Kupa
Çığlıklarım tutsak kaldı içimde. O tozlu rafların ardında sesini duyurmaya çalıştı bir süre. Sonra vazgeçti. Gülüşlerim gibi, umudum gibi. Sözlerim ve kişiliğim gibi, o da vazgeçti benden. Ne halin varsa gör, derlermiş gibi sustum. Dudaklarım aralanmadı, gözlerim kıpırdamadı. Ellerim titremeye bile tenezzül etmedi benim için. Hislerim benim içimdeydi ama beni umursamıyorlardı. Onlar da sahteliğimden çekiniyorlardı.
"Dünyanın dönüşünü değiştiremezsin ama arkanı dönersen sana göre dönüşü değişir Kumsal. Bu gece sana arkanı dönme fırsatı veriyorum."
"Bana ve..." dedikten sonra bakışlarımı Dolun'a çevirdim. Bakışlarım bile rahatsız olup ondan kaçarlarken Boğaç'la göz göze gelmiştim. Mavi gözleri her zamankinden daha parlaktı ve bu bana bu gece için güven veriyor sayılmazdı. Gözünün hemen alt kısmındaki soluk, uzun, ince yara izi onun uslu olmadığını kanıtlıyordu. Boğaç, güçlünün yanında olurdu. Güçlü gördüğü kişinin yanında. Oyunlara ilk başladığımda ne manyaklıktır ki beni güçlü görmüştü. Hem de Savaş'ın karşısında!
"...onlara."
"Dolun'a her zaman arkasını dönme fırsatı veriyorum," dediğinde Dolun'un yüz ifadesi değişmezken ben onun yerine kızaracaktım neredeyse. Beğendiğim tek tük huylarımdandı ki, kolay kolay kızarmazdım.
"Boğaç ise..." dedikten sonra dilini dişleri üzerinde gezdirdi. Geniş salonun ışığının çarptığı teninde gözüken ışıltılar gözlerinden sonra bakılması gereken başka bir şaheserdi. Dolun bu düşünceye fazlasıyla katılıyor, neredeyse gözünü kırpmadan Savaş'ı izliyordu.
Bir ışık bulmasını söylemiştim Savaş'a. Karanlığını aydınlatacak bir ışık. Kimsem yok demişti, etrafı onu öldürmek isteyenlerle doluymuş. Işığı bedeninden uzaklarda aramıştı ama gözlerindeki ışık birçok karanlığa ulaşabilirdi.
"Boğaç piçi zaten dünyanın dönüşüne ayak uyduranlardan. Ne tarafa dönüyorsa, o tarafa yürür."
"Peki sen Atan? Sen hangi tarafa yürüyorsun?"
Her ne kadar kişiliği oturmamış, çömelmiş olsa da düşünceleri oturmakla kalmamış, yayılmış olduğu için ince çıkık dudaklarından çıkacak her sözü merak ediyordum. Kalın kaşlarını kaldırdığında ve dudakları düz bir çizgi halini aldığında başımı hafifçe öne eğip gözlerimi kısarak beklemeye başladım. Söyleyecek çok şeyi varmış da söyleyecek kimsesi yokmuş gibi araladığı dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra birkaç saniye içerisinde o yamuk sırıtışı göz kırptı.
"Burada soruları ben sorarım."
Gözlerimi devirirken arkama yaslandım ve bacak bacak üstüne attım. Geniş, dairesel masada Savaş hemen karşımdaydı. Her şey gibi poker oyununa da bir özgünlük katmıştı. Poker fişlerini yerinde bırakmış, onun yerine sonsuz hak getirmişti. Ortaya kimin ne bahis koyacağı bilinmezdi. Bense... Sanırım paradan gidecektim. Çünkü verebileceğim başka bir şeyim yoktu. Param da yok sayılırdı ama canım arkadaşım Bora Kocaeli sosyetesinden birinin oğlu olduğundan tuzum kuruydu.
Boğaç "Başlat Atan," dediğinde Savaş bakışlarını kısa bir süre bana çevirdikten sonra kartları karıştırmaya başladı. "Hile yapmaya kalkışanın soyunu sopunu sıfatını öperim. Hile yaptığımı gören için de bu dahil."
