36/37 · %95

Çamur

22 dk okuma4.308 kelime24 Kasım 2025

"Umudu olmayan bir adama göre çok başarı katediyorsun."

Boğuk bir şekilde duyduğum sesler her nefeste daha anlaşılır hale gelirken gözlerimi kırpıştırarak araladım. Gördüğüm tek şey; hiçbir şeydi.

Dilimi kuruyan dudaklarımda gezdirdikten sonra ağzımdaki tat yüzünden yüzümü buruşturdum. Yüzeye sırtımı yasladığımda boynuma kadar yükselen acıyla elimi hızla saçıma kaydırıp göğsümü ileri iterek sırtımla yüzeyin temasını kestim ama her neredeysem hareket halinde olduğu için sırtım tekrar zemine temas etti ve inlememek için dişlerimi sıktım.

"Umut bir ilaçtır, Boğaç. Birini ilaca mahkûm etmen için önce zehirlemen gerekir."

Savaş'ın sesiyle elimi saçlarımdan çekip yavaşça yüzeye yasladım. Gözlerimin hiçbir şey görememesinin sebebi görmek istediğim yere bakamamam değildi bu sefer.

Hareket halinde olduğumuza göre bir aracın içerisindeydik. Boğaç'ın ve Savaş'ın da arabanın içerisinde olduğunu anladığım için gerilen bedenimi yokladım. İçindeki ruhu saklamasını gerektirecek bir oyuna daha var mıydı?

"Zaten umutlu olan birine zehir vermeye kalkışırsan başarısız olursun." Boğaç'ın sesi, fren etkisi yaratmış gibi araç aniden durduğunda sürüklenen bedenim için yapabildiğim tek şey çığlık atmamaktı. Eğer çığlığımı duyarlarsa uyandığımı anlarlardı ve ben henüz Savaş'ın 'Bebeğim' le biten cümlelerine hazır değildim.

Ayaklarım aracın diğer yanına değene kadar sürüklendikten sonra arabanın durmasından fırsat bilerek ellerimi yüzeye yaslayıp doğruldum. Sırtım varlığını kanıtlamak uğruna büyük bir çaba içerisindeydi çünkü nefes alışverişimde bile sızlıyor iken doğrulmam sırtıma büyük bir özgüven vermişti. İnlememek için alt dudağımı ısırırken sağ elimi sırtıma götürdüm. Üzerimdeki askılı nemli olmadığına göre kan akacak bir durum içerisinde değildim o yüzden darbe yediğime yorumluyordum sırtımdaki acıyı.

"Gözlerimin önünde hayatımı mahvettikten sonra sigarama çakmak uzatan bir kızın kendi çapında umuda sahip olduğunu söylersen yarram, öyle olayı sikerim."

Arabanın kapısının açıldığını belirten ses geldiğinde sırtıma olabildiğince söz hakkı vermemeye çalışarak yerden kalktım. Hiçbir şeyi görememenin en kötü yanı; bakacağın yeri bilememekti.

"Sen de görüyorsun, Atan. Sadece sinirlerini bozduğu için inanmak istemiyorsun çünkü senin umutlarını alan oydu."

Konuşmalarının sonuna doğru sesini yükselttiğine bakılırsa Savaş biraz önce açtığı kapıdan inmiş, Boğaç'tan uzaklaşıyordu. Kumsal olmadığımı bilen biri olarak Savaş'a Kumsal'ın değiştiğini anlatmaya çalışmasını neye yorumlayacağımı bilemiyordum.

Hepimiz aynı havayı solusak da herkesin vereceği nefes farklıydı. Aynı olay içerisinde olsak bile hepimizin düşünceleri, amaçları farklıydı.

Benden aldığı birçok şey vardı ama onları geri istemiyordum. Onlar beni güçsüz kılan şeylerdi ve güçlülüğü yardımıyla beni merhametli kılan şeyleri yavaş yavaş elimden alıyordu. Alamayacağı tek şey sevme yeteneğim olurdu çünkü hayatımda Bora vardı. Benim bir tek amacım vardı Savaş'ın, Bora'nın aksine, o da hayatımı geri kazanmaktı. Bu da sadece Savaş'la mümkün olabiliyordu çünkü istediğim kanıtlar elindeydi.

"Sadece umutlarımı almadı."

Savaş'ın sesi oldukça yakından geldiği için geriye doğru adımladım. Sesin tam olarak nereden geldiğini idrak edemediğim için belki bu adım beni ona yaklaştırmış olabilirdi ama hareket halinde olan herkes güvenli hissederdi. Durmak, bir şeylerin sana yaklaşmasına kolaylık sağlardı.

Kapıdan indikten sonra uzaklaştığı yer benim olduğum kısmın kapısı olmalıydı. Sanırım bir kamyon içerisindeydik çünkü bulunduğum yer kalkıp yürüyebileceğim kadar genişti.

"Bugün, senden aldığı umutlara sahip olduğunu görmek hoşuna gidecek."

Savaş sessiz kalmayı tercih etti. Belki de el hareketi çekmişti, bilemiyordum ama Boğaç'ın homurdanmasını duymuştum. Savaş'ın vermeyi en çok sevdiği yanıt buydu sanırım.

"Uyan... Uyan... Benim küçük şeytanım... Şimdi varlığında yokluğunu bulacağım ve ona sığınacağım..."

Savaş'ın mırıltıya benzeyen şarkısını dinlemekten bulunduğum kısmın kapısını açtığını idrak edememiştim. Ayı arkasına almış bedenindeki yeşilleri bulmam zor olmamıştı. O yeşillerse zaten başından beri gözlerimdeymiş gibi bakıyordu.

