Kırmızı
Bora beni gebertecekti.
Hayır. İşkence edecekti ve çürüyüp ölene kadar kendisi öldürmeyecekti.
Fazla kişi gelmez dediğim maçın tribünleri ağzına kadar doluydu. Yani benim cancağızım Bora'm akşam katilim Bora'm olacaktı. Ego diyebileceğim kadar özgüvenli olan Bora mükemmelliğine kusur gelsin istemezdi ve bu yüzden her ortamda kendine dikkat ederdi. Şimdiyse hayatı boyunca en çirkin gözüktüğü haliyle sahada olacaktı.
Bora'yla göz göze gelince hemen gözlerimi kaçırdım. O bakıştığımız birkaç saniyede bile işaret parmağını tehdit edercesine sallayabilmişti. Kendi kendime güldüm.
Yanımda hareketlenme hissettiğimde başımı sağa çevirdim ve kaşlarımı çattım. Yanımdaki sırf Kumsal Karam olduğum için buraya geldiğimden beri peşimde dolaşan ve yaranmaya çalışan kız kalkmış yerini Savaş'a veriyordu.
"Ben sana kalk dedim mi?" dedim ters ters. Savaş her yerden çıkıyor ve korku dolu anlar bahşediyordu. Şu anlık tek isteğim Bora'nın pembe olmuş yanaklarıyla eğlenmekti. Savaş'a korkmuyormuşum gibi cevaplar vermek için çaba harcamak değil.
"Ben sana kalk dedim," dedi Savaş yüzündeki 'Her şeyi ben yaparım' ifadesiyle. "Şimdi gidebilirsin," dedikten sonra yanıma kuruldu. Bakışlarımı sanırım adının Gül olduğunu öğrendiğim kıza çevirdim. Nasıl baktığımı bilmiyordum ama Gül korkmuş görünüyordu. Bana doğru eğildi. Herhalde bu etekle eğilmemesi gerektiğini bilmiyordu. Ya da bunu umursamıyordu.
"Aranızda kalmak istemem," dedi endişeyle. Ondan korkuyordu. Ama gözlerindeki ifade benden korktuğunu da belirtiyordu. Elimi 'çekil' dermiş gibi savurduktan sonra önüme döndüm. O da mesajı almış gibi önümden çekildi ve sonra gözden kayboldu.
"Bu ezilişlerine bayılıyorum."
Boğazımı temizleyip başımı yanımda oturan yeşil gözlüye çevirdim ve ters bir bakış attım.
"Ben de senin gidişlerine bayılıyorum. Hadi bir gitsene, gönlüm olsun."
Gözlerime alayla baktıktan sonra önüne dönüp sırıttı. Yan profili ve sırıtışı... Doğru söylemek gerekirse, bana oyunlar oynayan bir manyak olmasaydı bu adamı gerçekten oturup izleyebilirdim.
"Hem burada ne halt yiyorsun?"
Bakışları bana döndükten sonra kaşlarını kaldırıp yamuk bir sırıtış attı. "Biliyorsun Kumsal. Senin çekimine dayanamıyorum. Ne zaman baksam senin yanında buluyorum kendimi."
Alayını umursamamaya çalışırken arkama yaslanıp kollarımı birleştirdim. "O zaman lütfen biraz kendine hâkim ol çünkü ben de senin suratını habire görmeye dayanamıyorum," diye homurdandım. Hiç üzerine alıp gücenmemesi yetmezmiş gibi elbisemin eteğinin pilisiyle oynadı. "Eteğin güzelmiş," diye dalga geçtiğinde başımı onaylamazca sallarken gözlerimi devirdim. Buradaki varlığı sinirimi bozuyordu.
Dün gece kapıma bıraktığı not aklıma geldiğinde ben de onunla dalga geçmek için kot ceketimin cebinden çıkarıp Savaş'a uzattım. "İsteseydin numaramı verirdim. Seksenlerdeymişiz gibi kâğıtlarla tehdit etmene gerek yok."
