Gökkuşağı ve Siyah (1. KİTABIN FİNALİ)
Eveet, serimizin ilk kitabının final bölümüne geldik.
Beğenmeniz ve final kitabını da okumanız dileğiyle ^^
**
"Uzaklaşsak iyi olacak."
Bileğimi saran ellerden telaşla kurtulduktan sonra sırtımı şirkete çevirip birkaç adım geriye doğru adımladım. Islak yanaklarıma yapışmış saçlarımın açık bıraktığı tenim her rüzgâr esişinde ürperiyordu.
"Çıkmadılar daha."
Bana yaklaşmaya kalkıştığında elimi havaya kaldırıp titrek bir nefes aldım bu gece benden yana olmayan gökyüzünden. "Çıkmadılar daha," diye tekrarladığımda güler gibi oldu.
"Tanrının planlarına gülen bir adam, bu gece ölmez. O yüzden 'Çıkmadılar' diye sızlanmayı bırakıp birazdan göt gibi iki parçaya ayrılacak olan şirketten uzaklaşalım!"
Benzetmesinden emin olmuş olacak ki benden onay almadan elini bileğime kaydırdı. Çığlığımı duyacak birine sahip olmasam da ilk ona başvurmuştum. Bedeninin yanında küçük kalan bedenimi kollarından sıyırmaya çalışırken beni kucağına aldığında başımı geriye atıp "Bırak!" diye bağırdım.
"Tabii sonra da Savaş kıçımı Ağrı Dağı kıvrımlarına ayırsın."
Dağınık saçlarım suçu yaşlı gözlerime atarken, Boğaç beni şirketten uzaklaştırdıkça ayaklarımın yere değme çabaları da artıyordu. Hayatımdaki nadir anlardan birini yaşayarak küfretmeme saniyeler kalmışken şirketten omzuna attığı babamla çıkan Savaş'ı gördüğüm gibi "Çıktı!" diye bağırdım. Sadece Tanrı biliyordu ki 'Çıktı' diye bağırırken kimden bahsettiğimden ve kimin için mutlu olduğumdan emin değildim.
Heyecanın bulaştığı titrek ellerimi Boğaç'ın omuzlarına yaslayıp ittiğimde artık beni tutmaya gerek duymayan Boğaç'ın kucağından inip hızla bize doğru ilerleyen Savaş'a doğru koşmaya başladım.
Saçlarım patlayacak olan şirketten uzakta kalmakta direnirken gözyaşlarımın hüküm sürdüğü bedenim uzakta kalmak konusunu şiddetle reddediyordu. Ama uzakta kalmak istemediği şey patlayacak olan şirket miydi yoksa üzerimde olan yeşil gözler miydi bilmiyordum.
"Yere yat!" diye bağırdığında heyecanlanmaya başlayacağım kadar yakındık birbirimize. Koşmayı yavaşça bırakırken söylediği şeye uyamayacak kadar dalmıştım gözlerine. Yüzü terden nemlenmişti ve omzunda babamın düşmemesi içim gömleğinden tutan elinin avucundan kanlar akıyordu. Bu da ipi nasıl çözmeye kalkıştığı konusunda beni tedirgin ediyordu. Daha da tedirgin eden şey babamı hızla omzundan attıktan sonra bana doğru koşmasıydı.
Ateşten korkan bir adamın bakışları nasıl böyle yakardı?
Üzerime doğru koşmasıyla tedirgin olup birkaç adım gerilememe kalmadan bedenini bedenime bastırdığında kayan ayağımın ihanetiyle yere doğru yalpaladım ama sırtım taşlara çarpmadan önce kolu belimi sarmıştı. Yüzünün sıcaklığını boynumda hissederken kulağıma dolan gürültüyle sıçradığımda cenin pozisyonu almamı sağladı ve kollarını bana iyice sardı. Titrek nefeslerim bedenlerimiz arasında boşluk ararken bana bıraktığı gökyüzünü dumanlar sardığında daha fazla şey görebilmek için başımı kaldırmaya çalıştım ama alnını alnıma yaslayarak başımı kaldırmamı engellediğinde art arda gelen gürültüleri sollayacak bir gürültüyle çarpmaya başladı kalbim.
Dudaklarımı birbirine bastırma ihtiyacı hissetsem de verdiği nefesler dışında nefes alacak bir alan bırakmamıştı bedeni bana. Burnum tek başına yaşam sağlamak konusunda zorlandığı için titrek bir nefes daha aldım nefesinden. Sırf bunu yapabilmem için nefes veriyormuş gibi bakıyordu yeşil gözleri bana. Kızgındılar. Öfkeliydiler. Yalnızdılar ama güzeldiler. Hemen birkaç yüz metre uzağımızda çocukluk anılarım alevlerin altında kalırken Savaş'ı öpmek istedim.
Patlamalar son bulduğunda Savaş bakışlarını dudaklarıma indirdiğinde son bulduğundan o kadar da emin değildim. Sırtımı taşlara vurmamı engelleyen kolu yavaşça sırtımdan eksildiğinde aynı yavaşlıkla sırtımı yere yasladım ama hâlâ o kadar yakınımdaydı ki...
Burnunu burnuma sürtecek kadar yakınlaştığında gözlerimi kapatır gibi oldum ama saniyeler sonra tekrar üşümeye başladığımda gözlerimi kırpıştırarak araladım.
Hadi ama...
Bana tepeden sırıtarak bakan Savaş'a gözlerimi devirdikten sonra ellerimi yere yasladım. Yerden destek alarak kalkarken buna ihtiyacım varmış gibi elimi taşlara gerektiğinden fazla bastırmıştım. Savaş'ın dediği gibi acı hissedilmeyi talep edebilirdi belki ama asıl konu acıyı hissetmeye muhtaç olduğumuzdu.
Doğrulduğum gibi babama yöneldiğimde bu soğuk gecede bile sıcak kalmayı başarmış olan parmakları bileğimi sardı. Bedenlerimiz çapraz bir şekildeyken bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde alnındaki kanı görüp kaşlarımı çattım. Patlama sırasında bedenini bedenime siper ettiğinde taşlara vurmuş olmalıydı. Öyle aptaldım ki neredeyse elimi alnına götürecektim.
"Gidiyoruz," deyip beni çekiştirmeye kalkıştığında güç kullanmadığını bileğimi kolaylıkla kurtarabildiğimde anladım. Sadece yön vermeye çalışmıştı ama beni biraz bile tanıyorsa dakikalar öncesinde uğruna ağladığım adamın yaşadığına emin olmadan kılımı kıpırdatmayacağımı bilmesi gerekiyordu.