Kapımı açtığına göre 'Küçük şeytanı' bendim.

Burnumu kırıştırır gibi olduktan sonra ona yaklaşmaya başladım. Ellerini kapılardan çektikten sonra birkaç adım gerileyip eliyle saçlarını düzelterek benim ona yaklaşmamı izlemeye başladı.

"Burada ne arıyoruz?"

Dilini üst dudağında gezdirdikten sonra sırıtır gibi oldu. "Romantik bir akşam yemeği yiyeceğiz."

Bu romantik yemeğe kamyondan çıkarak gidecek olmamdan daha mantıksız olacak bir şey varsa o da Savaş'la romantik bir an yaşamam olacağından alayına karşılık gözlerimi devirdim.

Kamyonun yüksekliğinden inecek iken bakışlarım olması gerektiği gibi önümde değilken hiç olmaması gerektiği gibi Savaş'ta olduğundan diğer ayağımı yere yaslayamadan bedenim kamyondan aşağı sürüklendiğinde bir çift güçlü kol kavradı belimi. Nefes almam bile sırtımı acıtırken bu temas dokunup geçmişti sanki. Acı yerine güven vermeyi tercih etmişti bu dokunuş sırtıma.

Düşme korkusuyla geç de olsa önüme çevirdiğim bakışlarımı telaşla kaldırdıktan sonra kendime gözlerinin rengini sorgulama fırsatı vermeden bakışlarımı tekrar ondan aldım. Çünkü biliyordum, o sorgulama hiçbir zaman bitmiyordu.

"Komik..." diye mırıldandım kolları arasından çıkarken. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra önüme düşen saçlarımın arasından yarım ağız gülümseyerek Savaş'a baktım. Hafif aralanmış dudakları beni kandırmaya çalışıyordu ama ondan daha başarılı olan gözleri bakışlarımı üzerinde tutuyordu.

"Komik olan ne?" derken sesi uysaldı. Bu uysallığı ona veren yorgunluğu muydu yoksa hisleri mi diye düşünürken alaylı gülümsemem genişledi. Savaş'ın hisleri yoktu ki.

"Bedenimde bıçak gezdiren adam biraz önce düşmemi engelledi."

Bir film vardı, kendini defalarca izleten. Bakışlarını birbirinden kaçırmaya çalışan bir çift karşılıklı balık yerken kadının boğazına balığın kılçığı kaçıyordu. Adam telaşlanıyordu, kılçığı kadının boğazından çıkarabilmek için yapmadığı şey kalmıyordu. Sırf kadının canı daha fazla yanmasın diye... Ve o adam, kadını tanımadan girdiği yola öldürme amacıyla başlamıştı. Sonra ise kadını kılçıktan bile sakınmıştı.

Dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra kalın kaşlarının altında parıldayan gözleri kısa bir anlığına kamyona çevrildi. Yüzü gergindi. Sıkıntılı veya sinirli olduğunu belirten bu gerginlik yüz hatlarını daha güzel gösteriyordu.

Gözlerini tekrar bana çevirmesi birkaç saniyeyi bulmuştu ama bakışları hâlâ kamyondaymış gibi ifadesizdi gözleri.

"Biraz önce düşmeni engelleyen adam bugün sana bir şirketi havaya uçurtturacak."

Bingo!

"Hep bir şirketi havaya uçurmak istemişimdir," diye sızlanırken yanımdaki kamyonun kapakları gürültüyle kapatıldığında Tanrıya şükür ki sıçramamıştım çünkü Savaş'ın bakışları rahatsız edecek kadar üzerimdeydi.

Kapıları kapatan Boğaç sırtını kapıya verip mavi gözlerini kırpıştırdı. "Bu şirketi havaya uçurmak istemeyeceğine eminim."

Herhangi bir topuklu ayakkabı markasının mı şirketiydi? İçinde insan olmadığı sürece her yeri havayı uçuracak gerginliği hissediyordum üzerimde. Karanlık geceyi, sessizlik gece yarısını haber verdiği için herhangi bir şirkette insan kaldığını düşünmüyordum. Muhtemelen Savaş benim ona uyuşturucuyla verdiğim zararı bu şekilde kapatmaya çalışıyordu.

Benim anlamsız bakışlarımla sırıtan Boğaç kendini iterek kapıyla olan temasını kestikten sonra bir adımla arkama geçtiğinde kaşlarımı hafifçe çatıp başımı sağa çevirerek ne yaptığına baktım. Bir elini omzuma koymuştu ama kelime dağarcığı geniş olan biri bu 'Koyuşu' birçok şeye daha benzetebilirdi.

Dokunuşundan rahatsız olduğum için ittireceğim sırada diğer elini de yanağıma getirip soğuk ellerinin bıraktığı hisse alışmamı beklemeden başımı önüme çevirdi ve yaramaz bakışlarını görmemi engelledi. Savaş'ın yeşilleriyle göz göze geldiğimde Boğaç'ın bana neden onu gösterdiğini yadırgadım. Ona ne gerek vardı, ben zaten istemesem de birkaç saniyede bir bakışlarımı Savaş'a çeviriyordum...

Soğuk elini yanağımdan omzuma kaydırdığında Savaş dilini çiğnemeye başlayarak bakışlarını Boğaç'a çevirdi. Boğaç Savaş'ın bakışlarından habersiz omuzlarımı ovuşturarak "Burası sana tanıdık gelmiyor mu?" dediğinde görmem gereken şeyin Savaş olmadığını anlayıp bakışlarımı kaldırdığımda derin bir nefes alma ihtiyacıyla araladım dudaklarımı.