Öpmek gibi güzel bir eylemi cümlesi içerisinde kullanırken ki asıl amacını bildiğim için yüzümü buruşturdum. "Hile sana da yok Savaş," diye araya girdim. Bora'nın katılması zorunlu olduğu sosyete davetlerinde maalesef beni de bu bataklığa götürüyordu ve bütün gece kızların elbiseleri hakkında konuşmak yerine telefon kabı saf altın olan adamların dolu olduğu masada poker oynuyorduk. Başlarda Bora'nın yanında dursam da, birkaç davetten sonra işi kapmış ben de oyuna katılmıştım. Hatta son zamanlarda abartıp hile yapmaya da kalkışıyordum. Eğer yapmaya kalkışıp da yapamazsam Bora'nın 'Sana hakkımı helal etmiyorum' konuşmalarına katlanmak zorunda kalıyordum.
"Bebeğim," dedi deste haline getirdiği kartları düzlemek için masaya vururken. "Bu oyun benim alanım. Seni de bu oyunda kazanmıştım. Unuttun mu?"
Dolun yüzsüzü gülüşünü gizleme gereği duymadığında sert bakışlarım koyu renk gözlerine döndü. Jartiyerin üzerine giydiği straplez, kısa elbisesiyle her güldüğünde göğüsleri özgürlüğünü kazanmaya çalışıyordu. Savaş ve Boğaç bu görüntüyle ilgilenmiyorlarmış gibiydi ama Dolun ilgilenmelerini istiyor gibiydi. Ben de giydiklerime dikkat etmez, umursamazdım ama Dolun bu düşünce tarzını fazla benimsemiş, direkt giyinmemeye karar vermişti. Zira üzerindeki elbiseden çok büstiyere benziyordu.
Bense Savaş'ın evinden bulduğum kırmızı bir elbiseyi giymiştim. Elbisenin rengi bana Kumsal'ı hatırlatmış, hatta onun olabileceğini düşündürtmüştü. Bir de giyip de Savaş'ın yanına gittiğimdeki yeşillerin bakışları bu düşüncemin arkasına dayanak çekmişti. Boyu dizimden iki karış üstteydi ve eteği boldu. Boynumu saran elbise, sırtıma özgürlük vermişti. Kuyruk sokumuma kadar inen sırt dekoltesiyle birlikte güzel bir elbiseydi. Bu yüzden Kumsal'ın elbisesi değil de Kumsal'ın eski elbisesi demeyi tercih ediyordum. Elbiseyi sahiplenmiştim.
Savaş hileye gerek duymadığını kendine özgü bir yolla açıkladıktan sonra hepimizin önüne iki kapalı kart atıp desteyi masaya koydu. Siyahlar içerisindeki bedenine renk katan gözleri donuk mavi gözlerime çıktığında dudakları kıvrıldı. Korkmuştum çünkü oyun sırası ondaydı. Ve o melek kızdırdıktan hemen sonra bir de melekle şeytan arasında taşıyıcı olan beni kızdırmaya karar vermiş şehrin göz alıcı dört kişisini poker masasına toplamıştı. Oyunu bana karşı olsa da benim de bir şansım vardı. Poker müthiş olduklarımın -ki neredeyse her şeyde müthişim- arasında olmasa da fena sayılmazdım. Hiç değilse Don Kişot Dolun'u sollayabilirim diye düşünüyordum.
Önüme koyduğu iki kapalı kartı masaya sürterek kendime çektikten sonra elime aldım ve kartlara baktım. Maça dokuz ve maça sekiz vardı elimde. Ortaya açılacak olan kartlara göre değişmekle beraber şimdilik hoş bir elmiş gibi durmuyordu. Yine de Savaş'ın masasında erken pes etmeyecektim tabii ki.
Bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Bana doğru bakıyordu. Daha kartlarına dokunmadığını gördüğümde dilimi çiğnemeye başladım. Kartlarından önce benim tepkime bakmıştı! Şimdi benim ona baktığımı bildiği için tepkisini gizleyecekti. Ah zeki ama uyuz adam!
Gözlerim aklını okumak istercesine baskıyla ona bakarken kartlarına bakmaya dair hiçbir çabaya girişmediğinde gözlerimi kıstım. Yüz ifademe bakarken keyifle sırıttı. İstese baktığında tepkisini benden gizleyebilirdi ama nedense kartlarına bakmamayı tercih ediyordu.
"Başla Dolun."
