32/37 · %84

Kelebek

23 dk okuma4.443 kelime24 Kasım 2025

Bütün sözlerini söylemeliydi insanlar ki sözsüz kalabilmelilerdi. Bütün sözlerimi değil, birkaç sözümü söylesem de yeterdi bu sahteliğimden arınabilmem için. Ama benim istediğim şey arınmak değil, var olmaktı. Ölüp gittiğimde fark edecek birilerine sahip olmak.

Arınamıyordum sahtelikten, arınıyordu karanlık siyahını bana atarak aydınlanırken. Bu hikâyede Savaş bana siyahlığını savurup aydınlanan karanlık mıydı yoksa beni kirleten siyahlığın ta kendisi miydi bilmiyordum. Ben kendi yerimi bile çözemiyordum ki.

Kumsal Karam'ın giderek yakınlaşan mavi gözleri her şeyi bilerek bakıyordu bana. Ruhuna işleyen karanlık gözlerine erişememiş, ışıl ışıldı mavileri. Benimkilerin aksine yaşıyordu sanki. Donuk mavi gözlerim yenilgiyle Savaş'a döndü. Bana bakıyordu. Ya da belki Kumsal'a. Ama bana bakmasını isterdim. Çünkü yeşilleri yüz ifademin nedenini sorgularken kalın kaşları hafifçe çatılmıştı. Gösterişli vücudu hemen karşımdaydı ama benim vücudum onun karşısında değil gibiydi. Onun karşısına çıkamazmış gibi.

Kumsal Karam kendini gösterirse, Savaş Atan Azrailim olacaktı. O ince uzun parmaklarına sigara bile yakışırken beni öldürmek ona bir güzellik daha katacak olmalıydı.

En garibi de, ölmüş bedenime baktığını hayal ettiğimde bile gözlerini beğeniyordum.

"Savaş..." diye mırıldandığımda başını hafifçe sağa çevirip kaşlarını kaldırdı.

"Bebeğim?"

Küfürleri sevmezdim ama onu susturma amacım çok başkaydı. Kumsal'ın dediği gibi ben kuklaydım ve oynamam gerekiyordu. Yoksa kuklanın ipleri kopacak, kuklayı oynatan oyunun asıl sahibi ortaya çıkacaktı. Ve oyunu izleyen yeşil gözlere sahip izleyici kuklanın iplerini umursamadan alkışlayacaktı oyunun asıl sahibini.

Öne doğru atılıp ıslak ceketinin yakalarını tuttum ve parmak uçlarımda yükselip onu öpmeye başladım. Ruhum gözlerini devirirken bedenime 'Gerçekten bunu sadece Kumsal görmesin diye mi yapıyorsun?' diye sordu. Bedenim Savaş'ın öpüşüme karşılık vermeye başlamasıyla ruhumun sorduğu soruyu unuturken ruhum da cevap beklediğini unutmuştu zaten.

Kumsal ve Savaş daha önce birlikte olmuş olan ve bunu önemsemeyen iki düşmandı. Savaş'ın da bu öpüşmeye verdiği anlam bu olmalıydı. Sadece uçkur için...

Elleri belime gittiğinde hissettiğim nazik tutuşu Savaş'ın bu öpüşmeye verdiğini düşündüğüm anlamı sorgulatırken Kumsal'ın hemen yakınımızda olduğunu hatırlayıp Savaş'ı da yakasından çekerek yön verdim ve sırtının açık kapıya döneceği şekilde onu çevirdim. Öpüşüme karşılık verirken normalde yapamayacağım bu yönlendirmeyi yapmama izin vermişti.

Ona doğru adımlamaya başladığımda bana eşlik etti ve geriye doğru adımlamaya başladı. Mekânın içine girdiğimize emin olduğumda yakasını bırakıp geri çekildim. Tamam! Emin olduğum gibi çekilememiştim ve birkaç saniye daha öpmüştüm.

Şaşkın bakışları üzerimdeyken ne diyeceğimi bilemediğim için ve gergin, heyecanlı bir hal içerisinde olduğum için saçma sapan gülüp omuz silktim ve ellerimi iki yana açtım. "Yılbaşı şakası!"

Anlam vermeye çalışan bakışları üzerimdeyken kaşları çatılmıştı ve öpüşmenin vermiş olduğu düzensizlikle nefes alıp veriyordu. Gözlerinin hâlâ parlıyor olduğu gözümden kaçmayan bir ayrıntıydı.

"Neyse, görüşürüz," diye saçmalamaya devam ettikten sonra hızla mekândan çıkıp içeriden açılmayan demir kapıyı kapattım ve kapattığım gibi sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapattım. Gergin nefesimi üflerken elimi kalbime götürdüm. Deli gibi çarpıyordu. Kumsal yüzünden, diye bahane buldum.

"Açıkçası..." diye mırıldanan Kumsal'la sıçrayıp gözlerimi araladığımda halime alayla baktı. Ve evet Kumsal Karam, Savaş'la öpüşmüş olmamın bende bıraktığı etkiyi en yakından gözlemlemişti. Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp sessizce yutkundum. Yüzünde bir kafes varmış gibi gösteren yaralarının ardındaki parlak mavileri bana bakarken yüzünde bir şey yakalamaya çalıştım. Bir duygu, bir his. Bir ifade.

Gülmeye başladığında bir his yakalamıştım ama bu beklediğim his değildi. "Kimliğimle kendini bu hallere düşürdüğün için seni öldürebilirim."

Gözlerim kısılırken beklentiyle ve biraz korkuyla "Ama?" diye sorduğumda omuz silkti. "Aması yok."

Bakışlarım donduğunda güldü. "Öldürmeyeceğime söz verdim, korkma."