Bileğimi kurtardıktan sonra babama yöneldiğimde ses çıkarmayıp Boğaç'a döndü ve çenesinin ucuyla geldiğimiz arabayı gösterdi. Boğaç Savaş'ın emrine uyarak arabaya yönelirken yavaşça dizlerinin önünde oturdum zamanında aynı hareketi yaptıktan sonra bana masal anlatan babamın yanında. Beyazlar düşmeye başlamış saçları karışmıştı sakallarına. Yaşıyorken annem traş ettiği için sakallarını hiçbir zaman uzun görmemiştim. Her sabahki rutin işti annemin babamın sakallarını traş ettikten sonra ince uzun parmaklarını temiz yanaklarda gezdirip gülümsemesi. Baygın olsa bile kaşlarının arasındaki çizgiler belirgindi. Yumuşaklığı konusunda birçok kez sohbetimiz olduğu elimi boynuna götürüp işaret parmağım ve orta parmağımla nabzını kontrol ettiğimde nefesimi titrekçe üfleyip bakışlarımı gökyüzüne çıkardım.
Tanrı bu gece de vardı.
"Ben kontrol ettim, yaşıyor pezevenk."
Evet orta parmağıyla kontrol ettiğine inanabilirdim. O sesini çıkarana kadar beni izlediğinin farkında değildim. O nasıl farkında değildi Kumsal olmadığımın?
"Gidiyoruz," diye tekrarladığında başımı kaldırıp yeşillere baktım. Bakışları bende değil arabayı yakınlaştırmış Boğaç'taydı. Bakışlarımı hissetmiş gibi yeşillerini bana çevirdiğinde sinirle "Onu burada mı bırakıyoruz?" diye sordum. Bana 'Nefes alıyor muyuz?' diye sormuşum gibi bakınca 'Onu burada bırakamayız!' diye bağırdım.
Dudağını büzdükten sonra göğsünde birleştirdiği kollarını iki yanından sarkıtıp babama yakınlaştığında çatık kaşlarımla onu izlemeye başladım. Yüzünde yorgun bir ifade varken ayağıyla babamı yüz üstü döndürdükten sonra bir de sırt üstü döndürüp biraz önceki konumundan uzaklaştırdığında dudaklarımı aralayıp kızgın bakışlarımı ona çevirdim.
Gözlerim kısılırken "Şaka mı yapıyorsun?" dediğimde dilini şaklattı. "Hayır bebeğim, taşşak geçiyorum."
Arkasını dönüp arabaya ilerlemeye başlayınca dudaklarımı birbirine bastırıp sinirli bir nefes aldım. Her zamanki yaramaz davranışlarını gösteriyordu ama gözleri şirketle beraber küle kavuşmuş gibiydi. Her adımında gerilen kaslarının hareketlendirdiği gri tişörtünden gözlerimi alıp babama döndüğümde dudağımın kenarını ısırdım. Muhtemelen gözlerini açtığında olanları umursamayacaktı bile. Kül yangından korkmazdı. Biraz daha batmaktan neden korkacaktı ki babam şirketinin halini gördüğünde? Sanırım intiharını yakınlaştırmıştı Savaş'ın bu oyunu.
"Kumsal hadi!" diye bağırdı Boğaç. "Polisler şimdi buraya doluşur. Başımın ağrımasını istemiyorum."
"Hızlı ol, sayende bütün İstanbul benden uyuşturucu yerine şeker alan mafya adamlarıyla dolu ve ben buraya bir yavşak adam bir de mavi gözlü, güzel fizikli bir kızla geldim. Kendimi abaza horozların içindeki tavuk kadar bile güvende hissetmiyorum."
"Siz gidin," dedim onlara bakmadan. Sen git, desem daha iyi anlatabilirdim kendimi. Çünkü istediğim şey kesinlikle hazır beni itemeyecek kadar kendinde değilken babama sarılıp ağlamaktı ama Savaş'ın yeşilleri bana baktığı her yerde siyah görmeyi aradığından bunu yapamıyordum. Bende Kumsal'ın özellikleri arıyordu ve Kumsal'ın bir adama sarılarak ağlamasını beklemeyeceğinden emindim.
Savaş kamyonun kapısını açtıktan sonra arabadan indiğinde gülecek gibi oldum. Bir an yolculuğuna ara vermiş kamyon şoförü gibi gözükmüştü gözüme. Hızla bana yöneldiğinde de gülecek bir şey olmadığını idrak edebilmiştim sonunda. Savaş Atan cevap vermek yerine harekete geçmişti.
"Tehlikede olan sensin," dedim tek hareketle beni yerden kaldırıp sürüklemeye başladığında. "Kıçını da ben kurtaramayacağıma göre, derdin ne?"
"Seni kalkan olarak kullanmayı düşünüyorum."
Hemen arkasında kalmış bedenimi sürüklerken sırtına bakıp, gözlerimi kıstım. Hak ettiği birçok küfür olan biriyle neredeyse bütün günlerimi geçiriyor olmama rağmen küfretmeyi sevmemem ironiydi.
"Boğaç kasaya," dedikten sonra elimi bırakıp şoför kapısına ilerleyen Savaş'ın ardından bakarken görüş alanıma kapıyı açtıktan sonra aşağıya inen Boğaç girdiğinde geçebilmesi için birkaç adım geriledim ama inatçıymış gibi -daha çok yalaka- yanımdan geçerken elini belime yaslayıp dudağını kulağıma değdirecek kadar yakınlaştırdı. Birkaç saniye içerisinde "İstanbul'da Kumsal da tehlikede," dedikten sonra kamyonun arkasına yöneldiğinde dudağımın kenarını ısırarak kamyona bindim.
Bakışlarım torpidoda iken arabayı çalıştırdığında parmaklarımla oynamaya başladım. Boğaç'ın söylediği şeyi Savaş'ın Kumsal'ı düşündüğüne mi yoksa beni düşündüğüne mi yoracağım konusunda şüpheliydim. Her zaman aklımın köşesinde olan bir konuydu Savaş'ın Kumsal'ı seviyor olması ihtimali, ya da en azından değer veriyor olması. Ama Kumsal'ın yapamadığını yapıp Savaş'ın merhamet etmeye başladığını söylemişti Boğaç. Yani Kumsal'a merhamet etmiyordu. Bu da Kumsal'ı sevdiği seçeneğini siliyordu. Bu seçeneği elersek geriye beni düşündüğü kalıyordu. Asıl Kumsal'ı değil, Kumsal'ın dönüştüğünü düşündüğü kişiyi...
Bir araba galerisinin önünde kamyonu durduğunda bakışlarımı Savaş'a çevirdim. "Bu kamyonu alacaklarını sanmam."
Alayıma karşılık başını bana çevirdi. Tek kaşını kaldırdığında dudaklarında sırıtacağını haberdar eden bir kıvrılma vardı. Bu anı seviyor gibiydim. "Üçün birini alacaklarına eminim."
