6/37 · %14

Karanlık

13 dk okuma2.566 kelime24 Kasım 2025

Bazen karanlıktan korkar, tutunacak bir şey ararsın ya. Bir ses, bir ışık, bir nefes. Şimdiyse karanlığa tutunuyordum. Ensemde hissettiğim nefes iliklerime kadar ürkmeme sebep oluyordu. Kim olduğunu tahmin edebiliyordum. Ama bu korkmamı engellemiyordu. Çünkü o kişiden de korkuyordum.

"Beni özledin mi Kumsal?"

Bu ses Savaş'a ait değildi. Merakım korkumu bastırdığında arkama hızla döndüm. Sanki yavaş dönmüş olsaydım beni yakalayacakmış gibi hissediyordum. Gerçi neresi olduğunu bilmediğim burada, karanlık içinde bir adamın manalı sözüne bakarsak, yakalanmıştım.

"Sen de kimsin?" Karanlık yüzünden yüzünü göremiyordum. Ses tonunu da çıkaramamıştım. Muhtemelen Kumsal'la tanışan ama benim bilmediğim biriydi. Savaş olmasını beklerdim. O tehdidinden sonra başkası mantıklı olmazdı ama Savaş değildi işte.

"Hadi ama Kumsal. Beraber binlerce defa Savaş'ı alt ettik ve sen beni çıkaramadın mı? İncindim."

Benim tarafımda mıydı? Çıkaramamam çok normaldi, ben Kumsal değildim. Ama anladığım kadarıyla benim tarafımdaydı. Peki o zaman karanlıkta konuşmamız neyin amacıydı?

"Burada ne işim var?" dedim bu sefer. Onun burada ne işi olduğunu sormamıştım. Onu tanımıyordum ve nerede olması gerektiğini bilmiyordum. Ama benim burada olmamam gerektiği kesindi.

"Bilirsin, güçlünün tarafında olurum her zaman. Şimdi güçlü olan Savaş gibi gözüküyor."

Evet şu adam bir yerden çıkmasa olmayacaktı. Tahminlerim doğruydu. Bu Savaş'ın oyunuydu. Ama karşıma neden bu çocuğu çıkarmıştı bilmiyordum.

"Daha oyunlara tam başlamadık." diye savunmaya geçtim. Tamam Savaş kadar iddialı değildim ama güçsüz unvanını artık ismimin başında ya da sonunda istemiyordum. Artık güçsüz olmaktan bıkmıştım. Kimseye sığınmak istemiyordum. Tek istediğim eğer bayıltılarak engellenmeseydim yapacağım gibi o kasaya ulaşıp buralardan defolup gitmekti ve hayatımı geri almaktı.

Beni onaylamazca birkaç defa dilini şaklattı karşımdaki adam. Yüzünü görsem daha kolay olabilirdi belki kafa tutmak. Ama karanlıkta bu kadar savunmasızken karşımdakini de tanımıyorken başımı dikleştiremiyordum.

"Eski acımasızlığından eser yok Kumsal. Benim tanıdığım Kumsal'ın ilk oyunu kesinlikle birilerinin ölmesiyle sonuçlanırdı."

Dudaklarımı birbirine bastırırken sessizce yutkundum. Birilerinin ölmesiyle mi? Benim ilk oyunum Savaş'ın öksürmesiyle falan sonuçlanmıştı ki o benim oyunum bile değildi ve adam öksürünce bile korkup yanına gitmiştim.

Bu oyunun bu kadar karanlık olduğunu bilseydim bu kimliği asla almazdım. Karanlık beni ürkütmezdi aslında. Hatta güven verirdi. Kimse beni göremez kimse bana zarar veremez diye düşünürdüm. Ama nerede olduğumu bilmediğim bir yer karanlıksa korkardım. Ve ben Savaş'ın karşısında nerede olduğumu bilemiyordum.