Gergin omuzlarım düşerken nefesimi üfledim. Savaş muhtemelen şu an diğer kapıdan çıkıyordu ve olur da bu tarafa dönerse ve iki tane Kumsal görürse umarım her yerde beni görüyor olarak yorumlayıp Kumsal'ın istediği gibi âşık olduğunu sanardı.

"Oyununu bozmadım," diye mırıldandım. "Bana anlatacağını ve istediğimi vereceğini söylemiştin."

Yüzündeki alay gittiğinde ve yaralar yüzünden büzülmüş dudaklarını birbirine bastırdığında ani ruh değişiminden onun deli olduğunu bir kez daha hatırladım. Ve ben o deliyi hastaneden kaçırmıştım. Bir cebine taksi parası vermem kalmıştı.

"Hayır oyunumu bozdun. Savaş'ı kurtardın."

"O zaman ölecekti!" diye çıkıştım. Arka taraflarımda bir yer bana onun Kumsal Karam olduğunu hatırlatınca ses tonumu azaltıp tekrarladım. Benim gerginliğimin aksine ona bağırmak yerine fısıldamışım gibi bir edayla sırıtıyordu. "O zaman ölecekti. Ve sen bana onu öldürmek değil, beni kullanarak ona zarar vermeyi amaçladığını söyledin."

"Ölmeyecekti zaten," derken sol ayağına yüklenip eliyle her şeye rağmen mükemmel olan saçlarını omuzlarından geri attı. Bu haliyle bile ikimizi yan yana koysalar o daha fazla tercih edilirdi. Yüzündeki yaralar onu tamamlamış gibiydi.

"Sen çıktığın gibi onu da çıkartmamış olsaydın onu kurtaracaklardı ama sen onu da çıkarttın. Sana oynamıştım ama beni pişman ettin."

"Bana anlatmayacak mısın?" diye sordum alnındaki yaranın onu akıl hastanesinden çıkarttığım gün olup olmadığını sorgularken. Kabuk bağlamadığına göre yeni bir yaraydı. Ellerini saçlarına getirip sol tarafına attığında bakışlarım alnından saçlarına, son durak olarak da eline kayarken dudaklarımı birbirine sertçe bastırdım. Alnındaki yarayı tırnakla açtığını düşünen çılgın yanıma gülmek istiyordum ama öyle gözüküyordu. Tırnakları aynı alnı gibi kurumuş kanla kaplıydı.

"Yerinde olsam geçmişi sorgulamak yerine geleceğim adına bir adım atardım ve topuklamaya başlardım. Çünkü canım Savaş tahminimce birkaç dakikaya onu içeride bırakan seni bulmak için buraya gelir ve senle beni gördüğünde yine tahminimce seni öldürür."

Her ne kadar sert bir duruş sergilemeye çabalasam da bakışlarım sokakta sağa ve sola döndü. Boş olduğunu görüp rahatlıkla tekrar Kumsal'a baktım.

"Seni dışarı çıkarmamın sebebi rahatça kendine yaralar açman değil, Savaş'a açtığın yaralardan birini anlatmandı. Hiç değilse birkaç şey duymadan buradan gitmem!"

Dudağını sarkıtıp omuz silkti. Elleri üzerindeki ona oldukça büyük gelen deri ceketin ceplerine giderken bakışları tetiği çekmiş gibi gözlerimdeydi. Yamuk sırıtışı bana Savaş'ı hatırlatıyordu. Ondaki birçok şey bana Savaş'ı hatırlatıyordu. Hani biraz önce iki kere öpüştüğüm Savaş Atan!

"Keyfin bilir canım. Böylelikle Savaş geldiğinde iki tane Kumsal görür. İstersen ona hangimizin daha güzel olduğunu bile sorarız."

Bence oydu ama yine de ses çıkarmadım. Güzel ve gösterişli bir vücudum vardı ama Kumsal Karam'ın da yaraları vardı artı olarak. Ürküten ama çekici olan yaralar...

"Seni tanıyacağını pek sanmıyorum."

"Ah, canını yaksam kesin tanır," derken cebinden çıkardığı sigara paketini kaldırdı ve salladı. Kumsal'ın Savaş'a hediye ettiği sigara paketine benziyordu ve... Birkaç saniye daha paketle oyalandığında aslında o olduğunu fark ettim ve çatılan kaşlarımın ardındaki şüpheci gözlerimi Kumsal'a çevirdim.

O paket için Savaş, Merih'in adamlarına korku filmlerini aratmayan planlar kurmuştu. Oysa aslında cebinde değil, Kumsal'daydı.

"Savaş'a senin oyununda ortalıktan kaybolan pakete ne olduğunu açıklaman gerekecek. İyi oynamazsan, Savaş seni öldürür. Sana âşık olma aşamasında, olmuş değil. O yüzden kendini güvende sanma. O henüz kendini bile sevmeyen bir adam."

Paketi cebine koyarken arkasına dönüp geldiği karanlığa doğru ilerlemeye başladı. Sarı saçları her adımında havalanıp siyah deri ceketine çarparken topuklu ayakkabıları bu ritme ayak uyduruyordu.

Sana âşık olma aşamasında, olmuş değil.

Âşık...

"Bir daha ki oyunda görüşürüz Andaş."

"Bir şeyler anlatmazsan sonunda ölümüm olsa bile sana yardım etmem."

Tamam elinde tutmak için istediğim şeyi henüz vermiyordu ama en azından bana istediğim, merak ettiğim şeylerden birini söyleyebilirdi. Güldükten sonra ilerlemeye devam ederken omzunun üzerinden bana baktı. Başının hareketiyle hareketlenen saçları birkaç saniye açıkta bıraktığı kulaklarını tekrar örterken biraz önce bakarken çektiği tetiği ateşlercesine gülümsedi.