Kaşlarım hafifçe çatılırken kamyondan indiğinde bakışlarım onu takip etti. Boğaç'ı da arkasında gördüğümde her şey normaldi ama saniyeler sonra Savaş silahını çıkarttığında telaşla kamyonetin camını açmak için düğme aradım ama kendime hiç değilse bir Ford Connect'te olmadığımı hatırlatıp kapıya yapışık kolu döndürmeye başladım. Beş altı döndürüşümden sonra cam tamamen açıldığında başımı sarkıtıp "Ne yapıyorsunuz?" diye bağırdım. Bu arabadan inmemeye karar vermem Savaş'a güvenmediğim hangi saniye içerisinde olmuştu bilmiyordum.
"İstanbul'a aynı zamanda mal taşımam gerektiği için o kamyoneti almıştım ama şahsi serseri serbest tipime yaptığım hakaret bu kadar yeter."
"Cidden," deyip güldükten sonra kolumu biraz önce açtığım camdan sarkıtıp kamyonetin kapısına vurduğumda alay edeyim derken kapının çökmesini sağladığımda dilimi dişlerimin arasına yerleştirip yavaşça sırıtarak Savaş'a baktım. Dudağımı büzerek çöken kapıya baktıktan sonra "Ödeşiriz," dediğinde "Pardon 75'lik hatununa zarar verdim," diye dalga geçtim ama en son ki dalgam kapının çökmesiyle sonlandığı için fazla uzatmadım. Savaş arkasını dönerken sırıttığına yemin edebilirdim ama bu konu hakkında teori öne sürmemi engelleyen şey Savaş'ın emniyeti açtıktan sonra silahı galerinin camına yöneltmesiydi.
"Psikopat mısın?" diye bağırdığımda elini hareketsiz tutarak başını bana çevirdi. "Sosyopat psikopat."
"Sosyopat psikopat," diye düzelttim hızla. Bir anımızda daha bu konu hakkındaki hassaslığını göstermişti. Düzeltişimle söylediklerimle ilgileniyormuş gibi gözüktüğünde aramızda çok mesafe varmış gibi bağırmaya başladım. "Ne halt yiyorsun?"
"Kendime bir araba seçeceğim."
Evet söylediği şey gayet normaldi ama arka koltuklara kırk kişi sığdırabilecekmişiz gibi arabaları yücelten bir galeri sahibi göremiyordum burada. Ayrıca Savaş arabayı almaya karar vermeden önce arabaya bir iki tane sıkan bir tip değilse o silahın ne işi vardı?
Bakışları bendeyken cama ateş etmeye başladığında irileşen gözlerimle çöken kapıya yüklendim. Göz kırpıp önüne döndüğünde fazla yüklenmiş olacağım ki az kalsın kapıyla beraber yerde kendime yer edinecekken koltuğa tutundum. Bakışlarımı galeriye çevirdiğimde Boğaç arabalara dokunarak galeri de bir tur atıyordu, Savaş ise uzaktan seçiyordu. Galerinin alarmı ise bize pek hoş olmayan bir fon müzik yapıyordu.
"Tabii ki güvende olmadığın bir şehirde bir şirketi havaya uçurmalı, bir galeriyi soymalısın. Ayrıca kamyonla seni pek hayal edemeyecek olacaklarından güvendeydin, şimdi..."
"Kapa çeneni," diye seslendikten sonra silahını beline yerleştirip galeriye girdiğinde gözlerimi devirerek arkama yaslandım. "Lamborghini falan al o zaman."
Savaş'ın gülüşünü bastıran sesin sahibi Boğaç'ın çalıp galeriden çıktığı, âşık olunacak bir araba olmasa elimde kamyonun çökmüş kapısıyla çizmek için arabaya koşacağıma emindim. Hırsızlığı her zaman kötülemiş bir ailede yetişmiştim ama yapmam dediğim her şeyin başrolü olduğum bir hayatta güzel bir şey için kötü bir şey yapsam ne fark ederdi ki? Kapısı olmadığı için alttan alttan esmeye başlamış olan koltuktan kendimi iterek indikten sonra galeriye yaklaşmaya başladığımda Boğaç etrafımda arabayla döndü. Ben ona moron gibi bakıyor olsam da o çocuk gibi gülüyordu. Bu çocuk gülüşü içimi sızlatmıştı. Aslında herkesin kendine has bir hikâyesi vardı.
Kulağıma gelen sesle bakışlarımı galerinin çıkışına çevirdiğimde sırıtır gibi oldum. Sesi bile 'Parayı severim' dermiş gibi bağırıyordu arabanın. Lamborghini'yi bulamamış olsa da Ferrari'si parlıyordu.
Yanımdan geçerken "Lamborghini sözüm olsun," dediğinde sırıtmaya devam ederken dilimi dişlerimin arasına yerleştirdim. Kısa bir an sırıtışıma bakarken arabasını durdurduğunu sansam da bana bu hissi veren yeşil gözleri de olabilirdi. Gözlerimi kırpıştırdıktan sonra galeriye yaklaşmaya devam ettiğimde "Nereye?" diye sordu Boğaç. Sesi keyifliydi altındaki araba sayesinde. Sanki istese başka bir zaman araba çalamayacakmış gibi...
"Ben de bir araba istiyorum."
Savaş'ın arabası saniyeler içerisinde yolumu kapattığımda ellerimi belime yerleştirip kaşlarımı kaldırdım. Arabadan çıkma gereği duymadan istediğini yaptırtmayı nasıl başarabildiğinden daha çok merak ettiğim bir şey vardı.
"Neden bir araba alamıyorum? Bir anda bütün kötülüklere karşı geldiğini sanmıyorum."
"Kocaeli'ne girdiğimizde senin için bir galeriyi daha kurşunlayacağım. Şimdi arabaya bin."
"Senin yol arkadaşın olmak istediğimi sanmıyorum," dediğimde geriye kalan seçenek Boğaç kaldığı için pişmanlık duygusunu hissetmeyi beklemek için köşeye geçmeyi düşündüm ama Savaş neredeyse her sözümü düşünmeden cevapladığı için bu fırsatı bulamadım.
"O zaman Kocaeli'nden İstanbul'a geldiğimizdeki gibi seni bayıltırım. Öyle daha eğlenceli oluyorsun."
Koşarak galeriye girsem, bir arabaya binsem sonra da tabanları yağlasam muhtemelen tek yapacağı şey diğer oyununda bunu dikkate almak olacaktı. Ya da ben galeriye girmeden güzel -çalıntı-arabasıyla beni ezebilirdi. Homurdanarak arabasına yöneldiğimde Savaş keyifli bir şekilde direksiyonu kavradı.
Ceketinden çıkardığı bir tomar parayı camdan mekânın içine doğru attığında şaşırarak kapıyı açtım. Mekâna zarar vermiş üzerine izinsiz arabaları almış olsa da ücretini ödüyordu. Belki de gerçekten Savaş Atan, canı yanmadığı sürece kötü biri değildi.