Şimdi kör bahisler oynanacaktı. Ortaya açılacak kartları bilmiyorduk ama elimizdeki kartlara duyduğumuz güven doğrultusunda ilk bahislere girecektik. Dolun yaramaz bir sırıtış eşliğinde elini sutyenine götürdüğünde 'Al işte!' diye bağırmak istedim ama sutyenini çıkarıp 'Gözünüz görsün' dermiş gibi masaya atmak yerine elini sutyeninin içine kaydırdığında merakla bekledim. Sutyeniyle göğsü arasına sıkıştırdığı prezervatifi parmakları arasına aldıktan sonra masanın ortasına, bahislerin koyulduğu yere atıp arkasına yaslandı.
Savaş alayla "İyi bir başlangıç," deyip başını onayladığında Boğaç onaylamazca güldü. "Cüzdanım o veletlerle dolu."
Boğaç'a olan bakışlarım anında değişirken onu da elimden kaybettiğim için surat astım. Bir erkek ya, bir erkek de uçkuruna düşkün olmasa olmaz mıydı? Bora bana anlatmaz, hatta onunla aynı evde yaşadığımdan çekinmemem için gizlemeye çalışırdı.
Bakışlar bana döndüğünde kaşlarımı kaldırdım. Savaş çene ucuyla masanın ortasını gösterdiğinde "Ha, tabii," diye mırıldanıp yaslandığım sandalyede doğruldum. Göğsümle sutyenimin arasında prezervatif taşımıyordum ki ortaya bir şey koyabileyim. Sırtı dekolteli elbise giydiğimden çıkardığım sutyen şu anda Savaş'ın odasında sigara külleriyle dolu olan yerdeydi ve bedenimde çıkarabileceğim hiçbir fazlalık yoktu.
"Sen de sutyeninle başlayabilirsin bebeğim," diye dalga geçtiğinde "Dolun'un bir sonraki hamlesini çalmak istemem," diye laf attım. Gerçekten hayatının her anını erkekleri etkilemeye harcıyormuş gibiydi kız.
Dolun homurdanırken Kumsal Karam da Dolun gibi biri olduğu için omuz silktim ve ayak uydurmaya çalıştım. "Ve maalesef ki zaten giymedim."
Dirseklerini masaya yasladıktan sonra yamuk bir sırıtış yerleştirdi suratına Savaş. Bu pis sırıtıştan da anladığım kadarıyla güzel şeyler hayal etmiyordu. "Bilirsin kamu güvenliği için onay vermem lazım."
Alayına karşılık bunu yapamayacağı cevabını verirmiş gibi güldüm ve hayal kırıklığına uğramış gibi dudaklarını büzdü. Yeşillerine bakarken beyin fırtınası yapmaya çalıştım ama aklıma hep isimler geliyordu. Tahtaya yazdığı, herkesin unuttuğu ama Savaş'ın kendine unutma fırsatını vermediği o isimler tüylerimi diken diken ederken masanın altından parmaklarımla oynamaya başladım.
"Bir isim daha," dedim çenemin ucuyla masanın ortasını işaret ederken. "Kaybedersem o tahtaya bir isim daha vereceğim."
"Bizim de yararlanabileceğimiz bir şey söylemen lazım," dedi Dolun kaşlarını hafifçe çatarak. Dolun yararlansın diye beynimi çıkaracak değildim herhalde. Ayrıca o tahtadan haberdar olmadığı belliydi. Tam da beklediğim gibi "Hem o tahta da ne?" diye sorarken koyu renk gözlerini Savaş'a çevirdiğinde kaşları anında gevşedi. Pekâlâ Savaş karanlığını berrak gösterecek kadar güzeldi ama ona karşı olan davranışlarımı değiştirmiyordu. Belki de bana Dolun'a karşı davrandığı gibi davranmadığındandı. Bana bakarken her zaman öldürme potansiyelini sergiliyordu ve ayrıca söylediği sözler göndermeli oluyordu. Benim için ve Bora için tehlike oluşturan bir adamdan etkilenmememdi normal olan ama güzelliği bunu anormal kılıyordu.
"İsmin yakında öğrenir."