"Şah ve mat derler ya, ben de oyunuma iki son koymaya karar verdim. Sen ve şu çekici barmen."

Önüne dönerken onunla birlikte havalandı saçlarım. Rüzgâra karşı duramadığımdan değil de, hislerime karşı koyamadığımdan sırtımı mekânın demir kapısına yasladım. Savaş da, Kumsal da aynı düşünceyle oynuyordu. Beni kendi ölümümle yeterince korkutamadıklarını fark ettiklerinde Bora'ya saldırıyorlardı. Şu anda muhtemelen telefonuma onlarca cevapsız çağrı bırakan Bora'ya...

"Ayrıca... İlla bir şey öğreneceğim diye ağlıyorsan, Arslan Savaş'ın abisi. Bu sınavda illa karşına çıkar."

Bedeni gözükmezken bile sesinin bedenimi allak bullak etmesi rüzgârın yağmurlu olması gibiydi. Arslan denilen adam, Savaş'ın mekânını bastığı, benimle -yani Kumsal'la- yatmak isteyen, ayrıca Savaş'ı neredeyse öldürecek olan adam değil miydi?

Aklıma Boğaç'ın o gün 'Zaten öldürmez' dedikten sonraki sessizliği geldiğinde dudağımı ısırdım. Orada sorun Savaş'ın sevmediği abisinin eline düşmesiydi ama ölecek olması değildi. Abisi de onu öldüremediği için sadece zarar veriyordu ve gözünü korkutuyordu. Oysa ben Savaş ölecekmiş gibi davranmıştım ve Boğaç'ın şüphelenmesini sağlamıştım.

Mekânın arka kapısını yavaşça açtıktan sonra hızla uzaklaşmaya başladım. Olur da ön kapıdan çıkamıyorsa yine buradan çıkabilsin diye. Hemen açtığım gibi çıkmamış olmasına şükrediyordum. Ona görünmeden evime dönmem gerekiyordu.

Islak bedenime çarpan rüzgâr dişlerimi titretirken montumun ceplerindeki suları boşaltıp anahtarı çıkardım. Sarsık adımlarla evin bahçesine girecekken kapı birden açıldığında gülümser gibi oldum. Muhtemelen bilindik anneler gibi elinde terliğiyle beni bekleyen Bora camdan görmüş, terliği şakadan fırlatmaya çıkmıştı. Bunu yaşamamış değildik.

Kapıdan çıkan beden, Bora'dan ufak tefek olmasına rağmen Bora'dan katlarca daha fazla sarstı vücudumu. Adımlarım gerilerken anahtarı avucuma batırmaya başladım. Önemi yoktu soğuğun şimdi. Cehennemimin olduğu yerde esen rüzgâr hissedilir miydi?

"Hilmi Amca Derin şimdi gelir. Nereye gidiyorsun?" Bora hızla kapıdan çıktığında bahçedeki ağacın arkasına saklandım. Avucumu kanatmaya başlayan anahtarı kenara atıp ellerimi ağaca yasladım ve derin bir nefes alıp başımı hafifçe dışarıya çıkardım. Arabaya binmeye çalışan ama kapıyı bir türlü açamayan babamın hemen arkasında ona dokunmamasına rağmen ellerini ona yakın tutan Bora neredeyse yalvarıyordu.

"Yoldan geldin. Derin zaten birazdan gelir. Hem bütün hafta kalacağını konuşmuştuk. Şimdi ne oldu?"

"Ben Derin için değil, bahsettiğin iş teklifi için geldim."

Gözlerimi yavaşça kapadım ve alnımı ağaca yasladım. Titrek bir nefes aldım. Öyle titrekti ki ciğerlerim kabul etmedi. Bora...

Sırf içimde bir yerlerde barınmaya çalışan Derin'den kalan kırıntıların masum babamı görme isteği için babamı getirtmeye çalışmıştı. Herkesin tahmin edebileceği gibi babamı getirtememiş, böyle bir yol denemişti. Babama iş teklif etmişti, kızının yanına getirebilmek için. Beni mutlu etmek için böyle bir yol denemişti.

Bir babam vardı, benim yerime işi tercih eden. Bir babam vardı, belki göz rengimi bile hatırlamayan. Nefes alıp almadığımı sorgulamayan, nefes alıp almadığını anlatmayan.

"Ver şu lanet olası arabanın anahtarını!" diye bağırdı arabayı açmaya çalışan babam sonunda mantıklı düşünmeye başlayıp. Onu benden uzakta tutan da mantıklı düşünceleri miydi merak ediyordum. Bakışlarım kahverengi ağacın kökünde rüzgârla hareketlenen çimenlerdeyken kulaklarım hemen birkaç metre ötemdeki hayatımdaki iki adamdaydı.

"Hilmi Amca lütfen. İstediğin gibi işi de vereceğim ama Derin birazdan gelir, o gelmeden gitme."

"İşten bahsederken o kızla görüşmek zorunda olduğumdan bahsetmemiştin."

O kızla...

Çok mu zordu 'kızım' demek?

"Ya sadece seni görmesi gerekiyor! Neyini anlamıyorsun? Babası değil misin?"

"Değilim!" diye bağırdığında sessizce hıçkırdım. Bu bana birçok anıyı daha hatırlatmıştı. Acı da aynıydı, sözler de. 'Ben senin baban değilim!'

"Bak Bora. Seni severim ama beni zorlama lütfen. Amacının iş olmadığı da ortaya çıktı. Artık Derin'e kendi kafandan 'Geldi seni bekledi, görüşecekti' tarzı şeyler uydurursun. Ben İstanbul'a dönüyorum."