"Ben uyuyacağım," dedim arabaya bindiğim gibi. Savaş'ta her ışık gördüğümde pişman olduğum için düşünmeyi reddediyordum. Kapıyı sertçe kapattıktan sonra bacaklarımı kendime çekip bakışlarımı cama çevirdim. Cevap beklemesem de ve bunu bilse de saniyeler sonra "Tamam," dedi sessizce. Savaş'ın sürüşüne ya da direkt Savaş'a pek güvenemediğim için bacaklarımı yere indirip emniyet kemerini taktıktan sonra bakışlarımı arabayı sürmeye başlayan Savaş'a çevirmeden tekrar bacaklarımı kendime çektim ve ona sırtımı dönüp gözlerimi yavaşça kapattım.
Savaş Atan'ın kötü biri olduğunu kendime unutturmayacaktım. Ve beni tanımıyor olsa da bana yaptıklarını hiç affetmeyecektim.
**
Bedenim öne doğru savrulduğunda filmlerdeki güzel gözükeceğim uyanma evresini yaşayamadan çığlık atarak ellerimi torpidoya yasladım ama emniyet kemeri çoktan işlevini görmüştü zaten. Saçlarım yüzümü sarmışken dudaklarımı aralayıp derin bir nefes aldım.
"Bilerek mi yaptın?"
"O pozisyonda uyurken kıçın gayet güzel gözüküyor. Sence yapar mıyım?"
Arabayı bir kez daha sarsmasına sebep olacak bir dönüş yaptığında koltuğa tutunup sinirli bakışlarımı Savaş'a çevirdim. "Amacın ne hastane tuzsuz çorba içip, saçları kısa ve sarı, sol bileğinde doğum lekesi olan bir hemşirenin seni kontrol edip durması mı?"
"Hastaneye bakış açılarımız farklı."
Gergin yüz hatlarına bakarken söyledikleri sözleri alay olarak kabul etmem zor oluyordu. Bir şeyden kurtulmak istiyormuş gibi sürüyordu. Her zamanki yaramazlığı üzerinde değildi ve bakışlarını iki saniye de bir dikiz aynasına çeviriyordu.
"Peşindeler değil mi?" dedim bıkkınlıkla.
"Tedirgin olduğumdan değil ama bir grup kızın peşimde olmasını tercih ederdim."
Onun peşinde olanların, benim de peşimde olduğu gerçeğini idrak ettiğimde emniyet kemerini çıkardığım gibi koltuğa diz üstü oturur pozisyona geçip arka camdan arabalara baktığımda "Hay bin kunduz," diye mırıldandım.
Küfretme yöntemim Savaş Atan'a ilginç gelmiş olacak ki "Neden için de 'yarram' olmayan küfürleri tercih etmi..." diyerek bana dönerken cümlesini bitirmeden "Aptal mısın?" diye bağırdığında sırıtır gibi oldum.
"Sosyopat aptal."
Alayıma karşılık montumdan tuttuğu gibi beni sertçe koltuğa çekti. "Gelin kafama ateş edin' dermiş gibi kalkmışsın koltukta. Daha bizim olduğumuzdan emin olmadıkları için ateşe başlamadılar, fosforlu ışıklarla 'Biziz, ayrıca da şortum çok kısa' demediğin kaldı." O söylenirken bacaklarımı kalçamın altından çekip yere yasladıktan sonra emniyet kemerini sorunlu gibi sallamasını takmamı istediğine yorup, elinden aldıktan sonra emniyet kemerini taktım. Şortumun kısalığıyla ilgili kısımda kaşlarımı çatarak "Bacaklarıma mı bakıyorsun?" dediğimde "Konumuz bu değil bebeğim!" diye bağırdı. Önüme dönüp dudağımı ısırmaya başladım.
İşin ciddiyetini yavaş yavaş kavrıyordum.
"Ne yapacağız?"
"Direksiyona geçersen ateş etmeye başlayacağım."
"Ateş edersen o fosforlu ışıkları sen yakmış olursun. Hem de şortun kısa olmamasına rağmen."
Ters bakışlarını üzerimde hissettiğimde direksiyonu kavradım. Savaş cebinden silahı çıkartırken "Onlara ateş etme fırsatı vermeden haklarsam arabadakinin ben olduğumu ölürken anlayacaklar. Ben de böyle şeyleri severim."
Adam öldürmeyi mi yoksa öldürdüğü kişilerin kendilerini Savaş'ın öldürdüklerini bilmelerini mi sevdiğini sormayı şiddetle reddettim. Direksiyonu rahatlıkla kontrol edemediğim için "Emniyet kemerini çıkarmam lazım," dediğimde tereddüt etse de direksiyonu kavrayıp emniyet kemerini çıkarmamı bekledi. Tekrar direksiyonu kavramak için elimi götürdüğümde elinin sıcaklığını hissettiğim saniyelerde peşinden altı, yedi arabanın takip ettiği bir arabada değilmişiz gibi hissetmiştim. Camı açıp dışarıya sarktığında yüzümü buruşturarak bedeninin yarısının camdan dışarıda olduğu şoför koltuğuna geçip bıraktığı gaza basmaya devam edip direksiyona hâkim olmaya çalıştım. Bora sayesinde gayet iyi araba sürebiliyordum ama Bora beni genellikle markete tek gitmek istemediği zamanlar çalıştırıyordu ve o zaman peşimizde olan biri de olmuyordu.
Savaş'ın başlattığı silah sesleri kulağıma gelirken tek yapmaya çalıştığım yoldan çıkmamaktı. Savaş onları atlatmak için ormanlık bir yola sapmış olmalıydı çünkü yol boyunca hiçbir arabayla karşılaşmamıştım. Bu iyi bir şey miydi yoksa ölecek miydik bilmiyordum.
Arkadan gelen birkaç arabanın kaza seslerini duyar gibiydim ve henüz ateş açmaya başlamamışlardı ama tam olarak kaç arabanın olduğunu da bilmiyordum. Arka cam gürültüyle yere indiğinde kendi kendime "Şom ağızlı," diye tısladım.
Savaş "Eğil!" diye bağırdığında kendisi 'Titanic' duruşu yapıyormuş gibi durmasa onun sözüne uyacaktım. Eğilirsem yolu göremezdim, yolu göremezsem telaşlanırdım, telaşlanırsam arkamızda bir düzine bizi öldürmek isteyen adam varken ağaca çarparak nalı dikerdik. Bu garip olurdu.
Savaş oturacakmış gibi hareketlendiğinde üzerime oturması içerisinde bulunduğumuz durumdan daha garip olacağı için anında yan koltuğa geçip kurşunların odak noktası olmamak için koltukta sürünerek başımın açıkta kalmamasını sağladım. Savaş anında arabaya hâkim olmuştu ve sadece yolda kalmayı amaçlayan benim aksime o kurşunlardan kaçmak için arabayı kullanabiliyordu.
"Şu kunduzla ilgili küfrünü edecek bir şey yaptım," dedikten sonra dudağını büzerek yola bakmaya devam etti. "Hay kunduz yarram."
