Kukla
"En sevdiğim misafirlerim!"
"Geldi yine tipini siktiğim," diye homurdandı Savaş sigarasını yakarken. Dudaklarının arasındaki Kumsal'ın ona yılbaşında verdiğini söylediği sigara paketinden çıkardığı sigara konuştukça düşecekmiş gibi oluyordu ama iki eliyle de tutsa o kadar sağlam olmazmış gibime geliyordu. Sigarasının ucuna yaklaştırdığı çakmakla sigarasını yaktıktan sonra çakmağı biraz önce sigara paketini koyduğu cebine koyup ellerini öne doğru uzattı ve parmaklarını çıtlattı.
Daha önce de misafir olduğumuz Merih, Savaş tarafından pek hoş karşılanmamasını umursamıyormuş gibi sırıtmaya devam etti. Savaş'ın hemen yanındaydım ama metrelerce uzağında gibiydim. Savaş anlayamadığım bir nedenden dolayı bu mekâna geldiğimizden beri bakışlarını bana çevirmiyordu. Onun alayla harmanlanmış öfkeli bakışlarını bedenim istemiyordu ama ruhum bir an önce bakmaları için sabırsızlanıyordu.
Kumsal'la oynadığımız oyunun içerisindeydim ama Kumsal bana tam da beklediğim gibi güvenmiyor olsa gerek oyun hakkında hiçbir şey söylememişti. Tek bildiğim, mahvetmemem gerektiğiydi. Ve benim de mahvetmediğim tek konu mahvetmek olduğu için tedirgince olacakları bekliyordum. Muhtemelen mahvedecektim ve Kumsal'ı o hastaneden boşu boşuna çıkarmış olacaktım. Yine de sonunda gerçekten bana bir şeyler anlatacaksa ve istediğimi verecekse şimdiki tedirginliğime değerdi. Merih'in bizim oyunumuzla ne alakası vardı çözememiştim ama Kumsal'ın oyunda onu gerekli gördüğüne bakılırsa bu adamı çok görecektim.
"Ee Savaş? Eğleniyor musun?" dedikten sonra mekânın içerisine baktı. Bir fabrikanın içi olmasına bakılırsa olması gerektiğinden daha lükstü. Sadece Merih'in adamları değil, Savaş'ın adamları da fabrikada dört dönüyordu. Ben ise buraya tek başına gelmenin ezikliğini yaşıyordum.
"Senin için buraları toplattım."
Savaş sigarasından uzun bir nefes çekerken Merih gibi mekâna baktı. Merih'in mekânda bıraktığı bakışlardan çok daha etkiliydi Savaş'ınkiler. Sigarasını işaret parmağı ve orta parmağı arasına yerleştirip dudakları arasından çektikten sonra külünü dökmek için elini indirdi. Bakışları Merih'e döndüğünde alayla cevapladı. "He, tam bir cümbüş havasındayım."
Merih, Savaş'ın alayı karşısında kaşlarını kaldırdı ve sırıtarak başını aşağı yukarı salladı. Bakışları bana döndüğünde sırıtışı ahlaksız bir boyuta dönmeye başladı. Tanrım...Benden yaşça büyüktü ve hiçbir paralel evrende onunla ilgilenmezdim.
"Peki ya sen Karam, sen nasılsın?"
Bakışları imalıydı. O beni Kumsal sanıyordu ve Kumsal'la oyun üzerine kurdukları iletişimi benimle kurdu sanıyordu. O yüzden garip bir bakışma içerisindeydik. Sözde oyunu düzenleyen ben olmama rağmen ben de merakla oyunu bekliyordum.
Berbat. "Mükemmel."
Merih başını hafifçe yana eğip yamuk bir şekilde sırıttıktan sonra tekrar Savaş'a baktı. Savaş çoktan sigarasını bitirmiş, belki de üçüncüsüne geçmişti. Onu izlemek yerine Merih'i izlediğim için hafif bir pişmanlık hissetmiştim.
"Burada neden bulunduğunuzu merak ediyor olmalısınız."
"Şahsen ben yeni, dört bin euro verdiğim topuklu ayakkabılarımı göstermeye geldim." İkisinin bakışları da ayakkabılarıma döndüğünde sırıtarak ayağımı hafifçe kaldırdım ve para kokan topuklu ayakkabımı gösterdim. Bora'nın yılbaşı hediyesiydi. Ben de ona buradan çıkarken büyük boy pizza almayı düşünüyordum. Parası kıyaslanmazdı ama anlamları neredeyse aynıydı. Ben topukluya âşıktım, o da pizzaya.
"Benim de adam öldüresim yoktu," dedi Savaş omuz silkip paketten yeni bir sigara çıkartırken. Sigarayı dudakları arasına yerleştirdikten sonra paketi cebine atıp, çakmağı çıkarttı. Çakmağın gazının bittiğini fark ettiğinde bakışlarını Merih'e çevirdi. Sigarasını dudakları arasından çektikten sonra konuşmaya başladı. "Yarram, çakmak atsana. Biliyorum beni öldürmek için yanıp tutuşuyorsun falan ama sigaramı içemediğimde çok agresif oluyorum ve genellikle agresif olduğumda çevremdekiler zarar görüyor."
Merih gözlerini devirip cebini karıştırdı. Birkaç kâğıdın ardından çakmağı çıkarttığında beceriksizce attı. Çakmak tam yüzüme geleceği sırada Savaş elini yüzümün önüne uzatıp çakmağı burnuma çarpmadan tuttu. Sessizce yutkunup kıpırdanırken bakışlarımı ona çevirdim. Sigarayı dudakları arasına yerleştirirken gözlerini gözlerimden ayırmadı. Yeşil gözleri birçok şeyi anlatırmış gibiydi. Belki de onun dilini çözsem Kumsal'ın bana anlatması için bu kadar çabalamam gerekmeyecekti.
Çakmağı sigaranın ucunda tutup yakarken alevler göz bebeğine yansımıştı. Alevlerin ardındaki bir çift donuk mavi gözün yansımasını görebiliyordum, göz bebeklerinde. Sigarasını yaktıktan sonra dudaklarının arasından kaçan dumanlar özgürden çok tutsak olmuştu sanki bedeninden çıkınca. Hayata koşmuşlardı, ölümden kaçmak için. Oysa sonunda yine ölüme koşacaklardı.
Sigaradan bir nefes daha aldıktan sonra parmakları arasına alıp da dudaklarından çekti. Dumanı havaya üflerken çakmağı Merih'e gösterdi. "Çakmağı çalıyorum. Haberin olsun," dedikten sonra çakmağı cebine attı ve işaret parmağıyla sigaranın üzerine vurup külün yere düşmesine sebep olup sigaradan bir nefes daha aldı.
Merih'in yerinde olsam çakmak için üzülürdüm çünkü altın kaplamaydı. Öyle bir çakmağım olsa sigaraya başlardım.
"Tabii. İstersen beş altı adamımı da sana vereyim. Sonuçta aramızdan su sızmıyor."
Geçen seferinde bizi öldürmeye çalıştıklarına bakarsak, pek inanasım gelmemişti.
"Asıl konuya gel Mersik."
Savaş bugün de havasındaydı. Anlayamadığım bir soğukluk vardı sadece. Her zaman bana, Kumsal'a, karşı bir soğukluk içerisindeydi ama her zaman döndürdüğü bir alay olurdu. Oysa bugün sadece çakmağı yüzüme gelmeden tuttuktan sonra sigarasını yaktığı süre zarfında bakmıştı. O da günlerce bakmış gibi yetmişti zaten. Öyle anlamlıydı ve aynı zamanda bana öyle anlamsızdı ki bakışları. Acaba gideri kapattığına pişman mı olmuştu? Ölmememden rahatsız gibiydi.
"Peki," dedi Merih gülerek. Savaş'la eğlendiği kesindi ve aynı zamanda Savaş'tan korktuğu. O gün Savaş'ın yanında sadece ben olsam ve onun adamları bütün mekânı doldursa bile Savaş'a karşı korkak yaklaşmıştı. Bedeni miydi korkutan, gözleri miydi, yoksa sözleri miydi, bilmiyordum. Ben hepsinden korkuyor, hepsinden de etkileniyordum.
"Güzel ve seksi Kumsal'ımızın kafasına nişan alıp ateş etsem ne hissederdin?"
Eğlence? Keyif? Yeni bir küfür keşfi?
"Hayatında yaptığın son şey olurdu."
Düşüncelerimi sarsan cevabının vücuduma da etki etmemesi için kendimi kastım. Bakışlarım yavaşça Savaş'a döndü. Sigarasıyla ilgilenmeye devam ederken umursamaz görünüyordu ama öyle söylüyorsa herhangi bir durumda bunu yapacağına emindim.
"Neden? Zamanında ona birlikte çok zarar vermedik mi?"
Savaş biraz bekledikten sonra omuz silkti. "Hepsi benim oyunum içerisindeydi," dedi ve bitmiş olan sigarasını yere attı. O söndürmeye tenezzül etmeyince ben söndürmek için yeltendim ama sonra topuklumun fiyatını hatırlayıp vazgeçtim. Bakışlarım yanmamış sigaradayken "Söndürsene şunu," diye mırıldandım. Bütün mekânı yakacak değildi ama yine de böyle ihtimallere takılırdım.