"Hilmi Amca..." diye başladı ama motor sesi susturdu Bora'yı. Ürkekçe tekrar başımı ağaçtan çıkardım. Babamın her zaman bildiğim arabası bir kez daha beni ardında bırakırken Bora ellerini saçlarına daldırdı. Tekmesini sertçe ağaca geçirip kendi kendine küfretmeye başladı.

"Ulan prenseslerin babası kral olmaz mı? Bu adam götüm. Resmen götüm."

Alnını ağaca yaslarken yumruğunu sertçe ağaca indirdi. İstediği ağacı delip geçmekti belki ama yaptığı tek şey derin bir nefes almak olmuştu. Gözlerini yavaşça kapattı. "Özür dilerim Derin. Yılbaşına babanla girmen için çabaladım ama..." diye mırıldandı ve olması gerektiği gibi devam edemedi. Bunun aması yoktu. Yılbaşına babamla girebilmem için önce gerçek bir babaya sahip olmam gerekiyordu.

Alnını ağaçtan çekerken vücudunu döndürdü ve bu sefer sırtını ağaca verdi. Cebinden beraber seçip aldığımız, parasını o ödemiş olsa bile kutusunu ben taşıdığım için benim hediyem olduğunu iddia ettiğim telefonu çıkartıp ekrana baktıktan sonra nefesini dışarı üfledi.

"Neredesin be güzelim?"

Savaş bu adamın havuzda kendisini gördüğünü ama yine de bana yalan attığını söylüyordu ama Bora'yla birkaç saniye geçirip bana bakışını gören biri bunun yalan olduğunu anlayabilirdi. Bora beni seviyor, kardeşi yerine koyuyordu. Bana böyle bir kazık atmazdı. Hele de canımı yakarsa, canı yanacağı için bu yalana inanmıyordum. Ama bir sorun daha vardı ki, Savaş neden yalan söyleyecekti? Yalan söylemeden de yeterince canımızı yakabilecek kapasitedeyken bunu neden yalan yoluyla yapacaktı?

Ağacın arkasından ona bakan bedenimi fark ettiğinde koşarak bahçeden çıktım. Ardımdan seslendiğinde üst dudağımı dişleyip hızımı arttırdım. Saçlarım geriye savrulurken ben de saçlarımın arasına karışmak istedim ama böyle bir lüksüm yoktu. Bir yerlerde kaybolup, unutulma lüksüm yoktu. Eski yaşantımda ölsem kimse fark etmezdi ama şimdi Bora vardı. Kaybolamayacağım için hiç değilse bir süre ortalıklarda görünmemeye çalışıyordum. Biliyordum Bora bana iyi gelecekti ama yine kolları arasına girip hayatımdaki bütün erkeklerden göremediğim sevgiyi ondan sömürmek istemiyordum. Yılbaşında kendi babasına gitmemiş, benim pislik babamı tutmaya çalışmıştı. Hayatından çalarak kendi hayatımı yaşayamazdım. Buna hakkım yoktu.

Ara sokaklardan geçtiğim için kısa sürede aslında koşarak sarılmak istediğim adamdan kurtulduğumu fark edip yavaşladım. Ellerimi dizlerime yaslarken nefesimi titrekçe üfledim. Dolu gözlerim çevremi tararken sessizce hıçkırdım ama boş sokak herhangi bir ses bulmanın verdiği heyecanla sesimi yankıladı.

Acınasıydım.

Ve bana acıyabilecek tek kişi de benim yüzünden kendi hayatını acınacak hale getirmeye başlayan Bora'ydı. Kumsal'ı da Savaş'ı da başına sarmasına rağmen adam hâlâ beni mutlu etmeye çalışıyordu. Böyle bir sevgiyi hayal edemiyordum ama yaşıyordum. Ben de Bora'yı öyle seviyordum.

Dizlerim titredi, ruhum ilk defa emrini duyurdu. Neresi olduğunu umursamadan tren raylarının ortasında yere uzandım ve bacaklarımı iki yana açıp bakışlarımı gökyüzüne çıkardım. Gece bile ayla aydınlanırken, benim hayatım nasıl bu kadar karanlık olabiliyordu?

"Seni ezip geçsem mi acaba?"

Bana göz kırpan aya hareket çekmek istedim. Ay şanslıydı ki, argo sevmiyordum. Tabii ayın umurunda olduğunu da sanmıyordum. Bakışlarımı parlayan hilalden alıp da Savaş'a çevirdiğimde nefesimi abartılı şekilde üfledim.

"Sakıncası yoksa defolup gider misin?"

Beni umursamadan arabasının kapısını kapattı ve bana doğru ilerlemeye başladı. Ben ters ters ona bakarken umursamadan yanımda yere uzandı. Bir ayağını diğer ayağının bileğine yaslarken ellerini ensesinde birleştirip bakışlarını bana çevirdi.

Demek ki sakıncası vardı.

İçimde bir taraf huzursuz olsa da yeşillerine bakan gözlerim durumdan hoşnuttu. Aya neden Savaş'ı da aydınlattığı hakkında bir sitem etmeyi düşünürken bakışlarımı tekrar gökyüzüne çevirdim.

"Demek mekândan çıktın," dedim alayla. Silahı çıkarıp da ikimize de bir iyilik yapmasını diliyordum.

"Demek ağlıyorsun."

Ellerimi hızla gözlerime götürüp küçük bir çocukmuş gibi ovuşturduktan sonra karnımda birleştirip derin bir nefes aldım. Küçükken kaldırımdan çıkınca telaşlanıp anneme yapışan kız, şimdi her an bir tren geçebilecek rayların ortasında yanında bir katille uzanıyordu.

"Berat piçi seni aldattı mı?"