"Öyle değildi," diye homurdansam da konumuzun bu olmadığını ikimizde biliyorduk. Kurşun ön camı da tuz buz ettiğinde çığlık atarak koltuğa daha sıkı tutundum. Bakışlarımı sağ dikiz aynasına çevirdiğimde "En az beş araba vardır," dedim.
"Çabuk buraya geliyorsun."
Aynı araba içerisinde neresine gelebileceğimi soracakken telefonla konuştuğunu fark edip dudağımı büzerek önüme döndüm. Arabanın arkasına isabet eden bir kurşunla sıçradığımda Savaş'ın bakışları hızla bana döndü. Bana doğru hareketlenen eli vücudumda gezinen gözleri boş döndüğünde direksiyona geri döndü.
Vurulduğumu sanmıştı.
Telefonu kapattıktan sonra torpidonun üzerine atıp tek elini saçlarına geçirip derin bir nefes aldı. "İstanbul'a adam ayarlamadan gelen aklımı sikeyim."
"Bence de," dediğimde bakışları bana döndü. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu ama Tanrıya şükür ki (!) arabaya bir kurşun daha geldi ve Savaş'ın dikkati dağıldı.
"Büyük bir ihtimal arabanın içinde olduğunu bilmiyorlar."
Öyle bir söylemişti ki bilsinler diye beni birazdan arabanın kaporta süsü yapacakmış gibi hissediyordum.
"Bilseler bile bir şey değişmez."
Kendi kendine konuşuyor gibiydi. Onu rahatsız etmek yerine kendim için endişelenmeye karar verdim çünkü kurşun yağmurunun içinde ilerleyen bir arabadaydım ve açıkçası bu her gün yaşadığım bir şey değildi. Topuklu ayakkabı almaktan bahsetmiyorduk sonuçta!
"Tünelden geçtikten sonra dağ yolundan gelen Boğaç'ın arabasına bineceksin. Bu arabadan indiğini onlar fark etmeden ikimiz de yola devam edeceğiz."
"Çiş molası yapabileceğimizi sanmıyorum."
Sırıtır gibi oldu. "Arabaları durdurup, seni bindirip 'Varınca ara' dedikten sonra arkanızdan su döküp, kendi arabama bineceğimi mi sanıyorsun?"
"Su dökmek kısmı dışında belki," dediğimde arabaya isabet eden kurşun Tanrının belamı vermesi gibi bir şeydi sanırım. Birkaç yüz metre ötedeki tüneli gördüğümde yutkundum. "Araba hareket ederken Boğaç'ın arabasına atlayacağım değil mi?"
"Ben 'uçmak' derdim," dediğinde bakışlarımı kısa bir anlığına ona çevirip tekrar yutkundum. "Yapamam ki..."
Yapamadığım şeyleri oyunlarda karşıma getirmeye adamış bir adama yapamadığım bir şeyi söyleyecek kadar ne ara güvenmiştim, bilmiyordum. Ya da Savaş ne zaman hayatımı önemsemeye başlamıştı, onu hiç bilmiyordum.
"Ölelim mi bu gece?" diye sordu bir anda. Yapamayacağım fikrini bu kadar çabuk kabullenmesine karşılık dudağımı büzerek yola baktım. Ben biraz daha ısrar eder, tehdit eder diye düşünmüştüm.
"Ben kurşunla beynimi dağıtırım, sen saçlarını kesersin."
Bakışlarımı ona çevirdiğimde planladığım gibi kısa sürmemişti. Saçlarıma önem verenin ben olduğumu mu düşünüyordu yoksa saçlarıma önem veren o muydu çözememiştim. Beynine önem veren de bensem bu mantıklıydı. Savaş'ın düşüncelerine önem veriyordum, Savaş'ın düşüncelerine ve zekâsına hayrandım. Ölümü böyle dile getirdiğinde kabul etmeye hiç bu kadar yakın olmamıştım sanırım.
"Pes mi ediyorsun?" diye sorduğumda bakışlarını bana çevirdi. Kurşunların odağıyken arabayı kontrol etmek yerine bana böyle anlamlı bakması doğru değildi ama şu an bakışlarını benden almasını istemiyordum.
"Nereye kadar gidecek ki?" diye sorduğunda başımı yavaşça onaylamazca sallarken omuz silktim. "Bu adamları atlatabileceğini bili..."
"Bahsettiğim arkadaki yavşaklar değil."
Kurşunlardan daha çok korktuğum bir şeyin olmasını idrak ettiğimde koltukta doğrulup alt dudağımı ısırdım. "Beni istediğim zaman öldürebilirsin. Güçlüsün, silah da elinde."
Bakışlarını yavaşça silaha çevirdiğinde titrer gibi oldum. Bunu yapmayacağını o an anlamıştım. Neden yapmayacağını bilmesem de, yapmayacaktı. "Ya siyah, gök kuşağına âşıksa?"
Mırıldanışı karşısında bedenimi ona çevirdim. Söylediğini tam olarak anlayamasam da arabaya isabet eden kurşunlar artmıştı ve Savaş onlardan kurtulmak için hiçbir şey yapmıyordu. Bakışlarındaki acının değdiği tek yer silah değildi.
Bakışlarını silahtan aldıktan sonra girmek üzere olduğumuz tünele çevirdiğinde tünele girişimizle gölge düşen yüzünü izledim. Gözlerini kırptıktan sonra bana çevirdiğinde gölgenin dokunamadığı yeşil gözlerini...
"Kapını aç."
"Atlayamam," dedim tekrar. Güler gibi olduktan sonra silahı bana doğrulttuğunda irileşen gözlerimle orantılı olarak kalktı kaşlarım.
"Atla yoksa seni öldürürüm."
"Bunu yapmazsın," derken ki güvenim vücudumun hangi kısmından geliyordu, pek emin değildim. Silahı yüzümden çektiğinde zafere ulaşmış gibi sırıttım ama sırıtışımın silinmesi uzun sürmemişti. Silahı kendi kafasına yasladığında dudaklarım aralandı.
"Atla yoksa ölürüm."
"Atlarsam ölürüm," dedim telaşla. Cidden kafasını kaldırsa zaten arkadaki adamlar yüzünden ölecekti ve bu adam kendi kafasına silah mı yaslıyordu?
"Hayır, yaşarsın," dediğinde endişeli bakışlarımı yeşillerinden silaha çevirdim. Atlamazsam ölürdü. Atlarsam, yaşardım. Bu orantı içimi titretirken alt dudağımı ısırarak bakışlarımı yola çevirdim. Tünelden çıkmamıza az kalmıştı ve söylediğine göre Boğaç orada bir yerde hareket halindeki arabasıyla bekliyordu. Tünelden çıktığımız gibi arabasına atlarsam arkamızdaki adamlar görmeyecekti arabadan çıktığımı. Kurtulacaktım ya da Boğaç'ın arabasının altında kalacaktım.
Şey...