Savaş beni umursamadığında dudağımı büzüp Merih'i dinlemeye başladım. "Şimdi de onun oyununun içerisindeyiz."
Savaş'ın bakışları kısa bir anlığına bana döndüğünde ben hâlâ sönmemiş sigarayı düşünüyordum ama bakışlarını fark ettiğimde sigara geçmişte kalmış onca şeyin yanına gömüldü. Bakışları farklıydı. Biraz şaşkın, biraz sarsıntılı. Ne? Oyun sırası Kumsal'daydı ona oyun oynanıldığı için şaşıramazdı değil mi? Belki de bu adamla oynanıldığı için şaşırmıştı. Bu adamın kim olduğuyla ilgili merakım gittikçe artıyordu.
Gözlerimin içine bakarak "Ee?" dedikten sonra bakışlarını yavaşça Merih'e çevirdi. "Ne olmuş yarram?"
Gözlerinde gördüğüm şaşkınlıktan eser yoktu şimdi. Bana bakarken bir anlığına duvarlarını mı çekememişti yoksa bizzat görmemi mi istemişti bilmiyordum.
"Arada geçen onca şeyden sonra yine de benim yanıma gelip sana zarar vermeme izin veriyorsa, bence sen de benim onu öldürmeme laf etme."
'Arada geçen onca şey ne?' diye bağırmamak için zorlanıyordum. Şayet birkaç dakika daha böyle gizemli konuşmaya ve bakışmaya devam ederlerse yerdeki sönmemiş sigarayla üzerlerine yürüyebilirdim. Merih korkar mıydı bilmiyordum ama Savaş muhtemelen sigarayı elimden alıp, başka bir sigaranın ucuna tutarak o sigarayı da yaktıktan sonra bana sigarayı geri uzatıp içmeye devam ederdi.
Savaş elini kaldırıp saçlarını karıştırdıktan sonra tekrar Merih'e odaklandı. "Acın boğazındaysa, yutkunmayacaksın. Tüküreceksin. Eğer şimdi senin onu öldürmene izin verirsem, yutkunmuş olurum. Oysa ben onu tükürmek istiyorum. Kolaya kaçmak, geçiştirmek değil, bizzat kendim sayesinde kurtulmak."
Kumsal'ı 'Acı' olarak nitelendirmesi, benim de Savaş'ı 'Acı' olarak nitelendirmeme bakılırsa, garipti. Konuşurken bir kez bile bana bakmamıştı ama cümlesine nokta koyarmış gibi konuşması bittiğinde bakışlarını kısa bir anlığına bana çevirmişti. O bakışlardan sonra bir şey söyleme, sesimi duyurma isteğiyle doldum.
"Bedenin karanlık doluysa, ağzın da öyledir. Tükürürsen, tükürdüğün yer siyah olmaz mı? Kurtulamayacağın bir iz daha."
Bakışları tekrar bana döndüğünde omzumun çöktüğünü fark etmesin diye başımı dikleştirdim. Yeşillerine baktıkça aklıma havuzda hiç düşünmeden gideri kapattığı geliyordu. Belki de gideri kapatmadan önce Kumsal olmadığımı söylesem gideri tekrar açmayacak, beni yaşamamaktan kurtaracaktı. Belki de gideri açacak, benden her şeyi öğrenene kadar işkence edecekti.
"Yutkunursam da o karanlıktan kurtulur," dediğinde söylediğim şeyin bile ona örnek verdiğini fark edip dilimi çiğnemeye başladım. "Ve..." diye ekledi. "...dediğin gibi ağzım karanlık doluysa, öptüğüm de kaybolur."
Bakışlarını çoktan benden almış olmasına rağmen ben hâlâ ona bakıyordum. Tükürmek dışında bir çözüm daha varmış gibi söylemişti bunu. Acısıyla öpmek, acısını sevmek. Savaş Atan âşık olmak fikrini sunmuştu ama tercih edeceği bir yol değildi.
"Bakalım yutkunacak mısın yoksa tükürecek misin?" dedikten sonra cebinden çıkardığı silahı bana doğrulttu Merih. Savaş'la aramızda birkaç adım olmasına rağmen kurşunla aramızda saniyeler vardı. Merih tetiği çekmiş bir şekilde beklerken irileşen gözlerimi Savaş'a çevirdim. Rahat bir şekilde Merih'i izliyordu.
"Aklın sikindirik değilse o silahı indirirsin Merih."
"Senin kalbin 'Sikindirik' mi ona bakıyorum, Atan."
O an anladım, Kumsal bana bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyordu. Savaş'ın bana âşık olacağını...Tanrım, düşündükçe gülesim geliyordu. Kumsal Karam sandığım kadar zeki olmamalıydı. İki gün önce acımadan saçımdan tutup başımı havuza sokan Savaş Atan bana âşık olamazdı. Sırf söylediği cümleyi vurgulamak için silahı kaldırıp birini vurabilecek Atan, birine âşık olamazdı.
Savaş üst dudağını yalarken güldü ve omuz silkip benden birkaç adım uzaklaştı ve ellerini iki yana açtı. "Ona istediğin gibi zarar verebilirsin. İster döv, ister söv, ister ateş et, ister bıçakla. Seç beğen al, yarram. Ama öldürürsen, sonrasında adamların beni öldürecek bile olsa seni öldürürüm."
"Pekâlâ, Atan," dedikten sonra silahını kemerinin arasına sıkıştırıp bana yönelmeye başladı Merih. Geriye doğru adımlarken kaşlarımı çattım. Kumsal oyunların sonunda ölmeyeceğim güvencesini vermişti evet ama zarar görmeyeceğim garantisini vermemişti ve şimdi sırf Savaş'tan hise dair kırıntılar görebilmek için bana zarar verilecekti. Savaş'ın bakış açısında olaylar muhtemelen benim Merih'le işbirliği yapıp Savaş'a oyun oynamayı planlamam ama Merih'in bunu bozup sırf Savaş'la iddialaştılar diye bana zarar vereceği şeklinde ilerliyordu. Bunun Kumsal'ın oyununun bir parçası olduğunu düşünemezdi.
Cüsseli bedeni, yanında küçük kalan bedenime yaklaşırken siyah olan saçlarının önündeki beyaz bir tutam saçtan gözlerimi alamıyordum. Gözleri koyu renkteydi ama benim bakışlarımın daha koyu olduğuna emindim. Gerilemekten vazgeçtim çünkü muhtemelen Kumsal daha önce bu adamla Savaş'ın önünde bana zarar vereceksin tarzı konuşmuş olmalıydı ve şimdi ben çıkıp 'Hayır zarar verme' desem adam zarar vermeyebilirdi ama Kumsal'ın işini bozmuş olurdum, yine. Ve bu Kumsal Karam'ın düşmanlığını kazanmamam için son şansım olabilirdi. Planı bozmamam lazımdı ama sadece Merih'e izin de vermemeliydim. Biraz karşı koymalıydım ki Savaş şüphelenmesin.
Birkaç adımda adamlarının birinin yanına gittim ve belindeki silahı çekip Merih'e doğrulttum. Kokarcaya benzeyen saçları hâlâ ilgi odağımdayken ona bir şeyler söylemek zordu ama yine de odaklanmaya çalıştım. "Biraz daha bana yaklaşırsan son gördüğün şey kurşun olur."
Savaş arkadan homurdandı ama gözlerimi Merih'ten almaya korktuğum için ona bakamadım. Ne garipti. Savaş'ın olduğu yerde bir başkasından korkuyordum. Ayrıca oyun için bana zarar vereceğini bilmeme ve kabullenmeme rağmen yine de şu an zarar görme ihtimalimden korkuyordum.
"Savaş'ı duydun. Seni kurtarmayacak. Boşuna çabalıyorsun." Sesi baştan sona ima doluydu. Bana mı ima yapıyordu yoksa Savaş'a mı bilmiyordum...
"Sen de beni duydun. Bir adım daha atarsan seni kurşunlarla dans ettiririm."
Savaş "Ne olur bir adım atsana," derken Merih gözlerimdeki kararlılığı görmüş gibi tereddüt ediyordu. Kumsal'ın deliliğini az çok bilen biri olarak plandan vazgeçip vazgeçmediğimi düşünüyordu sanırım. Gözümü yavaşça kapatıp açtığımda vurulmayacağına olan güveniyle bana doğru ilerlemeye devam etti.
Merih'in gözleri arkamda bir yere kaydığında sahte bir telaş yapıp hızla arkamı döndüm. Bir adamın bana yaklaştığını fark edip silahı ona çevirmemden saniyeler sonra iki kol belime dolandı ve beni havaya kaldırdı. Adamlar silahı elimden almaya çalışırken sadece Savaş'a göz dağım olsun diye silahı vermemeye çalışıyordum. Adamlarının yanında şansım olmadığından saniyeler sonra elim boş bir şekilde Merih'in kolları arasından çıkmaya çalışıyordum.
Beni yere attığında dirseğimin altında kalan saçlarımı umursamadan kalkmaya çalıştım. Merih beni tekrar yere ittirdikten sonra üzerime oturup kollarımı başımın üzerinden yere yasladı. Elim zemine değdiğindeki soğukluk muydu beni ürperten yoksa Savaş'ın sigara içerek bizi izleyişi mi?
