34/37 · %89

Güç

23 dk okuma4.406 kelime24 Kasım 2025

"Neyse ki hâlâ tatlıyım."

Kalçamı dolaba yaslarken tekrar güldüm. Bakışları aynadaki yansımamızdaydı. Onun gözleri daha çok bende, benim gözlerim tamamen ondayken gülüşüme karşılık gülümsedi. Sakal sevmezdi ama genellikle üşendiğinden kirli sakalla dolaşırdı. Bugün bir uğraş aradığım için ona dadanmıştım. Küçük bir çocukmuş gibi beni dinlemiş, lavaboya yaslanmış ve onu traşladığım süre zarfında beni izlemişti. Ben de bir ara ona katılmak istemiştim ama onu izlediğimin ikinci saniyesinde Bora acıyla inlemişti.

Kulağının altındaki yara izini saymazsak güzel bir iş çıkarmıştım. Ten rengi belli olmuştu resmen çocuğun. Zaten her sarıldığımızda sakalları alnıma değiyor, gıdıklanmama sebep oluyordu. Böylesi daha iyiydi.

Kendisine göre çok tatlı olan yüzünü biraz daha izledikten sonra vücudunu bana döndürüp sırıttı. Burnu alnıma değdiği için hafifçe geri çekilip başımı kaldırdım. "Borcum ne kadar?"

"Sen tanıdıksın o yüzden yüz dolar artı Beymen çanta."

"Senin yüzünden biraz daha fazla para kazanabilmek için milli otobüs şoförü bıyığı bıraktıktan sonra benim Mercedes'e akbil basanı bindirip 'Arkaya ilerleyin' derken milleti bagaja sokacağım."

Gülerek yüzünü sildiğim havluyu lavaboya attım. Aynada saçlarımı düzeltirken ardımda "Şu Beymen çantalar nerede satılıyor?" diye sorduğunda gülüşüm arttı. Şakayla bile olsa istediğim her şeyi bana vermek istiyordu.

Alt kattan gelen gürültüyle Bora'yla bakışlarımız birbirine dönerken kaşlarım çatıldı. Bizim evin kapısını Bora beni sinirlendirdiği zamanlar ya ben böyle çalardım ya da yine Bora'nın sinirlendirdiği Boğaç. Kapının yere çarpma sesi geldiğinde sadece çalınmadığını anlayıp "Çüş," dedim.

"Bu Boğaç puştu fazla oldu ha. Belediye mi dağıtıyor lan o kapıları?"

"Burada bekle," dediğinde ondan önce banyodan çıktığımda homurdanarak bana yetişti. Boğaç'la daha önce bir iki defa daha böyle bir anımız olmuştu. O sinirlenir, kapıyı kırardı. Daha sonra Bora sinirlenir Boğaç'la kavga ederdi. Sonra ben sinirlenirdim, ikisi de Bora'nın karikatürlerinin yırtılmış haline dönerlerdi. Pek anlaşamazlardı ama yine de birbirlerine karşı saf nefret beslemediklerini biliyordum. Arada beraber eğlenirlerdi ve benim şaşkınlığımın geçmesi için birkaç dakika beklemek zorunda kalırlardı.

"Yine ne yaptın çocuğa?" diye sordum sinirle merdivenleri inerken. İlişkileri birbirlerine sataşarak ilerliyordu.

"Daha bir şey yapmadım ki. Seni uyumaya ikna ettikten sonra yapmayı planlıyordum."

Gelenin Boğaç olmadığı düşüncesi adımlarımı yavaşlatırken Bora'ya seslenmeye zaman bulamadan Savaş karşımıza çıktı. Baştan aşağıya siyaha bürünmüş kıyafetleri ve uzun siyah kabanıyla karşımızda duran Savaş'ın arkasına tek tek adamları yerleşti ve Bora'nın da artık durmaya karar vermesine sebep oldu.

Hadi ama. Pijamalarımızlaydık.

Savaş bakışlarını bir kez bile Bora'ya çevirmeden merdivenlerin ortasında öylece dikilen bana doğru yaklaşmaya başladığında Bora hareketlendi.

"Bora," diye mırıldandım boşuna çabalamamasını söylemek için ama Savaş bana bu hakkı vermeden Bora'ya döndü ve ona doğru yaklaştırdığı kolundan tutup kendi kolu çevresinde döndürdükten sonra merdivenlerden aşağıya attı. Çığlığımı duyacak tek kişinin bilinci yerinde değilken Savaş Bora'nın yanına gitmeme izin vermeden kollarımdan tuttu. Bakışlarım hâlâ Bora'nın kapalı gözlerindeyken söylediği sözleri umursamadan "Bırak," diye bağırmaya başladım.

"Yerinde dur!"

Bakışlarım Bora'dayken dizimi kaldırıp erkekliğine geçirmeye çalıştığımda ayağımın üzerine bastığı için çabalarımın boşa gitmesinin yanında acıyla inledim. Güçlülüğü karşısında nasıl güçlü olabilirdim?

Hissettiğim acının ardından yaşlı gözlerim Savaş'a döndüğünde tekrar "Yerinde dur," diye uyardı. Önceki bağrışıyla kıyaslandığında bu ses tonu fısıldama gibiydi.

"Bırak, dedim."

Çabalamayı kesmiştim ama şimdi de bırakmaması durumunda yerimde durabileceğimin hiçbir garantisi yoktu. Zaten ona karşı gelmek gibi bir çabam yoktu. Bora'nın durumuna baktıktan sonra beni sürüklemesine bile izin verebilirdim.

"Kes sesini," diye hırladı. Ateşten korkan adamın gözleri ateşin sembolüymüş gibi bakıyordu. Öfkeliydi. Savaş Atan her zaman öfkeliydi ama bugün öfkesini daha az gösteren alayları yoktu. Son derece ciddiydi ve bu yine ne yaptığımı düşündürtüyordu.