Kaşlarım kalkarken bakışlarımı tekrar Dolun'a çevirdim. O anlayamamıştı ama ben şaşırmıştım. Kumsal'dan sonra şehrin en kuvvetli kızlarından biri olmalıydı. Babası Savaş'la gidip kargaşa çıkınca kaçtığımız mekânın sahibiydi ve Savaş Arslan'dan kurtulabilmek için o adamdan medet umduysa adam Savaş'tan daha güçlüydü. Arkasında böyle bir adam varken Dolun'u öldürmeyi, ona zarar vermeyi göze alabilir miydi? Ya da Dolun'a neden zarar vermek isteyecekti ki? Tahtasından bahsederken 'Bana zarar vermesinler diye zarar verdiklerim' demişti. Belki de Dolun'un Savaş'ın yanında takılmasında benim bilmediğim ve Savaş'ın da bilmediğini sandığı bir sebep vardı ama görüyordum ki Savaş gayet biliyordu. Sanırım gerçekten bir benim kandırmalarımdan habersizdi.
Boğaç keyifle "Benim için sorun değil," dediğinde Savaş'ın bakışları Dolun'a döndü. Dudakları kıvrılmıştı ve öne sürdüğüm şeyden hoşnut olmuş gibi parlıyordu gözleri. Hoşnut olacaktı tabii. Sadist ruhuna bir kurban daha atıyordum. İlk attığım kurbanın ismi artık yazılıydı tahtada.
"Onayla Dolun."
Dolun başıyla hızla onayladı. O ne dese onu yapıyor gibiydi. Şimdilik Savaş'a karşı çıkamıyordu. Ah ben beyaz dediğine siyah diyordum adamın.
Sıra Boğaç'a geçtiğinde "Ben ise..." dedi düşünürken. "... ortaya benimle bir gece şansını atıyorum. Kölenizim."
Bingo! Dolun muhtemelen başka şeylerle harcardı bu şansını ama ben sanırım köleliğini Savaş'a yumruk attırarak kullandırtırdım. Tabii Boğaç'ın da ilk kastettiği anlam Dolun'un anlayacağı anlamdı. Birlikte olmaktan bahsediyordu aslında.
"Pakete ek bir fırsat yoksa ben bu bahsi kabul etmiyorum," diyen Savaş'a karşı çıktı Dolun. "Güzel bir fikir."
Ah, şey... Dolun'a yeterince sövmüyor muydum içimden acaba?
Boğaç'ın bakışları sorgularcasına bana döndüğünde Kumsal'la Boğaç'ın daha önce birlikte olup olmadığını merak etmeye başladım. Boğaç'ın bakışları her zaman beğeni doluydu ama bu gece bir şey daha vardı. Bakışları daha dikkatliydi ve bir şeyi bulmaya çalışıyormuş gibiydi.
Cevap beklediğini fark ettiğimde üst dudağımı dişlerimin arasına alıp henüz ben bile özgürlüğü tadamadığım için dudağıma bu fırsatı çekinerek verdim.
Bakışlarım Savaş'a dönerken "Bana da uyar," diye mırıldandım. Eğer kazanırsam dediğim gibi bu köleliği başka şeylere harcardım.
Bahis sırası Savaş'a geldiğinde başımı dikleştirip gözlerimi yeşillerine çevirdim. Yeşillerinin zaten mavilerimi süzüyor olması irkildiğim bir gerçekti. Dilini üst dudağında gezdirirken gözlerini hafifçe kıstı. Ortaya koyacağı bahsin, en az nefesi kadar özgün olacağından emin sayılırdım.
"Ben de Boğaç Pollyanna'sı gibi ortaya bir gece sunardım ama bedenim halka açık değil."
"Gülümsemeni sun."
"Gülümseyebildiğimi düşünüyorsun?" Sorarcasına söylediği sözden çok kadife sesine takılmıştım. Gözlerimi kapatsam ve elimi buğdayların arasından geçirsem daha az gıdıklanırdı nefesim.
"Herkes yapabi..."
"Kamyoncular gibi mini etek giymeyen otostopçulara durmayıp dönmeye devam eden bir dünyada yaşıyoruz. Hangi herkesten bahsediyorsun?"
"Dünya dönüyor diye sen niye insanlığından dönüyorsun, anlamadım."
Dilini alt dudağında gezdirerek dinledikten sonra alt dudağını dişleyerek güldü.
"Çünkü yanlış tarafa dönüyor."
Haklı olabilirdi. Hayat bazıları için yaşanırken bazıları için ölümün beklenildiği bir şeydi. Savaş'ın da aslında çok farklı bir hayat istediği ortadaydı. Şimdi çok farklı yerlerde çok farklı kişilerle olmak isterdi muhtemelen. Oysa karşısında hayatını mahveden kızın kuklası, bir yanında sanırım arkasından iş çeviren ama peşinde dolanan Dolun, diğer yanında da tek bir güçsüzlüğünde onu satabilecek bir kişiliğe sahip olan Boğaç vardı. Böyle bir hayata sahipken o da böyle biri olmayı tercih ediyordu.