Hiçbir şey yapmayacak mıydı?
Adamlarından biri Merih'e bıçağı uzattığında tek eliyle başımın üzerinde birleştirdiği ellerimi tutarken diğer elindeki bıçağı boynuma getirdi ve nefesimi tutarak başımı yere yasladım. Merih de bıçağı boynuma yasladıktan sonra pis pis güldü. "Boşuna çırpınma bebeğim. Savaş Atan engel olmayacak."
Elindeki bıçağı omzuma getirip kesmeye başlamak için sapını doğrulttuğunda yutkundum ve gözlerimi kapattım. Ben tenimdeki acıyı beklerken önce bileğimdeki eller ve hemen ardından üzerimdeki beden eksildiğinde yavaşça gözlerimi araladım. Ben şaşkın bir şekilde üzerimden Merih'i alıp başka yere savurmuş olan Savaş'a bakarken çok kısa bir anlığına bana baktıktan sonra tekrar Merih'e yöneldi. Merih acıyla inleyerek elini sırtına götürdü ve çatlak sesiyle konuşmaya başladı. "İşimi daha görmemiştim Savaş. Sorun nedir?"
"Sorun..." derken önüne gelip dudağını büzdü. Ayağıyla yerde ritim tutarken bakışlarını çevrede gezdirdi. Saniyeler sonra tekrar ona döndü ve omuz silkti. "Ona 'Bebeğim' dedin ve ona sadece ben 'Bebeğim' diyebilirim. Kapiş yarram?"
Bahanesini kabul edip etmeme şansı vermeden Merih'in yakalarından tuttuğu gibi kaldırdı ve yumruğu suratına geçirdi. Kulağıma gelen sesle orantılı olarak doğrulurken titreyen ellerimle yerden destek aldım ve kalktım. Bu kimliği aldığımdan beri zarar görüyordum ve beni koruyacağına dair güvence veren kız da sadece nefesimi koruyordu anlaşılan. Sadece ölmeme izin vermeyecekti onun dışında her zararı alabilirdim ve bu hayatımın en güvenli şekliydi yine de. Merih'i dövüyor olan Savaş'a baktığımda fark ettiğim gerçekle kaşlarım kalktı. Beni korumuştu. Sadece öldürme çünkü onu sadece ben öldürebilirim, demesine rağmen bana zarar gelmesini de istememişti. Belki bunun sebebi de sadece onun zarar vermeyi istemesindendi ama Kumsal bunu bu şekilde yorumlamayacaktı.
Merih dağılmış suratıyla Savaş'ın yumruğu arasına elini koyarken "Dur!" diye bağırdı. Adamın tipi bile kötü yola düşmüş gibiydi. Bir de hareketleriyle ve sözleriyle kendini daha da itici bir hale getiriyordu.
Savaş ona konuşması içim zaman verdiğinde adam başını sağa çevirip ağzındaki kanı tükürdükten sonra gelip giden bakışlarıyla Savaş'a döndü. "Bu Kumsal'ın oyunu. Ben de oyunun içerisindeyim. O istemedikçe bana zarar veremezsin."
Savaş'ın gözleri bana döndüğünde merakla bakıyordu. Merih'in benim oyunumu bozup Savaş'la iddialaştığını ve bunun sonucunda bana zarar vermek istediğini sanıyordu. Aslında bütün bunların benim oyunum olduğunu kabul edersem Savaş'ın hislerini oynattığımı düşünecekti. Ondan aldığım merhametini geri kazanmasıyla dalga geçtiğimi. Eğer gerçekten Kumsal'ın sandığı gibi bana âşık oluyor olsa ise bununla dalga geçtiğimi düşünecekti ama neyse ki bu ihtimal elenmişti. Başımla onayladığımda Savaş "Taşşak mı geçiyorsun?" diye sordu, gözlerimi devirdim. "Bırak Merih'i."
Savaş "Tamam," dedikten sonra Merih'in yakalarından tutup havaya kaldırdı. Sertçe yere bırakıp mekânın çıkışına doğru yönelmeye başladı. Savaş tarafından garip bir şekilde bırakılan Merih yerde kıvranırken bana "Gönderme," diye mırıldandı. Diğer söyledikleri fısıltı gibiydi ama yine de anlamıştım. Kaşlarım kalkarken pürüzlü ses tonumla Savaş'a seslendim. 'Bana güven' dediğinde sana güvenmek istedim diyen adamın güvenini kırmışım gibi hissediyordum. Kumsal'ın yanında olduğuma bakılırsa bu hisse alışmam gerekecekti.
"Daha oyun bitmedi Savaş."
Çünkü biraz önce her ne kadar ben anlamasam da Savaş'ın bana karşı ne düşündüğünü anlayan Kumsal, şimdi benim Savaş'a karşı ne düşündüğümü anlayacaktı.
Bu yılbaşı uzun ve acılı geçecekmiş gibime geliyordu ve ben de Savaş'a bir paket sigara alarak bu yılbaşını geçirmek isterdim.
**
Şeytanla anlaşma yapmıştı Savaş. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Bu bakışlar başka bir şeyin bedeli olamazdı. O yeşil gözleri alabilmek için o bakışları kabul etmişti ruhu. Şimdiyse pişman olmalıydı. Hiç kimsenin onu sevmemesine sebep olabilecek bakışlara sahipken pişman olması gerekti. Öfkeli ve korkunçtu o bakışlar. Savaş'ın sevilmeyi isteyip istemeyeceğini düşünürken bir kez daha ürperdi vücudum. Bu sefer kalçamın hizasına gelen su değildi beni ürperten. Savaş'ın sevgiye ihtiyacı olup olmadığıydı.
Tercihen ben eline havadan çok silah değen birini sevmezdim. Bencillik miydi yoksa kötülük müydü bilmiyordum ama Savaş'ı sevme ihtimalini düşünme ihtimalini bile kendime vermiyordum.
"Harbiden mi?" diye bağırıp sırtının arkasında kalan iple bağlı olan ellerini kaldırıp indirdi Savaş. "Gelin biriniz cebimden sigarayı alın dingiller. Sigara ıslanacak."
"Asıl buna 'Harbiden mi?'" diye homurdandım. Rasgele boş mekâna bakıp bağıran Savaş'ın yeşil gözleri yavaşça bana döndü ve bir an bakışlarımı kaçırma isteğiyle doldum. Direnebilecek parçalarım kalmış olduğuna sevinmiştim çünkü gözlerimi ondan kaçırmamıştım. "Öleceksin ve hâlâ tek derdin sigara mı?"
"Ölmezsem sigara içmek isteyeceğim ve onlar da ıslak olursa içemem," dedikten sonra fazlasıyla açıklama yapmış gibi sustu. Sinirle inleyerek başımı havuzun taşına yasladım ve gözlerimi mekânın tavanına çıkardım. Tanrım... Şu sıralar çok diyor olmuştum ama, ölecektim!
Merih, dört bin euro olan topuklu ayakkabılarımı umursamadan beni muslukla su dolan havuzun içerisinde bağlamıştı.
Merih'in benim Savaş'a verdiğim değeri anlama yöntemi bir hayli garipti açıkçası. İkimizi de havuzun içerisinde bağlamış, musluğu da açmıştı. Dediğine göre havuz bir saat içerisinde dolardı. Tam olarak dolmadığı sürece benim ipleri açmama izin vermeyeceklerdi. Yani demem o ki, eğer havuz dolmadan ipleri çözersem beynim patates kızartması olacaktı Merih'in altın kurşunlarıyla. Güzel bir ölüm seçeneğiydi. Akıllılık edip şimdiden çözdükten sonra havuz dolduğunda vakit kaybetmeden sudan çıkmayı düşünmüş ve bu yolda adım da atmıştım ama sonuç olarak Merih adamını yollayıp bana tam olarak 'O ipe bir daha dokunursan havuz kanınla dolar.' dedirtmişti. Savaş'ın bana güveni olmasa gerek kendisine hususi olan bir havuz rica etmişti, birazdan onun ölümüne sebep olacak adamlara. Adamlar hiçbir şey demeden çıkınca Savaş onları öldürecekler listesine eklemişti ve ayrıca hakkı verilmesi gereken bir küfretmişti.
Savaş su biraz daha yükseldiğinde korkmaya başlayacağı için hiçbir türlü o ipi çözemeyecekti ama benim çözme ihtimalim vardı. Merih ve Kumsal benden Savaş'ın ipini de çözdükten sonra ikimizi de havuzdan çıkarmamı bekliyordu. Bu da nefesimi fazladan tutmak demek olacaktı. Havuzdan çıkıp birkaç dakika soluklandıktan sonra da tekrar dalamazdım çünkü hem tekrar dalmama izin vermeyeceklerdi hem de Savaş çoktan cehennemi boylamış orada kendine ortam kurmuş olacaktı. Ne olacaksa bu havuz içerisinde olacaktı ve birimiz havuzdan çıktığımızda diğerimizi kurtarma ihtimalimiz kalmayacaktı ki zaten Savaş'ın da kendini kurtarma ihtimali bile yoktu. Bu kadar fiyakalı bir plan kuracaklarına direkt gelip bana sorsalar ben onlara Savaş'a hiç değer vermediğimi hatta yerine kurbağa geçse fark etmeyeceğimi, tamam pekâlâ kurbağanın yeşil gözlere sahip olacağını sanmıyordum. Ve kaslara. Yani fark etme olasılığım da vardı- söylerdim ama onlar kendilerini yormak istiyorlarsa keyifleri bilirdi. Dönüp çözdüğüm ipi kurtarırdım da Savaş'ı kurtarmazdım.