"Bora'yla birlikte değiliz," diye çıkıştım ama sesim pürüzlü olduğu için umursayacağını pek sanmıyordum. Gerçi, istediğim kadar korkunç olayım Savaş yine umursamazdı. "Ve ayrıca beni aldatacak kadar güzel bir kız bulamaz."

Egomu umursamadan sorularına devam etti. "Berat piçi sana zarar mı verdi?"

"Bora bana bir şey yapmadı ve ayrıca ona o şeyi demekten vazgeç. İsmini de ezberle!"

"Hayallerini gerçekleştirmek istiyorsan, önce uyan bebeğim."

'Nah' deme yöntemi bile düşündürücüydü. Böylelikle hem Bora'ya taktığı unvanın ve adını umursamamasının hiç değişmeyeceğini hem de Savaş Atan'ın düşüncelerinin ise düşüncelerimi hep değiştireceğini bir kez daha anlamıştım. Hayallerim vardı. Ama Savaş ve Kumsal'la ne zaman biteceğini bilmediğim bir yola girmişken, uyanamazdım. Hayallerimi gerçekleştirememem babamla bir yılbaşı daha kaybetmemden belliydi.

"Ağlama sebebin dalga geçebileceğim bir şey değilse ben direkt beni öptükten sonra mekânda üstüme açılmayan kapıyı çekmene geçiyorum bebeğim."

"Sonradan açtım," diye sızlandım öpüştüğümüzü tekrar hatırlarken. Ağlayıp ağlamadığımı bilmeyecek kadar dalmıştım geceye. Beni saklayacak kadar karanlık değildi ama geceden daha karanlık bir şey göremiyordum çevremde, saklanmak için. Aslında...

"Oyun sırası bende. Seni pamuk prenses yapacağım."

...Savaş geceden daha karanlıktı.

Başımı ona doğru çevirdiğimde bakışlarını kısa bir süre bana çevirip tekrar gökyüzüne döndü ama ben bu şansı elde edemedim. Bakışlarımı onda tutmaya devam ederken açıklama yapmasını beklediğimi bahane ediyordum.

"Bir nevi pamuğu sana tıkacaklar."

Burnumu sızlatarak kendini hatırlatan ruhuma antidepresan olarak gülümsedim. Evet, beni öldürebilirdi ama açıkçası bu gece, bu geceden başka hiçbir şeyi düşünmek istemiyordum. Bu geceyi, geceye adıyordum. Daha birkaç saat evvel havuzun içinde can çekişen, yarım saat kadar önce de havuzun dışında olsa bile can çekişen bir kız olarak, yarın nasıl can çekişeceğimi düşünmeyi reddediyordum.

"Bana 'prenses' dediğini varsayıyorum."

"Duruma göre değişir."

"Nasıl yani?" diye mırıldandım üst dudağımdaki göz yaşımı yalarken. Bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Geç kalmış olacaktım ki bakışlarını dudaklarıma indirdi. Hem bu kadar yakın, hem de bu kadar uzak nasıl olabiliyordu?

"Eğer..." dedi melodik sesiyle. Kulağımın hemen ardında kemanın telinin titremesini hissetmiş gibi yüzüme geldi birkaç saç tutamım. Saçlarım bunu rüzgârın yaptığını iddia ediyordu ama ben hâlâ Savaş'ın sesinin ardındaki kemanın teline yoruyordum.

Yeşillerini gözlerime çıkarttıktan sonra yamuk bir şekilde sırıttı. "Sana ulaşamıyorsam ama istiyorsam sana 'Bebişim' bile derim. Neyse ki sen beni böyle bir zorluğa sokmuyorsun."

Birilerini yatağa atmak için sözlere başvurmasına pek gerek yoktu çünkü güzel biriydi. Çoğunlukla reddedilemeyecek kadar güzel.

"Seni böyle zora sokan kızlar var yani?"

Bakışları garip bir şekilde hâlâ bendeyken kaşlarını kaldırıp indirdi. Yamuk sırıtışı çoğu düz şeyden daha simetrikti. İşaret parmağıyla kendini gösterdi. "Beni mi?"

"Ego yapıyorsun," dedim gülerek. Gölgesini ardında bırakırken, bir diğer gölgesine bakıyordu. Gölgesi haline dönüşüyordum gittikçe. Onu izleyen, adımları altında kalan bedenini layığıyla taşıyamayan küçük gölgesi. Benim şu anda burada onunla sohbet etmek yerine Bora'nın kollarında anlattığı saçma sapan şeyleri dinleyip sakinleşmem gerekiyordu. Hoş, şimdi de sakinleşmiştim.

"İntihar etmeye çalışıyorsun."

Gülüşüm yavaşça yerini sırıtmaya bırakırken kaşlarımı kaldırdım. Durgun yüzü, dalgalı bir nefese misafirlik etti. Gergin olduğunu hızlanan nefesinden anladığım için sırıtmamı yavaşça sildim ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Kalın kaşlarının güzelliğinin altında kalan yeşil gözleri kaşlarına verilmesi gereken ilgiyi kısıtlayarak bakıyordu bana.

"Öyle bir şeye çalışmı..."

"Mutlu oluyorsun Kumsal. Dalgasına değil, gerçekten mutlu oluyorsun. Bu bir intihar."

"Mutlu olmamın neresi sorun?" diye çıkıştığımda attığı bakışla aslında çıkışmak yerine geriye doğru koştuğumu düşünmeye başladım. Salaksın, dermiş gibi bakıyordu.

"Sorun şu ki kelebeksin."

İntihar etmeye çalışan bir kelebek...

Önüme dönüp de bakışlarımı gökyüzüne çevirdiğimde nefesimi titrekçe üfledim. Gülmemi intihar olarak buluyordu. Zaten ölecek biri neden intihara kalkışıyordu ki? Gülmeyi intihar olarak görüyorsa ölümü benzettiği şeyi merak ediyordum. Ben ona benzetiyordum, ölümü benzettiğim adam neye benzetiyordu?