Ya da, dedi içimdeki korkan, titrek sesim. Kumsal'ın ne yaptığını...

Kollarından kurtulmak amacıyla son gücümle hareketlendiğimde onu zorlamış olacağım ki Savaş'ın yukarı kalkan elini gördüğümde başımı sağa çevirip yüzümü buruşturarak yanağıma gelecek tokadı bekledim. Savaş Atan'dan bunu bekliyordum ama yanağıma değen tek şey nefesiyken kolumdaki el yavaşça çözüldüğünde "Lanet olsun," diye mırıldandı. Yüzüm gevşerken sessizce yutkunup bakışlarımı yeşillerine çevirdim. Nefret ettiği hatta öldürmek istediği kıza tokat atmak istememişti.

"Yerinde dur," dedi tekrar. Bu sefer bıkkındı. Hareketsizdim çünkü gözlerine bakıyordum. Gözlerine bakmayı kesemiyordum çünkü yeşillerin harmanlanıp saklamaya çalıştığı acıyı görebiliyordum.

Ne vardı bu güzel gözler, bütün kötü şeyleri görmese?

Biraz önce havada bana vurmak için kalkmış olan elini saçlarına daldırdıktan sonra varlığını bile hissedemeyeceğim kadar gevşetmiş olan elini de kolumdan çekti ve adamlarına başıyla beni gösterip merdivenlerden inmeye başladı. Arkasında, nefesinin oluşturduğu fırtınada hareketsiz duruyorken adamlar bana yaklaşmaya başladığında bir umutla zorluk vermeden ben de onlara yaklaştım. Kollarımdan tutup kapıya çektiklerinde beslediğim umudum baş gösterdi ve Bora'ya yaklaşmaya çalıştım. İri yarı bir adam sertçe beni çektiğinde vücudumla birlikte bakışlarım da ondan uzaklaşmak zorunda kalmıştı.

Savaş'ın bindiği arabaya doğru sürüklenirken çıplak ayaklarımı taşlardan koruyabilmek için parmak uçlarımda yürümeye çalışıyordum. Bu hareketlerim adamları yavaşlattığı için bana kesin bir çözüm yolu getirdiler ve ayaklarımı direkt yerden kestiler. Bana kolaylık sağlamak için olmadığına emindim ama iri yarı adamın omzunda gayet rahattım.

Rahatlığım sinirlerini bozmuş olmalı ki beni sertçe koltuğa atıp bakışlarını yanımdaki sürücü koltuğunda olan Savaş'a çevirdi. "Ne yapalım efendim?"

"Ben halledeceğim. Gidin göt büyütün. Bugün izinlisiniz."

Adam başıyla onayladıktan sonra bakışlarını mavi gözleriyle ürkek bir şekilde onları izleyen pijamalı, saçları dağınık, orta boylu kıza çevirdi. Şey... O bendim sanırım.

"Ona ne yapacaksınız efendim?" dedi adam. Bana acımış gibi gözüküyordu. Buna sinirim bozulurken oturuşumu düzeltmeye çalıştım.

Savaş kısa bir yolla adamın bütün sülalesini elde edebileceğini söyledikten sonra adama verdiği bir daha işine karışmamasına neden olacak korkuyla onu kovduktan sonra bir de yüzsüzlük yapıp kapıyı kapatmasını söylemişti. Adam neredeyse titreyen elleriyle benim tarafımdaki kapıyı kapatınca Savaş gaza bastı.

"İki yüz verince götümüzü de istiyor yavşaklar. Sen kim, bana soru sormak kim?"

Savaş'ın adama yaptığı siteme "Asıl sen kimsin?" diyerek araya girdiğimde yeşilleri yavaşça bana döndü ama benden alması oldukça hızlı sürmüştü. Birinin, hayatın ona haddini bildirmesi gerekiyordu.

Bakışları yoldayken "Bayağı bir zamandır hiç kimse," dediğinde sessizce yutkunup ona bakmayı kestim. Yine olmuştu. Yine Savaş'ta acı yakalamıştım ve bu bugünlerde gittikçe artıyordu. Nedense her hücrem Savaş'ın kimse tarafından yenilemeyeceği düşüncesiyle bölünüyordu ama Savaş da kendi duygularıyla savaş içerisindeydi. Sırf geçmişini öğrenebilmek için bile bütün geleceğimi eline verebilirdim.

Bakışlarım kendi tarafımdaki cama yönelirken "Neden buradayım?" diye sordum. Bugünkü planlarım Savaş'ın birdenbire karşıma çıkmadığı sürece Bora'yla vakit geçirmek doğrultusundaydı. Oysa şimdi Bora baygın, bense baygın olmayı dileyebileceğim birinin yanındaydım.

"Ucuz düşüncelerin sinirlerimi bozuyor. Sus..." dedikten sonra sanki beni bir akşam yemeğine teklif etmiş gibi ekledi. "...bebeğim."

"Düşüncelerim hakkında hiçbir şey bilmiyorsun Savaş," diye mırıldandım. O beni bilmiyordu ki düşüncelerimden haberdar olsun. Ben bile tam olarak düşüncelerimi bilmiyordum. Bir kişi olmam, bir kişiliğim olduğu anlamına gelmiyordu ve kişiliğimin olmadığını düşünüyordum. İyi miydim, kötü müydüm bilmiyordum. Utangaç mıydım, cüretkâr mıydım, acımasız mıydım yoksa merhametli miydim bilmiyordum.

"Sinir bozucu olduklarına senin gibi saçlarımı yatırabilirim," dedi huysuz bir şekilde. Poker oyununda kazandığı hiçbir şeyi ellememişti henüz. Şey, ruhuma biraz dokunmuş olabilirdi ama bu poker oyunundan da önce olan bir şeydi nasıl olsa.