"Peki sen ne yapacaksın?" diye sorduğumda neyden bahsettiğimi anlamış olmasına rağmen alaya verdi. "Sana ilanı aşk edeceğim, öpüşeceğiz, sana geri döneceğim hakkında söz vereceğim, geldiğimde evleneceğiz ve düğün davetiyemiz pembe olacak."
Homurdanarak kapıyı açtıktan sonra bakışlarımı çıkmak üzere olduğumuz tünelin çıkışına çevirdim. Atlayacaktım çünkü atlamadığım takdirde kendini öldürmeyeceğine karşılık bir güvenim yoktu. Ne garipti, bir tek kendini seven bir adamın beni öldüremeyeceğine inanıyordum ama kendini öldüremeyeceğine inanamıyordum.
"Söylediklerimi bir daha düşündüm," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. "Evlenme kısmında taşşak geçiyordum ama öpüşme kısmını tekrar düşünebiliriz."
Biz mi gariptik, yoksa dünya mı çok normaldi bilmiyordum ama onun bir eli direksiyonda, benim bir elim birazdan atlayacağım kapıdayken dudaklarımız birbirine yapıştığında boşta kalan ellerimizde yanaklarımızı avuçlamıştık. Gerçi onun elinde silah vardı.
Silahın soğukluğundan hemen sonra silahı kavrayan parmaklarının sıcaklığını hisseden tenim yalpalarken dudaklarım kavruluyordu. Şu andaki durumumuz babamın durumu için düşündüğüm şeyi hatırlatmıştı. Kül, yangından korkmazdı.
Ona parçalanmış bir halde gitmiştim. Beni bir bütün yapmaması onu hayatımdaki diğer insanlardan daha kötü yapmazdı. Daha iyi de yapmazdı ama öpüşünün çoğu şeyden daha iyi olduğu tartışmaya açık değildi.
Öpüşürken silahın namlusunu başımın yanına yaslayıp dudaklarımı yavaşça ayırdı. Alnı alnıma yaslıyken "Atla," diye mırıldandı. Biraz daha durursam onu yine öpeceğimden korkup oldukça yakın olan bedenimi ondan uzaklaştırıp heyecanlı bakışlarımı kapıya çevirdim. Tünelden çıkıyorduk...
Bir elimi koltuğun başlığına, diğer elimi de ön konsola yasladıktan sonra dudağımı ısırarak doğruldum. Boğaç'ın arabası görüş alanıma girdiğinde dudağımı ısırdım. Araba bize doğru geliyordu ve bizim tarafımızda olan kapısı açıktı. Atlayabilmem için iyice yakınlaştırırken aynı zamanda da saniyeler sonra atlayamayacağım kadar uzakta olacaktı çünkü bizim geldiğimiz yöne doğru gidiyordu adamların gözüne çarpmamak için.
"Şey..." diye mırıldandıktan sonra aklıma gelen en saçma şeyi söyledim. "...sonra görüşürüz."
"Tabii," dedi alayla.
Atlamak için yeltendiğimde "Kumsal," diye seslendi. Kısa bir anlığına hareketsiz kaldım. "Silahta kurşun yoktu."
Ardından sırtımdan ittirdiğinde çığlık atmamak için alt dudağımı ısırdım. Çığlık atarsam araba içinde olmadığımdan -büyük ihtimalle uçtuğum için- çığlığım yankı yapacaktı ve Savaş'ın peşinde olan adamlar bu işe nasıl bakacaktı tahmin edebiliyordum. Arabanın içine girme gibi bir ihtimalim olduğunu düşünmediğim için ellerimle yüzümü korumaya çalıştım ama saniyeler içerisinde yüz üstü bir yere yapıştığımda parmaklarımı yavaşça aralayıp gözlerimi açtım.
Ters istikamette ilerleyen arabalarda olduğumuz için birbirimizden gittikçe uzaklaştığımız için koltukta arkamı dönüp, dizlerimi koltuğa yaslayarak arka camdan Savaş'ı görmeye çalıştım. Savaş'tan çok siyah arabalar gördüğüm için dudağımı kemirmeye başladım. Silah seslerini dağıtan dağlarda kaçacak yolu nasıl bulacaktı, bilmiyordum. Onun da bilip bilmediği konusunda endişeleniyordum.
"Ölmek istemiyorsa, ölmez."
"O konuda emin değilim," diye mırıldandım. Bana kurşun yok, demişti. Kastettiği şey 'Atlamasan da seni ya da kendimi zaten öldüremezdim' di ama bu aynı zamanda adamlara karşılık veremeyeceği anlamına geliyordu. Kurtulma ihtimali azalmıştı.
"Ona yardım etmeliyiz," dediğimde "Seni tehlikeye sokamam," diye homurdandı. "Kendimi de sokmak istemem. O yüzden güzel kıçının üzerine otur."
"Kıçıma güzel dediğin için teşekkür edeceğimi beklemiyorsundur umarım."
Bakışlarım artık bakışlarımın arabaları bulamadığı yoldayken ona yardım etmemiz gerektiği konusunda emindim ama Boğaç'ın bu fikri sevinçle karşılamadığı kesindi. "O ölürse joker olacağın oyunlar kalmaz."
"Ölürsem joker olacak biri de kalmaz," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. "Ona yardım etmeliyiz."
"Hayır," diye mırıldandıktan sonra bana pek güvenemiyor olsa gerek kapıları kilitledi. Ah bir şey vardı:
Ben de ona güvenmiyordum.
Dirseğimi suratına geçirdiğim gibi yalpalamasının verdiği zaman sayesinde belindeki silahı çekip yüzüne doğrulttum. Altındaki güzel arabanın başındaki silahtan daha önemli olduğunu düşünüyor olsa gerek ki birkaç saniye içerisinde arabayı toparladıktan sonra bakışlarını önce bana, sonra da yüzüne tuttuğum silaha çevirdi.
"Arabadan in.
"Dalga mı geçiyorsun?" diye sorduğunda dilimi şaklattım. Şimdi Savaş gibi 'Hayır taşşak geçiyorum' demenin tam zamanıydı, o herif de bunu hak ediyordu ama yapmadım.
Frene basmaya yeltendiğinde "Araba hareket ederken," deyip silahı salladım. Böyle daha etkili oluyordu. Ayrıca araba hareket ederken havada olmanın nasıl bir his olduğunu benim dışımda birinin daha bilmesi gerekiyordu. Arabayı durduktan sonra inmesini sağlarsam ben şoför koltuğuna oturduğum gibi bana saldırabilirdi ki bunu istemezdim.
Arabaya yavaşken atlaması için saniyelerdir gaza basmıyordu, böyle giderse frene basmadan araba duracaktı zaten. "Silahını yan koltuğa attıktan sonra atla."
Hareketsiz kaldığını gördüğümde "Hadi," diye bastırdım. Gözlerini devirip silahı yan koltuğa attı.