"Ben bahsimi sonunda oynayacağım."
Tek itiraz benden gelince Savaş "Oyun benim, ev benim, kartlar da benim," diyerek beni susturdu ve ortaya üç kart açtı. Sırasıyla maça on maça kız ve maça jilet olan kartlara bakarken tepkimi gizlemeye çalıştım. Pokerde bir insana gelebilecek en güzel ikinci ele sahiptim şu anda. Ortadaki kartlarla beraber elimdeki kartlar birleştiğinde sıralı ve yüksek değerde maça kartlarına sahip oluyordum. Masadaki herhangi birinin benim elimden daha güzel bir ele sahip olabilmesi için elinde maça as ve maça kral olması gerekiyordu. Benim elimin bu kadar güzel olması bile düşük bir ihtimalken masadaki bir başkasında da maça as ve maça kral olması çok düşük bir ihtimaldi. Şimdiden kendimi gecenin kazananı ilan ediyordum.
Savaş Atan bahsini sona attığı için sıra Dolun'daydı. Koyu renk gözleri kartlarında hoşnut olmayan izler bırakırken kaşlarını çattı ve omuz silkti. "Sanırım pas geçeceğim."
"Bence de o elle pas geç."
Dolun bakışlarını kaldırdıktan sonra "Teknik olarak elimi görmen imkânsız," diye homurdandı. Savaş dudağını büzdükten sonra kaşıyla işaret verip sırıttı. Pekâlâ benim donuk suratımın karşısında mimikleri fazla oynak kaçıyordu. Sahte olabildiğim şeyler sınırlıydı ve bu üç kişinin içerisinde o sınırın dışına çıkamazdım. O yüzden genellikle surat asmayı tercih ediyordum. Öncelikle; kolaydı.
"Sen öyle diyorsan," dedi Savaş başını sağa yatırıp kaşlarını kaldırırken. Dolun bu görüntü karşısında elinin varlığını unutup ortaya bahis yatırmak için boğazını temizledi. Kartlarını ters şekilde masaya koyarken Savaş'ın bakışları karta kayınca gülmemek için zorlandım. Elinde ne olduğunu bildiği falan yoktu. Blöf yapmıştı. Poker oyununun altın kuralıydı blöf. Eli kötü olsa bile çoğu oyuncu iyiymiş gibi gösterip diğerlerinin pas geçmesini sağlardı. Ya da eli iyi olsa da kötüymüş gibi gösterip diğerlerinin bahislerini fazla tutmasını sağlardı. Savaş'sa başka bir yoldan gitmişti. Bahis yatırsın, kazanırsa alacağı şeyler artsın diye Dolun'u oyunda tutmaya çalışmıştı.
Dolun'un eli diz kapağına kadar gelen deri çizmesinin içine kaydı ve saniyeler içerisinde parmakları arasına sıkıştırdığı anahtarı çıkardı. "Evimin anahtarı. Her kapıya ayrı anahtar vardır. Bu ön kapımın anahtarı," deyip masanın ortasına attı anahtarı. Savaş yamuk sırıtışıyla anahtara baktı.
"VIP diyorsun."
"Bende zaten vardı," diye dudak büktü Boğaç. Savaş pek kıskanmış gibi görünmüyordu. Dolun da gayet rahattı. Bu durumlar bile Kumsal'ın hayatındaki en masum şeylerden olduğu için garipsemiyordum.
Bahis sırası bana geldiğinde sırtımı sandalyeye verip bakışlarımı tavana çıkardım. Dolun bu geceki hasılatını toplamaya çalışıyordu bahislerde, Savaş sona erteliyordu, Boğaç ise bana göndermeli, bir şeyleri çözmeye çalışan bahisler peşindeydi. Ne yapacağını bilmeyen bir ben vardım sanırım.