"Mutlu olmayı dene arada. Kalp atışlarını falan yokla. Pek intihar sayılmaz."

"Her gün yaptığım en önemli şey intihar etmekten vazgeçişimken intihara benzettiğim mutluluğu tatmaya çalışmamı söylüyorsun. Hm, tebrik ederim. Güzel laf.

"Neden intihardan vazgeçiyorsun?" diye sordum bakışlarımı gökyüzünde tutma çabalarım son bulurken. Onun öyle bir çabası olmasa gerek benim varlığımı bile unutmuş gibi bakıyordu gökyüzüne. Ama sözlerimin varlığından haberdar olmalıydı, yüzünü buruşturdu.

"Hak etmiyorum."

Kumsal'a layık görmediği ölümü kendisine de layık görmüyordu. Ölemeyecek kadar kötü olduğunu düşünüyordu ki bence haklıydı. Kötülük yaptığı insan sayısı, kötü kötü baktığım insan sayısına eş olmalıydı ki ben somurtkan bir kızdım.

"Ayrıca çok gencim. Şeytanla biraz daha iş yapmadıkça ölmeyi planlamıyorum."

"Şeytanı kötü yola düşürme Savaş," derken gözümü kamaştıran ışığa doğru çevirdim bakışlarımı. Başta gözlerimi kör etme eğiliminde bulunan ışık, beni öldürmeye de karar vermişti. Bize doğru hızla yaklaşan treni gördüğümde alayla güldüm.

"Tren geliyor."

"Evet güzel bir manzara," dedi Savaş da benim gibi uzaklardan bizi öldürmeye yaklaşan trene bakarken. Neredeyse gülecektim. Kalkmak istemiyor, intihar etmek için can atıyordum.

"Şeytanla iş yapacaktın, ne oldu?"

"Ben işimi gizliden hallediyorum merak etme," derken rayların üzerinde biraz daha yayılıp bakışlarını gökyüzüne çevirdi. Onun rahatlığına karıştı gerginliğim. Onda iz bırakmazken beni rahatlattı. Ben de bakışlarımı gökyüzüne çevirirken Savaş'ı taklit ederek bir ayağımı, diğer ayağımın bileğine yasladım. Savaş saçlarını karıştırdıktan sonra elini ensesine kaydırdığında aynı yolu izledim ama saçlarıma pek fazla kıyamayıp kısa sürede enseme kaydırdım elimi. Onu taklit ettiğimi anlayan Savaş üst dudağını yalarken tehditkârca kaşlarını kaldırdı. Aynısını yaptım. Ona daha çok yakıştığına emindim.

"Savaş Atan'ın yanında bir çöpüm," dedikten sonra tekrarlamam için kaşlarını kaldırdı. "Pekâlâ, oyun bitti," diye homurdandıktan sonra dudaklarımı birbirine bastırıp gökyüzüne baktım. Trenin ışığıyla birlikte getirdiği gürültü de gittikçe artıyordu. Kulağımın dibinde gibi hissettiğim gürültü beni ürkütmüyordu bile.

"Tahminen on beş saniye."

Bence beş, diyerek onunla son kez tartışmaya girmek istiyordum ama Savaş'ı sinirlendirirsem kalkar, benim ölüşümü izlerdi. Hiç değilse şimdi onun da öleceğini bilerek kapatacaktım gözlerimi. Kapatmıştım da.

"Cehenneme gideceksin Savaş," deyip tekrar güldüm. Genelde -belki de hep- Savaş'ın yanında olan bu alaylı gülüşlerim bir alışkanlık haline gelmişti artık bende.

"Aslında ben de iyi bir insanım ama kötü olmakta."

Gözlerimi daha sıkı yumarken çenesini kapatmasını hatırlatmak istercesine "Beş, altı saniye," diye bastırdım. Gerçi, birkaç saniye sonra çenesi kapanacaktı. Açılsa bile duymayacaktım.

Trenin sesi kulağımdaki seslere karışmayıp nefesime işledi. Aldığım hiçbir nefes geri dönemezken gözlerim kapalı olmasına rağmen görüyordum, ışığı. Benim tarafımdan gelen trenden bir baskı beklerken ellerimi kaybedeceğim büyük elleri hissedişimin hemen ardından rüzgâr saçlarımı omuzlarımdan geriye itti. Bedenimin çekilmesiyle verdiğim nefes rutin olarak devam ederken tren sesi gittikçe uzaklaşmaya başlayınca gözlerimi araladım.

"Hadi be. Bu kadar kolay mı ölünüyor?"

"Git koş yakala treni. Bu mallıkla yaşanmaz."

Ellerimi bırakması, trenin çarpması gibi bir etki bırakmıştı. Oysaki ellerimi tutarken böyle değildi.

"İyi de..." diye mırıldanırken önce bastığım yere sonra da omuzlarımın üzerinden tren raylarına baktım. Rüzgârın yönü yüzünden önüme gelen saçlarım tekrar Savaş'ın yeşillerine döndüğümde özgürlüğünü ilan ettiler. Bir ben sahip olamıyordum bu özgürlüğe. Ölemiyordum bile!

"Şeytanla yeterince iş yapmadığıma karar verdim. Cehenneme benden önce gidip ortam yapmanı istemediğimden ölmene izin vermedim."

Kendi bakımından bir açıklamada bulunmuş, başka bir şey söyleme gereği duymadan arabasına doğru ilerlemeye başlamıştı. Açıklamayı kabullenmek ya da kabullenmemek benim seçimimdi ama hiçbir seçimime çözüm getirmeyecekti.