Onu umursamadan "Nereye gidiyoruz?" diye sorduğumda âdemelması hareketlense de bir şey söylemedi ve bakışlarını yolda tutmaya devam etti. Konuşmaya pek bir meyilli olan Savaş'ın susması beni tedirgin ederken dudağımı ısırmaya başladım. Kumsal bir şey yapmıştı ki Savaş bu kadar öfkeliydi ki Savaş öfkeli olduğunda genelde birileri zarar görüyordu.

Bugün zarar görecek olan kişinin ben olmamamı dilerken Savaş düşüncelerimi duyup beni cevaplar gibi arabayı aniden durdurunca kendi kendime 'Tamam, buraya kadarmış. Yapımımda katkıda bulunanlara teşekkürler' dedim ama emniyet kemeri beni geriye doğru çekti. Emniyet kemeri hayat kurtarır mıydı bilmiyordum ama biraz önce çıkmayan eyelinerımın cam kırıklarıyla renklenmesini önlemişti.

Bakışlarımı bulunduğumuz yere çevirirken emniyet kemerimi çıkarttım. Savaş kucağıma ayakkabı fırlattıktan sonra elini yasladığı koltuktan çekip gürültüyle kapıyı açtı. Beni evimden yaka paça alırken ayakkabımın olmayacağını akıl etmişti demek ki. Keşke pijama kısmına da bir çözüm getirseydi...

Kibarlığı (!) karşısında gözlerimi devirdikten sonra ayakkabıları giyindim. Bağcıkları bağladıktan sonra arka koltuğun kapısını açıp arabadan indim.

Bakışlarım arabaya yaslanmış bir şekilde beni izleyen Savaş'tayken arabanın kapısını kapatıp kollarımı birbirine sardım ve tekrar sordum. "Neden buradayım?"

Bedenimi süzen bakışları sorumla birlikte son durağı olan gözlerime çıktı. Gözlerim ilgisini çekmiyor olsa gerek fazla oyalanmayıp önüne döndü ve ilerlemeye başladı. Kendi kendime homurdanırken peşinden ilerlemeye başladım. Depo gibi bir yere ilerliyorduk.

Depoya girmemize birkaç adım kala "Tek bir kez soracağım," dediğinde bildiğim yerden çıkmasını umdum. Çünkü ses tonuna göre bunun bir devamı da vardı. Tam da beklediğim gibi devam etti. "Cevaplamadığın takdirde sen ve senin sarışınla korku filmi çekeceğiz."

"Korku filmlerini sevmem," dedikten sonra idrak ettiğim şeyle kaşlarım çatıldı. "Benim sarışın?"

Elini deponun geniş kapısına yaslayıp bedenini bana döndürdüğü süre benim Bora'dan bahsettiğini düşünmem ve Bora'ya yapabilecekleri şeyleri düşünüp hepsinin tek tek sonuçlarını çıkarmama yetmişti. Yeşilleri korkak mavilerime döndüğünde gözleri kısıldı. "Tabutlar nerede?"

Ses tonuydu sanki silahına kurşun dolduran şey. Bakışlarıysa silahın ta kendisiydi. Zaten rengi bile insanın duraksamasına neden olurken o rengin ardına yasladığı duygular, duraksamadan da ötesini yapıp insanın gerilemesine neden oluyordu. Ne garipti ki, hayran olmakla meşgulken korkmayı unutmuştum.

Cevaplayamadığım için kolumu kavradıktan sonra boşta kalan eliyle deponun kapısını ittirip beni de içeri çekti. "Hangi tabutlar?" diyerek şansımı denedim. Kumsal'ın yaptığını düşünüyordum ama Savaş'ın tek düşmanı da Kumsal değildi.

"Ailemin tabutları, nerede?"

Gözlerim irileşirken önüne baksa da önünü değil de başka şeyleri görüyormuş gibi olan gözlerinde takılı kaldım. Boynundaki damarlar belirginleşmiş, eli ise sımsıkıydı. Ellerinin bileğime kullandığı güç acıtmıyordu ama Savaş'ın acı çektiğini görmek beni afallatmıştı. Verdiğim tek sesli cevap yutkunmam olunca beni öne doğru itekleyip kolumu bıraktı. Yere portremi çizmemek için ellerimi yere yaslarken pürüzlü zemin tenimi acıtmıştı. Önüme gelen saçlarımın ardından nerede olduğuma baktığında titrek bir nefes aldım ama vermekte zorlandım. Savaş'ı tanıdığımdan beri veremediğim tek nefesim değildi. Hemen karşımda, benim gibi diz çökmüş, rengi benim gibi ama geçmişinde gördüğü şeyler çok farklı olan mavi gözlere sahip Cenk'in yüzündeki kanlarda gezdirdim bakışlarımı. Kanın yörüngesinin son noktası zemindi. Diğer kanlar gibi düşüp küçük bir kan göleti oluşturan zemin.

"Üzgünüm, seni beklettik Cenk. Daha iyi bir işin yoktu umarım?"

Cenk öfkeli gözlerini ondan aldıktan sonra tekrar bana bakınca olanları anlamaya çalışıyordum. Savaş tam ulaşmışken benden aldığı dosyalara göz atmış olmalıydı. Benim için önemli olduğunu düşündüğü dava dosyaları ve diğer kanıtlar Cenk Süren'e aitti. Benim için önemli olduğunu düşündüğü için buraya getirip, merak ettiği tabutların yerini öğrenmek için beni tehdit ediyordu Cenk aracılığıyla. Neden Bora'nın üzerinden oynamak yerine bu yolu tercih ettiğini merak ediyordum.

"Cenk sessizlik hakkını kullanıp götünü kurtarıyor," dedi Savaş televizyon sunucuları gibi. "Sen bebeğim? Rahat mısın?"

