Merhamet
Bazı hatalar doğru bırakmıyordu yaşamlarda. Düşünülmeden söylenmiş bir söz, hak etmeden alınmış bir nefes, hissetmediğin bir dokunuş hayatını alıp bedeninde yer olmayan bir yere götürebilirdi. En kötüsü de tek götürdüğü sen olmazdın. Senin olduğun her yeri senden uzaklara dağıtırdı.
Bir yanlış yapmıştım, ailemin fikrini düşünmeden karşıdan karşıya geçmiştim. Annemi kaybetmiştim sırf bu yüzden. Bir yanlış yapmıştı annem, kendini düşünmeden benim ardımdan karşıya geçmişti, hayatını kaybetmişti böylece. Bense tekrar birini, babamı kaybetmiştim annemin gidişinde. Hayatımı kazanmak için bir hata yapmıştım, kimliğimden vazgeçmiştim. Cenk'in hayatına mal olmuştu. Sonradan fark etmiştim ki vazgeçtiğim kimliğin yerine sadece acı getirebilmiştim. Hayatımı seçme özgürlüğüne ya da herhangi bir özgürlüğe sahip olamamıştım, hâlâ karanlık ürkütüyordu beni. Asıl karanlığa kafa tutuyordum, Savaş Atan'la oyun oynuyordum. Onun oyunları karşısında sadece acıya kavuşabiliyordum. Bir kişiydim ama bir kişilik değildim.
Dünün aynısı olan yarınları mı bekleyecektim? Yoksa bugün yarına başka konu verecek bir şey mi yapacaktım?
"Delirdin mi sen? Kumsal'ın söylediği şeyi yapmayacağım da ne demek?"
"Kumsal'ın söylediği şeyi yapmayacağım demek," dedikten sonra tavandaki kırık lambanın arada sırada aydınlatmayı unuttuğu koridordan dönüp başka bir karanlıkta ilerlemeye başladım. Gözüm gittikçe karanlığa alışıyordu ama göğsümün içerisindeki aptal şey için aynı sözü söyleyemeyecektim. Cenk'in ölümünün üzerinden neredeyse bir ay geçmişti. Savaş Atan bana dokunmuyor, üzerime gelmiyordu. Beni rahat bırakmayacağını biliyordum, sadece biraz zaman tanıyor gibiydi ama onunla merhameti bağdaştırmakta zorlandığım için bu ihtimale inanamıyordum.
"Bak Derin..." dedikten sonra başımı ağrıtacağını özetleyen derin bir nefes aldı. Gözlerimi devirerek durdum ve yavaş bir şekilde ona döndüm. Koridoru sadece birkaç saniye aydınlatmaya gücü yettikten sonra beş altı saniye dinlenmeye çekilen ışık, Bora'nın gözlerine yeterince bakmamı engellerken maalesef ki sesini engelleyen bir şey yoktu.
"...zaten birçok defa Savaş'ın değerli poposunu oyunlardan kurtardın. Bir defa daha kurtarırsan kanınla akıl hastanesindeki odasını bile boyar Kumsal. Bilmem anlatabildim mi?"
Ona katılmadığım birçok konu vardı. Öncelikle Savaş'ın poposu değerli falan değildi. Sonra ise; Savaş'ın o değerli (!) poposunu bu sefer kurtarmayacaktım.
"Kumsal'ın söylediği şeyi yapmayacağım ama Kumsal'ın da gözüne batmayacağım çünkü onun söylediklerinden daha iyi bir şey yapacağım."
Işığın koridoru aydınlattığı birkaç saniye boyunca yüzünü buruşturduğunu görüp homurdandım. Sanırım benim yapabileceğim en kötü şeyin onun çizgi romanlarını saklamak olduğunu sanıyordu ama oldukça yanılıyordu. Gözyaşı yaralı her kız, birilerini mahvetme potansiyeline sahip olabilirdi. Bazıları saklar, bazılarıysa bunun hakkını verirdi.
"Yoksa gidip Savaş'ı Twitter'dan unflayacak mısın?"
Alayına karşılık "Bana olan sonsuz güvenin için teşekkür ederim," diye tısladıktan sonra topuklarımın üzerinde dönüp koridor boyunca ilerlemeye devam ettim. Saniyeler sonra bana yetişen bedeni kendi adına doğru bir karar alıp sessiz kaldı. Yoksa üzerimdeki gerginliği atmak için güzel yüzünü kullanabilirdim. Nedense hayatımdaki onca karışıklığın içerisinde, bugün yapacaklarımı da dikkate aldığımda aklıma sadece tek bir şey takılıyordu.
Savaş'ın gerçekten Twitter'ı var mıydı ki?
Kendi düşüncemin saçmalığı yüzümü buruşturmama sebep olurken Bora, Bora'lığını yapıp tekrar konuşmaya başladı. Sinirli bakışlarım bedenine döndüğünde cızırtılı ışık sayesinde göremediğinden susmayıp konuşmaya devam etti.
"Savaş'a Kumsal'ın söylediğinden daha kötü bir şey yapacağım, diyorsun ve her kötü bir şey yapmaya kalkıştığında günün sonunda yine Savaş'ın Superwoman'ı kesiliyorsun. Açıkçası yakında evine temizliğe yardıma gideceğini düşünüyorum çünkü ar..."
Dirseğim cümlesine nokta koyduğunda "Pekâlâ," dedi boğuk bir şekilde. Karnını acıttığım için pişman olmamamın yanında bir dahaki konuşmasında koluna vurmayı bile planlamıştım. Attığım her adımda düşüncelerim duvarlara çarparken bir de başkasının düşüncelerini duymak kafamdaki duvarlardan tuğla çekiyordu.
"Derin..."
Sinirle inledim ellerim kapının kulpunu kavrarken. Bir dahaki konuşmasında hamlem muhtemelen Bora'ya kafa göz girmek olacağı için kafasındaki soru işaretlerinin gitmesini umarak konuşmaya başladım. "Kumsal benden Savaş'ın elinden geçen uyuşturucuları Savaş dağıtmadan almamı istedi. Böylelikle milyar dolarlık bir zarara uğrayacaktı. Ama şöyle düşün; Savaş'ın uyuşturucuları dağıttığı adamlar akşam eve dönerken marketten alışveriş yapan tarzdan adamlar değil. Tehlikeliler ve bu işi yapıyorlar. Savaş paraları biraz akıllı, biraz da pislik olduğu için malı vermeden önce alıyor. Parayı veren biri, mesela bir mafya, Savaş tarafından kazıklandığını öğrenirse ne olur? Sadece bir mafya da değil, Kumsal'ın söylediğine göre bir depo dolusu uyuşturucu var ve en az on namı büyük adamlara dağıtacağını göz önünde tutarsak hepsini benim sayemde kazıklamış olsa, adamlar Savaş'a nasıl döner?"
Karanlıkta Bora'nın kaşlarını kaldırdığını seçebildim. Nefesini Miranda Kerr'i pazarda yakalamış gibi üfledikten sonra "Güzelim sana bir yamuğum olduysa söyle," dediğinde başımı geriye atıp güldüm. "Gerçekten, senden korkmaya başlıyorum. Sen daha aylar öncesine kadar yastığımı kaçırıp kötü kız kahkahası atan varlıksın. Böyle şeyler aklına nasıl geliyor?"
"Dün akşam Gossip Girl izledim," dedikten sonra kavradığım kulpu indirerek kapıyı açtım. Karanlıktan kurtulan bedenim bir 'Oh' çekerken ruhum arkasına yaslanıp 'Gerçekten öyle mi?' diye kafa tuttu. "Şimdi anladım," dedikten sonra benim arkamdan mekândan çıktı Bora.
Cenk'i ve ondan alabileceğim itirafları kaybetmem bana güçlü olmam için bir sebep vermişti. Varlığı beni güçsüz kılmıştı, yokluğunu kaldıramamam ise güçlü. Zaten hayatımda ne mantıklıydı ki? Şu anda tek bir kişi asıl kimliğimi ve neler yaptığımı biliyordu. Daha da garibi o erkek hayatımda değer verdiğim tek şeydi. Şey, belki bir de topuklu ayakkabılar. Babam gözlerimin içerisine iki saniyeden fazla bakmayan bir adamken ve annem beni çocuk yaşta bırakıp gitmişken bana iyi davranan ilk kişiye bu kadar tutulmam normaldi.