"Savaş'ın kızı," diye homurdandıktan sonra kapıyı açıp cenin pozisyonunda kendini dışarıya attığında kendime lafının etkisini yaşama izni vermeden şoför koltuğuna oturup hâkimiyeti sağladım. Silahı yan koltuğa attıktan sonra kapıyı kapatıp bedenimin savrulmasını göz ardı ederek arabayı ters yöne döndürüp Savaşların gözden kaybolduğu yola doğru son hız sürmeye başladım.
Araba yeni olduğu için Boğaç'ın hemen silahları doldurmayacağına göre bulduğum ve bulabileceğim sadece iki silah vardı. Birini Savaş'a versem diğerine gerek bile kalmazdı zaten. O adamın silahsız bile neler yapabildiğini görmüştüm.
Tünelden sonraki yola daldıktan sonra onları görmeyi umdum ama tek görebildiğim dalga geçiyormuş gibi bakan Ay'dı. Üst dudağımı dişlerimin arasına alırken hızımı arttırdım. Yaptığım şey ölümüme sebep olabilirdi ama bir şeyleri yapabileceğime inandığım çok nadir anlardan birini yaşıyordum.
Güçlü hissetmek için illa birinin canının tehlikede mi olması gerekiyordu?
Dakikalar sonra yolun ikiye ayrıldığını gördüğümde elimi saçlarıma geçirip yutkundum ve frene bastım. Yanlış yönden gidersem gece boyunca boşuna sürmüş olurdum. Doğru yolu nereden bulacaktım?
Bakışlarımı iki yolda da gezdirirken Savaş'ın hangi yoldan gideceğini tahmin etmeye çalıştım, Savaş'ı tanıyormuş gibi... Sol yol ağaçlık yoldu ve tabelaya göre uçuruma gidiyordu, sağ yol şehrin merkezine gidiyordu. Uçuruma giden ormanlık yola girerse onlara kaza yaptırabilme şansı daha da artardı. Merkeze giden yolda ilerledikçe başka arabalar da karşısına çıkardı ve durmak zorunda kaldığı bir yerde arkasındaki adamların insan içerisinde olduklarını umursayacağını sanmıyordum.
Sinirle inlerken gaza basıp, direksiyonu sol yola çevirirken yaptığım şeyden emin sayılmazdım. Zaten peşine takılmam da emin olmamam gereken bir tercihimdi. Olmam gereken yer Bora'nın kollarıydı, Savaş'ın kıçını kurtarmak için girdiğim ormanlık yol değil.
İleride far ışıklarını gördüğümde titrek bir nefes aldım. Bora'yla şu sıralar iyi sayılmazdık. O her zamanki oydu ama ben hiçbir zamanki bendim. Her şeyi bozuyormuş gibi hissediyordum. O bana her zamanki yakınlığıyla yaklaştıkça ben uzaklaşıyordum. Savaş'la olan oyunları, Kumsal'ın emirlerini, Boğaç'ın bildiklerini düşünmekten benim bildiğim şeyleri unutmuştum. Biliyordum, Bora'yla tek başımıza birkaç saat geçirsem yeniden doğmuş gibi çıkardım Savaş'ın karşısına ama korktuğum da oydu. Bora bana merhamet veriyordu, Bora moralimi düzeltiyordu, Bora beni düzeltiyordu. Savaş'ın karşısında böyle birine yer yoktu.
Bora'nın verdiği her şeyi alan adamı kurtarmak için ormanın içine dalıp hızımı azalttım. Onlara yaklaşmıştım ama kolunu camdan çıkarmış, arka koltukta şişme deniz yatağı, kafasında şapka, altında da alevli şort olan amcalar gibi 'Sahil yolu nerede?' diye soramazdım adamlara. O yüzden gözükmemem gerekiyordu. Ayrıca henüz ne yapacağımı da kestirememiştim. Arkasında iki, önünde de bir araba vardı. İki tanesi haklamış gibi gözüküyordu ama önündeki araba yolunu kesmeye çalışıyordu.
"Evet," dedim Savaş'ın galeriyi kurşunladıktan hemen sonraki lafını anımsayarak. "Bana bir Lamborghini borçlusun."
Gaza basıp Savaş'ın önündeki arabanın hizasına geldikten sonra direksiyonu döndürüp ormanlık alandan çıkmak için hızımı arttırdım. Araba aradaki yükseklik farkı nedeniyle ormanlık alandan, orman yoluna çıkarken birkaç saniyeliğine havada ilerledikten sonra Savaş'ın önündeki arabaya çarptığımda ben toparlayabilsem de diğer arabada ormana girdi. Ağaca çarpma sesi kulağıma geldiğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Sen yapmadın Derin. Şimdi yeri değil Derin. Sonra kendini suçlarsın Derin.
Savaş hizama kadar hızlandıktan sonra "Ne halt arıyorsun burada?" diye bağırdığında başımı ona çevirip sırıttım. "Boğaç'la tartıştık."
"Ve sen de 'Bari kıçıma kurşun yiyeyim' dedin, öyle mi?"
Bu konuyu onunla tartışmayacaktım. Tam olarak hayatını kurtarmış olmasam da o arabanın ona sorun çıkarttığı kesindi ve adamlara olabildiğince yaklaşmamaya çalışırken onlardan silahsız kurtulabileceğini sanmıyordum.
"Savaş! Silah getirdi..." diye bağırırken kurşun sesiyle eğildiğimde bir küfür mırıldanmayı hak etmiştim! "Lastiğimi kurşunladılar," diye mırıldandım kendi kendime. "Lastiğimi kurşunladılar resmen!"
"Vay şerefsiz piçler," diye dalga geçti Savaş. Bakışlarımı ona çevirmeden gözlerimi devirdim. Tamam, bunun için adamları suçlayamazdım, ya da onlara tavır alamazdım çünkü adamların kurşunlamak istedikleri zaten bizdik, lastiğin davasını yapamazdım. Ama yine de kurşunlamasaydılar çok daha mutlu olabilirdim.
"Yavaşlıyorum," diye sitem ettiğimde Savaş'ın da yavaşladığını gördüm ama o benim arabama ayak uyduruyordu. Onca saattir adamlardan kaçıyor olsa da lastiklerini kurşundan koruyabilmişti ama bir de bana bakın! İki dakika burada takılıyorum, üçüncü dakikasında lastiğim patlıyor...
"Benim arabama geçmen lazım," dediğinde "Bir daha atlamayacağım," derken sesim boğuk çıkmıştı çünkü o anlar aklıma geldiğinde midem bulanmıştı. Havada ilerlemeyi pek sevmiyor olduğumdandı sanırım -deneyen her insan sevmezdi- bir daha bunu yapmak istemiyordum.