Cevap veremediğimde adamın güldüğünü işittim. "Kim olduğunu unutma Kumsal. Başka kimse bilmese de benim bildiğime göre en son akıl hastanesindeydin. Oradan nasıl çıktın bilmiyorum ama Savaş'ı alt etmezsen oraya yine döneceksin."

Avuçlarım terlemişti. Gözlerimi kırpıştırıp duruyordum. Sanki karanlık berraklaşacakmış gibi... Sanki azalacakmış gibi. Ellerimin içini eteğime sürttüm.

"Onun tarafındaysan bana öneri vermen ne kadar mantıklı?"

"Ben güçlünün tarafındayım demiştim. Bir tarafa yardım ederken diğer tarafı güçlendirip o tarafa geçerim. Aynı yeri fazla sevmem. Bunu biliyorsun."

"Sana nasıl güvenebiliyor?" dedim bu sefer. Şimdi bu adam benim buradan çıkmama yardım edebilirdi. Ya da Savaş'ın oynayacağı oyunları bana iletebilirdi. Kendisi söylemişti diğer tarafı güçlendirip yeterli olduğunu düşündüğünde o tarafa geçtiğini. Halk arasına bu çocuk için kullanılabilecek çok güzel küfürler vardı.

"Sen de bana güvenmiştin." dedi keyifle. "Senin güvenini boşa çıkarmam. Senin sırlarını ona iletmem. Ama ona gidip seni nasıl alt edebileceğiyle ilgili fikirler vermem senin güvenini boşa çıkardığım anlamına gelmez. Çünkü senin benden beklediğini fazlasıyla yapmış olurum her seferinde."

Bir tıkırtı işittim. Birkaç saniye sonra ışıklar yanıp açıldı. Daha söylediklerini algılamaya çalışmadan önce birkaç saniye süresince gördüğüm yüzü tekrar zihnimde canlandırmaya çalıştım. Benden uzun ve yapılı olduğu kesindi. Gözlerinin maviliğini de fark etmiştim ama yüz hatlarına bakacak zamanım olmamıştı.

Işıklar tekrar yandığında gözlerim bu anı kaçırmak istemezmiş gibi yüzünde dolaştı. Birçok çizgi vardı yüzünde. Belki kavgalardan belki kazalardan kalmış çizgiler. Ama bu güzelliğini bozmuyordu, aksine ona yaşanmışlık hissi veriyordu. Zaten mavi gözleri esmer ve yara dolu tenine ışıltı katıyordu. Yüzündeki kocaman yara olsaydı bile görünmezdi bu gözlere sahipken ki onun yüzündeki yaralar artık iz haline gelmiş, küçük şeylerdi. Koyu saçları kısaydı. Dudakları dolgundu ve şimdi onu süzdüğüm için memnun bir şekilde kıvrılmışlardı.

Saniyelerle savaştığımı düşünsem de ışıklar tekrar kapanmadı. Aslında ışıklar geldiğinde ilk yapmam gereken şeyi anca çocuğun yüzünü ezberledikten sonra yapabilmiştim. Penceresiz bir odaydı. Tavanla birleşen duvarda geniş bir havalandırma vardı. Oda bomboştu. Duvarlar siyaha boyanmıştı.

"Burayı hatırlıyor olmalısın." Savaş'ın sesiyle daha önce fark etmediğim kapıya döndüm. Başını yana eğmiş gülümsüyordu. Tehditkâr bir gülümsemeydi yüzündeki. Elleri ceplerindeydi ve duruşu rahattı. Önüme döndüğümde deminki çocuğu göremedim. Gözlerimi kırpıştırdığımda önüme geçti ve çocuğun yerini tamamladı.

"Boğaç'la hasret gidermişsiniz," dedi alayla. Çocuğun adının Boğaç olduğunu öğrendiğimde bunu aklıma kazıdım. Gözlerinin rengi koyulaşmıştı. Yeşilin tonlarında gezen gözleri bu kadar güzelken bakışlarının bu kadar korkutucu olması dengesizlikti.