Kalbime oturmuş kelebek intihar etmek istiyordu. Tıpkı Savaş'ın benzettiği gibi. Üç gün ömrü vardı, bir gününü intihara ayırıyordu. İntihar etmek istediğinin farkındaydım ama kalbimin üzerinde olduğu için dokunamıyordum. Varlığı ağrıtıyor, yokluğunun rahatlatacağını sanmıyordum. Kaldıramayacağım şeyler oluyordu bugünlerde. Babasını her şeye rağmen seven ama sevilmeyen kızdım. Bütün sorunlarımda Bora'ya sığınıyor, ona bir sorun edinme lüksü vermiyordum. Hayatımı mahveden ve hâlâ istediğimi alamadığım bir Cenk Süren vardı. Ayrıca bir de Savaş vardı tabii. Bakışlarım tavanda olsa da görüşlerim ondaydı ve bana baktığını hissedebiliyordum.
"Paketi," dedim bakışlarımı Savaş'a indirirken. "Sigara paketi."
Dolun kahkaha atıp "Elbiseni çıkarmak bu kadar mı zor?" diye aklı sıra bana mantık kurduğunda Boğaç ve Savaş sessiz kalmıştı. İkisi de biliyordu hangi paketten bahsettiğimi.
Savaş'ın elleri siyah kabanının ceplerine kaydı. Bakışları masanın ortasındaki bahislerdeyken kaşları çatıldı ve ellerini ceplerinden çekip bakışlarını bana çevirdi. "Paket nerede?"
Kumsal'da. Ama benden değil, gerçek olandan bahsediyorum. Şu yüzü yaralardan gözükmeyen Kumsal. Çıkarabildin mi?
"Hayatını kurtarmamın ücreti olarak say."
Gergin yüz hatları bana yamuk sırıtışını özletirken derin bir nefes alıp tekrar şansını denedi. Ya da bana beni öldürmemesi için bir şans daha verdi. Bilemiyordum. "Paket nerede?"
"Savaş..." dedim işin içinden sıyrılmaya çalışırken. Sıyrılmak değildi aslında amacım. Şöyle dışarıya kolumu atabilsem bile sevinecektim ama Savaş'ın suyun içerisinde ateş yakacak kadar güçlü bakışları altındayken mantıklı düşünemiyordum.
"...paket yok," dedikten sonra ellerimi sesle birbirine sürttüm. "Kırmızıyı seversin diye yaktım. Ama sigaraların güvende merak etme. Acımasız değilim."
Evet kesinlikle mantıklı düşünemiyordum.
Siyah göz bebeği yeşilleri sınır dışı etmek istermiş gibi büyürken yeşiller yine de karşı koyuyordu. Siyah ve yeşilin birlik olup ortaya kızgın bir bakış sunduğu gözlerinden irkilmiştim. Öfkeli bakıyordu, çoğu zamanki gibi. Sinirli gülüşünü duyduğumda Boğaç'ın hâlâ beni güçlü buluyor olmasını diledim. Yoksa buradan ayakkabılarım bile sağ çıkamayacaktı. Kumsal'ın yediği halt yüzünden öfkeyi bile güzel bir şeymiş gibi gösteren yeşillerine ben katlanıyordum. Kumsal'ın da planı buydu ya. Rahat rahat oynayabilmek. Sonuçlarını kendisi değil, ben düşünecektim ve yapmadığım şeyler yüzünden Savaş'ın oyunlarından geçecektim.
"Arttırmaların sonunda..." dedi sanki bastırmasa onun dudaklarından çıkanlar yeterince etkili olmayacakmış gibi. "...eğer kazanmış olursam kırmızıyı ne kadar sevdiğimi göstereceğim Karam."
Aman ne güzel.
Dakikalar sonra bahis yerinde Boğaç'ın son model arabasının anahtarı, Dolun'un babasının mekânının gizli dosyaları vardı. Benim ortaya koyduğum dövme sözüyse soyut olarak havada uçuyordu. Kazanan, istediği dövmeyi vücuduma yapabilecekti ve bunu söylemem için beni kandıran Boğaç sevimsizine yapım gereği küfredemediğimden söyleyebileceğim en ağır lafı iletiyordum.
Onun bunun çocuğu.
Ruhum paramparça olsa da bedenimin kırılmasını istemiyordum. Küçüklüğümden beri itilip kakılan biri olsam bile her zaman acımı yorganımın altında ağlayarak azaltmıştım. Vücuduma zarar gelmesinden hoşlanmazdım. Ama nasılsa oyunu kazanacağımdan emindim.
Dolun'un bakışları kâğıtlardayken başını onaylamazca sallayıp sırtını sandalyeye yasladı. "Benden bu kadar."