Burası bana çocukken oyuncak almalarını sağlayan yerdi.

Ailemin doğum günlerimi unutmalarını sağlayan yerdi.

Annemden hatıra olmasına rağmen babamın sahip çıkamadığı yerdi.

Andaş Holding'e bakarken dudaklarımı birbirine bastırıp sessizce yutkundum. Anneme babasından miras kalmıştı. Babamla paylaşmıştı, genişletmişlerdi bu şirketi. Sözde bana güzel bir gelecek sağlamak için çoğu zamanlarını burada harcamışlardı. Doğum günümde mumumu eve gidip çocuklarına kavuşmak için annemlerin gelmesini bekleyen bakıcım Seray Teyze'yle üflemiştim bu şirket yüzünden.

Her ne kadar ailemin benimle geçirdiği zamanı kısıtlasa da burayı çok severdim çünkü yanında koskocaman bir arazi vardı. Ben koşardım çıplak bacaklarıma buğdaylar değerken, babam koşardı peşimden gülüşlerime katılırken. O zamanlar beni severdi.

Annemin ölümünden sonra babam şirketle ilgilenmemişti. Aklı çok sonradan yerine gelmişti ama borçlar, sorunlar arttığından şirketi hisselendirmek dışında bir çözüm yolu bulamamıştı. Bir zamanlar annemin emekleriyle bir bütün olmuş olan şirketin şimdi birkaç hissedarı vardı. Babamsa hissesi en az olan hissedardı.

Sanırım elinde kırmızı arabası, buradaki varlığı yokluğunu aratmayan hissesi, hatıraların doldurduğu evi dışında hiçbir şey kalmamıştı. Ve bunların hepsine çok yakındım şu an. Çünkü İstanbul'daydık.

Boğaç omuzlarımdaki elleri altında kalmış soluk sarı rengindeki saçlarımı sol omzumda toparladıktan sonra dudaklarını kulağıma değdirip sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla fısıldamaya başladığında ürperdiğimden başımı çektim ama Boğaç elini sol yanağıma koyup başımı sabit tutmamı sağladı.

"Babanın da içinde olduğu bir şirketi havayı uçurmayı da her zaman istemiş miydin?" diyerek benim dakikalar önce kurduğum alaylı cümleye gönderme yaptığında sinirli bakışlarımı Savaş'a çevirdim.

Bu oyundan pek bir anlam çıkaramıyor olmalıydı. Bu şirket benim için ne anlama geliyordu Savaş'ın sadece fikirleri olabilirdi ama Boğaç her şeyden haberdardı. Birkaç gün öncesinde artık Savaş'ın yanında olduğunu ve oyunlar sırasında Kumsal'ı değil, beni düşünmesini sağlayacağını açık bir dille söylemişti ama daha ilk oyundan babamın da içerisinde olduğu bir şey kullanacağını sanmıyordum.

Sinirli bakışlarım Savaş'ı teğet geçiyordu çünkü Savaş varlığımı unutmuş gibi bir edayla Boğaç'a bakıyordu. Birçok şey söylüyordu bakışları ama duyabilecek kişi ben değil, Kumsal'dı. Savaş'ı anlamıyordum. Savaş'ı anlamak için birçok şey yapabilirdim oysa.

Ellerimi omuzlarıma götürdükten sonra ellerini itip hızla arkamı döndüm. Boğaç birkaç adım gerilese de gözlerindeki keyif artmıştı. Sanırım uçurmak istediğim şey şirket değil Boğaç'tı.

"Eğer..." dedim bende Savaş'ın duyamayacağı sessizlikte. "...böyle bir oyun oynamaya kalkışırsan sakın Cenk'te olduğu gibi çırpınacağımı sanma. Kumsal olmadığımı, aylarca onu kandırdığımı ve bunu senin de bildiğini söylerim. İkimizi de öldürmesi saniyelerini alır."

Sırıtmasını silmese de eski varlığını gösteremiyordu söylediklerimden sonra. Başını hafifçe eğip bakışlarını kısa bir anlığına Savaş'a çevirdikten sonra tekrar bana baktı.

"Blöf yapıyorsan diye söylüyorum; sen uçurmasan bile o şirket uçacak ve baban şirketteki odaların birinde. Bombaysa şirkette başka bir yerde. Savaş bizi öldürdükten sonra dönüp bir odada bağlanmış babanı kurtarır mı sanıyorsun?"

Aklımı karıştırmaya çalışıyordu çünkü söylediğim bununla uyuşmuyordu. Eğer söylememi istemiyorsa gayet de babamı o şirketten çıkarabilirdi. Eğer söylersem ikimizi öldürdükten sonra pekâlâ babamı kurtarmayacaktı ama Boğaç da ölmüş olacaktı ve kendi ölümünü isteyeceğini sanmıyordum.

"İstersen söyle..." dedikten sonra çenesinin ucuyla bize yaklaşmaya başlayan Savaş'ı gösterdi. "Sadece seni değil, soyundaki herkesi öldürür." dedikten sonra sırıttı. "Bora'yı da unutmaz."

Maalesef ki ona inanıyordum. Söylememem için çabalıyordu ama yeterli bir bahanesi vardı. "Sizin yatak öncesi sohbetleriniz bittiyse uçuracak bir şirketimiz var."