Sırtını izlerken "İlerle," diye seslendi. Her ne kadar hazır ölmemişken hayata tekrar tutunduğum için burada yalnız kalmayı istemesem ve Savaş'la gitmek istesem de evime dönmeliydim. "Seninle takılmayı çok isterdim ama istemiyorum Savaş."

"İstediğin şeyi vereceğim."

"Ayakkabılarımın topuklarını?" Durduğunda dudağımı büzüp onunla dalga geçmemin verdiği ruh haliyle silahının da kırmızı olup olmadığını düşünmeye başladım. Omzunun üzerinden kısa bir bakış attıktan sonra "Seni öldürürüm," dediğinde oflayıp topuklu ayakkabılarımı çıkartıp raylara attım. Ben parçalanamıyorsam, canım kadar sevdiğim bir şeyim parçalanabilirdi. Ayakkabım...

Savaş peşinden gideceğime emin olmalıydı ki ben hareketlenmeden ilerlemeye devam etti. Çıplak ayaklarımla onu izlemeye başladım. "Nereye gidiyoruz?"

"Havuzda benden bir şey istemiştin," dediğinde adımlarımı hızlandırıp ona yetişmeye çalıştım. "Ama karşılık olarak benden seni mutlu etmemi istemiştin."

"Orayı hallettik diyelim," dedikten sonra bakışlarını bana çevirip halime acıyarak bakıp yavaşladı. Ona yetişmenin verdiği rahatlıkla bu seferde çıplak ayakla yürüdüğüm için rahatsız olmaya başlamam gerektiğine karar verdim. Ben dediği şeyi ne zaman yaptığımı düşünürken tekrar konuşmaya başladı.

"Ayrıca ölmekten korkmuyorsun. Götümü yaşarttın. Geçen yıl elimde silah olduğu için kendini odaya kilitlediğini hatırlıyorum."

O manyak Kumsal Karam'ın silahtan korkması beni de manyak edebilirdi. Bıçağın bedeninde bırakacağı yaralardan korkmuyor, silahın oluşturacağı delikten kaçıyordu. Yaralanmayı seviyordu ama ölmek istemiyordu.

"Gözlerini yaşartmamdan bahsediyorsun herhalde," Derken arabaya vardığımız için durduk ve yolcu koltuğunun kapısını benim için açtı. Günü bana zarar vererek güzelleşen adamın yaptığı kibarlığa gülüp "Benim de gözlerim yaşardı şimdi," dedikten sonra arabaya bindim. Alaylı bir şekilde güldükten sonra bir elini arabanın kapısına diğer eliniyse arabaya yaslayarak keyifli suratını bana doğru eğdi. "Üzerine alınma bebeğim. Siz kızlar arabanın kapısını düşüncesizce sert kapatıyorsunuz."

Gülüşüm silinirken geri çekildi ve kapıyı düzgünce kapatıp arabanın önünden dolanarak şoför koltuğuna ilerledi. Kapıyı açıp bindiğinde gözlerinin içine bakarak benim tarafımdaki kapıyı açtım. Yüzünü hafifçe buruşturduğunda ne yapacağımı anladığını biliyordum. Kapıyı sert bir şekilde çektiğimde gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Tekrar keyiflenerek önüme döndüm ve emniyet kemerimi taktım. Beni tren rayından çektiğine pişmanmış gibi duruyordu.

Yol beni bir daha arabaya almayacağına dair kurduğu cümleleriyle geçerken onun evine geldik. Beni evindeki bir odanın önüne kadar yöneltirken günün yorgunluğuyla dert ettiğim tek şey ayağımda ayakkabıların olmayışıydı. Kız yurdundan çok Savaş'ın evine kız girdiği için evin içerisinde bir yerde bana olabilecek kız ayakkabısı bulmayı planlıyordum. Odanın önünde durduğumuzda omzumun üzerinden uzanıp odanın kapısının kulpunu indirdiğinde merakla kapıyı ittirdim.

Karanlık odada görmem gereken şeyi merak ederken bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Benim aksime bir şeyler görebiliyormuş gibi ileri aralık dudakları, birbirine girmiş nefesleriyle bakıyordu. Koridorun ışığından görebildiğim bedeni belki de bu odada görmem gereken tek şeydi, hissiz olabilmem için. Bana vereceğini iddia ettiği şey buydu, hissizlik.

Elleri duvarda gezindikten sonra odayı ışık doldurduğunda bakışlarımı ondan alıp odada gezdirmeye başladım.

"Ciddi misin?" dedim alayla çevremde dönerek odayı tanırken. Burası çok güzel bir kütüphaneydi! Ama tam olarak kütüphane sayılmazdı. Kitaplar olsa da kitapların haricinde içkiler ve silah, bıçaklarla doluydu raflar. Silah ve bıçak koleksiyonu var gibiydi. Eski gibi gözüken silah ve bıçaklarda elimi gezdirdim. Bir insan neden bunun koleksiyonunu yapardı ki? Gözüm tekrar içkilere takıldığında iç çektim. Ah... En son ne zaman içmiştim acaba?

Ellerimi bir hazinenin üzerinde gezdirirken "Bebeklerimden uzak dur," diyen Savaş'la dudağımı bükerek elimi beyaz şaraptan çekip Savaş'a döndüm. Kütüphanenin yanında duvarla uğraşıyordu. Bana sırtı dönük olduğu için tam olarak ne yaptığını göremiyordum ama o benim ne yaptığımı oldukça çok iyi görüyor olmalıydı.

Bilim adına önemli bir deney için elimi içkilere tekrar götürdüğümde "Silahla dolu bir odada beni sinirlendirme Kumsal," diye bastırdığı için elimi tekrar kendime çektim. Nereden görüyordu Tanrı aşkına?