"Evet. Özlemişim," dedim gözlerimi kaçırarak ben de alayla. Odada gözlerimi gezdirmeye devam ederken "Cidden mi?" dedim gülerek. "Şu herkesin ortasında tehdit edecek kadar büyüttüğün oyunun karanlıkta beni Boğaç'la konuşturmak mıydı? Hayatım boyunca unutamayacağım bir ders aldım."

Öyle güldü ki alayımla dalga geçermiş gibiydi. Gözlerimi ona çevirdim. Keyifliydi ki onun keyif alması genellikle Kumsal'ın zarar görmesine bağlıydı. Dudağımı ısırdım. Sanırım oyunu beni Boğaç'la konuşturmakla sonlandırmıyordu.

Aklımda bin bir düşünce dönüyordu. Bu deli adama 'Ben Kumsal değilim' diye bağırmak istiyordum ama henüz bu kimlikteki amacıma da ulaşamamıştım. Yine de canımı tehlikeye atacak bir oyunu varsa kesinlikle bu kimlikten vazgeçerdim ama oyununu tahmin edemiyordum. Tahmin edemediğim bir diğer şeyse Kumsal olmadığımı söylediğimde vereceği tepkiydi.

"Bilirsin oyunlarımda mantık aramam. Tek kural zarar vermektir. Sonuçlarını umursamam. Ölür müsün kalır mısın umursamam. Ciğerimi bilirsin sen benim. İlk oyunumla son oyunum diye bir şey yoktur. Hepsinde aklıma gelen en acımasız şeyi yaparım. İlham kaynağım sen olunca da bayağı acımasız şeyler geldiği kesin. Ama senin oyunun sönük kaldı. Ben de bu sefer fazla abartmayayım dedim. Sadece biraz hırpalanacaksın."

Konuşurken kapıya doğru ilerliyordu. Kapının önünde duran kutuyu kaldırıp odaya koydu. Kutuda delikler vardı ama içinde ne olduğunu görebileceğim kadar büyük delikler değildi. O kutuda ne vardı bilmiyordum. Gözlerimi kapıya çevirdim. Kapı açıktı ama dışarıda adamların olduğunu görüyordum. Yine de koridora bakma ihtiyacı hissettim. Eğer kaçacaksam bu koridorlarda koşacaktım. Bakış hizamda upuzun bir koridor vardı. Gelip giden ışıklar aydınlatıyordu. Sonu görünmüyordu ama burada Savaş'la kalmaktan daha güvenli geliyordu oraya koşmak.

Bir adım attığımda "Aklından bile geçirme." dedi. Gözümü ona çevirsem de geri çekilmedim. "Dışarıda bir sürü adam var. İki adım attığın gibi yakalanırsın. Topuklularını eskitmene değmez."

Gözlerim topuklularıma kaydı. O adamlardan geçebilsem bile bu topuklularla koşamazdım zaten. Aramızdan hiç eksilmeyen alay sözlerinden birine daha gözlerimi devirdim.

"Burada senin oyununu beklememden daha eğlenceli işlerim var."

Kutunun bantlarını açarken sırıttı. "Kurbanlarınla oynamak gibi mi?"

Aslında kurbanım olarak tanıdığı kişiyle oynamıyordum. Beraber oynuyorduk o da amaçsızlıktan tavla, pişti gibi oyunlardı. Gerçekten aşırı sıkıldığımızdaydı o da.

Topuklumla ritim tutarken kollarımı birleştirdim ve onun kutuyu açmasını sakinleşmeye çalışarak izledim. Cevap vermemiştim. Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Kurbanımın en yakın ve aslında tek arkadaşım olduğunu söylesem ne derdi acaba?

Kutudan bir köpeği çıkardığında gördüğüm şeyle birkaç adım geriledim. Tepkim onu daha da keyiflendirmişti. Ellerimi yukarı kaldırırken "Sakın," diye mırıldandım.

"Köpekten korkarsın değil mi Kumsal?"