"Keyfim yerinde," dedikten elimi yere yaslayıp yerden kalktım ve saçlarımı omzumdan geriye attım.

"Eğer tabutları nereye sakladığını söylersen pokerde kazandığım her şeyi sana geri veririm. Seni, sana geri veririm."

Bakışlarım birazdan yalvaracağı endişesine kapıldığım Savaş'a dönerken "Peki ya kendimi istemiyorsam?" diye sorduğumda âdemelması hareketlendi. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdıktan sonra çenesinin ucuyla Cenk'i gösterdi.

"Peki onu da istemiyor musun?"

Göz ucuyla kanlar içerisinde, bizi duyabildiğini ya da duymak istediğini sanmadığım Cenk'e baktıktan sonra tekrar yeşillere odaklandım. Onlara odaklanmak kolaydı zaten. "Onu istediğimi de nereden çıkardın?"

"Senin ondan, benim de senden çaldığım dosyalardan çıkarmış olabilir miyim sence? Tekrar döndüğün gibi onunla iletişime geçmenden? Benden çok ona odaklanmandan?"

Dudağımı büzüp bakışlarımı Cenk'e çevirdim. Şu an içerisinde bulunduğu durumu hak ediyor olsa da benim yüzümden başına bir şey gelmesini istemiyordum. Ama onun yüzünden birçok insanın başına kötü şeyler gelmişti. Belki de hak ettiği son buydu ama benim ona vermek istediğim son hayatını mahvettiğimi görmesiydi. Bu şekilde olamazdı. Bu şekilde ve benim yüzümden olamazdı.

"Peki öyleyse..." diye mırıldanıp bakışlarımı Savaş'a çevirdim "...onu öldürmemen gerektiğini de biliyorsundur."

"Tabutlar," diye yinelediğinde sırıtmaya çalıştım. Gözlerinde gördüğüm acı nefesime bile göz koymuştu. Ailesinin tabutlarının nerede olduğunu bilmiyordum. Daha bugüne kadar ailesinden bir tek Arslan'ı tanıyorken tabutları hakkında nasıl bir bilgim olabilirdi? Muhtemelen Kumsal, Savaş'ın öfkesini yöneltecek birini bulmuşken ona olan bütün öfkesini çıkartıyordu. Tabutlar da bunun içerisindeydi.

"Tabutlar yok, Cenk'i öldürmek de yok."

"Zaten öldürmeyeceğim," dediğinde kısa çaplı bir şok geçirdim. Savaş 'Bora'yı aslında seviyorum' dese bu kadar şaşırırdım sanırım.

"Sen öldüreceksin."

Dudaklarım aralanmasına rağmen hava burun kıvırıp benden uzaklaştı. Savaş'ın cümlesinin havaya bıraktığı etki sayesinde artık üşümüyordum, bedenim yanıyordu. Birini öldüremezdim. Sırf bir hatayla girdiğim bu oyunlardan henüz çıkamadığım için kendimden uzak birçok durum içerisinde kalmıştım ama bu çok fazlaydı. Bu Savaş'ın birilerine zarar vermesini, bana zarar vermesini görmek gibi değildi. Bu birine zarar vermekti, birinden bir hayat almaktı. Onu ben değil, Savaş öldürecek bile olsa yeterince vicdan azabı çekerdim ki Savaş direkt benim öldüreceğimi söylemişti. Bütün her şeyi geçtiğimizde bile hayatımı düzeltmem için iki seçeneğim vardı. Birincisi direkt Cenk'ten itiraf almak, diğeriyse şu an Savaş'ın elinde olan o kanıtlara ulaşmaktı. Savaş bu hareketiyle Cenk'i ortadan kaldırıyor, diğer yolu da elinde tutuyordu. Hangi ucundan bakarsam bakayım şu an çıkmazdaydım. Kendimi öyle bir duruma sokmuştum ki şimdi 'ben Kumsal değilim' desem bile önce beni sonra Cenk'i öldürüp bir de Bora'yı öldürmeye yola çıkardı.

Savaş tabutları Kumsal'ın aldığına emin olduğuna göre inkâr etmek sadece onu daha da sinirlendirirdi. Tek yolum benim de tabutları kullanarak onu tehdit etmemdi.

"Cidden bana bunu yaptırabileceğini düşüneceğini bilseydim acır tabutları sana bırakırdım."

"Pokerde ruhunu kazandım. Bana ruhunu, başkasının bedenini vererek satmanı istiyorum."

"Ben gidiyorum," dedim telaşla. Böyle bir şey yapmazdım. Pokerde benim ruhumu kazanmıştı. Cenk'inkini değil. Pekâlâ, benim ruhum diye bir şey varsa birinin kanını kaldıramayacağını biliyordum ama Savaş bunu bilmiyordu. Savaş'ın gördüğü kişi eli kandan geçmeyen Kumsal'dı. Ben Derin Andaş'tım. Yani sanırım...

Ben arkamı dönüp fabrikanın çıkışına doğru telaşla adımlamaya başladığımda konuşmaya devam etti. "Cenk'i öldürerek bana geleceğini ve o tahtaya bir isim daha veriyorsun. Kanı saçına sıçradığında da saçını, ruhuna sıçradığında da ruhunu vermiş oluyorsun. Vücuduna da hiçbir zaman silemeyeceğin bir dövme yaptırmama izin vermiş oluyorsun. Elin bir kere daha kana bulaşıyor. Bir taşta kuş sülalesi."

Bütün poker oyununda kaybettiklerimi Cenk'i alarak almak istiyordu. Dosyalardaki şeyleri önemsediğimi düşündüğü için geleceğimi de işin içine katıyordu. Hiçbir şey bilmiyor olsa da o kadar haklıydı ki. Cenk'i benden alarak geleceğimi alıyordu. Geleceğimi kurtarmak için bana tek bir yol bırakıyordu. O da Savaş'ın elindeki kanıtları almak.