Sinirli sesiyle bakışlarımı ona çevirdikten sonra yeşillerden kaçıp mavinin iz bıraktığı gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Oyunun asıl amacını Savaş biliyor muydu? Biliyorsa bile Boğaç ona nasıl açıklamıştı? Arabada benim baygın olduğumu falan sandıkları dakikalar içerisinde Boğaç ona bugün merhametli olduğumu göreceğini söylemişti. Öyleyse Savaş'ın oyunun amacından haberi var mıydı?

"Kumsal Karam hazır," dedi Boğaç isim kısmını vurgulayarak. Ona aldırmadan bakışlarımı şirkete çevirdim. Ayın geleceğini bilmeyen güneş kadar habersiz duruyordu şirket. Sessiz ve karanlıktı. Birazdan yok olacaktı ama o hâlâ sessizliğini koruyordu.

"Oyunun amacını anlamış değilim," dedim Savaş'ın nelerden haberdar olduğunu sorgulamak için. "Neden bir şirketin havaya uçması beni üzecek?"

"Güvenlik odasında sandalyeye bağlı bir adam var ve henüz bağlantıyı bilmememe rağmen değer verdiğin biri. Şirket yarım saat sonra 'Sexy Back' şarkısıyla havaya uçacak," dedikten sonra bakışlarıma açıklama yapma gereği duymuş olacak ki omuz silkip "Şarkıyı seviyorum." dedi.

Onun sevdiği şarkıyı neden benim babam ölürken dinlemek zorundaydı, sormadım. Muhtemelen bu sorumla Kumsal'ın babası dışında birine 'Babam' dediğim için Kumsal olmadığımı anlayacak ve babamla birlikte ben de o şarkıyı dinleyerek ölecektim.

Hiç değilse güzel şarkıydı.

Şirketin her yeri adım gibi ezberimde olduğu için şirkete doğru ilerlemeye başladım. Düşüncelerimi afallatan şey adımın yeterince ezberimde olmamasıydı. Kendimi pek tanımayan biri olarak verdiğim örnek oldukça yanlıştı.

"Yirmi dokuz dakika," diyen sese döndüğümde kaşlarımı çatar gibi oldum ama buna bile pek vaktim yoktu. "Ne oldu adamı bağlarken kanın mı kaynadı, sen neden 'Kurtarmaya' geliyorsun?"

Bakışları önündeyken dudağını öne doğru itip ses çıkartarak serbest bıraktı. "Sana habire dakikayı söyleyip sinirlerini bozmak için geliyorum. Adamı ben bağlamadım ama bağlamış olsaydım bile kum saati görünümüne sahip olan kızlar dışında ilgimi kimse çekmiyor."

Gözlerimi devirsem de vücuduma kısa bir bakış atmayı da ihmal etmemiştim. Kum saati derken '90-60-90' kızlardan bahsediyordu sanırım. Benim ölçülerim 82-59-87'ydi. Kum saati sayılmazdım.

Yani neredeyse...

Sadece kum saati görünümüne sahip olan kızları ilgi çekici bulduğu için alayla "Sevemeyen bir adama göre fazla hisli konuşuyorsun," dediğimde bana yine bir Savaş Atan felsefesi söyledi.

"Kimi seveceğini seçemezsin ama kiminle sevişebileceğini seçebilirsin. Ve ben kontrolüm altında olan şeyleri severim."

Şirkete girdiğimizde "27 dakika," diye hatırlattığında oralı olmadım. Şirketi ezbere biliyordum ve güvenlik odasını bulmam beş dakikamı almazdı. Babamı taşımak beni oyalasa bile şirket havaya uçmadan babamla bir 'Sen ne arıyorsun burada?' konuşması yaşayacak kadar dışarıda olacağımızı düşünüyordum.

Ben onun kızı olmasam da o benim babamdı. Bana babalık etmeyen babam... Şimdi kızı olduğunu düşünmediği kızı yüzünden güvenlik odasında bağlıydı ve yine aynı kız tarafından kurtulacaktı. Yine de kızı olduğunu düşünmeyecekti...

Şirketin asansörünün hemen yanındaki merdivenlerden aşağıya indikten sonra ilk çıkan kapıdan içeri girdim. Kapının kilitli olacağını sanmıştım ama Savaş buraya sadece en sevdiği şarkıyı dinlemek için gelmişti sanırım. Bu oyunun bir zorluğu yoktu çünkü. Güvenlik odasını biliyordum, kapı kilitli değildi, bana yarım saat vermişlerdi. Oyunun en zor kısmı yanımda sinir bozucu Savaş'ın olmasıydı.

Güvenlik odası olarak hatırladığım oda bomboş olmasıyla bana kahkaha atarken aralanmış dudaklarım, irileşen gözlerime eşlik etti.

Odaları değiştirmişlerdi.

"Hayır," diye mırıldanarak geri döndüm ve hemen önümde dikilen Savaş'ı kenara ittirip koşar adımlarla merdivenlere yöneldim. Alt katta başka oda yoktu. Geri kalan kısım şirketteki çalışanların arabalarını koymaları için ayrılmıştı ve güvenlik odası olamayacak kadar büyüktü.

"I'm bringing sexy back," diye şarkıyı söyleyerek arkamdan gelmeye başladı Savaş. Yüzümdeki ifadeden keyiflenmiş olmalıydı çünkü neredeyse dans ediyor sayabileceğim hareketlerle ilerliyordu.

"Them other boys don't know how to act. I think it's special what's behind your back.So turn around and I'll pick up the slack."