Bir kere daha kendimi tehlikeye atamazdım onun için.
Kumsal'la Merih'in ne konuştuğunu bilmiyordum Merih benimle konuştuğunu sanıyor da olabilirdi, Kumsal olmadığımı biliyor da olabilirdi. Savaş'sa bana zarar verecekken kurtardığı Merih'i bırak dememden sonra tekrar ikimizin canının tehlikeye düşmesinin sebebini ne olarak düşünüyordu bilmiyordum. Korkudan Merih'i koruduğumu ama Merih'in yine bizi tehlikeye attığını düşünüyor olabilirdi.
Suyu dirseklerimde hissettiğimde kollarımı biraz daha kaldırıp dizlerimi kendime çektim. Ölümü anımsatan bir yavaşlıkla dolan su hareketlendiği için kulağa huzur veren bir ses getirdi. Ve yine aynı bu huzur sesi veren su, havuz dolduğunda ve biz boğulurken çırpındığımızda da aynı sesi çıkaracaktı hareketlerimizle hareketlenirken. O zaman ne kadar huzurlu gelirdi kulağa bilmiyordum. Sırtımın arkasında kalan bağlı kollarımı daha az rahatsız olacağım bir yerde tutarken suyun soğukluğu karşısında alabileceğim en büyük intikamı aldım, nefesimi titrekçe üfleyerek. Su biraz daha yükseldiğinde ayağa kalkacaktım. Savaş benden uzun olduğu için ayakta uzun süre daha nefes alabilirdi ama ben ayağa kalktığımda bile bir süre sonra su boyumu geçecekti. Savaş daha kısa süre nefesini tutacak olmasına rağmen sırf su onu korkuttuğu için kurtulamayacaktı. Bakışlarımı Savaş'a çevirdiğimde onun da beni izlediğini görüp dizlerimi kendime daha da çektim ve sessizce yutkundum.
Yeşil gözleri durgundu belki de ilk defa. Ne alay, ne öfke, ne nefret, ne de acı. Mutluluk da yoktu belki ama gözlerini nefretsiz görmek, mutlu görmekten daha büyük anlama geliyordu benim için. Yatakta uzanıyormuş gibi yayılmıştı havuzda. Bedeninin rahatlığının aksine gerilmişti nefesi. Nefesleri düzenliydi ama normalde olmasından daha derin nefesler alıyor, daha az nefes çıkarıyordu dudaklarından. Tam da ona yakıştığı gibi baştan aşağı siyaha bürünmüştü. Güzel, hatta çok güzel görünüyordu.
"Ölmekten korkmuyor musun?" diye sordum sırf düşüncelerimin onu biraz daha beğenmemesi için. Düşünceleri daha çok etkiliyordu beni, bedeninden. Bedenini düşünmektense sözlerini düşünmeyi yeğlerdim.
Omuz silkti. Hâlâ aklında sigarası vardı muhtemelen. Belki de havuzdan çıkmadan önce sigarasını da kurtarıp, o öldükten sonra mezarına atmalıydım. Savaş'ın isminin ve soy isminin yazılı olduğu bir mezar taşı gözlerimin önünden geçti ama gidemedi bir türlü. Sanırım ona ölümü yakıştırmıyordum, onu ölüm olarak tanımlasam bile. Ölümdü, acıydı, karanlıktı, yeşildi.
"Yaşamak da öldürür."
Belki haklı, belki de değildi. Ama o öyle bir ciddilikle söylüyordu ki alnımın ortasına sözünü dövme yapma isteğine bürünüyordum. Bu ses tonuyla bana her şeyi yaptırabilirdi. Ama o bu gerçekten yoksun bir şekilde hâlâ beni ölümle korkutarak bir şeyleri yapmamı sağlamaya çalışıyordu.
"Bazı ölümler..." dediğimde bakışlarının bana dönmesi beklemediğim bir şeydi. Yine hissettim, beni dinlediğini. Bu beni görmesi gibi bir şeydi. Bana bakması bedenimi yavaşlatırdı ama beni görmesi ve dinlemesi bedenimle uzaktan yakından alakası olmayan bir konuydu. Olan bedenime değil, ruhuma olurdu beni gördüğünde. Ruhum çırpınmıştı şimdi, beni duyduğunda. Beni göreceği gün muhtemelen ben bir daha hiçbir şey göremeyecektim ama hiç değilse şimdi beni duyuyordu.
Sesimi temizledikten sonra devam ettim. "Bazı ölümlerse yaşatır."
Bu tırtılın kelebek olması gibi bir şeydi. Arkasında bırakıyordu eski bedenini, aynı ruhuyla beraber. Yeni bir bedene, daha güzel yaşayacağı bir bedene geçerdi kısacık ömrünün olduğunu bilemeden. Eski bedenini öldürmüş, yeni bir hayata başlamıştı. Daha özgür olduğu bir hayata. Bu hikâyedeki küçük Derin'i bulduğumda gülümser gibi oldum. Bir kimlik aramamın bir diğer sebebi de bu değil miydi? Başka biri olduğum bir hayat, kendim olduğum bir hayattan daha cazip gözükmüştü.
"Evet, biliyorum. Unuttun mu? Hani lisanslı, sigortalı katilim falan?"
Beni kaale almasa bile dinlemiş olması bana yeterdi. Hangi katile sigorta yapıp, öğle yemeği parasını da veriyorlardı bilmiyordum ama Savaş bunu meslek olarak görüyordu. Herhalde birilerini öldürmediği zamanlar da mesai saatleri dışındaydı.
Başımı hafifçe eğip soluk sarı renkteki saçlarımın yüzüme duvar olmasına izin verirken gülümsedim. Bu kadar çok korkuyorken nasıl dışarıya hiçbir iz vermiyordu? Ben röntgenci bakışlarımla onu incelediğim için göğsünün hangi hızla kalkıp indiğini bile anlayabiliyordum ama akıllı olan biri ona birkaç saniyeden fazla bakamazdı. Güzelliği, bakışlarını görene kadardı.
"Senin beni kurtaracağını sanıyorlar."
Bakışlarımı Savaş'a çıkardığımda hâlâ beni izlediğini görüp gülümsediğimi görmemesini diledim. Vücudumu sarmaya başlayan sudan, bileklerimi acıtan ipten, ciğerimi yakan havadan daha çok rahatsız eden bir şey varsa o da bakışlarıydı. Derin bakıyordu gözleri ya da derin düşünüyordu. Her iki ihtimalde de bana bakıyordu ve ben su boyumu geçmiş gibi hissediyordum.
"Beni gideri açık bir havuzda bıraktığından sonra seni kurtaracağımı düşünmeleri Sephora'nın Mac'ten daha kaliteli olduğunu söylemeleri gibi bir şey. Ve hepimiz biliyoruz ki Sephora kozmetik markaları cemiyetinin Adriana Lima'sı."
Bu benim ince çizgimdi.
Savaş yanaklarını şişirip yeşil gözlerini kıstı. Çok kısa bir an anlayamadığını sanıp gülecek gibi oldum ama onun daha çok alaylı baktığını fark etmem de yine çok kısa sürmüştü. Dilimi çiğnerken bir katile kozmetik markalarını anlatacak kadar ne yaşadığımı düşünüyordum. Bir katille bir arada bulunmak? Ah evet.
"Kusura bakma bebeğim, seni incitmek istemedim." Kısa çaplı bir şok yaşarken Savaş Atan bana daha fazla eziyet vermeyip konuşmaya devam etti. "Ölürsün diye planlamıştım ama bazı şeyler doğru gitmedi."
İsterik bir şekilde güldüm. Birini öldürmeyi bu kadar rahat ve doğa ananın meyvesiymiş gibi anlatan biriyle karşı karşıya durmak kadar ürkütücü bir şey yoktu. Kolları bağlı olmasına rağmen bakışlarıyla ya da sözleriyle beni öldürebilecekmiş gibi hissediyordum. Gerçi Savaş beni şu an da öldürmek istese adamları hiç umursamadan o ipleri çözer, katil kalkışı yapar ve saniyeler içerisinde boğazıma yapışırdı. Yaşamak da istemiyor olmalıydı ki kurtulmak için hiçbir çaba göstermiyordu. İpleri çözüp kalksa adamlar onu öldürmeye cesaret edebilirler miydi? Konu Savaş'ın cesaret edip etmemesi değildi çünkü Savaş burada kalarak ölmeyi göze alıyorsa ipi çözüp kalkarak da başka bir yolla ölmeyi göze alabilirdi. Savaş, ölmeyi göze alabilirdi. Ölümü, bir hak etme konusu olarak düşünüyordu. Ölenler, ölümü hak edecek kadar az kötü kişilerdi, ona göre. Belki de ölümü hak etmediğini düşündüğü için bugüne kadar intihar etmemişti.