"Yalnız Kumsal da Tanrıça gibi kız."
Onunla akıl hastanesindeki odada sadece on dakika bulunmasına rağmen yüzündeki yaralar yüzünden üç buçuk atan Bora değildi tabii. Son halini bilmiyordu. Sadece hikâyesini ve bana yolladığı oyunları biliyordu. Kötü bakışlarım üzerine döndüğünde dudağını büzüp kurtarmaya çalıştı. "Biliyorsun ateist olmak hakkında düşüncelerim var."
Dudaklarım kıvrılırken bakışlarımı önüme çevirdim. Aydınlanan tek şey görüş alanım değildi, Bora'nın yüzü de aydınlanmıştı ve ona sinirli kalmak pek mümkün değildi böylelikle.
"Efendim, dediğiniz gibi adamları hazırladık ama duyduğumuza göre Savaş Atan arabaları bir saat sonra yollayacakmış. Hızlı olmazsak, amacınıza ulaşamazsınız."
Savaş şehir dışına da uyuşturucu gönderdiği için nakliye kamyonları içerisinde gönderiyordu. Öyle ki kamyonun içerisinde koltuk ve yataklarda yünden çok uyuşturucu vardı. Herhangi bir ters durumda devreye girmeleri için şoförün yanına iki tane adam koyuyordu kamyonlara.
O kamyonlar yola çıktıktan sonra hiçbir şekilde olaya giremeyeceğimiz için kamyonlar yola çıkmadan halledecektim işimi. Adamlarıma -daha çok Kumsal'ın adamlarına- beş dakika verebilirsem o uyuşturucuların yerini toz şekerler alacaktı ve malı alan adamların bunu güzel karşılayacağını sanmıyordum.
"Savaş nerede?" diye sordum koyu renk gözlerini irice açmış, benden bir cevap bekleyen kırklarındaki adama. Sorumla beraber hafifçe eğdiği başını düzleştirdi. Yaşına rağmen saçları simsiyahtı. Yaşamasına rağmen gözleri karanlıktı. Çok şey geçirdiği belliydi gözlerinin yanındaki çizgileri kazanabilmek için. "Henüz mekâna gelmedi. Arabalar yola çıkmadan on, on beş dakika önce gelip bir sorun olmadığına bakar muhtemelen. Genellikle öyle yapıyor."
Şu anda karşımda olan adam Boğaç sağ olsun Savaş Atan'ın eski adamlarından biriydi. Oyunların jokeri olan Boğaç'ın hâlâ benim yanımda olması ilginçti. Bana birçok yardımı dokunsa da Savaş'ın daha güçlü olduğunu düşündüğünde beni saniyeler içerisinde satabileceğini biliyordum. O yüzden ona güvenmiyordum ama bana uzattığı alternatifler de kabul edilmeyecek gibi değildi. Eğer karşıma bu adamı getirmeseydi Savaş'ın hangi adımları izleyeceğini bilmiyor olurdum. Böylelikle muhtemelen ben uyuşturucuların yerine şekerleri koyamadan Savaş elinde silahıyla ve ses tonundaki uyuzluğuyla 'Hoş geldin bebeğim' derdi.
"Peki o bir sorun olup olmadığına bakarken malların uyuşturucu olmadıklarını fark ederse?"
Bakışlarım Sherlock Holmes duruşu yapmış, aydınlanmaya çalışan Bora'ya döndüğünde gülümser gibi oldum. Her zamanki gibi Boğaç'a güvenmemekten çok Boğaç'tan hoşlanmıyor olduğundan planı sorguluyordu. Karşımdaki adamı Boğaç getirdiğinden Bora adamın bütün ceplerinde silah varmış gibi hazır bekliyordu. Boğaç'la birbirlerine bir türlü ısınamamışlardı ve sanırım Bora beni Boğaç'tan kıskanıyordu. Öyle ki oyunlar için görüştüğümüz zamanlar aramıza perde çekmeye karar vereceği günü tahmin eder gibiydim. "Yapılması gereken şey; uyuşturucuların olduğu arabalarla bizim şekerlerin dolu olduğu arabaları değiştirmek. Kapıya yakın olan iki koltukta uyuşturucular var. Geriye kalan alan şekerle dolu. Kontrolü öndeki koltuklardan yaparsa sorun çıkmaz."
Bora'yı aydınlattıktan sonra bakışlarımı tekrar adama çevirdim. "Seni kovduklarından haberdarlar mıdır?" dedim çenemin ucuyla bizden yüz metre kadar uzakta olan mekânın çevresindeki Savaş'ın adamlarını göstererek.
"Savaş Bey ihanet edilmediği sürece kimseyi kovmaz. İhanet ettiği yüzünden kovulan kişiler de önceki planlar anlatılmasın diye öldürülür. Savaş Atan da beni adamlarına öldürmeleri için bırakmıştı. Boğaç Bey de beni kurtardı. Adamlar gidip korkularından Savaş Atan'a beni ellerinden kaçırdıklarını söylemeye cesaret edemeyeceklerinden mekândaki adamların da haberleri yoktur. Beni öldürmelerini söylediği adamları genellikle baskınlarda kullanır. Böyle taşıma işlerinde bulunduklarını sanmam."
Söylediklerini sindirmek için kendime birkaç saniye verdikten sonra dudaklarımı aralayıp bakışlarımı Bora'ya çevirdim. Kendisine ihanet edildiğinde, kandırıldığında cezasını ölümle veren bir katildi karşımdaki. Ben ise hayatının en büyük yalanını, kandırılışını ona yaşatırken yetmezmiş gibi daha da üzerine gidiyordum. Savaş'ın işleri başlı başına bir projeydi ve üzerine titrediği belliydi. Kendi kendine bir düzen kurmuştu ve ben bu düzeni bozmaya çalışıyordum.
"Pekâlâ o zaman sen bizim adamlarla beraber onlara karışıyorsun. Baskın olabileceği düşüncesiyle Savaş'ın sizi destek olarak yolladığını söylüyorsun. On dakika içerisinde o adamları arabadan uzaklaştırmanı istiyorum."
Bu işi yapamazsa onu öldürecek falan değildim ama yine de gözlerinden korkunun geçtiğini görüp bakışlarımı kaçırdım. Tabii onun gördüğü kişi Kumsal Karam'dı. Korkması normaldi. Oysa ben -biraz- Derin Andaş'tım.
Dakikalar sonrasında adamların yavaş yavaş Savaş'ın adamlarının yerlerine geçtiklerini gördüğümde alt dudağımı ısırıp bakışlarımı Bora'ya çevirdim. "Bence sen içeriye gir."
Kaşları kalktıktan sonra işaret parmağını göğsüme yasladı. "Hayır girmiyorum ve sen bu sefer beni etkisiz hale getiremezsin."
Aslında yapabilirdim ama gözlerimi devirmekle yetindim. "Anlamıyorsun, o adamlar beni korumak üzerine ant içmişler neredeyse. Ayrıca Savaş'ın adamları da bana zarar veremez, Savaş'ın izni olmadan. Sadece hareketlerime engel olurlar, o kadar. Ama sana zarar verebilirler. O yüzden, içeri girer misin lütfen?"
"Lütfen' demen beni duygulandırdı ama hayır."
Bıkkın bir şekilde bakışlarımı aramızda birkaç metre olan Kumsal'ın adamlarına çevirdiğimde Bora "Derin sakın," diye uyardı ama onun güvenliği, onun sözlerinden önemliydi. "Hiçbir kuvvet beni içeriye sokamaz," diye beni caydırmaya çalışmasına rağmen dakikalar içerisinde adamların zoruyla Savaş'ın mekânından yüz metre kadar uzakta olan mekânın içerisinde bana sinirlenmekle meşguldü. Bora'nın güvenliğinden emin olduktan sonra mekâna yaklaşmaya başladım.
Boğaç'ın getirdiği adam hakkını vermiş, arabaya yakın yerlere adamları yerleştirmişti. Her saniye bizim adamlardan biri, diğerlerine fark ettirmeden bir adamı indiriyor ve gizledikten sonra yerine kendisi geçiyordu. Arabanın hiç değilse on metre kadar etrafında bizim adamlar dışında adam kalmayana kadar hareket etmeyecektik. Ortalığı savaş alanına çevirmeden araba etrafındakilerin işlerini halledebilirsek her şey daha kolay olacaktı. Ayrıca bu arabaların yola çıkmasını istiyorsak hiç kimsenin şüphelenmemesi gerekiyordu.