Giriş katındaki bütün odalara tek tek girerken Savaş şarkıyı söylemeye devam ediyordu. Babamı bulamadığım her kapıda Savaş'ın keyfi de artıyordu. Kulağımda atan kalbim, Savaş'ın sesini gölgeliyordu. Savaş'ı şarkı söylerken ilk defa duyuyor olmam bile korkuma toz konduramıyordu.

İkinci katı da bitirdikten sonra Savaş sanırım şarkıya üçüncü defa başlamıştı ve hareketleri artmıştı. Üçüncü kattaki son odadan çıktığımda dolu gözlerimi Savaş'a çevirdim. "18 dakika," dedikten sonra ellerini müziğin ritmiyle orantılı olarak sallarken "Come here girl. Go ahead, be gone with it. Come to the back. Go ahead, be gone with it," diye şarkıya devam ettiğinde ellerimi saçlarıma geçirerek başımı duvara yasladım ve nefesimi titrekçe üfledim. Üçüncü kattaydım. Daha on sekiz dakikam vardı ama...

Şirket sekiz katlıydı.

Savaş'ın kalp atışlarım arttıkça kulağımda boğuklaşmaya başlayan sesine "Kes şunu!" diye bağırdıktan sonra merdivenlere yöneldim. Titreyen elim merdivenin demirinden destek alırken koşmaya değil de bayılmamaya gayret ediyordum. Koşmaya pek gücüm kalmamıştı ama hızlı olmam gerekiyordu.

"Son on dakika kala çıkacağız."

"Kendi adına konuş," diye homurdanırken bir odaya daha girdim. Burası babamın annem öldükten sonra kırıştırdığı kadının odasıydı. Annem ölmeden önceki son doğum günümde burada oldukları için onlarsız kutlamıştım. Annem öldükten sonraki doğum günümde de babamla o kadını burada basmıştım. Doğum günlerim bana yalnızlıktan başka bir şey getirmiyordu sanırım.

Şarkıyı kesmişti ama yerinde olan keyfi hâlâ bir şarkı mırıldanıyordu sanki. Yüzüne her baktığımda sırıttığını görebiliyordum. Bora olsa gözlerim dolduğu anda kollarını bana sarardı ama bu adam ağladığımı göre göre şarkı söylüyordu. Birkaç dakikadır şarkı söylememesini güneşin batıdan doğacağına yoruyordum.

"Ruhunu öldürmeden bedeninin ölmesine izin verir miyim sanıyorsun?"

Başka bir odaya girerken "Eğer o adamı bulamazsam ruhum ölecek!" diye bağırdım. Babamla hayal meyal hatırladığım anılarım vardı. Öyle ki var olduklarından bile pek emin değildim. Babamın her bana iğrenti dolu bakışlarını gördüğümde o anıların olmadığına olan inancım artıyordu. Ama yine de babamdı. Annemin sevdiği adamdı ve bir aralar beni de sevdiğini biliyordum. Birkaç ay öncesine kadar hâlâ sevdiğini sadece beni gördükçe annemi hatırladığını düşünüyordum ama öyle değildi. Beni, annemi sevdiği için sevmişti. Annem gidince de beni sevmesi için bir sebep kalmamıştı.

Yine de ben onu seviyordum.

"Kim bu adam? Yattığın adamlardan biri mi?"

Onu umursamadan kenara ittikten sonra beşinci kata çıkmak için merdivenlere koştum. Nefes almaya gücüm yokken koşuyor olmam, sevginin hâlâ var olduğunu gösteren en büyük kanıttı. Savaş'ın benden hiçbir zaman alamayacağı bir güçtü bu.

"Son on üç dakika. On dakika kaldığında benimle sevişmeyi teklif etsen bile bu şirketten çıkacağız."

Son görüşmemizde onu bu şekilde kandırmış olmam bir daha kandırma ihtimalimi arttırır mıydı yoksa azaltır mıydı bilmiyordum. Savaş Atan zeki biriydi ama konu Kumsal Karam'la birlikte olmak olunca nedense zekiliğinden eser kalmıyordu.

Beşinci kattan da elim boş döndüğümde elimi duvara yasladıktan sonra sarı saçlarımın her zaman nefret ettiğim solukluğuna göz yaşlarımla renk gelmesine izin verdim. Savaş'la son on dakika kala çıkmasam da babamı bulmam gittikçe zorlaşıyordu. Belki de heyecandan ve zaman darlığından birkaç saniye baktıktan sonra çıktığım odalardan birindeydi ve geri dönüp tekrar bakmam gerekiyordu. Belki son katın, son odasındaydı ve diğer odaları es geçip oraya koşmam gerekiyordu. Ne yapacağımı bilemez halde duvara tutunurken havaya rağmen sıcak bir eli boynumda hissedip ürpererek doğruldum. Islak gözlerimi Savaş'a çevirdiğimde boynumda elini çekecek gibi oldu ama sonra vazgeçip elini omzuma kaydırdı.

"Üç dakika sonra şirketten çıkıyoruz."

Omzumdaki elini hızla ittirdiğimde hıçkırığım Savaş'ın intikamını almak istermiş gibi kulağıma geldi. Nefesim çırpınıyordu ama bunu fark edebilecek tek insan Kocaeli'ndeydi ve sanırım şu an nerede olduğumu sorguluyordu.

"Hiç mi merhametin yok ya? Hiç mi hissetmiyorsun yardım dilenen ruhunu?"

Gözlerini kırpıştırsa da sözleri kendinden emindi. Gözleri ağlayan yüzümü görüyordu, sözleri Savaş'ın birçok raf barındıran aklını. "Ruhuma yapabileceğin tek yardım bedenime toprak atmak."