Kalkıp başka bir şekilde ölümüne yol açabilecek bile olsa kurtulmaya çalışmamasının sebebi onun da benim ne yapacağımı merak ediyor olmasıydı sanırım. Onu kurtarıp kurtarmayacağımı merak ediyordu.
Bakışı gülüşüme takılırken çok kısa bir an Kumsal'ın gülüşünün sesi geldi kulağıma. Benim gülüşümün yanında çığlık gibi kalıyordu onunki. Birçok şeyi yansıtıyordu gülüşüne, acıyı, öfkeyi, alayı. Ben şu an sadece sitemliydim. O gün ne kadar kötü olduğumu en iyi Bora bilirken Savaş şimdi gelmiş 'İncinmeni istemedim, aslında öldürecektim' diyordu.
"Gideri kapatman senin hatandı Savaş. Kapatmasaydın ve ölseydim her şey yolunda giderdi."
Bana oyun oynamadığını onun ağzından duymak istiyordum. Benim delirmediğimi bir de onun imasından çıkartmam gerekiyordu ki tam anlamıyla bu gerçeğe tutunayım. Bitmek bilmeyen kâbuslarımı göz önüne alırsak ve artık birinin ölmesi fikrine o kadar ürkmediğime bakarsak psikolojimin bozulduğu değişmez bir gerçekti ama hiç değilse delirmediğimi düşünüyordum. Hiç değilse hâlâ düşünebiliyordum.
Deliler de çok düşünüyor, diye hatırlattı içimde ardımda bıraktıklarımla beslenen mantıklı tarafım. Ona inanmayıp burun kıvırdığımda ise bana Kumsal'ı örnek olarak gösterdi. Buna nasıl burun kıvırabilirdim ki?
"Birini öldürecek günümde olmadığımı fark ettim."
Deli olmadığımı alayla da olsa kanıtladığı için saniyelik rahatlığım yine saniyelik bir öfkeyle dağıldı. "Gideri kapattıktan sonra neden beni havuzdan çıkarmadın?"
Pekâlâ Savaş'ın dudaklarıma yapışıp bana suni teneffüs yapmasını beklemiyordum ama bu konuda bir mantıksızlık vardı. Beni öldürmemeye karar verdiğini söylediyse, sadece gideri kapatmakla bu işi çözemezdi. Bora duştan çıkıp da yanıma geldikten sonra suni teneffüs yapmamış olsaydı şu anda yukarıda günahlarımı izleyip 'Bunu cidden ben mi yaptım? Emin miyiz?' diyor olacaktım.
"Kıçımın kenarı Bora'n o seksi çizgi film karakterli boxerıyla duştan çıkmış, beni görmüştü. Ben de sigaramı yakarken 'Bebeğim geberiyor' dedikten sonra salondan çıktım."
Ben de onun gibi sırıtmıştım ama aynı zaman da onunkisinin yanından geçmiyordu. Başımı onaylamazca sallarken karşımda nasıl yalan söylediğini izlemenin verdiği keyifle "Uyduruyorsun. Bora seni görmedi bile," dedim. Kalın kaşları kalkarken üst dudağını yaladı ve sessiz bir şekilde güldü. Gülüşünün sessiz olması fazlasıyla az olan keyfimi de götürmüştü.
Savaş iplerin el verdiği kadar bana yaklaştıktan sonra dilini dişlerinin arasına yerleştirip sırıttı. "Bebeğim, Bora'yla resmen sürtük-pezevenk bakışması yaşadık. Beni görmemesi gibi bir ihtimal yok."
Başım sağa yatarken araladığım dudaklarıma indi bakışları. Aramızda birkaç metre olmasına rağmen bile o dudaklarıma bakarken bakışlarımı kaçırma isteği duydum. Sanki dudaklarımın üzerinde pek belli olmayan parlatıcıyı bile görebilecekmiş gibi bakıyordu. Alt dudağımın içini dişlerken şu havuzun musluğunu daha da açmalarını bağırmayı bile düşünmüştüm. Ya görmemeliydi beni, ya da ben görmemeliydim bana dönük olan yeşillerini.
"Savaş nasıl olsa ölüp gideceksin. Neden doğruyu söylemiyorsun?"
"Söylüyorum," diye direttiğinde daha fazla zorlamadan konuyu kapattım. Bora'yı tanıyordum ve bu konuda bana yalan söylemeyeceğini biliyordum. Üstelik ben 'Deli değilim' diye bağırıp ağlarken, bana yalan söyleyemezdi. Muhtemelen Bora'nın çıktığını görmüş, nasıl olsa beni kurtaracak diye gitmişti. Bora'yla göz göze gelme ihtimalleri yoktu. Öyle olsaydı, Bora söylerdi. Bora deli olmadığımı bana söylerdi.
Su boynuma geldiğinde suda gürültüyle kalktım. Bileğimi saran ve cesedime soluk bir iz bırakacak ip yeterince uzun olmadığı için ayaktayken gergin canımı acıtıyordu. Dakikalar sonra komple vücudum suyun altında kalacakken bileğim için endişelenmedim.
Su Savaş'ın koltuk altına geliyordu ama Savaş suya 'Seni umursamıyorum' dermiş gibi yayılmaya devam ediyordu. Yüzünde sıkıntılı bir ifade vardı ama ölümden korkmadığına neredeyse adım kadar emindim. Gerçi adımdan da bu günlerde pek emin sayılmazdım.
"Korkuyor musun?" diye sordum. Çevrede gezen umursamaz bakışları bana döndü ve kalktığımı yeni fark ediyormuş gibi başını kaldırıp bakışlarını gözlerime çıkardı. Bedeni suyun içerisinden sıyrılırken onu izlemeye devam ettim. Benim gibi havuz taşına yaslanıp şimdi kalktığı için kalçasına gelen suya baktı bir süre. Sonra varlığımı hatırlamış gibi bakışlarını hızla bana çevirdi.
Hızla ekledim. "Sonuçta birçok kişinin hayallerini bir hiç uğruna harcayıp, umutlarını unutturdun. Birçok hayata son verdin ve ayrıca geceleri diz çöküp af dileyecekmiş gibi bir tipin de yok. Cehenneme gitmekten korkmuyor musun? Ya da... Yaratıcıya inanıyor musun?"
Yaratıcıya sığındığım çok an olmuştu çünkü ben hayatımın çoğu zamanında yalnız kalmıştım. Geceler boyu ağlamış, giden annemin dönmesi için yalvarmıştım. Babamın gitmeyip, kalması için ve birilerinin de gelmesi için, insanların bana inanması için çok dua etmiştim. Şimdi bakıyordum da sanırım sadece ihtiyacım olduğunda inançlı birisiydim.
"İnanırım ama şeytanla daha iyi anlaşıyoruz. Ayrıca yaşamım da cehennemden pek farklı sayılmaz. Ben gitmekten değil kalmaktan korkuyorum."
Korkuyorum, derken sesi benden -Kumsal'dan- bahsedermiş gibiydi. Öfkeliydi ama tereddütlüydü de. Söylemeye çekinir bir hali vardı. Tabii ya. O Savaş Atan'dı. Adım atmasıyla boşalttığı yollara ruhunu hapseden ve bu yüzden yalnız kalan adam...
Aramızda olsa olsa iki metre vardı. Gözlerinden korkacak kadar yakın, nefesini hissedemeyecek kadar uzaktım. Bakışlarımı kaçırırken Savaş'a odaklanmamak için Bora'yı düşündüm. Belki de şu an yılbaşı ağacımızın benim hiçbir zaman uzanamadığım tepe noktasına yıldızı asarken benim çabalarımı hatırlayıp gülüyordu. Koyu renk gözlerini iki dakikada bir saate kaydırıp ne zaman geleceğimi düşünüyordu belki de. Elinde bana aldığı hediye, yüzünde karları yakacak bir gülümseme, boğazında geldiğimde söyleyeceği sözlerin attığı düğümler.
"Yürüdüğün karanlık yola bir yoldaş alsaydın şu anda cehenneme gittiğine üzülüyor olmazdın."
Ruhunu yalnız kalması için hapsetmeseydi ve birilerinin yoluna girmesine ve özellikle kalmasına izin verseydi böyle olmazdı.
Cennete gideceğimi düşünmüyordum ama cehennem de Savaş gibiler için olmalıydı. Elinde tenden çok kan olanlar için. Oysa ben birini kazara bile olsa öldürmüş olsam günlerce, haftalarca, aylarca belki de yıllarca kendime gelemezdim.
Kalın kaşları dakikalar öncesindeki sıkıntılı halinden kurtulup gevşedi. Âdemelması boğazından inip çıkarken başını yana eğdi. Bana benden çok baktı. Sanki hiçbir şey değildim birkaç saniyeliğine gözlerinde.
Bakışlarını karşılayan bakışlarımdan sonra omuz silkti ve bakışlarını kaçırdı. "Katil oluyorsun, mutsuzsun sanıyorlar."
"Normal olanı o çünkü. Psikopat katiller mutsuz ve yalnızdır," dedim sanki her gün katil görüyormuş gibi. Suda gezinen bakışları bana döndü ve suya olan öfkesi, Kumsal'a olan öfkesinden ağır basmış olacak ki gözlerini bu sefer almadı.