Sadece Kumsal korkmazdı. Ben de korkardım. Gözümün önünden gitmeyen anılarla birkaç adım daha geriledim.

"Savaş seni pişman ederim."

"Ya?" dedi alayla gülerek. "Ne yaparsın sırtıma 'Tekmele beni' mi yapıştırırsın? Çünkü ilk oyununla bunun arasında neredeyse hiç fark yoktu."

Ne yapabileceğimi bilmiyordum ama bunu yapmamalıydı. Abartmayacağım dediği şey bir hayvanı saldırması için üzerime salmasıydı. Başka bir hayvan olsaydı ve sadece bedenen canımı acıtsaydı bu kadar sorun olmazdı ama şimdi annemin ölümüne köprü olan hayvanı karşımda tutuyordu.

Hayvanın tasmasını çıkarmaya kalkıştığında çığlık atıp kapıya yöneldim ama adamlar beni tutup sert bir şekilde odaya ittirdiler. "Bırak ben Kumsal falan değilim!" diye çaresizce bağırdığımda başını geriye atıp kahkaha attı. "Sen gerçekten delirmişsin. Bu kadar korkak olarak beni utandırma. Sonuçta seni düşman diye yanımda gezdiriyorum."

Çırpınmayı bıraktıktan sonra afallayarak Savaş'a bakmıştım. Sandığım kadar kolay bir şey değildi Kumsal değilim deyip aradan çekilmek. İnanmamıştı ve inanmamakta haklıydı. Karşısında tıpkı Kumsal'dım işte ki gelip kimliği de almıştım. Daha sonrasından 'Hayır değilim' deyip kolayca çekilebileceğime Bora beni nasıl inandırmıştı ki? O da bu kadar salak biri değildi. Sanırım Savaş'ın Kumsal olmadığıma inanmasının tek yolu akıl hastanesindeki Kumsal'ı göstermemdi ki o da şu an mümkün değildi.

Savaş odadan çıkarken işaret parmağıyla köpeği gösterdi. Adamlardan biri içeri girdi ve Savaş'ın yarım bıraktığı işi tamamlamak için yere çömelip tasmayla uğraşmaya başladılar.

"Bu köpek karanlıktan korkuyor. Aydınlıkta evcil hayvan gibidir seninle oynar, seni sever ama karanlık olduğunda sardıracak yer arar. Ve bil bakalım biz odadan çıkınca kim ışığı kapatacak?"

Gözlerim dolarken tekrar kapıya yöneldim. Bu sefer beni iten kişi Savaş'tı. "Hadi ama Kumsal. Eskiden hiç değilse korktuğunda ağlamak ya da korktuğunu belli etmek için benim gitmemi beklerdin."

Gözlerine bakarken o yeşillerini değil annemin öldüğü günü hatırlıyordum. Geceydi. Misafirlikten geri dönerken yolda arabamız arıza yapmıştı. Babam ve annem arabadan çıkınca ben de eksik kalmayıp çıkmıştım. Babam bilmiş bir tavırla arabadaki sorunu anneme söylerken annem başka bir teori öne sürüyordu. Onların sohbetlerinden sıkıldığımda yolun karşı tarafındaki köpeği fark ettim. Uyuyordu ve çok tatlı gözüküyordu. Küçüktüm. Köpekleri oyuncak sanar ne yaparsam yapayım beni severler sanıyordum. Aynı bütün oyuncaklarım gibi. Annemler o kadar meşgullerdi ki karşı kaldırıma geçtiğimi fark etmemişlerdi. Ellerimdeki bebeği bir elime alıp diğer elimle köpeği sevmeye başladım. Köpek birden uyanınca korkmuştum. Gözlerinin rengi beni ürkütmüştü. Gerilerken kuyruğuna bastığım için köpek havlayıp üzerime atlamıştı. Benim çığlığımı annemin çığlığı bastırmıştı. Yardım dilercesine onlara dönmüştüm. Babamdan önce annem atlamıştı yola. Bana koşuyordu. Beni kurtarmak için koşuyordu. Annemin çığlığını bastıran şeyse lastiklerin çığlığıydı. Gürültüyle çarpan arabanın annemi metrelerce sürüklemesini izlemiştim. Üzerimdeki köpeği unutmuştum. Korkumu unutmuştum. Canımın acımasını unutmuştum. Köpekte gürültüden korkup üzerimden inip kaçmıştı zaten. Ben de gürültüden korkmuştum. Ama kaçamamıştım. Tek yaptığım ağlayıp anneme koşmak olmuştu.