"Kazandıklarımı her türlü alacağım Kumsal, biliyorsun," diye seslendiğinde hızla ona döndüm ve bağırmaya başladım. "Ruhuma çoktan dokundun, geleceğim diye bir şey bırakmadın, ellemediğin tek şey saçım ona da ne yaparsan yap. O tahtaya da bir isim verdim zaten!"

"O tahtaya verdiğin tek isim 'Savaş Atan'!" diye kükrediğinde sıçramak yerine üzerine doğru yürümeye başladım. Yeşilleri siyahı özendirecek bir renge dönüşürken o da bana uyup yaklaşmaya başladığında bağırmaya devam ettim. "Öldüğünü düşünseydin zaten o tahtada ismin olurdu. Öldüğüne emin olduğum biri var. Onun da ismi tahtada yazılı," diye bağırdıktan sonra derin bir nefes aldım verdiği nefesten. Nefeslerimiz karışacak kadar yakınımdaydı çünkü. İkimiz de daha fazla adım atamayacağımızdan mı yoksa atmak istemediğimizden mi bilmem durduk. Nefesi kendi çapında rüzgâr oluştururken benim çapımda fırtınaydı.

"Onu sen istemiştin," dediğinde anlayamadığım için kaşlarım çatıldı. "Umurunda bile değildi, şimdi mi olay yapıyorsun?"

Gözlerim yavaşça kapanıp açılırken üst dudağımı yalamaya başladım. Her zamanki gibi, anlamamıştı. Aslında hiçbir zaman bu kadar anlaması için de uğraşmamıştım. Bu kadar kurtulmak istememiştim bu gerçekten ama yine de anlamamıştı. Aralarında başka bir isim olsa gerekti. Ona yormuştu. Bahsettiğim ismin kaybettiğim kendi ismim olduğunu tahmin bile edemiyordu.

Nefesim düzene girerken bakışlarımı tekrar Savaş'a çıkardım ve aramızdaki bir adımlık mesafeyi de kapattım. Nefesimi tekrar dağıtan şeyi bilmezken parmaklarımın üzerinde yükseldiğimde Savaş'ın âdemelması hareketlendi ve bakışlarını dudaklarıma indirdi. Gözlerindeki öfke gözle görülür bir şekilde azalırken elimi omzuma yasladığımda eli belime gitmeye kalkıştı ama son anda tutabilmiştim. Eli elimdeyken gözlerimi kapama isteği duydum. Ama yutkunma isteğim onu sollamıştı. Sesli bir şekilde yutkunduktan sonra saklayamayacağımı bildiğimden, devamı da gelmesin diye sıcacık elini bırakıp kulağına yöneldim. Titrek nefesim boynuna değdiğinde kasıldı ama hareket etmedi. Duyduğum şeyin hangimizin kalp atışı olduğunu bilmiyordum ama ikimizden birinin kuralları ihlal ettiği kesindi. "Onu öldürmeyeceğim."

Omzunda olan elimle destek alıp kendimi bedeninden ittikten sonra arkamı dönmeye yeltendim ama çok geçmeden Savaş kolumdan tutup beni kendine döndürdü. Bedeni bedenime çarpıp, nefesi nefesimi teğet geçtiğinden saniyeler sonra dudaklarını aralayabilmişti.

"Sadece..." dedikten sonra kolumu bırakıp birkaç adım geri çekildi ve silahı cebinden çıkartıp bana uzattı. "Yap şunu."

Bakışlarım silahtayken nefes almaya çalıştım. Tabii alışmıştım birkaç dakika boyunca Savaş'ın verdiği nefesten, nefes almaya. Tam şu an burada bu silahı alıp intihar etmek istiyordum. Hayatını kaybetmiş biriydim, belki de tekrar kazanmaya çalışmak yerine çırpınmayı bırakmalıydım. Bora bana tekrar umut vermişti ama o umutla kalkıştığım işler beni daha da boktan bir duruma sokmuştu. Burada intihar etsem, ardımdan olacakları görebilecek miydim? Kumsal ya da Savaş ardımda kalan Bora'ya zarar verecek miydi? Ya da ben gerçekten vazgeçecek miydim? "Yuvarlak olmadığı için çok uzakları göremediğimiz bir dünyada belki de ileri bakarak yaşamamalıyız. Bize yeterince ileriyi gösteremiyor."

"Göstermiyor" diye düzeltti Savaş. "Bu da parasını bekleyen bir sürtüğün hareketi gibi. Parasını alana kadar iyisini göstermez."

"Dünyayı o şeye benzetecek kadar ne yaşadın bilmiyorum."

"Ama ben biliyorum," dedikten sonra silahı tutan elini hareketlendirdi. "O yüzden al şunu. Beni vazgeçiremeyeceksin."

Korkak bakışlarım Cenk'e döndüğünde gözlerim dolmaya başladı. Adamlar kollarından tutmasa dizlerinin üzerinde bile durabileceğini sanmıyordum. Onu fena hırpalamışlardı ve ayrıca burada onu öldürüp öldürmeyeceğimden konuşuyorduk. Ona ayakta durmak için şevk verecek bir konu sayılmazdı. Belki de tam olarak burada Cenk'e yaptıklarını itiraf ettirdikten sonra intihar edebilirdim.