"Hayır ben sosyopat psikopatım ve mutluyum."
Kaşlarım kalkarken alayla baktım. Yaşamıyorum diyordu ama mutlu olduğunu iddia ediyordu.
"Bence sen mutluluğun ne demek olduğunu bilmiyorsun." Burun kıvırmış gibi olmuştum. Bir an bunu söylediğime pişman olmuştum çünkü Savaş'ın başı hafifçe eğilmişti. Geçmişte neler yaşadığını ya da kimliğini kullandığım Kumsal'ın ona neler yaşattığını bilmeden mutluluğu tatmadığını söylemem acımasızdı.
"Ne demek?" diye ağzında geveledi. Ses tonu bağcık ucuna isim olarak verilen 'Aglet'in anlamını sorarmış gibiydi. Uzaktan yakından alakası yoktu bu konuyla. Gerekli görmediği de çok belliydi. Hiç mutlu olmuş muydu merak ediyordum. Hiç mutlu olduğu için gülmüş müydü? Ya da hiç mutluluktan ağlayacak duruma gelmiş miydi? Hiç durduk yere sırıtmış mıydı zihninde canlanan anılarını hatırlamasıyla? Birçok anım vardı benim, Bora sağ olsun. Durduk yere sırıtmamı sağlayan, sonra bir de çevremdekilerin bana deli gözüyle bakmasına neden olan gülüşler bırakan anılar. Ailemle olan anılarımı hayal meyal hatırlıyordum. Eğer bir şansım olsaydı, onları hatırlayabilmek isterdim.
"Göster bana."
Cevap vermek için araladığım dudaklarım hızla eklemesiyle tekrar kapandı. Mühürlenmiş gibi bir süre kapalı durdu dudaklarım. Gözlerimse mühürlenemeyecek kadar özgürdü onda bakabileceğim onca ayrıntı olduğundan. Aralıktı dudakları. Cevap vermeye cesaretliydi o. Kalkmasına rağmen yine beline kadar gelen suların ardındaki bedeni zorla görülen bir titremeye sahipti. Korkuyordu. Ama bakışlarımı kaldırıp da gözlerine baktığımda, korkmuyor gibi görünüyordu. Saçları dağınıktı. Henüz su değmemişti. Su değdiğinde de o kadar özgür kalabilecek miydi merak ediyordum. Su dudaklarına çıktığında Savaş'ın bakışları aynı kalacak mıydı merak ediyordum. Çırpınacak mıydı, merak ediyordum.
Sırf cevap beklediği için ağzımda bir şeyler geveledim. "Seni mutlu etmemi mi istiyorsun?"
Gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Evet."
"Şimdi seni mutlu edecek bir şey mi yapmalıyım?" diye sordum tekrar. Zaman kazanmaya çalışıyordum çünkü yetişkin, kendine verdiği adla sosyopat psikopat bir katil nasıl mutlu edilir hiçbir fikrim yoktu. Mantıklı olan da olmamasıydı sanırım.
Üst dudağını yalarken gözlerini yavaşça devirdi. "Bokunu çıkarma, evet."
"Hm..." diye mırıldandım göğsümüzün inip kalkmasında bile gözle görülür derecede hareketlenen suya bakarken. Şimdi 'Evet mutlusun evet' diyerek işin içinden sıyrılmak istiyordum. Savaş'a mutluluğu gösterecek olan biri Savaş'a mutsuzluğu gösteren kişinin kimliğini çalan kişi olamazdı.
Alaylı bir 'Hıh' sesi duyduğumda donuk mavi gözlerimi yeşillerine çevirdim. "İşte bu yüzden mutlu etmek yerine mutsuz ediyorum. Çok daha kısa sürüyor."
Sitemli bir ses tonu vardı ve bu da içimdeki öfkeli kısmı onu nasıl mutlu edeceğimi bildiğimi haykırması için dürtmeme sebep oluyordu ama şey, aslında bilmiyordum.
"Sadece düşünüyorum Savaş. Sonuçta her insanı mutlu edecek şeyler farklıdır," diye geçiştirip kendime kısa bir süre daha tanıdım. Ona sigaralarını kurtaracağımı söylesem mutlu olur muydu bilmiyordum ama mutlu olursa yemin ederim ki sudan bedenimi çıkarmadan önce sigaraları çıkarırdım. Mutlu bir Savaş Atan merak ettiklerim listesinde birinci olmayı zorluyordu. Onunla savaşan kısımsa, bu oyunun nasıl bileteceğine olan merakımdı.
"Bana 'Deniz düşün, kum düşün, huzurlu ses düşün' tarzı sikoloji saçmalıklar söylersen seni öldürürüm."
Zihnimdeki bazı planlar suya düşerken dudağımı büzdüm. Öyle şeyler de söyleyemeyeceksem kafamı suya gömmek dışında bir yol göremiyordum. "Öyle bir şey söylemeyeceğim," diye çıkıştım birkaç dakika önce planım tam da oyken. "Bence sen... Bence sen karanlığına bir ışık bulmalısın."
Sırtımı havuz taşına yaslarken nefesimi dışarı üfledim. Sonuçta ona bir yol vermiştim ama susmaktan daha mı iyiydi yoksa daha mı kötü müydü bilemiyordum. Dudağının bir kenarı kıvrılırken gözlerinin parladığını görür gibi oldum. "Telefon ışığı?"
Yemin ederim ki buradan ölü çıkmazsa onu öldürecektim. Sinirle homurdanırken bakışlarımı kaçırdım. "Pekâlâ, Pekâlâ. Dalga geçmiyorum, devam et."
Ona bakmadığımda üsteler sanmıştım ama sessiz kaldığında yine paşa paşa ona döndüm. Savaş Atan'a trip atabileceğimi söyleyen kısmım şimdi hangi tarafıma kaçmıştı acaba? "Bedenine değil, ruhuna bir ışık."
Bakışları yavaşça bana dönerken güldü ve benim de başım döndü. Öyle acılı bir gülüştü ki ayaklarımın kaydığını hissettim. "Çevrem götümü çizmek isteyen, benim aksime sevimsiz olan katillerle doluyken bir ışık bulmamı söylüyorsun. Ayrıca benim karanlıkta bir ışığa ihtiyacım yok. Çünkü ben karanlıkta değil, karanlığım."
"Şu an ne hissediyorsun?" diye sordum aniden. Konudan geçiş yapmışım gibi görünsem de aslında daha da derinlere inmiştim. "Hiçbir şey," dedi ve donuk bakışları söylediklerinin noktasını koydu.
"Birazdan öleceksin, şimdi ne hissediyorsun?"
Omuz silkti ve suyun hareketlendiğini belirten ses kulaklarıma geldi. Savaş'ın bakışları üzerimdeyken suyu gürültülü bulmam imkânsızdı. Alayla "Sigaraların ıslanıyor. Ne hissediyorsun?" diye sordum.
Gözlerini kıstı. "Nefret."
Güldüm. Garipti ki sahte bir gülüş değildi bu. Anormal bir şekilde eğleniyordum. Su omuzlarıma dayanmışken gülmem ne kadar sağlıklıydı bilmiyordum ama nefeslerime antidepresandı gülüşlerim. Rahatlayıp, zaten her gün ölüyormuş gibi hissetmeme sebep oluyordu. Dakikalar sonra ölümle romantik olmayan dakikalar yaşayacakken ve kurtulabileceğim kesin değilken gülmem deli olduğumu düşündüren başka bir ayrıntıydı.
Bakışları gülüşümdeyken "Çok şey," dediğinde yavaşça üst dudağımı ısırıp gülüşümü durdurmaya çalıştım. Kaşlarım kalkarken çoğu zamanki gibi ne dediğini anlayamadığım için "Ne?" diye sordum. Gözlerini kırpıştırdıktan sonra çok kısa bir an telaşlandığını sandım ama bana emin olmam için bir şans vermeyip tekrar ciddileşti. "Yok bir şey," dedi ve bana 'Uzatma ben katilim' bakışı atıp konuyu kapattı.
"Bana hissetmemeyi öğretirsen, sana hissetmeyi öğretirim."
"Bebeğim," dedi yamuk bir şekilde sırıtırken. "Tek yapman gereken Berkant piçinden kurtulmak."
Ah... Tabii ya. Kumsal Karam zaten hissizin tekiydi ama birkaç dakikalığına her şeyi unutmuş karşımdaki Savaş'la Derin olarak konuşuyormuşum gibi hissetmiştim. Benim hissizliğe ihtiyacım vardı Kumsal'ın ise hislere.
"Birilerini silmek o kadar kolay değil," dedim gözüme yetersiz biyolojik babamla olan anılarım gelirken. Tam bir onun bunun çocuğuydu ama yine de ondan kurtulamıyordum. Üstelik kalmaya bile çalışmıyorken, onu gönderememem oldukça mantıksızdı.
"Ya silersin ya da sikersin. Olay bu." Bakışları yavaşça suya indi. Onun omuzlarında olan su benim topuklu ayakkabılarım sayesinde çeneme gelmişti. Topuklu ayakkabılarım olmasa muhtemelen şu an ölüyor falan olacaktım.