"Gebereceksin yarram," dedikten sonra benim tarafımdaki kapıya doğru eğilip kapıyı açtı. Alt dudağımı kemirirken ben de yanımdaki kapıyı açıp arabayı Savaş'ın arabasına yakınlaştırmaya başladım. Savaş'ta arabasını yakınlaştırdığında yan koltuktaki silahları aldığım gibi aramızda birkaç cm kalan Savaş'ın arabasına geçip kapıyı anında kapattım. Kontrol edilmeyen arabaya çarpan arkamızdaki arabalardan biri de ormanlık alana girdiğinde bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Bir tane araba kalmıştı ve aslında bu iyi bir şey olsa da şüpheli bir durum vardı.
"Kurşunları mı bitti neden ateş etmiyorlar?" diye başka bir soru yöneltip arkaya bakmaya çalıştım. Bana bakmadan elini yanağıma getirip beni öne çevirdikten sonra tekrar direksiyonu kavradı. "Uçuruma ne kadar kaldı?" diye sordum bu sefer de. Sadece sessiz kalıyor, yorgun nefesler alıyordu.
"Arabayı durdursak, onların da kurşunlarının bittiğini hesaba katarsak ve benim de Boğaç'tan iki dolu silah çaldığımı da eklersek, onları halledemez misin?"
"Amaçları yaşamak değil," dediğinde kaşlarımı kaldırdım ama bana bakmadığı için görmemişti. Hissetmiş gibi, ya da buna ihtiyacı varmış gibi açıkladı. "Durduğumuz anda arabayı üzerimize sürerler, ateş açtığımızda karşılık vermek yerine kurşunlardan kurtulurlar, tek araba kaldıkları için uçuruma kadar hiçbir şey yapmayacaklar. Uçurumda da hızlanıp arabaya çarpacaklar. Kendileri de uçarlarmış, nalları sikerlermiş bunu umursamıyorlar."
Nalları dikerlermiş, lafını getirdiği hal için kemikleri sızlayan birileri var mı, diye düşünürken" Gizli numaradan konuşmuşsunuz gibi anlatıyorsun," dediğimde gözlerini devirir gibi oldu ama bundan emin değildim. Dudaklarının kıvrılmasını izlediğim için o ayrıntıyı kaçırmıştım. "Uçuruma yaklaştığımızda arabadan atlamamız gerekiyor ama onların arabayı durduramayacakları kadar uçuruma yaklaştıktan sonra. Bu hızdaki bir arabadan atladığın için kıçımız Seksen Günde Devriâlem yapacak," dedikten sonra başını bana çevirdi. "Yani uçurumdan yuvarlanmaman için kendini durdurman gerekiyor."
"Bilmiyorum, atlamak konusunu sevmiş gibiyim."
Uçuruma iyice yaklaştığımızda arabadan atlayacaktık ama adamların atladığımızı fark etse de arabasını uçuruma kadar durduramayacağı bir yakınlıktan atlamalıydık. Ayrıca tek sorun atlamamız değildi. Atladıktan sonra uçuruma kadar yuvarlanmamızı durdurmalıydık.
"Ağır olursak fazla yuvarlanmayız," dediğinde cüssesine bakıp dudak büzdüm. "Kendin için endişelenmiyor gibisin."
Kaslarını göstermek istermiş gibi gerindiğinde bakışlarımı hızla uçuruma çevirdim. Yakınlaştığımıza göre uçuruma bakma bahanem de geçerli olmalıydı. Saniyeler sonra Savaş 'Atla yoksa ölürsün' dedikten sonra atlayıp kasları sayesinde birkaç dönüşten sonra kurtulacaktı, ben ise dediği üzere 'Seksen Günde Devriâlem ' kadar dönecektim. Gerçi dediğini tam olarak aktarmam gerekecekse; kalçam o kadar dönecekti.
"Silahları da boşuna almışım."
"Boğaç'ın hayal kırıklığına uğrayacağını sanmıyorum," dedikten sonra kapısını açtığında alt dudağımı ısırarak doğruldum. "Şimdi mi?"
"Kucağıma geç. Tek başına atlarsan uçurum içerisinde soyunup bana öpücük atacak kadar havada kalırsın. İkimiz atlarsak daha ağır oluruz."
Beni küçük cüssemle kaderime terk etmek yerine yardımcı oluyordu. Ya da beraber daha ağır olacağımız için kendi kurtulma ihtimalini de yükseltiyor olabilirdi. Hangi ihtimalin daha ağır bastığını düşünürken kucağına geçtim. Bakışlarını kısa bir anlığına gözlerimde tuttuktan sonra elini enseme götürüp yüzümü göğsüne yasladı. Bir kolu belime dolanırken diğer koluyla kapıyı tam olarak açtığında ellerimi göğüslerimiz arasına sıkıştırıp kendimi kastım.
Bedeni içerisindeki bedenim savrulduğunda çok geçmeden diğer kolu da belime dolanmıştı. Beni göğsünün içerisinden kalbine sokmak istiyormuş gibi sımsıkı kavrarken alt dudağımı ısırdım. Gerçi Savaş Atan'dan bahsediyorduk. Karaciğerine sokmak istiyor da olabilirdi.
Rahatlamak için çığlık atmayı tercih etmek yerine ceketini sımsıkı kavradığımda korktuğum şey düşmek değildi. Zaten o kolları bedenimde kendine bir yer edinecek kadar sıkı iken düşmem mantıksız olurdu. Korktuğum şey beni bu kadar koruyor olmasına rağmen yüzüme çarpan küçük taşların onda bırakacağı etkiydi.
Hareketsizleştiğimizde himayesi altından çıkmaya hazır olmasam da başımı kaldırmaya cesaret edip bakışlarımı uçuruma çevirdim. Neredeyse...
Savaş "Ölmedik lan," dedikten sonra kahkaha atmaya başladığında kendimi soluna doğru attım. Belimdeki kolu da benimle beraber sola doğru yattığı için kolunun üzerine uzanmıştım. Onunla beraber kahkahalar atarken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
"Bu gece de saçlarını kesmedin."
Gülüşleri arasından söylediği şey kulağıma geldiğinde hayatımda kaç kez böyle bir şeyin kulağıma geldiğini yadırgadım. Hayatımda kaç adam böyle gülmüştü?
"Bu gece de beynini dağıtmadın."
Gülmelerimiz dakikalar sonra iç çekmelere döndüğünde elimi gözlerime getirip gülmekten akan yaşları sildim. "Kumsal..." diye seslenen Savaş'a döndüğümde yanaklarım ağrımasına rağmen yine gülmeye başlayacakmış gibi bir yüz ifadesindeydim.
"Efendim?"
Yeşil gözleri parlamaya devam etse de yüzündeki gülüş yavaşça silinmeye başladı. Ciddi bir şey söyleyeceğini anladığımda ben de yüzümdeki sırıtışı silmeye çalıştım ama elimde olan bir şeymiş gibi durmuyordu.
"Derin Andaş kim?"
**
FİNAL KİTABI, SAHTE GÜZ 2 - BAHAR - SATIŞTA.
OKUMANIZ VE BEĞENMENİZ DİLEĞİYLE





Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!