"Lütfen," diye mırıldandım tekrar. Adam tasmayı çıkarmış olmalı ki Savaş'ın yanından geçip odadan çıktı. Savaş sırıtıyordu. Bu kadar acımasız olamazdı. Bir köpeği metrelerce ötede görsem bile yolumu değiştirirdim. Şimdi aynı odada bana saldıracağını bile bile nefes alıyordum.

Bir adım geri atıp kapının kulpunu tuttuğunda 'lütfen' demenin bir yarar getirmediğini fark edip onu omuzlarından itmeye başladım. "Başka bir şey yap kahretsin. Köpek değil başka bir şey!"

Kolumu keseceğini söylese bile kabul ederdim ama köpek olmazdı. Bana saldırmasa bile onunla aynı odada kalamazdım ki bana saldıracaktı.

Savaş tek eliyle bile ellerimi tutup beni kendinden uzaklaştırdı ve odaya doğru sertçe itti. Geriye doğru yalpalayıp düşerken "Sana bunu ödetirim!" diye bağırıyordum. "Savaş başka bir şey yap!" diye bağırdım o kapıyı kapatırken. Düştüğüm için acıyan kalçamı önemsemeyip kalktım ve kapıya doğru koştum. Kapanmadan yetişememiştim. Kapıyı yumruklarken hıçkırarak ağlıyordum. Bir insan bu kadar kötü olamazdı.

"Savaş!" diye bağırdım. "Başka bir şey yap lütfen!"

Yalvarıyordum. Biraz önce ondan korkmuyormuş gibi davranıyordum ama şu an her hücrem ayrı ayrı titriyordu. Cevap vermeyince başımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapattım. Elimle kapıya son kez vurdum.

"Başka bir şey..." diye fısıldadım.

Gözlerimdeki karanlık daha da artınca sıçradım ve gözlerimi araladım. Işığı kapatmıştı. Lanet olsun ışığı kapatmıştı. Köpeğin hırlamasını duyduğumda ses çıkarmamak için nefesimi tuttum. O da görmüyordu. Beni fark etmezse zarar veremezdi. Gözlerimin önünden annemin sürüklenmesi gitmiyordu işte! Benim yüzümden olduğunu idrak ettiğim her an canım ilk günkü gibi yanıyordu.

Gürültüler geliyordu. Sanırım köpek çıkartıldığı kutuyu parçalıyordu. Yakınlarında sadece onu bulmuş ona saldırmış olmalıydı. Havlıyor, hırlıyor, durmuyordu. Ağlamamak için direniyordum. Beni fark ederse parçalanan şey ben olacaktım.

Köpeğin nefes alış verişleri yaklaşınca gözlerimi sıkıca yumdum. Odada bir şeyler arıyordu. Gittikçe yaklaşıyordu. Yumruğumu sıkıp nefesimi titrekçe üfledim.

'Anne!' diye bağırışım geliyordu kulağıma köpeğin her nefes alışverişinde. O gün çok haykırmıştım ismini ama geri gelmemişti. Şimdiyse susuyordum. Yine geri gelmeyecekti.

Köpeğin burnunu çıplak bacağımda hissettiğimde dudağımı ısırdım. Burnunu bacağıma sürtüyordu. Hırlayınca çığlık atıp kaçıştım. Karanlıkta göremiyordum ama havlamalarından ve hırlamalarından bana geldiğini anlayabiliyordum.