Kâğıdı baş parmağı ve işaret parmağıyla tutup başının yanına kaldırdı ve tehditkâr bir bakış attı. "Bilirsin böyle şeyleri severim."
"Ya. Bilmez miyim?" diye mırıldandım. Savaş onu tanıdığımı sanıyordu ama ismini öğreneli en fazla bir hafta oluyordu. İsmini bile!
"Ve yine biliyorsun. Kırmızı aramızdaki karanlık renk."
Kâğıdın rengi kırmızıydı evet. Ama aramızdaki karanlık renk derken? Karanlığın sembolü siyah olmaz mıydı? Neden Kumsal'la Savaş'ın karanlık rengi kırmızıydı? Kumsal'ın da asla eksik etmediği rujunun rengi gibi. Bora'nın içinde delmeli deşmeli fanteziler dolu olan dosyasında bu ayrıntının yazmadığına emindim.
Ben düşünerek ona bakarken çenesinin ucuyla sahada ısınan Bora'yı gösterdiğinde dikkatim dağıldı. "Senin kurbanın sahada boy gösteriyor. Böyle mi hayatını mahvediyorsun?" dedikten sonra alayla güldü. "Siktir. Çok acımasızca."
Puflayıp önüme döndüm ve kollarımı birleştirirken ayağımla ritim tutmaya başladım. Bir iki üç... Hayır kafasını kopartmak istemiyordum. Dört beş altı. Yukarıya doğru kıvırdığı saçlarından tutup daha bir yukarı kıvırırken kopartmak istemiyordum. Yedi... Sekiz... Dokuz... Yeşil gözlerini oyup yerine daha az etkileyen bir şeyler koymak istemiyordum.
İstemiyordum işte.
Bora'nın benim kurbanım olduğunu sanıyordu. Bora da öyle demişti zaten. Herkes öyle bilecek demişti. Ama aynı zamanda haklıydı da. Ben Bora'yla gülüşüp duruyordum. Kurbanım olduğunu belirten hiçbir şey yapmamıştım. Ama üç olayı da aynı anda ilerletmek zordu. Hem de olayın içinde olmama rağmen kendimi dışlarken. Kumsal bana çok tersti. Eski Derin'se çok uzak. Şu sıralar neydim? Ben de bilmiyordum.
Küfrettiği de gözümden kaçmamıştı. Küfreden insanları her zaman itici bulmuştum. Bora bu düşünceme tepki olarak yaşıyordu. Çünkü o küfrettiğindeki telaffuz bana çok komik geliyordu.
Alayına onu taklit ederek dalgayla cevap verdim. Anca bu şekilde paçayı kurtarabilirdim. "Büyük bir gün olacak dedin değil mi? Benimle oturup maç izlemek mi? Ah. Ne kadar da canım acıdı."
Eli yanağıma uzanıp sıktığında sola doğru kaçışıp elini ittirdim. Pis bir şekilde sırıtıp ayağa kalktı ve bana doğru eğildi. Elini ittirmeyi başarabilmiştim ama yüzünü ittirmem için hâkimiyetimi kaybetmiştim. Nefesi yüzüme çarparken Kumsal'la Savaş'ı tanıyan gözlerin üzerimizde olduğuna emindim.
"Daha gün bitmedi değil mi?" dedikten sonra göz kırpıp doğruldu. Ve o kendinden emin, sessiz olsa da sanki kükreyen adımlarıyla ilerlerken dönüp bir kez bile bana bakmamıştı. Spor salonunun iki tribününü ayıran merdivenlerden inerken nefesimi dışarıya üfledim.
Maç başlamak üzere olduğunda artık işimi halletmem gerektiği ve keyfim de kaçtığı için bacak bacak üstüne attığım ayağımı indirip kalktım ve eteğimi düzelttikten sonra ben de biraz önce Savaş'ın geçtiği merdivenlere yöneldim.
Spor salonundan çıktığımda şimdi herkes tribünde olduğu için boş ve sessiz koridorda ilerlemeye başladım. Sessiz koridorda sadece kendi topuklu ayakkabı seslerimi duymak ürkütücüydü. Ayrıca şurada gizli bir iş yapmam gerekiyordu ama ayakkabılarım beni ele veriyordu. Şu havalılar spor ayakkabı giyemez kuralını kim koyduysa onunla bir ara yüz yüze görüşmem gerekecekti.