Birkaç adım geri attıktan sonra sırtımı duvara verirken korktuğum halsizlikten düşmek miydi yoksa Savaş'a yakın olmak mıydı bilmiyordum. Sahiden yeşil miydi gözleri şimdi bana karanlık bakarken?

"Küçükken..." diye mırıldandım erkenden yatağa geçsem de annemler uyuyana kadar salondan gelen kahkahalarını dinlediğim zamanları hatırlarken. Birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlardı ve birinin gülmesi bile diğerinin gülmesine yetiyordu. Onların gülmesi ise benim gülümsememe. "...topraktan pasta yapardım, eğlencem buydu. Pasta yapabilmek için toprağı suyla çamurlaştırırdım. Sonra..."

"Senin kıçını yıkayamadığın zamanlardaki anılarını dinlemek istediğimi hangi lafımdan çıkardın?"

Umursamazmış gibi görünse de gözleri dikkatle bakıyordu. Ya sözlerimi umursuyordu ya da gözlerimi. Dakikayı söylemeyi unutuyordu. Buysa bana onun dikkatini dağıtmanın sadece belden altı konularda olmayacağını anlatıyordu. Onu depoda kandırdığım gece tek yolumun onu öpmek olmadığını bilmiyordum o zaman. Savaş düşüncelere de önem veren birisiydi. Ya da düşüncelerime önem veren birisi...

"Sonra çamur elime de bulaşırdı. Eve elim kirli gidemeyeceğimden ve su bulamadığımdan çamuru toprağı ellerime sürterek temizlerdim. Çamur da bir toprak olsa bile."

Madem şirket havaya uçmadan babamı bulamayacaktım, o zaman ben de babamın da burada olduğunu bilerek kalacaktım. Annemin peşinden gitmek onu üzmezdi ama onun gitmesi beni mahvederdi. Ben de onun peşinden takılırsam belki yıllar öncesi gibi annemle birlikte beni severlerdi. Burada onunla ölebilmem için engel olmaya çalışan Savaş'ın da ölmesi gerekiyorsa benim için sorun yoktu. Savaş tehlikeye atamayacağım biri değildi.

Savaş alayla "Duygulandım," dediğinde gözlerimi devirdim. Düşünceleri önemsemesi düşüncelerle dalga geçemeyeceği anlamına gelmiyordu sanırım.

"Anlatmak istediğim..." diye mırıldandığımda başını hafifçe eğip tek kaşını kaldırdı. Başımı dikleştirdiğimde burunlarımızın değmesinden korksam da değen tek parçamız, nefeslerimizdi. Nefesim ise bütün bedenim Savaş'la temas halindeymiş gibi hissettiriyordu nefesiyle birleşince.

"Dediğin gibi ruhun bedenine toprak istiyorsa, belki de bedenindeki çamuru temizlemek içindir."

Gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Anın hissiyle ben de böyle olduğunu sanmış olabilirdim. Elini yavaşça başımın yanından duvara yasladığında bakışlarımı gözlerinden çekmeyi reddettim. Yeşil gözleriyse yeşilden çok bendeydi.

"Çamur temizlemeye benzemez kanı temizlemek."

Onun bedenindeki çamur; kandı. Bir sürü kanı barındırıyordu bedeni. Öldürdüğü insanların kanını, öldürdüğü insanların iz bıraktığı kendi kanını... Ruhu ise bedenindeki bu çamuru -kanı- temizlemek için bedenine toprak istiyordu. Verdiği cevaba göre, söylediğim şey ona da mantıklı gelmişti.

"Eğer yetişmen gereken bir yer varsa..." dedim hafifçe gülümseyerek. Elimde çamuru temizlerken yetişmem gereken yer annemin güzel yemek sofralarıydı. Belki de Savaş'ın yetişmesi gereken biri olurdu. "...kan da temizlenir."

"Tek başına mı?" diye sorduğunda içim burkuldu. Yalnız olduğunu o da biliyordu. Ve bundan memnun olmadığını belirten bir his vardı içimde. Pekâlâ yalnız olması sadece kendini korumaya odaklanacağı anlamına geliyordu ve belki de bu yüzden karşısına geçebilecek insan sayısı azdı. Ama yalnız olması karşısına geçen insanlara karşı da yalnız olacağı anlamına geliyordu ve bu zor olmalıydı. Benim yanımda Bora vardı. Annem öldükten sonra uyumak için sarıldığım yorganların yerine geçmişti ve sarılmak için yatağa koşmama da gerek yoktu, yorgan gibi. Bora her zaman yanımdaydı.

"Ben tek başıma temizlerdim ama belki sana yardım edecek biri vardır."

Güler gibi olduğunda, ağlar gibi oldum.

Tanrım...

Düşündüğüm gibi yalnız olduğunu biliyordu ve bundan hoşlanmıyordu.

Dudaklarını kulağıma yaklaştırdığında titremeyen tek yanım olan gözlerimi şirketin tavanına çıkartıp ellerimin içini soğuk duvara yasladım. Sıcak dudağımı saçlarımı geçip de kulağıma değince duvarın sandığım kadar soğuk olmadığını düşünmeye başladım. Merakla söyleyeceği sözü bekledim.

"Son on dakika."

Sinirle inledikten sonra duvarla arasından çıkmaya çalıştım ama kolumu kavraması bütün çabalarıma boşa çıkarmıştı ama son verememişti. Kolumu geriye doğru çekmeye çalışırken asansöre yöneldiğinde ona tekme atmaya başladım.