Boğaç sayesinde aramızda olan Savaş'ın eski adamı beni görüp, yaklaştığında "Başlıyor muyuz?" diye sordum. Normalde onun sorması gerekiyordu ama Savaş'ı tanıyan da, Savaş'ın gönderdiği birçok baskında bulunan da oydu.
"Boğaç Bey'in önerisiyle planı değiştirip adamlara Savaş Atan'ın arabaları yola önceden çıkarmaya karar verdiğini söyledim. Böylelikle bizim adamlar arabalara binecek ve götürecekler. İleride bizim hazırladığımız arabalara geçiş yapacaklar ve daha sonrasında mallarda bir sorun olduğunu söyleyip içerisinde şeker dolu olan kamyonlarımızla geri dönecekler. Yine bizim adamlarımız kamyonları kontrol ettikten sonra sorunu hallettiklerini söyleyecekler. Sonra arabadan inip götürmeleri için arabaları Savaş'ın adamlarına teslim edecekler ki teslim edildiği zaman başları tehlikeye de girmemiş olsun. Savaş Atan'ı iyi tanıyan herkes onun malları kontrol etmeden göndermeyeceğini de iyi bilir ama buradakiler emir kulu, onu tanımazlar."
Önceki planda Savaş'ın kontrol etmesine izin veriyorduk ve anlamaması için ön taraflara uyuşturucu yerleştiriyorduk ama Boğaç'ın adama emrettiği yeni plana göre Savaş'ın kontrol etmesine izin vermeden kamyonları teslim etmek üzere yola çıkartıyorduk. Tabii ki kamyonlarda olacak adamların Savaş'la iletişim kurmasına engel olacağımız için daha sonrasında planda bir bozulma gerçekleşmezdi veya Savaş'ın kamyonlarda daha arkaları kontrol edip de şeker olduğunu anlamasına da engel olmuş olurduk ama yine de Boğaç'ın bana sormadan plan değiştirmesi ilginçti.
"Lütfen sizi haberdar etmediğim için affedin," dedikten sonra başını hafifçe eğdiğinde gözlerimi devirmemek için zorlandım. Tanrı katında elçiymişim gibi davranıyorlardı. Kumsal'ın gözlerini oldukça korkuttuğu belliydi.
"Boğaç Bey 'Kumsal'ın haberi var' demişti ama görünüşe göre haberiniz yok."
Kaşlarım hafifçe çatılırken üst dudağımı dişlerimin arasına aldım. Boğaç neden benden habersiz böyle bir emir vermişti ki? Hem de benim haberimin olduğunu söyleyerek...
Adam kulağındaki cihaza doğru başını yasladıktan sonra tedirgin gözlerini üzerime çevirdi. "Efendim, Savaş Atan yola çıkmış."
"Başlayın," diye mırıldandım ama aklım hâlâ Boğaç'ta kalmıştı. Belki de güçsüz olduğumu o da anlamıştı. Hem de güçlü olmaya karar verdiğim günler içerisinde. Belki de güçlü olmak daha sert oyunlar oynamak değildi.
Yine de Savaş gelmeden malları elinden almış olursam Boğaç beni kandırmış olsa bile Savaş'ı milyarlık zarara sokmuş olurdum Kumsal'ın da istediği gibi. Sadece Savaş'ın başını bir de malları yolladığı adamlar tarafından belaya sokmamış olurdum ama yine de Savaş'a bir zarar vermiş olurdum. Ayrıca Boğaç'ın beni kandırdığı da kesin değildi. Her zamanki gibi benden daha iyi fikirler bulduğundan ve benim de genellikle onun fikirlerine uyduğumdan bana sormadan hareket etmiştir ve adam kem küm ettiğinde benim de haberimin olduğu yalanını söylemiştir.
Kendi içimi rahatlatma çabalarım bittikten sonra biraz önce konuştuğum adamın, Savaş'ın adamlarıyla konuşmasını izledim. Önce tedirgin olsalar da benim karşımda boynunu eğen adam onlarda aynı izlenimi bırakmadığı için onaylayıp arabalara adam bindirmelerine izin verdiler. Dakikalar sonra arabalar teker teker mekândan çıkmaya başladıklarında Savaş'ın adamlarının görmeyeceği uzaklıkta ben de mekânın çıkışına doğru yürümeye başladım. Boğaç'ın bulduğu adam bir sorun çıkmaması için Savaş'ın adamlarıyla kalmıştı bu yüzden diğer adamların yanında olmam gerekiyordu.
Adamlar emir verdiğim gibi mekânın çıkışında, Savaş'ın adamlarının görmeyeceği bir yerde durup beni beklerken hızlı adımlarla onlara ilerledim. Arabalarla aramda on, on beş metre varken telefonum çaldığında hafif bir gerilme eşliğinde telefonu açıp kulağıma yasladım.
Ben planımdan haberdar olan Savaş'ın 'Öleceksin yarram' diyen sesini tedirginlikle beklerken benim adamımın sesini duyunca nefesimi dışarı üfledim ve birkaç saniye boyunca hareketsiz duran bedenimi yürütmeye devam ettim.
"Efendim Savaş Bey adam sayısını arttırıyormuş. Yanımdaki adamı aradı, böylelikle bizim de yalanımız ortaya çıktığından o diğerlerine haber veremeden etkisiz hale getirdim ama adamları birazdan burada olurlar. Mekânın çevresine adam çıkarıyoruz ama onlar gelmeden işler hallolursa bizim açımızdan daha iyi olur."
Neredeyse bir aydır sessiz olmama rağmen Savaş bugün büyük bir iş yapacak olduğu için ve oyun sırası da ben de olduğu için muhtemelen akıllılık yapıp adam sayısını arttırmış, önden yolluyordu. Tahminen adamlardan beş, on dakika sonra Savaş da mekâna gelirdi ama önce adamları halletmemiz gerekiyordu.
Telefonu cebime attıktan sonra adımlarımı hızlandırıp arabalara ulaşacağım sırada yöneldiğim arabanın şoförünün kafası cama hızla çarptıktan sonra akan kanlar camı renklendirdiğinde sıçrayıp bakışlarımı telaşla kurşunun geldiği yere çevirdim.
Rüzgâr saçlarımı yüzüme iterken yaklaşan arabaları gördüğümde dişlerimi sıkıntıyla gıcırdattım. Adamları gelmiş ve sorunu fark etmişlerdi.
Hayatımda topuklu giymediğim mutlu olduğum nadir anlardan birindeydim. Genellikle topuklu giymediğim zamanlar keyfim yerinde olmazdı ama şimdi topukluyla muhtemelen sadece sonumu beklemeyi başarabileceğim bir olay içerisindeyken oldukça memnundum.
Yönelmiş olduğum ve biraz önce şoförünün ölümünü bizzat izlediğim arabaya doğru koştuktan sonra kurşunla beraber kırılan camdan kendimi içeri atıp şoförün ölü bedenini kusmanın eşiğinde dışarı ittirdim. Bedeninin eksilmesinin ardından yerine oturduktan sonra direksiyonu kavrayıp gaza bastım.
Daha önce hiç kamyon kullanmamamın yanında daha önce camı kanlı kamyon da kullanmamıştım. Telefonda konuştuğum adamın da dediği gibi bizim adamlar mekânı çevreleyip gelen adamların icabına bakarken arabaları kullanan adamlarda benim gibi sürmeye başlamıştı. Şu andaki tek umudum silah seslerinin mekânın içindeki Savaş'ın adamlarına gitmemesiydi. Eğer giderse, tek kazancım Kumsal'ın görevini yerine getirmek olacaktı ama ben daha fazlasını istiyordum.
Telefonum çalmaya başladığında üst dudağımı ısırarak bir elimi direksiyondan çekip telefonumu cebimden çıkarttım. Arayana bakmadan telefonu kulağıma yaslayıp nefes nefese "Ne?" diye sordum.
Her akşam sekizde bize pizza getiren çalışan olmasa iyi olurdu.
"Seni görüyorum. Bir km kadar sonra bir depo var. Arabaları oraya çektiriyorum. Sen de oraya çek. Diğer arabalarla değişecekler ve geri dönecekler. Mekâna benim adamlarımı da yolladım. Bu oyun bozulmayacak."