"Git!" diye bağırdım elimi ayağımı sallarken. Bana yaklaşmasını istemiyordum. Hıçkırarak ağlıyordum.

Birden üzerime atlayınca çığlık atarak geriye doğru düştüm. Patilerini üzerimde hissederken salyası boynuma akıyordu. Elbisemin üst kısmının yırtıldığını çıkan sesten anladım ve durmayan çığlıklarımı arttırdım.

"Savaş durdur!" diye bağırıyordum durmadan. O gün aklımdan çıkmıyordu. Sanki korkumdan arınıp gözlerimi aralasam ve yanıma baksam o arabayı görecektim. Ve sonra bana koşan annemi.

Boynum ve kollarım acıyordu. Tek hissettiğim acıydı. Sivri dişlerini düşünmemeye çalışıyordum. Başka bir şeyin bana zarar verdiğini düşünüyordum. Mesela bir katil kesiyor olabilirdi. Ya da uçurumdan yuvarlanıyor olabilirdim. Üzerimde bana saldıran bir köpeğin olduğunu düşünmemeye çalışıyordum ama her havlamasında gerçek kendini gösteriyordu.

"Yeter!" diye bağırdım hıçkırarak ağlarken. "Anne yeter!"

Üzerimden ağırlık eksilince onu ittirmeye çalışan ellerim betona düştü. Gözlerimi hâlâ açamıyordum.

"Tamam bitti."

Savaş'ın sesiydi bu. Gözlerimi yine açmadım. Titrek nefesim odanın fon müziği gibiydi. Sanırım ışık açılmıştı çünkü gözlerimdeki karanlığın ardında turuncuya benzeyen renkler yansıyordu göz kapağıma. Ama ben karanlıkta güvendeydim. Gözlerimi açtığımda Savaş'ın yeşilleriyle karşılaşacaktım ve yine tehlikede olacaktım.

"Kumsal kalk hadi. Bitti."

Sesi umursamaz geliyordu ama başımdan da gitmiyordu. Kalkmak istemiyordum. Ne halde olduğumu bilmiyordum ama her yerim sızlıyordu. Titrediğimi hissediyordum. Yanaklarımdaki ıslaklık gitmiyordu. Kalbim bir türlü yavaşlamıyordu.

Üzerime hafif bir esinti geldi. Kollarıma bir şey değince çığlık atıp gözlerimi araladım ve gerilemeye çalıştım. "Yeter gelme!" diye bağırdım gözlerimin doluluğundan önümü göremezken.

"Kumsal. Benim," dedi Savaş.

"O yüzden gelme!" diye bağırdım son gücümle. Köpekten bir farkı yoktu gözümde. Hâlâ köpeğin hırlamalarını duyar gibiydim. Gözümün önünden o anı gitmiyordu. Annemin kapanan gözleri gitmiyordu.

Bacaklarımı kendime çekip cenin pozisyonu aldım ve yüzümü kapatmaya çalıştım.

"Kumsal. Fazla zarar görmedin uzatma da kalk artık!"

Sesini yükseltmişti. Fazla zarar görmediğimi sanıyordu. Belki bedensel olarak fazla zarar görmeden köpeği üzerimden çekmişti ama zihnimde kahroluyordum şu an. Yıllar sonra tekrar aynı anıyı yaşamış gibiydim.

Ellerini tekrar üzerimde hissettiğimde hiçbir şey yapmadım. Bileğimden tuttuğu gibi beni sertçe kaldırdı. Gözlerimi her ne kadar korksam da yavaşça araladım. Yeşilleri doğrudan gözlerime bakıyordu.

"Bitti," dedi tekrar. Gitmemi mi bekliyordu? Tamam oyun bitti artık gidebilirsin mi diyordu?