Oralı olmadı.

"Bırak!" diye çığlık attım. Kim bilir, belki de ağladım. Ama hangisi olursa olsun o bırakmadı. Burada kalmak istiyordum, onu bulamayacak olsam bile burada durmak istiyordum. Belki de onunla ölmek istiyordum. Savaş nereye istiyorsa gidebilirdi. Ama beni istediğim yerde bırakmıyorsa, o da istediğim yerde duracaktı. O yüzden beni asansöre ittirip de kendi de ardımdan girdiğinde erkekliğine tekme attıktan sonra bükülen bedeninin sırtına dirseğimi indirdikten sonra bir tekmeyle daha onun yere düşmesini sağladım. Bedenini ardımda bıraktıktan sonra kapanmış asansör kapılarına döndüm. Asansörün durma düğmesine bastıktan saniyeler sonra olduğumuz katın düğmesine bastım. Kapılar birkaç saniye içerisinde açıldığında koşarak asansörden çıktım. Ne var ki, merdivenlere koşmadan önce arkama bakmak gibi bir aptallık yapmıştım.

Arkama bakışımla tökezlerken Savaş'ın da ayaklanmış olduğunu görmem ayağımın altındaki zeminin yer çekimini arttırmış gibi düşmeme adına olan çabalarımı zorlaştırırken merdiven demirlerine tutunup dengemi kontrol altına aldım. Merdivenlerden ikili üçlü çıkarken ardımdaki bedeninden haberdardım.

"Kumsal!"

Bağrışı ruhumu titretirken bedenim hâlâ şirkette kalmaya niyetli olduğundan onu umursamayıp üst kata çıktığım gibi diğer merdivene doğru koşmaya başladım. Elim merdiven demirinin soğukluğunu tanıyamadan bedenim geri çekildiğinde çığlık attım.

Savaş'ın kolları arasından çıkmaya çalışırken Savaş beni ikinci defa asansöre itti ama bu sefer beni tekrar kolları arasına almayı unutmamıştı. Giriş katına basmak için bir elini çektiği zamandan yararlanmaya çalışarak kollarından çıkmaya çalıştım ama saniyeler sonra eli tekrar her şeyi kontrol altına almıştı.

Beni resmen, zorlansa bile şirketten çıkarıyor olduğu gerçeğiyle tekrar ağlamaya başlayacağım sırada bana bu izni vermeden asansörden ittirerek çıkarttı. Ondan kaçmaya çalışmamla onun beni tekrar tutması sanırım dünyada gerçekleşen en kısa insani şeydi.

"Savaş!" diye bağırdıktan sonra telaşla ekledim. "Bırak, lütfen!"

Sesimi duymayan tek insan değildi ama kimseye de sesimi duyurmaya bu kadar çalışmamıştım. Annem öldükten sonra babamı kaybetmiştim ama yine de varlığı yetiyordu. Şimdi, bugün, Cenk'in acısını geçiremeden babamı da kaybedersem Savaş gibi olacaktım. Sadece intikamını düşünen, güçlü ama yalnız, acı dolu biri olacaktım. Garipti ki babamı kaybetmek istemediğimden daha ağır basıyordu Savaş gibi biri olmak istememem.

"Yarım saat dedin!" diye bağırdım beni şirketten ayaklarım neredeyse havadayken çıkarırken. Hıçkırarak ağlamaya başlayacaktım ama bitişini çok uzakta gördüğüm için kendimi sıkıyordum, ağlamakla yetiniyordum. Bağırmak istiyordum 'İçerideki adam benim babam' diye ama Bora'nın yumuşak saçlarını ölü bir bedende düşünemediğimden sustum.

Gece kadar, sustum.

Bedenimi şirketin yanındaki araziye doğru ittirdiğinde yüz üstü düşmemek için ellerimi yere yasladım. Saçlarım omuzlarımdan önüme dökülürken hıçkırarak ağlamaya başladım. Avuçlarım altındaki toprak parmaklarım tarafından ezilirken alnımı yere yasladığımda bu sefer de toprak ezdi alnımın ardındaki düşüncelerimi.

Kaç dakika kalmıştı Savaş'ın en sevdiği şarkıyı duymama?

Kaç dakika sonra oyunu bittiği için kendi yalnızlığına aldırmadan yalnız bırakacaktı Savaş beni?

Çenemden kavrayan bir el başımı kaldırdığında titrek bir nefes aldım yeşil gözlerinin şaşkınlığından. "Çekil," dedim alamadığım oyuncak için ağlarmış gibi bir ses tonuyla. "Çekil, her şeyimi alıyorsun elimden çekil!"

Ondan uzaklaşmaya çalışırken şiddetle yardım etmiyordu bana. Yine yardım etmiyordu ve ona olan uzaklığımı bile elimden alıyordu. Daha fazla uzaklaşmamam için bacağımı tuttuğunda telaşlanıp ayağa kalktım ve küçükken babamla beraber koştuğum arazide Savaş'tan uzaklaşmak için koştum. Babam gibi Savaş da peşimden koştuğunda küçükken olduğu gibi gülmedim bu sefer. Daha fazla ağladım.

Babam gibi kısa sürede yakaladı beni. Babam kadar narindi dokunuşları ama babam gibi sevmiyordu beni Savaş. Yine de dokunuşunun neden narin olduğunu anlayamamıştım. Biraz önce beni toprağa ittirerek atan da oydu. Beni kendine neden döndürdüğünü de anlamamıştım. Gözyaşlarımı gördüğünde neden derin bir nefes aldığını da, bu bedendeki gözlerin neden bu kadar güzel baktığını da, düşünceleri benim canımı yakmak adına olsa bile neden düşüncelerini söylemeye başladığında nefesimi tuttuğumu da anlamamıştım.

