk'ten itiraf almaktı ama dün oynadığı oyun ondan nefret ettirmişti. Onla tanışmadan önce bir insanın bu kadar da kötü olabileceğini düşünmezdim ama olabiliyordu işte. Sıra bendeyken onun canını yakmak istiyordum ve sonrasında artık Cenk'e odaklanabilirdim. Nasıl olsa aslında bana verebileceği en büyük zararı dün gece vermişti o yüzden artık ondan eskisi kadar korkmuyordum. Ayrıca Boğaç yanımdaydı ve bu Savaş'ın ben oyun oynadıktan sonra oynayabileceği bir oyunu daha göze alabilmemi sağlıyordu.

"Geçmiş oyunlarınızda amacı seni bir gün öldürmekti. Çünkü seni güçlü görüyordu. Ama şimdi seni güçsüz görüyor ve sömürmek istiyor."

Ah. Sağ ol. Gururum okşandı.

Onun güçsüzlük dediği şey merhametti. Ben Savaş kadar ileri gidemezdim. Savaş bana zarar vermiş olsa bile bana değil Kumsal'a zarar verme düşüncesiyle hareket ediyordu. Beni tanısa belki zarar vermek istemezdi. Belki yine isterdi ama bu benim merhametimi azaltmazdı. Şu anda sadece öfkeliydim. O anları bana tekrar yaşattığı için ve beni uzun zaman sonra ilk defa yalvarttığı için ona ve kendime kızgındım.

"Satanistlerin kurallarını biliyor musun?" diye konuyu değiştirdi birden. Ayaklarımı masanın altında uzatıp ayak bileğimi diğer bileğime yasladım ve kaşlarımı indirip kaldırdım.

"En büyük günah aptallıktır onlarda. Kendinden güçsüzü ezerler, kullanırlar, umursamazlar. Kendinden güçlülereyse bitmek bilmeyen bir saygı beslerler. Dediklerine itaat ederler. Ta ki onlardan güçlü oluncaya dek. Savaş satanist değil ama bu inançla hareket ediyor. Sizin aranızdaki ilişkiyi de buna yoruyorum. Birbirinizi sevmezsiniz ama oyunlarınıza saygı duyarsınız. Birbirinizin sözlerini umursamamazlık yapmazsınız. Biriniz güçlüyse diğeriniz ezilmeyi kabullenir. Ta ki diğer oyuna dek."

Kumsal'la Savaş için birbirinizin sözlerini umursamamazlık yapmazsınız demişti. Birbirinize saygı duyarsınız... Şimdi barda ben çocuklara durun Savaş da kalkın dediğinde neden kararsız kaldıklarını anlamıştım. Kumsal'la Savaş birbirlerinin başkalarına karşı verdikleri emirlere karışmıyorlardı demek. O gün bir ilk yapmıştım. Biri güçlüyse diğeri ezilmeyi kabul eder demişti. Oysa ben dün gece oyun sırası onda olmasına rağmen yüzüne yumruğu indirmiş bir de üzerine tekme atmıştım. Farkında olmadan ilkler yaşatıyordum Kumsal'la Savaş arasında.

"Peki ne yapacağız?" dediğimde başını yana eğdi. "Eski Kumsal'ı göremiyorum. O şimdiye kadar bir sürü acımasızlık sıralardı önüme."

Gözlerimi kaçırdım. Mutfağın penceresinde her zamanki gibi camı patileyen kediye bakarken gülümseme ihtiyacı hissettim ama Boğaç yanımda olduğu için dudaklarımı birbirine bastırdım. Şu Kumsal hiçbir şeyi sevmiyor gibiydi çünkü. Herkesi böcek gibi ezerken bir kediye de gülümsemezdi sanırım.

Acımasızlık benim için uzak, Savaşla Kumsal içinse anahtar kelimeydi. Ama burada Derin değil, Kumsal'dım. Savaş'sa... Başta ölmemi falan istediğini düşünüyordum ama beni güçsüz gördüğü için sömürmek istediğini söylemişti Boğaç. Öldürmeyecek, kıracak, yakacak, iyileşmemi bekleyecek sonra yine acıtacaktı.

Tabii bir an önce oyunlardan çekileceğim için bunlar sadece onun amacı olarak kalacaktı.

"Aslında..." diye başladım aklıma gelen fikirle. Sinsice sırıtıp Boğaç'a baktım. "Kanına enjekte edebileceğim bir şeyler var mı?"

Biraz önce bana attığı 'seni mahvedecek' bakışları birden değişti ve 'onu mahvedeceksin' dermiş gibi baktı. "Birkaç gün boyunca ölü gibi dolaşmasını sağlayacak bir şeyler ayarlayabilirim. Hastaneye götürülmezse fena pislik çeker. Kusar, bayılır, halüsinasyonlar görmeye kadar gider. Hastaneye giderse de çıktığı gibi karakola düşer çünkü bu uyuşturucuları kullanmak yasal değil."

Dudağımı yalarken kendime güvenim gelmişti. Kendi elimle onun canını acıtmayacaktım ama sonuç olarak onun canını acıtan kişi ben olacaktım. Vücuduna enjekte edeceğim şeyle sürünmesini istiyordum. Birkaç gün en azından hak ettiği hayatı yaşamış olurdu. Dün geceyi bana yaşattıktan sonra bunu hak ettiğini düşünüyordum. Ayrıca birkaç günde Savaş'la uğraşmayacak olmak güzeldi. O sırada kendi işlerimi halletmeye çalışırdım.

Ben memnun bir şekilde başımı onaylarken omuz silkti. "Zaten kampa denk geldi oyunun. Düşündüğümüzden daha fazla sürünebilir ormanda."

Gergince gülümserken kaşlarımı kaldırdım. Bana anlamayarak baktığında başımla onayladım. "Evet öyle oldu."

Aramızdaki kamp olayı neydi bilmiyordum. Aslına bakarsanız son zamanlarda hayatımda olan bitenlerle ilgili hiçbir halt bilmiyordum. Boğaç gidince kamp olayını bir şekilde öğrenmeyi aklıma kazıdım. Belki Bora çevreden duyduğu kadarıyla bilirdi.

"Uyuşturucu dolu olan iğneyi bu gece barda Bora'ya veririm."

109

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!