İzlenme hissine kapıldığımda koridorun ortasında durdum çevreme bakındım. Koridordaki kapılar kapalıydı ve koridor boyunca da kimseyi göremediğimde soyunma odasına ilerlemeye devam ettim. Soyunma odasına girdiğim gibi sessizce kapıyı kapattıktan sonra kendimden emin olarak bir numaralı dolaba ilerledim. O egolu adamın başka kullandığı sayı yoktu. Her zaman her yerde bir numara onun olmalıydı.
Kapatmaya bile tenezzül etmediği dolabın kapağını açtıktan sonra astığı 'Ben pahalıyım' diye bağıran ceketin ceplerinde gezindirmeye başladım elimi. Elime metal ve soğukluğu gelince kendi kendime güldüm. İşte bu kadardı!
Kolumda bir el hissettiğimde istemsizce çığlık atıp arkamı döneceğim sıra biri beni durdurup ona dönmemi engelledi ve elindeki bezi burnuma yasladı. Burnuma gelen yoğun kokuyla gözlerim kararırken vücudum etkisini yitirdi ve anahtar elimden düşerken güçlü kolların arasına zayıf bedenim yığıldı.
Gözlerimi araladığımda gördüğüm şey kesinlikle hiçbir şeydi. Gözlerimi kırpıştırdığımda bile karanlık gitmemişti. Bir yerde uzanıyordum ve sertti. Elimi yerde gezdirmeye başladım. Sanırım betonun üzerindeydim. Ellerimle yerden destek alıp doğruldum ama kalkmaya cesaret edemedim. Neredeydim?
"Bora!" diye bağırdım aklıma gelen ilk isimle. Aklıma gelen tek isim olmuştu aslında. Bu şehirde Bora'dan başka kimsem yoktu.
Geri cevap gelmediğinde korkudan kalbimin sıkıştığını hissettim. Karanlıktan korkmazdım ama tabii ki de bayıltılarak kaçırılmış olmaktan korkardım!
"Kimse var mı?" diye bağırdım bu sefer. Herhangi bir ses duymak istiyordum. Eğer ona tutup cesaretlenebilirsem ayağa kalkar ve ilerleyebilirdim.
Çıtırtılar duyduğumda elimle ağzımı kapattım. Pekâlâ bu seferde bu sesleri duymamış olmayı diliyordum. Ben ses derken 'Kimsiniz siz?' gibi bir ses bekliyordum. Bana yardım edebilecek birine ait ses. Ama çıtırtılar neye aitti bilemiyordum.
Titremeye başladığımı hissediyordum. Otururken savunmasız olduğum için her ne kadar korksam da yerden elimle destek alıp ayaklarımı yere bastırdım ve ellerimi yerden çekip doğruldum. Olabildiğince az ses çıkarmaya çalışıyordum. Ellerimi önümde kaldırıp gelişi güzel savururken bir tarafım bir şeylere değmek istiyor, bir tarafım bir şeylere değersem korkudan bayılacağımı biliyordu.
Elime gelebilecek şeyleri düşündüğümde ürküp hemen ellerimi bacaklarıma yasladım ve olduğum yerde durdum. Çevredeki seslere kulak astım.
Başta sessiz gibi geliyordu. Ama dikkatli dinlediğimde bir nefes sesi duyabiliyordum. Biri daha vardı.
Boynumda bir nefes hissettiğimde gözlerimi sıkıca yumdum. Zaten açık olsa da bir şey değişmiyordu. Hiçbir şey göremiyordum ve korumasızdım. Ben Kumsal değildim. Kumsal gibi dövüş bilmezdim. Kendimi koruyamazdım. Havalı sözlerim bir yere kadardı ve benim korkularım daha fazlaydı.
Kumsal'ı düşünmemle aklımda bir isim çaktı.
Savaş...
Tabii ya.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!