"Aşka inanır mısın?" diye sordum bakışlarımı Cenk'ten almazken. Bana bütün bu kötülükleri yapmadan önce âşık olduğunu iddia ediyordu Cenk. Gerçekten öyle olsaydı bile sırf kendisine daha çok âşık olduğu için kirli çamaşırlarını öğrendiğimde beni yolundan çıkarıp atmıştı ki öyle olma ihtimali yoktu. Cenk Süren sadece kendine ve kariyerine âşık bir adamdı. Bense o kariyerine hayran olduğum için onu idolüm olarak gören bir çalışanıydım, o kadar. Pijamalarımla evden alınmıştım. Kumsal Karam makyajım, kıyafetlerim kısacası Kumsal Karam maskem yoktu üzerimde. Doğal haliyle Derin Andaş'ı görüyordu bakanlar. Şimdi diz çökmüş bir halde beni izleyen Cenk Süren de bazı şeyleri anlamaya çalışıyor olmalıydı. Hayatını mahvettiği Derin Andaş karşısındaydı ama Kumsal Karam olarak. Sadece benzediğimizi mi düşünüyordu yoksa o zehir gibi olan aklıyla olayları mı çözümlüyordu bilmiyordum ama ağzını bıçak açmıyordu.

"Biyokimyasal olarak yüksek miktarda çikolata yemekten bir farkı yok. Çikolatadan da nefret ederim."

"Biyokimyasal olarak değil de..." dedikten sonra bakışlarımı ona çevirdim. "Psikolojik olarak bak. Aşka inanıyor musun?"

Dudağını büzdükten sonra başını sağa çevirip dilini şaklattı. Alaylı bir şekilde sırıttıktan sonra bakışlarımı ondan aldım. "Ne bekliyordum ki?"

"Yine karanlığıma ışık saçmalıklarına başlarsan..." dedikten sonra tetiği uyarırcasına çekti. Gözlerimi devirdiğimde devam etti. "Benim yarama kabuk bulmaya çalışma. İyileştiğim an düşer. Sen benim yarama yara kat, karanlığımı ışık bulabilmek için irdeleme, ateş yak."

Ona bir keresinde 'Ben ateşim' demiştim ve sanki o güne gönderme yapıyormuş gibi hissetmiştim. "Bana 'Cennetini al gel bana' demiştin. Sen de düzelmek istiyorsun."

"Bana cennet bulma, cennetinle gel demiştim," dediğinde bakışlarımı kaçırıp dudağımı ısırmaya başladım. Sözleri ve gözleri çelişkiliyken, söylediği her şey, diğer söyledikleriyle bağlantılıydı. Savaş Atan'da gördüğüm tek açık, acısıydı.

"Sana ateş yakabilmek için kendimden vazgeçemem. Cenk'i öldüremem, senin öldürmene de izin vermem."

"Ortalama olarak iki saniye içerisinde bir insanın ebesine koyabiliyorum. Bu da sen bana tırnağını değdiremeden kurşunlarımla Cenk'e dansözlük yaptırtıp alnına para koyabileceğim anlamına geliyor. Biraz daha yüzsüzlük yapıp zorlarsam sen yetişemeden sigara bile yakabilirim."

"Pekâlâ," diye homurdandıktan sonra düzelttim. "Cenk'i öldürmeyeceğim."

"Merak etme hapse düşersen sana iç çamaşırı getireceğim."

Tekrar fabrikanın kapısına yöneldiğimde Savaş kolumdan tutup beni Cenk'e çevirdikten sonra arkama geçip kolunu belime doladı. Parmakları sporcu atletimin altına kaydığında birkaç saniyelik moronluğumdan kurtulup rahatsızca kıpırdandım ama kolunu üzerimden çekmemesinin yanında tenime değen teni de arttı. Derin bir nefes alıp arkama yaslandığımda arkamda Savaş'ın olması hesaplamadığım bir şeydi.

Savaş silah tutan elini elime kaydırmaya başladığında başımı hafifçe arkaya çevirmeye çalıştım. Burunlarımız birbirine değerken göz göze geldiğimizde eli elime ulaşamadan hareketsiz kaldı. Gözlerinin rengiyle dolduğu gözlerimin gördüğü dünya. Kocaman dünyada yaşasan da gözlerinin ulaştığı kadarını görüyordun. Savaş'a da söylediğim gibi ileri bakarak yaşamamalıydık belki de. Önümüzdekiler yeterdi. Ama önümde Savaş olunca, fazla mı kalırdım yoksa eksik mi bilemiyordum.

Eli tekrar hareketlendiğinde başımı önüme çevirip "Ne yapıyorsun?" diye sızlandım. Seni umursamıyorum, dermiş gibi "Şş," dedikten sonra silahı avucuma bıraktıktan sonra parmakları parmaklarımı kavradı. Silahın ağırlığından mı yoksa Savaş'ın elinin ağırlığından mı bilmiyordum ama elimi hareket ettiremiyordum. Savaş uğraşmama gerek duymadan ellerimizi kaldırıp silahı Cenk'e çevirdiğinde telaşlandım.

Elimi çekmeye kalkıştığımda "Tetik çekili. Yanlış bir hareketinde piçi yanlışlıkla öldürüp beni üzebilirsin bebeğim."

Alayı karşısında sinirlenemiyordum çünkü alayı kendineydi. Bugün fazla açık verdiği hislerini kurtarmaya çalışıyordu. Söylediği söz alaylı olsa bile haklıydı. Savaş tetiği çekmişti ve ikimizden birinin ters bir hareketinde direkt Cenk'e doğru olan silah patlayabilirdi. Savaş'ın ters bir hareket yapmasını beklemiyordum çünkü benim öldürmemi istiyordu.

Öldürmeyecektim.

Öldüremezdim.

Sporcu atletimin uçlarından göbeğime kaydırdığı elinin baş parmağı göbeğimi okşamaya başladığında boşta olan elimi karnıma götürüp elini sertçe ittirdim. "Bana dokunma."

"Tamam," dedikten sonra bana yaslı olduğunu hatırlatmak istermiş yanağını yanağıma sürttüğünde gözlerimi devirdim. "Beraber üçe kadar sayacağız. Sonra sen ateş edeceksin."