"Sana neden güveneyim?" dediğimde nefes sesini dinledim bir süre. Sanırım ona güvenmem için yeterli bir sebep arıyordu ama yoktu. Boğaç oyunların jokeriydi ve Savaş bile onun dönekliğini silahıyla sonlandırmıyorken Boğaç'la başa çıkamayacağımı anlıyordum.
"Biliyorsun, oyun bitmeden yerimi değiştirmem. Bu oyuna senin yanında başladım, oyun sırası değişene kadar ben de yerimi değiştirmem.
Biliyor muydum pek bir fikrim yoktu. Kumsal sanırım bu kuralları yalayıp yutmuş olmalıydı ama benim Savaş'la Kumsal arasındaki kurallarda tek kesin olarak bildiğim şey oyunların sıralı olmasıydı. Onu da Savaş'ın sırası geldiğinde bir gün bile beklememesinden bilmemem imkânsızdı.
"Silah tutabilen tek kişi Savaş değil, Boğaç. Bu oyunun bozulmasını istemiyorum. Sana güvenmediğimden falan söylüyorum; bu oyunu bozmaya yeltenirsen bunu bil."
Birkaç saniye sessizlikten sonra "Sağa çekmeni bekliyorum," deyip telefonu kapattı. Telefonu cebime sıkıştırdıktan sonra bakışlarımı Boğaç'ın biraz önce bahsettiği depoya çevirdim. Söylediği gibi adamlar teker teker arabalarını çekmişler ve bizim ayarladığımız arabalara yöneliyorlardı. Hayatta park edemeyeceğimi bildiğimden yolun üzerinde durdurup biraz önceki ölü şoförü dışarı atarken açtığım kapıyı ittirdim. Yüksek kapıdan atlayarak indikten sonra Boğaç'ın adamlarından birine kamyonu işaret edip deponun girişine doğru ilerlemeye başladım.
"Boğaç nerede?"
"Boğaç Bey kamyonlardan biriyle mekâna döndü. Sizi de götürmemiz gerekecek."
Nefesimi saran tedirginlik rüzgârla karışırken bakışlarımı adamın gösterdiği arabaya çevirdim. Bana doğru atılan her adım, bana çevrilen her bakış gerilmeme neden oluyordu. Boğaç'a güvenmediğimi daha önce hiç bu kadar hissetmemiştim. Bakışları her ne kadar beğeni dolu olsa da bu beni öldürmeyeceği anlamına gelmiyordu. Ben de Savaş'ı birçok defa öldürmeyi düşünmüştüm sonuçta.
"Ben hallederim," dedim adam kapımı açtığında. Biri kolumdan çekecekmiş gibi bir tereddüt ve hızla arabaya hızla bindikten sonra kapıyı kapattım. Adam yolcu koltuğuna binmeye kalkıştığında kapıyı kapatıp "Arkadan gelin," diye emir verip önüme döndüm. Cebimdeki en tehlikeli şey tel tokayken yanıma cebi silah dolu adamı almayacaktım tabii ki.
Adam üst dudağını yalarken uzandığı kapı kolundan elini çekip, doğruldu. Bir an telaş yaptığını hisseder gibi olmuştum. Bakışlarımı fark ettiğinde başını hızla onaylayıp bozuntuya vermeden geriledi. Arabadan uzaklaştığında direksiyonu kavrayıp gaza bastım.
Kesinlikle ters giden bir şeyler vardı.
Direksiyonu sola yatırıp yola çıktıktan sonra hızımı arttırıp bir elimi cebime götürdüm. Amacım Boğaç'ı arayıp ne halt yediğini sormak olsa bile telefon elimdeyken titremeye başladığında Boğaç'ı erteleyip telefonu açtım. Saçlarım kulağımla, telefon arasında kalırken "Ne?" diye mırıldandım yorgunlukla.
"Adamlar Boğaç Bey'in yardımlarıyla halloldu. Eski plana döndük. Geriye kalan tek şey Savaş Atan'ın gelip malları kontrol etmesi ve şu anda mekâna yaklaşan arabasını görebiliyorum. Beni tanıdığı ve öldüğümü sandığı için mekândan çıkıyorum. Boğaç Bey burada, efendim."
'Canını kurtarsana aptal. Niye bana hesap veriyorsun?' diye azarlamak istesem de Savaş'ın arabasını benim de görmemle birlikte telefonu beceriksiz ellerimle cebime sıkıştırmaya çalıştıktan sonra direksiyonu kavrayıp hızı arttırdım. O daha köşeyi dönmemişti, arazi boş olduğundan arkadaki yolda olduğunu görebiliyordum. Ondan önce mekâna gireceğim şüphesizdi ama ne kadar önce gireceğim de önemli bir ayrıntıydı bu oyunda.
Üst dudağımı dişlemeye başlamadan önce titrek bir nefes aldım birazdan Savaş'ın kurşunlarının uçuşabileceği havadan. Bu oyun ya tamamen başarılı olacaktı; Savaş mahvolacaktı, ya da tamamen başarısız olacaktı elime geçen şey bir grup ölü adam ve Kumsal'ın emrini yerine getirmek olacaktı.
Savaş köşeyi dönmeden mekâna girdikten sonra hiç kimseye çarpmamak umuduyla direksiyonu sağa çevirip frene bastım. Araba henüz durmamışken kapıyı açtıktan sonra arabadan inip bakışlarımı hızla taramaya başladım.
Ortada Boğaç falan yoktu.
Daha önce görmediğim bir adam yanıma gelip "Mallar yerinde efendim. Savaş Bey de mekâna girmek üzere," dediğinde Boğaç'ın yerini soracaktım ama Savaş her zamanki gibi geldiğini gürültüsüyle göstermişti.
"Bu bacakları nerede görsem tanırım."
"Anlıyorum ki beni özlemişsin," diye homurdanırken yavaşça arkama döndüm. Kendi rüzgârı, dünyanın rüzgârını saptırırken arabasının kapısını kapatmadan yaklaşmaya başladı. Yeşil gözleri hiç olmadığı kadar üzerimdeydi ve keyifli gözüküyordu. Kalın kaşları hafifçe kalkmış, dudakları kıvrılmıştı. Dağınık saçlarını geriletmişti rüzgâr ama vücudundan başka hiçbir yere dokunamıyordu. Benim saçlarımı geriye savuran rüzgârınsa ona mı yoksa dünyaya mı ait olduğunu bilmiyordum.
Karşımdaki bir ay kadar önce bana Cenk'i öldürten adamdı. Karşımdaki defalarca kez bana zarar verse de defalarca kez kurtardığım adamdı. Acısını gördüğüm ama ona her iyi duygu beslediğimde beni pişman eden adamdı. Savaş Atan'dı.
"Öyle özledim ki adam bile öldüremiyorum Tanrı affetsin."
Özlenilecek bir kişiliğe sahip değildi. Yokluğu aranmazdı ama varlığı bir şeyler değiştiriyordu. Aslında, varlığı her şeyi değiştiriyordu. Gece gözlerimi kaparken açabilip açamayacağımı düşünmeme sebep oluyordu. Attığım adımın arkası için endişelenmeme sebep oluyordu. Bana kaybettirdikleri yüzünden üzülmeme sebep oluyordu. Kaybettirebilecekleri için endişelenmeme...
Tedirgin bakışlarım herhangi bir adamın 'Boşuna üç buçuk atma, plan yolunda' demesini beklerken Savaş tekrar konuşmaya başlayınca derin bir nefes alıp yeşillere döndüm.
"Sakıncası yoksa burada ne aradığını öğrenebilir miyim?" dedi alayla.
"Sakıncası var..." diye mırıldandığımda kalın kaşlarını hafifçe kaldırdı. Dilini dişleri üzerinde gezdirerek benden cevap beklerken güzelliği dışında bir şey düşünebilmek için bakışlarımı kaçırdım.
Bir bahane bulamazsam koltuk yününe uyuşturucu koymak yerine beni koyacaktı Savaş.
"Benime gel," diye mırıldandığımda dudaklarını birbirine bastırdı. Cevap vermesini beklemeden arkamı dönüp kamyonların arkasında kalan depoya yöneldim. Arkamı döndüğüm gibi yüzümü buruştururken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim. Tanrım şirk koşmak gibi olmasın ama şu işten kurtulabilirsem alkol içme işine tekrar bakacağım.