Böylelikle babasının dosyaları, evinin anahtarı ve olmasa da olabilecek prezervatif kazanana kaldı. Savaş durumdan oldukça hoşnuttu çünkü babası güçlü biriydi ve dosyaları şu anda masanın ortasındaydı. Belki de Dolun'u hâlâ yanında tutmasının sebeplerinden biri de babasına dair bilgiler, kanıtlar almak olabilirdi.
Kendime olan güvenimle birlikte Savaş'a sırıtarak bahsimi ortaya koydum.
"Saçlarım."
Dolun'un eli bahis olarak ortaya koymayacağı belli olan saçlarında gezerken bana yargılayarak baktığında omuz silktim. Kazanacağımı düşünüyordum. Elim çok iyiydi ve beni geçmelerinin tek bir ihtimali vardı. O da çok düşük bir ihtimaldi. Savaş şu ana kadar hepimizin kartlarını görmeye çalışmış ama kendi kartlarına bir kez bile bakmamıştı. En son kartına bakıp ona göre bahis atacağını düşünüyordum. Ama son arttırmaya kadar geldiği için pas geçerse bahisler direkt Boğaç'la benim aramda dönecekti. Hangimiz kazanırsa bahisler onun olacaktı. Ama korkusuz Savaş'ın kaybedeceğini bilse bile geri çekileceğini sanmıyordum.
"Pas. Arabama iyi bakın."
Boğaç da arkasına yaslandığında Savaş'la bakışlarımız birbirini buldu ama nefeslerimiz birbirinden kaçıyor gibiydi. Masaya yasladığı dirseklerini sırtını sandalyeye verdikten sonra kendine çekti ve başını yana eğip beni izlemeye başladı.
Bence pas geçecekti.
"Önüne bütün servetimi veriyorum."
Şey, pekâlâ. Henüz bakmadığı eline güveniyordu.
Yaşadığı evin bile şirketlerden farkı olmadığına bakarsak Savaş oldukça zengindi. Abisi Arslan uyuşturucu işindeydi ve her ne kadar iğrenç olsa bile en fazla para olan işlerden biriydi. Hayatımı yoluna koyduğumda ve iyi bir avukat olduğumda onları da içeri attırmak istersem elimde çok kanıt olacaktı.
"Mermine kadar alırım Savaş."
Tehditkâr bakışım, onunkilerinin altında ezildi ama bir türlü ölemedi. Son nefesini verememesinin sebebiyse hâlâ gözlerinin üzerimde olmasıydı. "İstersen soyunur her şeyimi bizzat eline ben teslim ederim."
Dudaklarımı birbirine bastırıp kaşlarımı kaldırırken bakışlarımı kapalı iki kartına çevirdim. Eline bakmadan ortaya nasıl böyle bir bahis koyabiliyordu?
"Hile yapıyorsun," diye mırıldandığımda dilini şaklattı.
"Bana güvenmiyor musun bebeğim?"
"Yani öyle değil de..." diye mırıldandıktan sonra dudağımı büzdüm. "Sana güvenme düşüncesini düşünmeye bile güvenemiyorum."
Keyifli bakışları üzerimdeyken dilini dişleri üzerinde gezdirdi ve omuz silkti. "Ama ben elime güveniyorum ve hile yapmadığıma Boğaç'ın üzerine yemin edebilirim."
Boğaç "Hile yapıyor," diye homurdandı. Gülecek gibi oldum ama bahsin sonunda saçlarım, bedenim ve tahtaya vereceğim bir isim olduğundan bu durumda gülmem, Kumsal'a 'Pollyanna' demem gibi bir şey olurdu. Gözlerim kısılırken "Kabul etmem," diye çocuklaştım.
Dirseklerini masaya yaslayıp başını yaklaştırdığında gerileme ihtiyacı hissettim ama anlaşılan o ki bedenim özgürlüğünü ilan etmiş, benden uzakta mutluydu. Gerilemenin aksine ben de dirseklerimi masaya yaslayıp ona yakınlaşırken onun gibi sırıttım.
"Kendime ait olmayan bir hatayı yaşamam bebeğim."
Bir şekilde sözleri onu yansıtıyordu ama Savaş'a 'Hile yapmak' da yakışıyordu. Gece için gündüze arkasını dönen bir adam gece yaşayabilmek için hileye ihtiyaç duymalıydı. Hile sadece bu tarz oyunlarda yapılmazdı. Ağlamak istediğin birine gülümsemek de hile sayılırdı.