Öyle bir ses tonuyla söylüyordu ki inanmama az kalmıştı. Ses tonunun yumuşaklığı, yapacağımız işin sertliğini unutturuyordu. "Savaş, öldürmeyeceğimi söylemiştim."

"Ben de tabutların nerede olduğunu söylersen, bunların hiçbirini almayacağımı söylemiştim. İkimiz de söz dinlemiyoruz."

Ah... Tabutların nerede olduğunu bilmiyordum ki söyleyip kurtulabileyim. Kumsal Karam muhtemelen uzaktan bize bakıp, tabutlarıyla mutlu mutlu yaşıyordur. Oysa ben birinin geleceğini tabutun içerisine koymakla karşı karşıyaydım.

Yanlış bir hareket yapıp ateş etmekten korktuğum için "Savaş indir silahı Cenk'in yüzünden," dedim. Bakışlarım bize korkuyla bakan mavilerindeyken neden konuşmadığını düşünüyordum. Kötü görünüyordu ama en azından bilinci yerindeydi ve hiçbir kelime etmemişti. Beni tanıdığına dair belirti de vermemişti. Bir konuşsa ve benim kim olduğumu belli etse Savaş'ın silahı bana dönecekti.

"Silah Cenk'in yüzünde değil, elimizde," diye dalga geçtiğinde sinir katsayım yükseldi. "Eğer bana bunu yaptırırsan tabutların yerini hiçbir zaman öğrenemeyeceksin."

"Eğer tabutların yerini söylemezsen Cenk'e dair istediğin şeyi asla alamayacaksın."

Ben de onu aynı şekilde tehdit edebilirim sanmıştım ama geri adım atmayacaktı. Söylemem için bir şey yapmayacaktı, söylemezsem bir şey yapacaktı. Çaresizlik damarlarımdan akarak ilerlerken Cenk'in yorgun gözlerini izledim. Belki de ölmek istiyordu. Beni gördüğünde kariyerinin bitme tehlikesini görmüş olmalıydı. Şimdi ölmek uğruna olsa bile hayatındaki parıltılardan ödün vermemek istiyor gibiydi. Ayrıca bu hayat için uğraştığı kötülüklerden yorulmuştu gözleri. Ama yine de tek bir kelime bile etmemesi garipti. Konuşmuyor muydu yoksa...

"Dilini mi kestin?" diye bağırdım silahın namlusunu hızla aşağıya indirip elimi silahtan çektikten sonra Savaş'ın kollarından kurtulurken. Dudağını büzüp başını sağa yatırdı ve birinde silah olan ellerini havaya kaldırdı. "Ben yapmadım. Onu bulduğumuzda zaten böyleydi. Dili olsaydı zaten ondan önüne süreceğim birçok şey daha öğrenmiş olurdum."

Elinde silah olmasını umursamadan üzerine yürürken "Benimle dalga mı geçiriyorsun?" diye bağırdığımda ellerini indirip pufladı. "Hiç dalga geçecek bir tipim var mı?" dedikten sonra tek gözünü kısıp "Evet var," diye homurdandıktan sonra gözünü gevşetip konuşmaya devam etti. "Ama şu an dalga geçmiyorum."

"Savaş dalga geçme!" diye bağırdım ağlamaya başlarken. Onun ölümüne engel olamazken ondan itiraf alma şansım da kalmamıştı dilinin kesilmesiyle. Üstelik biraz sonra benim yüzümden ölecek olan adam aynı zamanda benim yüzümden işkenceye uğramıştı. O bana çok şey yapmıştı evet ama beni böyle öldürmemişti ki. Ruhumu öldürmüş, başka ruh bulabilme şansımla beni serbest bırakmıştı. Oysa onda bir şans olmayacaktı.

Ağlayışımı görmesiyle âdemelması hareketlendi ve yüzündeki sırıtış silindi. İnce dudakları düz bir çizgi şeklini alırken yeşilleri kısıldı. "Ben yapmadım, yapsam söylerdim. Bu tarz işlerle gurur duyarım."

Açıklamasında bile alay olduğu için onu sertçe ittirdim. "Kim yaptı o zaman? Bu şehirde önemsediğim herkesi elimden almak isteyen başka kim var?"

"Onu Boğaç'a soracaksın," dediğinde onu ittirmeyi kestim. Sinirim geçmiyordu. Gözleri biraz önce söylediğim şeyden beri siyaha dönüşmüş, öfkeyle bakıyordu. Dediğim şeyin hangi ayrıntısına takılmıştı bilmiyordum. Onu suçladığım düşüncesine mi yoksa Cenk'i önemsediğim düşüncesine mi? Aslında sadece ondan alacaklarımı önemsiyordum ama şu an dışarıdan öyle görünmüyor olsa gerekti. Ayrıca Savaş Atan kendisi hiçbir şeyi önemseyemeyecek hale gelmişken Kumsal Karam'da insani duygular görmeye sinirleniyordu.

"Boğaç ne ala..." dememe kalmadan sinirle beni kendine çekip sırtımı göğsüne yasladı ve silahı elime tutuşturup ellerimizi kaldırdı. "Bir."

"Savaş," diye bağırıp kurtulmaya çalıştım ama izin vermeyip kolunu belime doladı. Bedenimi bedenine katmak istermiş gibi beni kendine yaslarken "İki." diye bağırdı. Yanaklarım yaşlanırken "Lütfen, dayanamam!" diye bağırdım. "Birini öldürmeye dayanamam!"

"Üç!"

Çığlığım, silahın sesini örtememişti. Silah sesinden hemen sonra oluşan sessizlik de hıçkırıklarımı örtemiyordu. Savaş'ın kolları arasında iki büklüm ağlarken bakışlarımı Cenk'e çeviremiyordum. Zaten kanlı olan üzerine eklenen kana bakamıyordum. Benim elimin içerisinde silahın bıraktığı esere bakamıyordum.