Çıplak ayaklarımı odanın soğuk parkelerine sürterek Savaş'a yaklaşmaya başladım. Kollarımı belimden geriye doğru itip göğsümü gererken "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Cevabımı almam çok uzun sürmemişti.

Kütüphane bulunduğu rayda ittiriliyormuş gibi sola doğru kaydığında Savaş bedenini bana döndürdü. "Bir koleksiyonum var."

Evet onu fark etmiştim. Ama sanırım fark ettiğim silah ve bıçak koleksiyonundan bahsetmiyordu. Gözlerim açılan alana döndüğünde kaşlarım kalktı.

"İsimler koleksiyonu mu?" diye sordum şaşkınlıkla kütüphanenin ardında bıraktığı boşluktaki tahtaya bakarken. Bir duvarı kaplayan kütüphanenin bıraktığı boşluğun neredeyse hepsini kapsayan tahtanın üzerinde bir sürü isim yazılıydı. Savaş'ın bahsettiği tahta, bu muydu? Kendi ismini de yazmamı söylediği tahta. Onca ismin yanına...

"Hayır. Moruklar koleksiyonu."

Bakışlarım yanımda dikilen Savaş'a dönerken başımı hafifçe sola yatırıp kaşlarımı kaldırdım. Ellerini deri ceketinin ceplerine yerleştirip üst dudağını dişleri arasına aldıktan sonra yavaşça serbest bıraktı.

Şey... Güzel bir görüntüydü.

"Bana zarar vermesinler diye zarar vermek zorunda kaldığım insanların ismini yazıyorum. Kırmızıyla yazılı olan öldürdüklerim. Genelde kendi kanlarıyla."

Tüylerim diken diken olurken onlarca isme tekrar baktım. Yüzü unutulan ama ismi hep bu duvarda kazılı olan onlarca isim vardı burada.

"Bazıları da benim kanımla."

Öldürdüğü insanların isimlerini yazmak için kanını akıtmasını ister istemez hayal ettiğim için kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattıktan sonra derin bir nefes aldım. Oysaki yanında güldüğüm birkaç saniyede bulunduğum oyunun içerisinde gelişen tüm bu olanları unutuyordum. Unutulmaması gereken önemli şeylerden biriydi, Savaş'ın psikopat oluşu.

"Peki ya birden öldürmek zorunda oldukların?" diye sordum detay isteyen bakışlarım tahtada gezinirken. Bu tahtaya 'Savaş Atan' yazmak zorunda kalacaktım eğer bu gece Savaş havuzda ölmek zorunda olsaydı. Bana birilerini öldürmeden önce ismini sorduğunu söylemişti bir seferinde. Yani bana da ismimi soracaktı. Onu kandıran gözlerimle gözlerinin içine bakarak 'Derin Andaş' diyebilecek miydim? O gerçeği öğrenene kadar Derin kalabilecek miydim, onu da bilemiyordum.

"Sonradan isimlerini öğreniyorum."

"Onlara saygı duyuyorsun," dedim hafif bir ürpertiyle bakışlarımı ona çevirirken. Gülümseyecek gibiydim ama muhtemelen delilerin sahip olabileceği kadar histerik bir gülümseme olurdu bu. Kumsal'la Savaş arasındaki benzerlikler için kurduğum köprüye bir ağ atmıştı bu gerçek. Savaş'ı Kumsal'la bire bir sanıyordum ama öyle gözükmüyordu. Bu ağlar gittikçe köprüyü saracak ve çürütecekti.

"Çünkü hayalimi gerçekleştiren başarılı piçler," dedi son kez zarar verdiklerinin isimleriyle dolu olan tahtaya bakarken. Bakışlarını yavaşça tahtadan aldıktan sonra çok kısa bir an bana çevirdi. Arkasına döndükten sonra yorgun adımlarla birkaç dakika önce tapma noktasına geldiğim beyaz şarabı raftan çıkarıp çenesinin ucuyla kapıyı gösterdi.

"Gel biraz melek kızdıralım."

Davet sayılabilecek cümlesinden sonra şarabı elinde döndürerek odadan ağır adımlarla çıktı. Rüzgârının bıraktığı uğultu odada hâlâ dolanır gibiydi ama gözlerim onu göremez olduğunda tekrar tahtayı buldu. Derin bir nefes alıp raflardaki onlarca bıçaktan birini alıp avucumda kısa bir kesik açtım. Babamın benden kaçmak için sonsuz bir istek duyduğu dakikalarda avucumdaki anahtarın sivri ucunun kestiği yerin üzerinden geçmiştim, yeni bir yara oluşturmamıştım. Kan anında kendine bir yol çizerken kararsız bakışlarımı tahtaya çıkardım.

Nasıl olsa bir gün olacaktı. Savaş'ın kanıyla değil, kendi kanımla olmalıydı hiç değilse.

Savaş bana nasıl hissiz olunması gerektiğini değil, neden hissiz olunması gerektiğini göstermişti ve anlamıştım da. Savaş'ı buna mecbur bırakmışlardı. Ama bunu kendi hayatıma uyarlayamazdım çünkü Bora denilen sözüm ona acayip mükemmel bir bela başıma musallat olmuştu ve kurtulmaya da niyetim yoktu. Her şeye rağmen hissiz değil hislere sahip olan biri olacaktım.

Tahtanın şimdilik fazla dikkat çekmeyen bir kısmına küçük harflerle kendi kanımla, 'Derin Andaş' yazdıktan sonra birkaç adım gerileyip ismimin diğer ölü isimlerin yanına yakışıp yakışmadığına baktım.

Derin Andaş. Seni Kumsal dışında ilk defa kandıran kişi.

78

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!