"O adam ölürse ne olur?" diye sorduğunda hıçkırıklarım yeterince cevap vermişti ona. Bedenim üşürken yanaklarıma yasladığı elleri yeterince ısıtıyordu beni ama bu gece soğuğa ihtiyacım vardı. Onu ittirmem için tek sebebim bu değildi ama en masumu buydu. Bedenini ittirmeye çalışmamı umursamadan tekrar kavradı yanaklarımı. Hıçkırıklarımdan istediği cevabı alamamış gibi tekrar sordu.

"O adam ölürse ne olur?"

"Ona göre mi sevineceksin?" diye bağırdığımda boğazım acımıştı. Acı çok tanıdık olduğu için yadırgamadım ama Savaş'ın bu anlamlı bakışları oldukça yabancıydı. Kumsal'a tanıdık mıydı, diye düşünemeden edemedim.

"O adam ölürse ne olur?" diye bağırdığında biraz önce aslında bağırmadığımı düşünmeye başladım. Cevabı ne yapacaktı bilmiyordum ama duymak için oldukça kararlıydı. Duyamadığı her saniye siniri artıyordu. İçeride benim değer verdiğim biri varken bile nasıl o bana sinirlenebiliyordu?

Öfkeyle "Bir daha sevemem," dediğimde omuzları yavaşça çöktü ve dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri direkt bendeydi ama söylediğim şeyi tartarmış gibi gözüküyordu. Büyük bir ihtimal önemsiz sayacaktı. Zaten istediği şey bu değil miydi? Kumsal'ın Savaş da dahil olmak üzere kimseyi sevmemesi. Bora'yı sevdiğimi bu yüzden yadırgamıştı. Ya da Cenk'i sevme ihtimalimi. Kumsal kimseyi sevemezmiş, buna hakkı yokmuş, yalnız kalmak zorundaymış gibi görüyordu. O yüzden bir daha kimseyi sevemeyecek olmasını neden umursayacaktı ki?

"Anlaşalım," dediğinde gülecekmiş gibi oldum. Babamın ölmesine dakikalar belki de saniyeler kalmışken bana neyin anlaşmasını sunacaktı ki? Yumruğumu suratına geçirmek için kaldırdım ama ağlayışım şiddetlenirken titreyen elim yavaşça belimin yanında, yer çekimine yenildi. Hıçkırmamak için dudaklarımı birbirine bastırsam da babamın içeride olduğunu düşündüğüm her saniye ağlayışım artıyordu.

Ona vurmak için elimi kaldırdığım anda bozmadığı yüz ifadesi hâlâ devam ediyordu. Biraz bitkin, biraz da sıkkındı ama düşündüğü şeye o kadar güveniyordu ki henüz söylememiş olmasına rağmen ben bile güvenecek sayılırdım.

"Eğer içeriye girip o piçi kurtarırsam bana yetişmem gerekecek bir şey vereceksin."

Dudaklarım aralansa da ağlayışım yavaşça durduğu için dakikalardır direnen hıçkırığım derin bir nefes aldı bedenim nefessizlik yaşasa bile. Dakikalar önce konuşmuştuk bunları. Dakikalar öncesinde söylemiştim ona; eğer yetişecek bir şeyi varsa elindeki kanı silebilirdi toprak. İstiyordu. Bunu istiyordu. Ve bunu benden istiyordu.

"Ölebilirsin," dedim kaç dakika olduğunu bilmediğim için şaşkınlıkla. En son zamanı söylediğinde on dakikamız vardı ama ben kurtulmaya çalışırken ve ağlarken çok vakit geçmiş olmalıydı. Bu kadar önemli miydi ölürse bir daha sevemeyeceğim adamı kurtarırsa ona yetişmesi gerekecek bir şey vermem?

Gülecek gibi oldu. "Yaşadığımı kim söyledi?"

Arkasında sözünün ağırlığında ezilen bir kız bıraktığını bilmiyormuş gibi şirkete doğru koşmaya başladığında titreyen ellerimi dudaklarıma götürdüm. Babamı çıkartmak için koşuyordu. O hangi odada olduğunu biliyor olmalıydı. Muhtemelen ipleri çözmekle uğraşmayacak direkt sandalyeyle taşıyacaktı. Savaş güçlü olmasına rağmen babam da yapılıydı. Nasıl taşıyacaktı? Zamanında çıkarabilecek miydi? Zamanında çıkabilecek miydi?

Boğaç yanıma geldiğinde korkak bakışlarımı kısa bir anlığına ona çevirdim. Benim yüz ifademin aksine o rahattı. Hatta birazdan kahkahalara boğulacağı hakkında düşüncelerim vardı. Çenesinin ucuyla şirkete giren Savaş'ı gösterdikten sonra "İşte bundan bahsediyordum," dediğinde bakışlarımı tekrar ona çeviremedim Savaş çoktan içeri girmiş olsa bile. Boğaç'ın neyden bahsettiğini anlayamasam bile uzun süre şirketin boş kapısına baktım keyifli Boğaç'ın yanında.

Şimdi anlıyordum ki, dakikalar öncesi düşündüğüm gibi değildi. Savaş, tehlikeye atamayacağım birisi haline gelmişti.

94

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!

Çamur - SAHTE GÜZ 1