Omuzlarından güçsüzce ittirdim. "Pislik," diye fısıldadım kapıya yönelirken. Sonra içimde oluşan öfkeyle arkamı döndüm ve sertçe yumruğu yüzüne geçirdim. Bütün öfkemi yumruğuma verdiğim için sarsılmıştı ve yerdeki kutu parçasına takılıp geriye doğru düştü.

Hızımı alamayıp yanına gittim ve karnına tekmemi geçirdim. Acıyla inledi ve gövdesini öne doğru eğdi refleks olarak.

Bir tekme daha geçirdikten sonra aynen onu taklit ettim. "Kalk. Bitti."

Odadan kendi rüzgârımla çıkarken adamlar bana şaşkınca bakıyordu. Ne halde olduğumu umursamıyordum ama biraz önce yaptığım şeyi bir kez daha yapabilmek için her şeyimi verirdim. Cesaretimi bir anda toplamıştım ve gitmeden yapmıştım işte. Bunu hak ediyordu. Ona yapmaması için yalvarmama rağmen acımayıp kapıyı kapatmıştı. Çığlıklarımı ağlamaları 'Yeter' diye bağırmalarımı duymuş olmalıydı. Bitirmemişti. Kendi istediği zaman çekmişti üzerimden köpeği. Kendisi yettiğini düşündüğü zaman.

Arkadan "Durdurun şunu!" diye bağırdığında adımlarımı hızlandırdım. Arkamdan gelen sesleri duyduğumda koşmaya başladım. Yol ikiye ayrıldığında her insanın seçeceği gibi sağı seçtim ve daha da hızlandım. Koşmayı sevmezdim ama insanın canı söz konusu olunca koşmak çekici geliyordu.

Arkadan gelen sesler artıyordu ve yakalanırsam olacakları düşünmek istemiyordum. Bir saniyeliğine durup topuklu ayakkabılarımı ayağımdan attıktan sonra koşmaya devam ettim. Sağa döndüğüm koridorun sonunda merdivenleri gördüğümde üçer beşer atlayarak indim ve bir dönemeçten daha döndüğümde koridorun sonundaki kapıyı görmemle rahatlayıp son gücümü kullanarak koştum. Eğer tahmin ettiğim gibi çıkış kapısıysa kurtulacaktım.

Ama aynı zamanda arkamdaki sesler de bayağı yaklaşmıştı. Ağır kapıyı küçük elimle çekmeye çalıştım. Kapıyı zar zor aralayıp geçerken bile kapının arasında kalmamak için ellerimle kapıyı ittirdim. Kapıdan çıktığımda ellerimi yavaşça demir kapıdan çektim. Evet! Çıkış kapısıydı!

Koşmaya devam ederken yolun ortasında aniden duran arabayla adımlarımı yavaşlattım. Savaş olabilir miydi?

Tam arkamı dönüp başka tarafa koşmaya başlayacakken Boğaç'ın sesini duydum.

"Atla."

Bir kez bile tereddüt etmeyip arabasına doğru koştum ve son model siyah arabasının kapısını açıp kendimi koltuğa attıktan sonra kapıyı gürültüyle kapattım. Demir kapı açılmış ve adamlar dışarı çıkmaya başlamışlardı.

Boğaç'a güvendiğim için pişman olmamaya Boğaç adamları gördüğü gibi gaza basınca karar verdim. Nefes nefeseydim. Üstün başım yırtıktı ve kolumdan, boynumdan kanlar akıyordu.

Işıkların açık olmadığı arabada başımı ona çevirdim ve gecenin aydınlattığı yüzüne baktım. "Neden yardım ettin?"

Bana dönüp karanlıkta bile kendini gösteren bembeyaz dişleriyle sırıttı. "Unuttun mu? Ben güçlü olanın tarafına geçerim."

O yola döndüğünde hâlâ ona doğru bakıyordum. Beni güçlü olan taraf olarak görüyordu. Düşmanıma bana acıması için yalvarmama rağmen. Herkesin güce yüklediği anlam farklıydı ve sanırım Boğaç için güç acımasızlık değildi.

103

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!