Telefonum titremeye başladığında başımı hafifçe sağa çevirip Savaş'ın ne durumda olduğuna baktım. Cebinden çıkardığı sigara paketinin içerisinden sigara çıkartırken arkamdan ilerliyordu. Sigarayı ince çıkık dudakları arasına koyduktan sonra sigara paketini cebine attı. Çakmağı cebinden çıkarırken bakışlarımı hızla önüme çevirdim ve fırsattan istifade telefonu kulağıma yasladım.
"Efendim, bir karışıklık oldu. Kapıya yakın koltuklarda da şeker bulunuyor, uyuşturucu koymuştuk ama şu anda ne oldu bilmiyoruz."
Gözlerimi yavaşça yumdum. Boğaç'ın bir şeyler peşinde olduğunu biliyordum. Pekâlâ dediği gibi Savaş'ın yanında değildi ama benim yanımda da sayılmazdı. Savaş'ın fark etmesini sağlamaya çalışıyordu. Telefondaki adamın ses tonundaki korkuya göre bir şeyler başarmıştı da. Savaş'ın o kamyonları kontrol etmemesi gerekiyordu.
"Beş on dakika içerisinde o kamyonları yola çıkartıyorsunuz. Savaş'ı ben halledeceğim."
Telefonu hayatımdaki nadir anlardaki gibi küfrederek cebime sıkıştırdıktan sonra dudaklarımı birbirine bastırdım. Savaş'a karşı içimde durduramadığım bir nefret besleniyordu her geçen gün ve neye mal olursa olsun ona zarar verme imkânım olduğunda zarar verecektim. Bakışlarım deponun duvarına yaslı motorlardayken deponun kapısını açtım.
Depoya girdikten saniyeler sonra Savaş da arkamdaki yerini alınca derin bir nefes alıp ona döndüm. Çenemin ucuyla kapıyı gösterdiğimde dudağını büzerek bakışları bendeyken geriye doğru birkaç adım atıp kapıyı kapattı. Küçük depodaki cızırtılı ışıkta birbirimize bakarken havadan sudan konuşamayacağımın farkındaydım.
Sigarasını dudakları arasına yerleştirip bir nefes aldıktan sonra ince, uzun parmaklarıyla sigarayı dudaklarından uzaklaştırdı. Üflediği dumanın kokusu saniyede burnuma dolarken parmaklarımla oynamaya başladım.
"Seninle göz seksi yapmaktan rahatsız olduğumdan falan değil ama işim var bebeğim. Gidip biraz uyuşturucu koklamam gerekecek."
Prensip olarak çocukluğumdan beri kendimi sevmiyordum ama daha önce de hiç bu kadar nefret etmemiştim. Çünkü birazdan yapacağım şey kesinlikle a bölümü acil durum vakasıydı.
Ayaklarım yürüdü, kalbim yoruldu. Ellerim kavradı yakasını, nefesim hissetti ceketinin kaygan derisini. Savaş saniyesinde öpüşlerime uyarak beni duvara yasladığında elimi ensesine götürdüm. Adamlarıma beş dakika kadar vermem gerekiyordu ve aslında Kumsal Karam olmadığımı anlatmak dışında Savaş'ı oyalayacak bir şey bulamıyordum.
Büyük ve bu yollardan koşarak geçmiş olan elleri tecrübeyle vücut kıvrımlarımda gezerken kendime oyun için olduğunu hatırlatıp duruyordum çünkü bu dokunuşları altında kendimi ona bırakmama bir nefes kalmıştı. Yanıyor falan olmadığıma göre sigarasını yere atmıştı ve bu oldukça garipti. Savaş sigaralarına değer verirdi. Dudakları dudaklarımdan boynuma kayarken bir eliyle beni kendine yaslayıp "Titriyorsun," diye fısıldadıktan sonra boynumu öpmeye başladığında başımı duvara yaslayıp gözlerimi tavana çevirdim. Belki de yanıyor falan olabilirdim.
Eli şortumun açıkta bıraktığı çıplak bacaklarıma kaydığında kendi titrememden, telefonun titremesini de fark etmeyi umdum. Şu adamlar kamyonu yola çıkarttıkları gibi Savaş'ı ittirecektim.
Yani, umarım.
Elleri şişme montumun fermuarına geldiğinde alt dudağımı ısırarak bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Konuşmaya başlayacağım sırada 'Benim işim seninle değil, sus ve bedeninle beni yalnız bırak' dermiş gibi konuşmama izin vermeyip beni öpmeye başladı. Yüzümü buruşturarak ona karşılık vermeye çalışırken o ise montumun fermuarını açmıştı. Ellerini montun fermuar yerlerine sürerek yakama getirdiğinde soğuk teninin tenime değmesiyle ürperip duvara sığındım.
Dudaklarını çektiğinde yeterince çekmediğini anlamam verdiği nefesin dudaklarımın arasından geçmesiyle olmuştu. "O piçin sana bunları verebileceğini sanmıyorum," dediğinde hızlı nefes alışverişlerimin izin verdiği kadar bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Maviden bir nefes alınıyorsa, bu yeşil gözlerden de bir ömür alınabilirdi ama yanlış bedende bulunuyorlardı. Belki bu gözlerin bu kadar parlamasını sağlayacak beden tam da Savaş'ın bedeniydi ama bu gözleri hakketmiyordu Savaş. Bir elini belimden yavaşça kalçama indirdiğinde gözlerimi yumup "Kimden bahsettiğini bilmiyorum," diye fısıldadım ama sesim benim kulağıma bile zor ulaşmıştı.
Dudağını çeneme bastırdığında gözlerimi kırpıştırarak araladım ve ensesinde olan titrek elimi saçlarına götürdüm. Depoyu aydınlatmakta pek başarılı olamayan lamba her dokunuşa farklı anlamlar yüklüyordu. Bu loş ışık altında bana küfretse bile gülümsemekle kızmak arasında çelişkide kalırdım.
"Her gece kolları arasında uyuduğun piç."
Ona bu yakınlıktan bakarken unutulmaması gereken şeyler kısa bir süreliğine tozların ardına çekilebiliyordu. Bu yeşil gözlerin beni Kumsal olarak görmediği bir zamanda bu parlaklıkla baktığını hayal ettiğimde sandığım gibi yüzümü buruşturmuyordum. Savaş iğrenç bir kişiliğe sahipti evet ama çoğu şeyden daha güzeldi.
Ayrıca korktuğum gecelerde -yaşadıklarım yüzünden neredeyse her gece- Bora'yla uyuduğumu nereden biliyordu, hiçbir fikrim yoktu. Sapık gibi evimizin önünden bizi dikizleyeceğini sanmıyordum. Savaş bir şeyi merak etse girer içeri halimize bakar çıkardı, öyle bir tipti. Bir işi gizli gizli yapabileceği ihtimaline pek inanmıyordum. Neden gizli gizli yapacaktı ki?
"Bora..." dedikten sonra konuşmamış olmayı diledim. Tenimde gezinen elleri mi yoksa, yüzüme çarpan nefesi mi ya da yeşilleri mi bilmem sesim oldukça boğuktu. Kendime güvenir gibi olduğumda ve cevap beklercesine baktığı için tekrar konuşmaya başladığımda belimde elinin baş parmağıyla bel boşluğumu okşadığını hissettim.
Ama tam da konuşurken...
"Bora bana birçok şey veriyor."
Bakışlarını dudaklarıma indirdiğinde kirpiklerinin göz altlarında bıraktığı gölgeyi izledim bir süre. "Bir şeyleri olduğu için," dedikten sonra üst dudağını yalayarak bakışlarını gözlerime çıkardı.
"Ama popona tüy yapıştırdığında tavuk olmazsın."
Ben henüz öpüşmemizin verdiği nefeslerimi geride bırakamamışken böyle bir cümle kurması kaşlarımı çatmama sebep oldu. Bakışları kısa bir anlığına çatılmış kaşlarıma çıktıktan sonra sırıtır gibi oldu ama loş ışık beni kandırıyor da olabilirdi.
"Demek istediğim şey sana iki üç zımbırtı verdi diye iyi biri olacak değil."
O laftan bu anlamı çıkarması mı daha garipti yoksa dışarıda malları kaçarken burada benimle Bora'yı tartışması mı bilememiştim. Tek bildiğim daha önce birkaç kez bu gözlere baksam bile ilk defa o gözlerin bana bu kadar yoğun baktığıydı.
Söylediği şeyi anca saniyeler sonra idrak edebildiğimde kuruyan boğazıma yaşam belirtisi verebilmek için yutkunup konuşmaya başladım. "Bana iki üç zımbırtı vermedi. Beni yalnızlıktan kurtarıp bir sığınak verdi."