"Elini görmedin. Nasıl bu kadar eminsin?" diye sorduğumda başını biraz daha yaklaştırdı. Şimdi bedenlerimiz arasında bir masa, bakışlarımız arasında birkaç nefes vardı. Bakışlarını kamufle eden sırıtışına indi bakışlarım. Bilgisayar üzerinden hazırlanmış gibi sıralı olan bembeyaz dişlerine sırıtmak yakışıyordu.
"Çünkü..." diye başladı. Nefesi yüzüme çarpınca bakışlarımı yavaşça kaldırdım. Odanın sessizliği karşısında gürültülüydü bakışları. Ama kulağım yerine başımı ağrıtıyor, yutkunmama sebep oluyordu. "... oyundan çekileceksin."
Keyifle "Bu dediğini unutma," derken verdiği nefesinden son bir nefes alıp geriye doğru çekildim ve sandalyeye yaslanıp sırıtmaya çalıştım. Günün sonunu söylemesine rağmen o günü yaşamaya kalkışıyordu. Tek derdi beni korkutup daha da kaybetmemek için çekilmemi sağlamaktı ama buna izin vermeyecektim.
"Öyleyse, senin bahsin sayın güzelim?"
Bakışlarım koyulduğundan beri dokunulmayan kartlarındayken omuz silktim.
"Geleceğim."
İddialı bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde kaşları kalkarken memnun bir şekilde başını salladı. Kazanacağım bir oyunda onunla dalga geçiyor olmama rağmen hiç bozulmuyordu.
"Bedenim," dedi elini kapalı iki kartının üzerine yaslayıp sürterek masanın ortasına yaklaştırırken. Yüzümü buruştururken "Pas mı geçsem?" diye burun kıvırdım. Bana moron bir şekilde baksa da dudakları keyifle kıvrılmıştı. "Resmen servetimi yatırıyorum." Evet, o bedene sahip olmak büyük bir servetti.
Bende kartlarımı masaya koyduktan sonra sürterek kartlarına yaklaştırdım. "Ruhum."
Dudağının kenarı kıvrılırken bakışlarını kartlarına indirdi. Alt dudağımı ısırırken bakışlarını takip ettim. Eğer kazanırsam bedenini alacaktım. Ve bu bana gerçekten verebileceği en büyük servetiydi. Bu da Savaş Atan'ın artık istemediğim sürece bana zarar veremeyeceği anlamındaydı. Aynı zamanda elindeki Cenk'e ait olan kanıtları bana vermek zorunda kalacağı anlamına da geliyordu.
Kartlarını kendi görebileceği şekilde kaldırdığında kartlarını görmekten çok yüzünü görmeye çalıştım. Donuk bir ifadeyle bakıyordu kartlara. Ne mutluydu, ne de mutsuzdu. Elinin güzel olup olmadığından emin olamamıştım ama eline oyundaki en iyi ve tek ihtimal olan maça as ve maça kral gelseydi yüz ifadesinin daha farklı olacağını düşünüyordum.
Savaş çenesinin ucuyla elimi gösterdiğinde derin bir nefes alıp elimi açık bir şekilde masaya yasladım. Boğaç "Geçmiş olsun Atan," derken "Yaşasın ruh hastaları," dedi Savaş gülerek. Birkaç saniye öncesine kadar donuk olan yüzüne bakarsak bana da blöf yapmıştı. Şaşkınlığımdan fırsat kalırsa Boğaç'ın ve Dolun'unda şaşkınlığını izleyebilecektim ama göğüs kafesimi ezen nefesimin bana bu lüksü vermediği kesindi.
Kartlarını açtığında hareket ettirdiği tek şey kartlar değil, geleceğim ve ruhum da parmaklarının ucundaydı. Onun psikopatlığını gösterdiği tahtasına bir isim verecek, makasına saçlarımı uzatacak, bedenime istediği dövmeyi yapmasına izin verecek ve ruhumu önüne serecektim. Bakışlarımı elinden alıp da yeşillerine çevirdiğimde alt dudağını ısırarak sırıttı. Yeşilleri parlıyorlardı. Dudakları aralandığında diyeceği şeyi bilmeme rağmen bekledim. Söyleyeceği şey ses tonuyla birleştiğinde mahvolduğumu daha iyi açıklamıştı.
"Maça as ve maça kral."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!