Ah... Şu veletleri bu yüzden çok seviyordum. Hem cüzdan öldürüp hem de beden kurtarmayı çok iyi biliyorlardı.
"Sildim ama kalan izi gitmiyor." Babamdan bahsediyordum ama Kumsal'ın babasına Tanrı bilir ne olduğu için onun aklına 'Baba' fikri gelmiyor olmalıydı. O Bora'ya olan hislerime odaklanmıştı.
"Baran kıçımın kenarının dairesinin piçinin ne gibi bir iz bırakmış olabileceğini merak ediyorum. Sümüğünü üzerine falan mı sildi?"
Alayı karşısında gözlerimi devirdim ama çıkışmadım. Korktuğunu görebiliyordum. Suyun neresine geldiğinden çok nereme geldiğine bakıyordu. Suyun altında kaldığımda konuşacak birini bulamayacaktı ve çırpınışlarımı görüp kendisi için tedirgin olacaktı muhtemelen. Hem sudan korkuyordu, hem de ölüme yakındı. İlginçti, korkmuyordum. Su dudaklarımdan bedenime istila etmesin diye konuşurken başımı hafifçe kaldırmak zorunda olmama rağmen hâlâ rahattım. Ya korkmuyordum ya da titrememi gizliyordu su.
"Kumsal?" Seslenişi karşısında bakışlarımı artık görüşümün büyük bir kısmını kaplayan sudan alıp Savaş'a baktım. Dilini alt dudağında gezdirirken gergin bedeni ardında özgür gözlerini yüzümde gezdiriyordu. "O tahtaya benim ismimi de ekler misin?"
Rica ediyordu ve bu beni şaşırtmıştı. Genelde 'Yiyorsa yapma' tarzı konuşmaları olduğu için afallamıştım. Cevap bekleyişi de beni afallatan başka bir gerçekti. Hangi tahtadan bahsettiğini bilmiyordum. Neden o tahtaya kendi ismini yazmamı istediğini de bilmiyordum. Bunu neden benden istediğini de bilmiyordum.
"Neden kendin yapmıyorsun?"
Bana 'Bora sana âşıkmış.' demişim gibi baktıktan sonra çenesinin ucunu yavaşça kaldırdığında emrine uyup başımı kaldırdım ve dudaklarıma çarpan sudan birkaç dakikalığına kurtuldum. Başımı kaldırmamı istediğine göre söyleyecekleri bitmeden suya gömülmemi istemiyor olsa gerekti. Bencildi.
"Önümüzde beş vakte kadar ölmeyi planlıyorum," dedikten sonra suyu gösterdi. "Öldükten sonra da hazır kurtulmuşken geri dönmek istemediğimden, o tahtaya ismimi ekleyecek biri lazım."
Ölmeyeceğimi düşünüyordu. Kendimi kurtarabileceğimi biliyordu ama onu da kurtarmaya çalışmayacağımdan da emin gibiydi. Yine de merak ettiği için beklemişti. Başka şekilde bu oyuna baş kaldırmadan oyunun sona ermesini beklemişti ve şimdi kurtarmayacağımı düşünmesine rağmen beklemeye devam ediyordu. İçinde kurtaracağıma dair fikri olan bir tarafı da olmalıydı.
"Tahta nerede?" diye sordum Kumsal'a bunu söylemediğini umarak. Şaşırmadığı ya da terslemediği için nefesimi dışarı üfledim. Demek ki Kumsal bilmiyordu. Dudaklarımın hizasındaki sular hareketlenirken başımı biraz daha kaldırdım. Şimdi Savaş'a zar zor bakıyordum. Birazdan tek görüşüm tavan olacak kadar başımı kaldırmam gerekecekti.
"Kırıp yıktıklarının arasında."
Gözlerimin önüne kırılmış parçaları birleştirmeye çalışan Savaş gelince ürperdim. O gün bana bağrışını unutabileceğimi sanmıyordum. O anlamını anlayamadığım parçalara dokunabileceğim düşüncesiyle delirmişti ve ben dokunmaktan da ileri gidip onları parçalamıştım. Diz çöküp kendi kendine sayıklarken düzeltmeye çalışmaları öyle acıydı ki birkaç saniye onun Savaş olduğunu unutmuştum o gün. Oturup yardım etmek istemiştim ama yaptığım şey onun titreyen bedenini ardımda bırakmaktı. Şimdi aynı bedenden yardım istiyordu Savaş. Bu şeyi gerçekten önemli bulduğu belliydi çünkü rica etmişti! O tahta da neydi, yazılan neye ismini de eklememi istiyordu, sırf bunlara olan merakım için ölmemeyi kafaya koymuştum.
"Peki..." diye mırıldandığımda yemek boruma kayan su yüzünden birkaç kez öksürdüm ve bakışlarım tavana değecek şekilde başımı kaldırdım. Tanrım... İşte başlıyorduk.
Dakikalar süren çırpınışlarımdan hemen önce bir daha onunla konuşamayacağımın verdiği telaşla Savaş'a bir şeyler söyleme gereği duydum. Daha çok sesini duyabilmek içindi. Ölecekse bile korkmasını istemiyordum. Onun korkularını ona karşı kullanmış biri olarak, şimdiyse bu vazgeçebileceğim bir oyun olmasa da hatta benim oyunum bile olmasa da en azından korkmamasını istiyordum.
"Savaş..." diye mırıldandıktan sonra cevabını beklemeden ekledim. "Korkma."
Sözümü dinlermiş gibi uzun bir süre suda birinin çırpındığına dair hareketlilik olmadı. Merih'in dediği gibi istenilen su yüksekliğine ulaşıldığında kısa bir siren çalmıştı. Güçsüzlüğümü saklamaya çalışan tek kısmım Savaş'ın bedenine bakan gözlerimdi. Ellerim belli belirsiz ipi çözmeye çalışırken suyun altından bulanık görünen bedenine bakıyordum. Hareketsizdi ve beter olan kısmı da, bunun korkmadığı için olup olmadığını bilmiyordum. Bu kadar kısa sürede ölmüş olamazdı değil mi?
Bileklerim serbest kaldığında benim de ölüm kalım savaşında olduğum aklıma geldi ve yük taşırmış gibi bir ağırlıkla suyun yüzeyine çıkmaya başladım. Onu kurtaramazdım. Tuttuğum nefesim bıraktığım yerde kalmayıp da kalbime inerek beni zorlarken biraz daha dayanıp onu da kurtarma tehlikesini kendime veremezdim. Suyun bulanıklığını geçiyordu aklımın bulanıklığı. Uçurumdan kaçarmış gibi yükseldiğim her seferinde biraz daha yumuyordum gözlerimi. Ardımda bıraktığım tek şeyin ip olmasını dilerdim ama ardımda bugün içerisinde geçen sözleri, Savaş'ın yeşillerini, nefesini de bırakmıştım.
Yüzeye bir nefes uzaklıktayken nefesimi daha da uzak noktalara atıp tekrar derinlere inmeye başladım. Savaş Atan'ı bir kez daha kurtarmadan edemiyordum.
Savaş'ın bedenini kolaylıkla bulup ipi çözmeye başladım. Saçlarım dağınık bir şekilde görüş açıma girip havada süzülürmüş gibi suda süzülürken elim ipi çözmekten çok iple ilişkiye giriyordu. Bilerek, Savaş'ınkine daha çok düğüm atmışlardı ki Savaş daha bir düğümü bile çözememişti. Buna çabalamadığı da oldukça belliydi.
İp suda yükselmeye başladığında ruhumun kahkahası içimde yankılandı. Savaş'ın hareketsiz bedenini kavradım. Ayaklarımı hızla yere bastırıp aynı hızla sıçrarken Savaş'ı da yanımda sürükledim. Bana bir topuklu ayakkabı borçluydu.
Savaş'ı havuzun çevresindeki mermere ittikten sonra onun uzanan bedenindeki karnına alnımı yaslayıp öksürmeye başladım. Mekânın havası bedenimdeki sulara değiyor, beni ürpertiyordu ama asıl titreyen nefesimdi. Havuzdan çıkmaya çabalayamıyor, Savaş'ın mermerin üzerinde uzanan bedenine tutunuyordum.
Kararan gözlerim yavaşça bana renkler bahşetmeye başladığında nefesimi titrekçe üfledim ve alnımı Savaş'ın karnından çekip bakışlarımı Savaş'ın ıslak yüzüne çevirdim. Uzun kirpiklerinden düşen su damlaları önce göz altında geziniyor, yanağından saçına kayıyordu. Yumuşak saçlarında gezinme şansı elde ettikten sonra havuzun mermerindeki diğer sulara karışıyordu. Dudakları aralıktı ve nefes alıyormuş gibi gözükmüyordu.
Tekrar suya dalmışım gibi bir his veren nefesimle kulağımı göğsüne yasladım. Kulağımda atan kalbimin ardında onun kalp atışlarını yakalamaya çalışırken bakışlarımı ıslak kolunda gezdirmeye başladım. Elim 'Çalıştır şu kalbini' dermiş gibi bileğini sararken nefesimi dışarı üfledim ve başımı kaldırıp bakışlarımı Savaş'ın yüzüne çevirdim. Kendi nefeslerim ve kalp atışlarım yüzünden onunkilere ulaşamıyordum.