Yüzünü buruşturdu ve bundan emindim. Loş ışığın saklayamayacağı bir abartıyla buruşturmuştu. "Orijinal olan yalnızlık. Boktan kişileri hayatlarınıza alan sizlersiniz."
"Kendine bir baksana Savaş," dedikten sonra ona gerçekten bakma ihtiyacı hissettim. Bakışları hâlâ dakikalar öncesi gibi yoğundu ama omuzlarında bir çöküklük vardı. Elleri neredeyse bir dakikadır hareketsizdi ama bu hareket etmesinden daha büyük bir tedirginlik içerisine sokuyordu beni. Teninin ısısı tenime karışıyordu ve elini çektiğinde üşümekten korkuyordum.
"Yalnızsın..." derken görüntüsünün bıraktığı etkiyi arkalara itmeye çalışıyordum. "Yalnızsın ve şu haline bak. Silah elinden eksilmiyor, o da yetmezmiş gibi öldürdüğün kişileri yazdığın bir tahtan var."
"Bunu yapan tek kişi ben olamam ama değil mi?" diye inlediğinde ona bakışlarımla cevap verdim. Ne kadar manyak olduğunu tartışmamıza gerek yoktu bence.
"Yalnız olduğunda şeytan daha çok karışıyor insanlara."
Henüz bir yıldır falan bu durumdan kurtulmuş bulunmaktaydım. Yanlışı söyleyecek birine sahip olmadığınızda doğrunun da bir önemi kalmıyordu.
"Kendini iyi göstermek için şeytanı kötü gösterme."
Kaşlarım hafifçe kalktı. Öyle değildi... Öyle mi yapıyordum? Kendimi iyi göstermeye çalışmıyordum. Sadece yalnız olduğumuzda şeytana uyduğumuzu söylüyordum, yalnız olmadığımızda ise şeytana uymadığımızı. Şey... Galiba öyle yapıyordum.
"Şeytanın iyi olmadığına eminim."
Dudağını büzerken tek kaşını kaldırdığında dudağımın kenarını ısırarak sağ ayağımı kaldırıp tabanını duvara yasladım. Geri çekilebilseydim şu ana kadar deponun on metre kadar dışında olurdum ama arkamda duvar olduğu için hareketlerim sınırlıydı. Savaş ise nefesini nefesime katacak kadar yakınımda durmak konusunda ısrarcıydı.
"Nereden bilebilirsin? Bir zamanlar o Tanrının favorisiydi."
Evet bu konulara pek ilgim yoktu ama şeytanın işlediği bir suçtan sonra Tanrının gözünden düştüğünü biliyordum. Eğer yeteri kadar iyiyse, gözünden düşmezdi değil mi?
Yanaklarımı şişirdikten sonra gözlerimi kısarak nefesimi dışarı üfledim. "Pekâlâ şöyle diyeyim; senin uyduğun bir şeyin iyi olabileceğini düşünmüyorum."
Dudağının bir kenarı kıvrıldığında yeşillerinin tam da gözlerime bakması büyük şansızlıktı. Gözüm hareketlenir gibi olduğunda bile fark edecek kadar yakındaydı ve muhtemelen o da benim gibi iki gözümü yakınlıktan neredeyse bir gözmüş gibi görüyordu.
"Ben şeytana uymam bebeğim. Bir işe kalkışırım, yeterince kötü görürse dahil olur."
Küçük bir çocukmuş gibi kafa tuttum. "Ama sen de dedin 'Yeterince kötü görürse' diye. Kötü olduğunu sen de söyledin."
Küçük bir çocukmuş gibi hareket ettiğime o da hemfikir olmalıydı çünkü alaylıydı gözleri. Yine de dudaklarındaki o ufak kıvrım beni keyiflendiriyordu. Kendime ona dair hatırlatmam gereken şeyler vardı çünkü yanında her seferinde unutuyordum.
"Kötü işler yapmak seni kötü yapmaz. Aynı Bora piçinde de olduğu gibi. İyi işler yapmak da seni iyi yapmaz."
Düşüncelerini anlıyor sayılmazdım. İyi insanlar iyi işler yapmaz mıydı? Bora mesela; Savaş birkaç defa Bora'nın beni kandırdığını söylemişti ama Bora öyle biri değildi. İyi biriydi. Bana evini açmıştı. Hem de evinde ondan çok ben söz sahibiydim. Varını yoğunu bana veriyordu ve pişman da olmuyordu. Sonra... Mesela Savaş. Kötü biriydi ve kötü şeyler yapıyordu. İnsanları öldürüyor, kandırıyordu. Geçmişlerini düşünmeden geleceklerini mahvediyordu. Hayatımda bu örnekler varken Savaş'ın dediklerine pek inanamıyordum.
"Peki nasıl ayırt ediyorsun birisinin iyi olup olmadığını?"
Alnı alnıma değdiğinde bakışlarımı yavaşça aralık dudaklarına indirdim. Nefesini duyabiliyordum.
Tanrım... Nefesini duyabiliyordum.
Cebimdeki telefon titremeye başladığında dudaklarımı birbirine bastırdım. Savaş telefonun titremesini fark etmeden konuşmaya başladı.
"Bakışlar Kumsal. Bir insan yüz ifadelerine hâkim olabilir ama tepkiler ilk bakışlarda başlar. Biri tepki verirken gözlerinin içerisine bakıyorsan, ne bok olduğunu anlarsın. Ama bazen..." dedikten sonra alnını çekip gözlerime bakabilecek kadar geri çekildi ama hâlâ dudaklarımı birbirine bastırdığımda nefes almakta zorlanacağım kadar yakındaydı.
Telefon titrediğine göre kamyonlar yola çıkmıştı ve artık gitmem gerekiyordu ama sözlerinin devamını duymayı o kadar istiyordum ki...
"...bakışlardan bir şey anlamazsın çünkü bakışlarda bir şey bulmaya çalışıyorsundur." Gözleri söylediklerini nitelendirmek istercesine dikkatli bir şekilde gözlerime bakıyordu. Tepkime mi bakıyordu? Dediği gibi bakışlarımda başka bir şeyi, Kumsal'ı, bulmaya çalışıyorsa bakışlarımdan bir şey anlamıyordu. Çünkü ben Kumsal değildim. Görünen o ki, bu onu hem sinirlendiriyor hem de şaşırtıyordu.
Telefonun titremesi çoktan durduğu için bakışlarımı kapıya çevirdim. Bir de Savaş'ı burada bırakmak vardı şimdi. Malların çoktan yola çıktığını görmemesi için buradan çıkmaması gerekiyordu.
Bakışlarım deponun içinde dolanırken bana gereken şeyi gördüğümde alt dudağımı yalayarak bakışlarımı Savaş'a çevirdim. "Bakışlardan bir şey anlayamıyorsan biraz daha yakından bak derim."
Yamuk bir şekilde sırıttıktan sonra elini tişörtümün uçlarına getirdiğinde kusmanın eşiğinde bende onun gibi sırıtmaya çalıştım ve elini nazikçe ittirdim. "Bekle," diye fısıldadıktan sonra hareketlendim. Garip bir şekilde uysallaşıp duvarla arasından çıkmama izin verdikten sonra birkaç adım gerileyip beni gerçekten beklemeye başladı.
Sanırım onu kibarlaştıran tek şey birlikte olma düşüncesiydi. Ve onu hayal kırıklığına uğrattığım için hiç ama hiç pişmanlık duymayacaktım.
Savaş'a göz dağı vermek için üzerimdeki montu çıkarırken deponun karşı duvarına yaklaşmaya başladım. Savaş arkamdan alayla ıslık çaldığında gözlerimi devirmemek için zorlandım.
Duvardaki raflarda sanırım deponun eski sahibinden kalma eşyalar bulunuyordu. Benzin şişesini elime aldığımda Savaş'ın kalkan kaşlarını hissetmiş gibi olup bakışlarımı ona çevirdim.
"Ne? Fantezilerimi unuttun mu?"
Kumsal'ın gerçekten fantezilerinin olması için dua ederken Savaş'ın genişleyen sırıtmasıyla ben de sırıtır gibi oldum. Benzini elime almamı bu şekilde geçiştirmiştim ama depodan çıktıktan sonra Savaş'ın birkaç dakika boyunca içeride kalması gerekiyordu. Sonra zaten yardım alamadan çıkamayacak hale gelecekti.