Bıraksa ben de Cenk gibi yere düşecektim ama bırakmıyordu ki. Ne yeterince güçlü tutuyordu, ağlamayayım, ne de yeterince bırakıyordu düşeyim.

"Bırak!" diye bağırdım belimdeki kolunu ittirmeye çalışırken. Bu sefer güçlü olsam olmaz mıydı? Sadece Savaş'ı ittirebilecek kadar güçlü olamaz mıydım?

Savaş diğer kolunu da belime doladığında kurtulmak yerine daha da kayboldum bedeninde. Başımı sağa çevirip yüzümü boynuna gizlediğimde daha sıkı sardı bedenimi.

"Ona ihtiyacım vardı," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Hayatıma ihtiyacım vardı."

Ölümüyle birlikte bütün yaptığı kötü şeyler mezara gömülecekti. Masumiyetimin de üzerine toprak atılacaktı ve kendimi kanıtlamam için tek yol Savaş Atan'ın elindeki kanıtlar kalacaktı. Muhtemelen tabutlar karşılığında tekrar şantaj yapacaktı ve en sonunda onları da kaybedecektim. Hayatım için çıktığım bu yolda daha da dibe çöküp daha da kaybedecektim.

"Biliyorum," dediğinde dolu gözlerimin ardından yeşillerini görmeye çalıştım. Ne kadar önemli olduğunu bilmiyordu, halimden bir şeyler anlıyordu sadece. "Peki neden yaptın?"

Ses tonum küçükken babamın sarhoş bir şekilde eve gelip odamdaki annemin fotoğrafının olduğu bütün çerçeveleri kırdıktan sonra sakinleşmesinden hemen sonra 'Neden yaptın?' deyişimdeki ses tonumu hatırlatmıştı. Bir yanım kırık çerçeveleri birleştirmek istiyor, diğer yanım bir daha kırmasını engelleyebilmek için de neden yaptığını öğrenmeye çalışıyordu.

"Çünkü ona ihtiyacın vardı," dedi bir elini belimden çekme cesaretini aldıktan sonra yaşlı yanaklarıma yapışan saçlarımı ittirirken. "Çünkü hayatına ihtiyacın vardı."

Ağlamaya devam etmemek için çaresizce yüzümü buruştururken bakışlarım yere serilmiş Cenk'e döndüğünde kendime hâkim olamadım, olmaya bile çalışamadım. Hıçkırıklarımın artışıyla Savaş başımı göğsüne yasladığında onu kendimden uzaklaştırmaya niyetlendim ama tek yaptığım ona sığınmak olmuştu.

Birçok kişinin hayatının kaymasına sebep olsa da o da bir hayattı ve benim yüzümden son bulmuştu hayatı. Bütün bu kötülüklerin arasına çekmişti Savaş beni bu kimliği aldığım gibi. Ama bugün ilk defa kötü olan ben gibiydim. Bugün Cenk'ten bile kötü biri gibiydim.

"Git," dedim Savaş'ı ittirirken. Ona sığınmamdan dakikalar sonra onu ittireceğimi beklemiyor olsa gerek karşı koyamadı. Ellerimin tersiyle gözlerimi silerken "Uzak dur," diye yineledim. Bir adım atsa yine hapsi altında olacaktım.

"Kumsal..." deyip bana yaklaşmaya başladığında geri çekilip elimi aramıza koydum. "Bitti Savaş. Anlatabildim mi? Senin sözün bitti, senin isteklerin bitti."

"Anlamıyorum..." diye mırıldanıp beni kolları arasına almak için hareketlendiğinde telaşla geriledim. Telaşımı gördüğünde sinirle derin bir nefes alıp olduğu yerde kaldı. Sinirinin ardında şaşkınlık da görebiliyordum ama bundan sonra onun görebileceği tek şey öfkem olacaktı.

İğrenç bir insandı. Acılara sahip olabilirdi ama acıları onu acı veren bir adama dönüştürmüştü. Onun gözünde bunun suçlusu Kumsal Karam olduğu için bu şekilde davranıyor olabilirdi ama ben Derin'dim ve bugün zarar verdiği kişi de Derin'di. Sonunda Cenk'le aynı kaderi paylaşmam gerekecek olsa bile o kanıtları elinden alacak ve bugünün hesabını soracaktım.

"Sana bir şey söyleyeyim mi Savaş? Öldürebilmek bir güç değildir. Öldürebilecek güce sahip olmana rağmen öldürmüyorsan güçlüsündür. Dışarıdan güçlü gibi görünebilirsin ama savaşlar içeride kazanılır. Beni yok etmek istiyorsan önce kendi zihninde yok edeceksin. Ben orada olduğum sürece zihninden bütün vücuduna sıçrayacağım. Eğer bir gün kalbine ulaşırsam, o gün kazanacağım."

Yere serilmeme çeyrek kalmıştı ama yine de güçlü hissettiriyordu adımlarım. Çünkü bir amacım vardı artık. Gidip Bora'ya sığınmak dışında bir amacım vardı ve bu yeni bir şeydi. Hareketlendiğini hissettim ama şükürler olsun ki beni engellemedi. Üzerimde bir güç uygulansaydı hissettiğim güç azalacakmış gibi hissediyor, korkuyordum.

Bazı ölümlerse yaşatır, demiştim Savaş'a. Bugün Cenk'in bedeni ölmüştü, ruhum ölmüştü, yarın ise ben yaşayacaktım Savaş'ın ruhu ölecekti.

Ben Kumsal Karam'ın kuklası, Kumsal'ın yapamadığını yapacaktım. Savaş'ın bedenini öldürmeden, bu oyunu kazanacaktım.

79

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!