Sakinleşmeye çalışırken sudan homurdanarak çıktım ve üzerine yerleşip tekrar kulağımı göğsüne yasladım. Yaşadığını belirten o küçük sesi duyamadığımda hızla doğrulup ellerimi göğsüne getirdim ve kalp masajı yapmaya başladım. Titreyen ellerim kalbinin üzerinde yuva bulurken "Hadi..." diye mırıldanıyordum. Hem suya olan korkusuyla, hem de Azrailin alaylarıyla uğraşmıştı.
Saçlarım saçlarına karışırken dudaklarımı portresinde bana yer bırakmış gibi aralık olan dudaklarına bastırdım ve nefesimi dudakları arasından üfledim. Nefesimle nefes alması için çabaladım.
Geri çekilirken tekrar çaresizce kalp masajı yapmaya devam ettim. En kötüsü de çırpınmamıştı bile.
"Uyansana aptal. Daha sigaraların için o adamlardan intikam alacaksın. Sonra da gelip muhtemelen canımı yakacak başka bir oyun oynayacaksın ama..." dedikten sonra tekrar dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Hıçkırırmış gibi üflemiştim nefesimi dudakları arasından. Susarmış gibi hıçkırmıştım dudakları arasından çekilirken. "Haberin olsun ölenleri beyaz kefene sarıyorlar. O 'Ben katilim' havaların sönecek yani," derken garipleşen kalp masajıma devam ettim. Saniyeler sonra artık yumruklarımı indirmeye başlıyordum. Ona yumruk atabildiğim için sevinemediğim garip bir andı.
Dudaklarımı tekrar dudaklarına bastırdığımda nefesimi üfleyeceğim sırada nefesimi nefesine karıştırarak beni öpmeye başladığında kalbinin üzerinde olan ellerim atışlarımız arasında ezildi. Gözlerim irice açılırken bir kolu hızla belime dolandı ve beni altına çekti. Üzerimde dudakları dışında bedeni bedenime değmeyecek kadar uzaklıkta ama dudakları dudaklarıma eziyet edecek kadar yakınlıktayken ellerim yavaşça iki yanımdan havuz mermerine yaslandı. Saniyeler önce öldü sandığım adam başını yana eğip beni öpmeye devam ettiğinde alnına düşüp de benim alnıma da temas eden saçları mı yoksa mantığım mı bilmem beni dürtüp onu ittirmem gerektiğini hatırlattı.
Titreyen ellerim, titretecek vücuduna giderken çok kısa bir an karşılık verdiğimi sanıp endişelenmiştim. Öpüşü karşısında yapabileceğim tek şey nefes almak bile değildi. Ne yaptığımı bilemiyor, özgürlüğün tutsağı oluyordum. Ve garip olan başka bir şeyse, ellerim ittirmek için göğsüne gittiğinde hızlı kalp atışlarını hissetmemdi. Ellerim kendi çapında titremek dışında hareketsiz kalırken gözlerimi yavaşça kapattım. Bir sonraki hareketim gözlerimin hıncını almak istercesine hızlıydı. İttirmem karşısında dudaklarını dudaklarımdan çeken Savaş beklediğim kadar uzaklaşmayıp da üzerimden bana bakmaya başladığında ellerim tekrar güçsüzlükle mermere düştü. "Fırsatçısın resmen."
Onun altından çıkmaya çalışmalarım her ne kadar başarısızlık dalında bir efsane olsa da bana kolaylık sağlayarak üzerimden çekildi ve mermerin üzerine oturup saçlarını dağıttı. Bakışlarım mermerde gezinirken emekleyerek ondan uzaklaştım ama yeterince uzaklaşmama rağmen hâlâ rahatsız olduğumda kaçtığım şeyin o olmadığını anlayıp sinirle inledim.
Sakinleşemiyordum.
"Seni öpmek için fırsat kollamıyordum," dedim nefes nefese yerden kalkmaya çalışırken. Seneye de giyerim, dermiş gibi gerektiğinden hızlı olan nefeslerimi kendimi iplerden kurtardıktan sonra bir de sosyopat psikopat ve daha çok pislik olan katili kurtarmaya çalışırken daha fazla suda kalmış olmama yormasını diliyordum. "İnsanlar arasında biz ona 'Suni teneffüs' diyoruz."
"Beni öpmek için fırsat kovaladın yani?"
Ona kızgın bir bakış attıktan sonra neyse ki kalkabilmeyi başarmıştım. Kalkmıştım ama oturduğum zamankinden daha da alçaktaymış gibi hissediyordum bedenimin titrediği Savaş'ın gözlerinin yeşil olması gibi apaçık ortadayken. Kollarımı bedenime sararken soğuktan titreyen nefesimi üfledim ve bakışlarımı mekânın kapısına çevirdim. Savaş'ın bedeni hareketlendiğinde ona bakmayı şiddetle reddettim. Kapıya doğru bir adım attığımda yalpaladığım için bakışlarımı topuklu ayakkabılarıma indirdim ve kısa çaplı bir kalp krizi geçirdim.
"Tanrım neden ben?" diye inlerken eğildim ve tekinin topuğu kırılmış topuklu ayakkabılarıma bakıp iç çektim. Onca genç kız varken neden benim topuklu ayakkabılarımın topuğu kırılıyordu?
Ayakkabıları eşitlemek için midemi çıkarıp atarmış gibi ayakkabılarımın diğer tekinin de topuğunu kırdım ve kenara attım. Diğer topuk kim bilir havuzun neresindeydi. Suratımı asarken kollarımı tekrar vücuduma sardım. Bora'ya bunu söylediğimde muhtemelen tansiyonu düşecekti çünkü o ayakkabıları bana dört bin euroya almıştı.
Savaş güldüğünde telaşla bakışlarımı ona çevirdim. Böyle anları kaçırmayı sevmiyordum. Yeşilleri parlıyordu. Nefret ve öfkeden uzaktı. Gözlerim onda takılı kalırken keyifle kapıya yöneldiğinde bu mekânda yalnız kalmak istemediğim için hareketlendim ve ona yetişene kadar neredeyse koştum. Yamuk yumuk olan topuk kısımları yüzünden havuzda ölmeyip bir düşüşle ölme tehlikesi yaşamış olsam da sonunda Savaş'la beraber kapıdan çıkıyordum. Bir koridordan geçtikten sonra açık olan kapıdan dışarı çıktık. Bizim çıkmamız için açık bırakmış olmalılardı çünkü kapının içeriden açılabilen bir kulpu yoktu. Sadece dışarıdan açılabiliyor olmalıydı mekânın bu taraftaki kapısı. Dışarının rüzgârıyla beraber gerilerken bir kez daha titreyip dudağımı ısırdım. Bakışlarım taksi bulma umuduyla sokakta gezinirken sokağın sonunda kilometrelerce öteden fark edilecek kadar dikkat çekici olan yüzünü gördüğüm an içimdeki rüzgârlar, saçımı gerileten rüzgârı da geriletecek kadar esmişti.
"Kumsal..." diye mırıldandım ama o bana değil, Savaş'a bakıyordu. Hemen yanımda, sırılsıklam olan giysileri ve saçlarına rağmen hâlâ mükemmelliğin beden bulmuş ama ruhuna beden bulamamış gibi olan Savaş Atan ondan habersiz telefonuyla ilgileniyordu. Muhtemelen birinin gelip onu buradan alması için silah içerikli emirler yağdırıyordu. Dudağının bir kenarı kıvrıktı. Biraz daha zorlasa gülümseyecekmiş gibiydi ve bu fikir beni Kumsal'ın ikimizden sadece beş on metre uzakta olduğu gerçeğinden daha da afallattı.
Bakışlarımı tekrar Kumsal'a çevirdim yavaşça. Bu sefer bana bakıyordu ve uzun süredir bana bakıyormuş gibi sırıtıyordu. Sırıtması beni ürkütürken sessizce yutkundum. Kollarım bedenimden ayrılmış, rüzgâra karşı cephe oluşturmuştu. Asıl cephe oluşturması gereken göğsümdü çünkü birazdan kalbim fırlayacakmış gibi hissediyordum.
"Kuklam," dedi aynı bir gün önce onu lanet olası odadan çıkarmadan hemen önce söylediği gibi. Ama bu sefer dudaklarını oynatıyordu sadece. Keyifle "Oyna," dedi ve bize yaklaşmaya başladı. Bakışlarım hızla Savaş'a döndü. Hâlâ telefonla ilgileniyordu. Kumsal'ı görmemesi gerekiyordu, Kumsal da bunu yapmam için bana 'Oyna' demişti. Gittikçe yaklaşırken nefesimin zamanı olmadığını biliyordum. Savaş, ona baktığımı fark etmiş gibi bakışlarını bana çevirdi. Sadece birkaç adım uzaklığımdaydı. Bakışları çok nadir zamanlar ki gibi nefret dolu değildi. Daha çok dalgındı. Dudakları keyifliymiş gibi kıvrıktı. Bakışları, korkulu bakışlarımı gördüğünde kaşlarını kaldırdı ve telefonu yavaşça cebine koyup vücudunu bana döndürdü.
Evet, diye mırıldandı ruhum bedenime. Şimdi de oyna bakalım kukla.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!