"Bir dakika..." dedikten sonra baş parmağımla kapıyı gösterdim. "Bir dakikaya geliyorum. Dışarıda bize uyacak bir şey var. Sen de..." dedikten sonra hayatım boyunca hatırladıkça yüzümü buruşturacağım bir şekilde sırıttım. "Hazırlanırsın."
Başıyla onayladığında sözde 'fantezi' bulmak için depodan çıktım. Kapıyı kapatırken başımı yavaşça kaldırıp parlayan yeşillerine karşılık ilk defa bu kadar keyifle sırıttım. "Aptal," diye mırıldandıktan saniyeler sonra çattığı kaşlarının hızını geçerek kapıyı kapattım ve kilitledim. Önce bir kandırılma duygusuyla on saniye kadar şok olsa kapıyı kırması bir dakika sürerdi. Öyleyse; bir dakikam vardı. Kapıya yüklendiğinde dudağımı ısırarak depoya girmeden önce fark ettiğim motorların yanına gittim. Bir filmden görmüştüm ve gerçekte de işe yarıyorsa bu geceyi atlatabilecektim.
Benzin şişesini koltuk altımla göğsüm arasına sıkıştırdıktan sonra duvara yaslı motoru depodan beş metre kadar uzaklaştırıp benzini koltuk altımdan aldım. Savaş'la kapı bir kez daha duygusal bir an yaşarken kırdı, kıracak olduğu için hızla motorun benzin yerini açtıktan sonra benzini doldurup şişeyi kenara attım. Montumu içeride Savaş'a sahte cilveler yaparken çıkardığımdan tişörtümleydim ve onun da yarısını şimdi gözden çıkarmam gerekiyordu. Tişörtümün bir kısmını yırttıktan sonra benzin yerine tıkıştırıp dudağımı ısırarak motorun kablolarının olduğu yeri aramaya başladım. Sonunda kabloları bulabildiğimde kopararak benzin yerine bir aralar güzel olan tişörtümden hatıra bez parçasının yanına sıkıştırdım. Motoru depoya yönelttikten sonra bir ayağımı uzatarak gaza bastığımda motorla beraber ilerlemekten son anda kurtulup doğruldum. Motorun çalışmasıyla benzin yerinden ateşler çıkmaya başlarken hızla depoya yaklaşıyordu.
Birkaç adım gerilerken sırıttım. Depoya yaklaştıkça daha fazla yanan motor deponun duvarına çarptığında küçük bir patlamayla diğer motorları da tutuştururken Savaş'ın da istediği gibi sonunda kapı kırılmıştı. Kırılan kapının ardındaki Savaş alevler yüzünden net görülmese de biliyordum ki; o gözler yeşildi ve şu anda öfkeden parlıyor olmalılardı.
Savaş alevlerden korkardı. Ve alevlerden korkmayan bir insan bile alevler depoyu bu kadar çevrelemişken çıkamazdı.
Adamlarıyla dolu olan kendi mekânında olduğu için tabii ki buradan kurtulacaktı ama onu aptal yerine koyup bir de alevlerin içerisinde bırakmak güzel hissettiriyordu. Hayranı olduğum Savaş Atan'dan nefret ediyor ve bunun hakkını veriyordum.
"Kumsal!" diye bağırdığında ona gülerek cevap verdim.
"Sen elli yaşında bir bunak olana kadar burada kalacağımı mı sanıyorsun yarram? Buradan çıktığımda yapacağım ilk iş bunun bedelini ödetmek olacak."
Keyifli bir şekilde "Yerinde olsam önce oradan çıkmayı düşünürdüm," dedikten sonra sırıtarak arkamı dönüp yürümeye başladım. O oradan kurtulana kadar ve kamyonların o kontrol etmeden gittiğini, olayları anlayana kadar iş çoktan geçmiş olurdu ve bu oyunu başarıyla oynamış olurdum.
"O götü neden Tanrı katına çıkardın? Kazandığın falan yok."
Henüz kamyonların yola çıkmış olduğundan ve sandığı gibi içerisinde uyuşturucu olmadığından haberi yoktu. O yüzden kendi kendine bağırmasına ses çıkarmadan ilerlemeye devam ettim. O ne derse desin, bu gece ben kazanmıştım.
Bir el kolumu kavradığında saniyeler bana Savaş'ın mekândan çıktığı düşüncesini getirmişti ama gözlerim Boğaç olduğunu göstererek içimi rahatlatmıştı. Vücudumu ona döndürürken kaşlarımı hafifçe çattım.
"Neyin derdindesin? Benden izin almadan plan hakkında oynamak ve bana plan içerisinde olduğunu söylemene rağmen ortalarda gözükmemek de ne?"
Dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra bakışlarını çevrede gezdirerek ellerini siyah deri ceketinin ceplerine yerleştirdi. Gözlerim çatık kaşlarıma eşlik ederek kısılırken bakışlarım ellerini takip etti. Konuşmaya başladığında bakışlarımı ceplerine yerleştirdiği ellerinden çekip mavi gözlerine çevirdim. "Bugün burada olmasaydım Savaş şu anda elinde sana getirdiğim adamın kafasıyla senden hesap soruyor olurdu."
Muhtemelen diğer elinde de silah olurdu ama bu detayı eklememden daha önemliydi konu.
"Bu benim oyunum Boğaç. Benim onay vermediğim bir adımı atamazsın."
Gözleri kısılsa da sessiz kalmayı tercih etti. Bakışlarını yere indirdikten sonra üst dudağında gezdirdi dilini. Bakışlarımı ondan alıp elimi saçlarıma getirdikten sonra sakinleştiğim için daha mantıklı düşünmeye başladım.
Gerçekten. Boğaç olmasaydı böyle bir oyun oynayamazdım bile. Savaş'ın yanında olmamasının yanında benim de fazlasıyla yanımdaydı. Bugüne kadar oynadığım tüm oyunlarda onun da eli vardı. Boğaç'la herhangi bir bozuşmamızda oynadığım oyunlarda Kumsal'ın yardımına kalacak hale düşerdim. Böylelikle Bora'nın da benim de hiçbir zaman güvenliğimiz olmazdı. Oysa Boğaç'la iş birliği yaptığımız süre zarfında hiç değilse oyun bitene kadar güvenliğimiz olacaktı.
Ortamı yumuşatmak için "Adamlar iyi iş çıkardı," dedikten sonra sırıtmaya çalıştım. Sahteliğimden haberdar olmadığı için o da sırıtır gibi oldu.
"Kumsal'ın adamları mı? Evet."
Kaşlarım hafifçe çatılırken sırıtışımın bozulmaması için zorlandım. Alt dudağımı ısırarak sırıtmaya devam ettikten sonra yüz ifadesinden bir şey çıkaramadığım için "İşte benim adamlarım," diye devam ettirdim.
Dilini dişleri üzerinde gezdirirken güldüğünde her ne kadar zorlansam da sırıtışım silinmeye başlamıştı.
Pekâlâ sahteliğimden haberdar olmadığı konusunda saniyeler öncesi kadar emin değildim.
"Oyunda kimlerin olduğunu ve ne yaptığını hakemlerden çok yedek oyuncu bilir çünkü yerlerine geçecek kişi hakemler değil yedek oyunculardır. Hepsine hakemlerden daha dikkatli bakar, hakemlerden daha çok açık bulmaya çalışır. Birinin hatasında veya eksik kaldığı yerde yedek oyuncu takım kaptanına bıyık altından haber vererek eksik olanın yerine geçer. Nasıl olur da takımımdaki değişen oyuncuyu fark etmem sanıyorsun yedek oyuncuyken?"
Sırıtır gibi oldum aptallığıma. Dakikalar öncesinde Savaş'a 'Aptal' diyerek kapıyı çeken kız değildim sanki şimdi. Ama yine dakikalar öncesinde kim olduğunu unutarak Savaş'ın öpüşlerinde kaybolan kız olabilirdim. Ona bakarken bir katil görmeyi unutan aptal kız olabilirdim şu an, evet. Her zaman Savaş'ın fark edip etmeyeceğinden tedirginlik duymuştum ama Boğaç aklıma hiç gelmemişti. Savaş bana bakarken Kumsal'ı arıyordu, Boğaç ise yetersizliğimi. Böylelikle yerini değiştirecekti kendisi de dediği gibi.
Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı ama o deliği kapatmak daha mantıklı bir hamleydi. O yüzden...
Elimi hızla bileğine götürüp kolunu kıvırdıktan sonra kafasını mekânın duvarına yaslayarak arkasına geçtim. Benden oldukça uzun ve yapılı olduğu için onu bu pozisyonda tutmakta zorlanırken bedenimin ileri geri gitmesine hâkim olamıyordum ama henüz elimden kurtulamamıştı.
"İyi dinle..." Hareketleri sonlanırken alt dudağımı yalayarak uygun kelimeleri bulmaya çalıştım. Bakışlarım siyah saçlarındayken aklıma pek bir çağrışım gelmiyordu.
"...benim hakkımda ne biliyor olduğun hiçbir şey değiştirmez. Eğer Savaş'a veya başka birine sesini çıkartırsan başta Kumsal öldürür seni."
Boşta olan elini sırtına yasladığım kolundaki elime götürdükten sonra hızla arkasını dönüp beni duvara ittirdi. Böyle bir şeyi beklediğim ama açıkçası ne yapacağımı daha önceden düşünmediğim için tek yapabildiğim titrek nefesimi üflemek olmuştu. Ellerini iki yanımdan duvara yasladıktan sonra burnunu burnuma sürtecek kadar yakınlaştı. Savaş'ta olduğu gibi bir etki bekledim ama beni şaşırtan bir şekilde olmamıştı. Beni heyecanlandıran yakınlık değil miydi?
Dalgın bakışlarımı kendime gelme umuduyla cebindeki silaha indirirken alt dudağımı ısırdım. Hızlı olabilirsem alabilirdim.
Elimi hareketlendirmeme kalmadan ne yapacağımı anlayıp vücudunu bana yaslayarak bana hareket etme şansı vermediğinde başımı duvara yaslayarak kötü bakışlarımı mavilerine çıkardım.
"Bana hiçbir şey yapamazsın."
"Zaten yapmayacağım," dedikten sonra sessiz bir şekilde güldü. "Yaşaman benim de işime geliyor. Yıllardır renksiz olan bu oyunlara bir heyecan getiriyorsun. Savaş'ın şaşırmalarını gördükçe keyfim yerine geliyor. Ve bunların artacağını da biliyorum."
Dudağını çeneme sürttüğünde aklı başka yerlerde olduğu için dizimi kolaylıkla kaldırıp erkekliğine vurdum. Bedeni sarsılırken düşmesine kolaylık sağlayıp onu ittirdikten sonra saçlarımı düzelterek ondan birkaç adım uzaklaşıp tepeden bakmaya başladım.
Acıyla yüzünü buruşturmasına rağmen gülmeye başladığında gözlerim kısıldı. "Kumsal olmadığın o kadar açık ki. Savaş'ın bu kadar aptal olduğunu bilmiyordum. Kumsal'ın değiştiği fikrine kapılıyor ve bu Kumsal'ın yerine geçmenden daha garip."
Ellerini yere yasladıktan sonra kendini iterek tek hamlede kalktığında birkaç adım geriledim. Dudağını büzerken gülmemek için zorlanıyordu. Evet Kumsal olmadığım oldukça açık olmalıydı. Kumsal yerimde olsaydı muhtemelen sırf şu gülüş için bile silahı çekebilirdi. Oysa ben sadece benim Kumsal olmadığımı birine söylerse Kumsal'ın onu öldüreceği gerçeğini ona söyleyerek susmasını bekliyordum. Ne? Eğer söylersen seni öldürürüm, diyemeyeceğime göre.
"Savaş'a hiçbir şey söylemeyeceğim ama kenara da çekilmeyeceğim. O sana âşık olurken ben sana oyun oynamasında yardımcı olacağım. Ayrıca Kumsal olmadığına göre; oyunları da sana göre hazırlarım değil mi?"
'O sana âşık olurken' kısmını hızla geçtim. Kumsal da Savaş'ın bana âşık olacağını düşünüyordu ama lütfen; o katildi. Ve her ne kadar Savaş'ın bütün düşünceleri beni sarssa da bugünkü düşüncesine katılmıyordum. Her kötü şey yapan kötü olmaz, demişti. Ama Savaş kesinlikle kötüydü. Acıması olmayan birinin, merhameti olan birine âşık olabileceğini sanmıyordum.
"Yerini mi değiştiriyorsun?" diye sorduğumda başını yavaşça salladı. "Çünkü artık seni güçlü görmüyorum."
"Sandığın kadar iyi izlemiyorsun demek ki," dedikten sonra mekâna yöneldim. Çünkü şu ana kadar da güçlü değildim zaten. Benim Kumsal olmadığımı anlayacak kadar dikkatliyse benim güçlü olmadığımı da anlamalıydı.
"Hayır. Sandığım kadar iyi izlediğim için artık seni güçlü görmüyorum." Mekâna girmeden önce bedenimi ona çevirme zahmetine girmeden "O ne demek oluyor?" diye mırıldandım. Mekânın parlak kapısı gözlerimin önündeyken yansımasını görebiliyordum.
Hareketlendiğinde alt dudağımı yalayarak yavaşça bedenimi ona döndürdüm. Bugün dudağımı yalama ihtiyacına girecek çok olay yaşamıştım.
"Kumsal'ın yerine ilk geçtiğinde ben de Kumsal olmadığını anlayamamıştım. İzleme aşamasındaydım. Ama birinin güçlü olup olmadığını anlamak için oturup günlerce izlemene gerek yok," dedi düşündüğümün tam aksine. Güçlülük ruhla alakalı bir şeydi. Herkes vücudunu birkaç ay spor salonlarında süründürdükten sonra kas yapabilir, nasıl vuracağını öğrenebilirdi ama vurulduktan sonra nasıl kalkacağını öğreten biri yoktu bu dünyada. Bu tamamen ruhla alakalı bir şeydi. Düştüğünde kalkmayı sen öğrenirdin. Dıştan izlenildiğinde bedenler gözüktüğünden birinin güçlü olup olmadığını anlamak oldukça uzun sürmez miydi? Veya zor olmaz mıydı?
"Sen merhamet ediyordun. Bütün oyunlarda. Savaş'ın oyunlarında bile ona merhamet ediyordun. Böylelikle Savaş'ı afallatıyordun. O gece kazanmasını sağlasan bile her merhamet edişinle, eve gidince ona düşünecek bir şeyler veriyordun. Oysa şimdi sen Savaş'a karşı acımasız olmaya başladın Savaş sana merhametli olmaya başlarken. Asıl güç; hissedebilendir benim için. Sen Savaş'ın sayesinde bu güçten eksilirken, Savaş senin sayende bu konuda güçleniyor. O yüzden bundan sonra Savaş'ın yanındayım Derin Andaş. Birbirinize âşık olurken birbirinizin canını acıtmanızı izlemek oldukça eğlenceli olacak. Benden sana bir öneri; Savaş'ı yenmek istiyorsan Kumsal Karam'ın kuklalığını yapma, çünkü o yıllardır Savaş'ı yenemiyor."
Gözlerimden bedeni eksilse de kulaklarımdan sesi gitmiyordu. Dakikalardır onun beni yalnız bıraktığı mekânın önünde, rüzgârın bırakmaya niyeti olmadığı için üşüyordum. Boğaç bana karşı merhametli olmaya başladığını söylemişti Savaş için. Neydi merhamet? Elime silah verip Cenk'i zorla öldürtmek mi yoksa Bora'yı sevdiğim için her oyununda Bora'ya da bir parça vermesi mi?
Benim acımasız olmaya başladığımı söylemişti. Öyle olması da gerekmez miydi? Merhamet edersem nasıl güçlü olacaktım ki? Nasıl yenecektim Savaş'ı? Hissetmek hangi yaşadığı kötü şeyler yüzünden intihar edenlere güç vermişti ki? Ama bir yandan da acımasız olan Kumsal'ın yıllardır Savaş'ı yenemediğini söylemişti. Onun yolundan gidersen kazanamazsın; kendi adınla ilerle, demeye getirmişti.
Bu gece Savaş'ı kandırmıştım. Onun başına hem milyarlık zarar hem de mallarını alamayan mafyalar sarmıştım. Ayrıca kurtulacağını bilsem bile olduğu deponun çevresini aleve vermiştim. Merhametsiz olmuştum.
Bu gece sandığım gibi kazanmış mıydım?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!