Asıl Oyun
Attığım her adımda geriye doğru koşuyordu ruhum. Yapmak istiyor muydum bilmiyordum ama yapıyordum. Bundan birkaç dakika sonra Kumsal Karam'ın bulunduğu akıl hastanesinin en son katındaki odanın kapısının önüne gelecektim. O kapıyı açtığım gibi kapatmayacaktım çıkarken. Bir şeyler biliyor olacaktım, belki de Kumsal'ı delirten gerçekler beni de delirtecekti.
Doktorların bile tek başına giremediği odaya, onun planlarını bozmuş bir beden olarak girecektim. Bana kızgın olmalıydı. Belki de öfkeli. Onun kimliğini almış, o da yetmiyormuş gibi merhametimle kimliğini beyazla kirletmiştim. Ondan daha acımasız olsam belli olmazdı, zaten siyah olan birini nasıl karalayabilirdim ki? Ama ondan daha merhametli olduğum için karanlığının üzerine koyduğum tek bir beyaz nokta güneş gibi parlamıştı. Savaş da fark etmişti bunu ama Kumsal'ın değiştiğine değil, bir şeyin peşinde olduğuna yormuştu.
Kumsal bir şeyin peşindeydi evet, ama ben sadece bu kadar iyi olmamanın peşindeydim. Kendim dışında birini düşünmek istemiyordum artık. İnsanlığın izi kalmamış bireyler için niye endişeleniyordum? Savaş için, neden endişeleniyordum? Birçok kere canını kurtarmıştım. O günler ölebilirdim.
Buraya ilk getirildiğinden çok daha kötüymüş durumu. Hâlâ çok zekiydi ve belki de bu yüzden deliydi. Olanların farkındaydı ama kimsenin fark edemeyeceği olaylar yaratmaya da bayılıyordu. Bilgisayar programı gibi düşünüyordu ve arada kapanıyordu. O kapandığı zamanlarda odada kim varsa ona saldırıyordu. Umuyordum da o zamanında Kumsal'ın yanında olmak yerine yeni bir topuklu ayakkabı alıyor olurdum. O yüzden beni ziyaretçi olarak almak istememişlerdi. Ama Bora ve bitmek bilmeyen bağlantıları sayesinde doktorları dinlemek zorunda kalmamıştım. Bu benim için başarı mıydı yoksa yenilgi miydi bilmiyordum.
Demir kapının önüne geldiğimde koridor boyunca diğer hastalarla uğraşan hemşireler bana lavlara atlarmışım gibi bakıyorlardı. Ateş benim, demiştim Savaş'a. Yoksa Kumsal mıydı?
Doktorun verdiği kartı çıkartıp demir kapının kilit kısmına yerleştirdikten sonra derin bir nefes aldım. Birkaç saniye sonra içeride olacaktım. Donuk mavi gözlerim demir kapının soğukluğunu hissedermiş gibi bir ürpertiyle bakıyordu kapıya. Belki de içeride olacakları tahmin ediyordu gözlerim. Ruhum bekledikçe daha da geriye doğru koşuyordu. Bu hastaneden çıkmadan önce ruhum, bedenim bu odaya girmeliydi.
Kilide yerleştirdiğim kartı aşağıya doğru çektiğimde kulağıma mekanik bir ses geldi ve üst dudağımı yalayıp güldüm. Yaptığım delilikti ama yapmasam da delirecektim. Artık bir şeyleri bilmem gerekiyordu çünkü Savaş da beni delirtmeye başlıyordu. Dün gideri kapatmasını buna yormuştum. Ben bayılacak kadar suyun içerisinde kaldıktan sonra gideri kapatmıştı. Bedenim suyun üzerine çıkmıştı ve Bora beni öyle görmüş, kramp girdi suyun içerisinde boğuldum sanmıştı. Ben anlattığımda, inanmamıştı. Bora ilk defa beni anlamamıştı. Savaş'ın da istediği buydu zaten. Kendimi aklımı kaçırıyormuşum gibi hissetmemi istiyordu. Ama emindim. Dün, Savaş o spor salonuna gelmişti. Sadece Bora duş alırken fark etmeden oyalanmıştı ve Savaş da Bora çıkmadan spor salonundan çıkmıştı.
Bir elim ağır kapıyı ittirirken diğer elim ise oda kartını sımsıkı tutuyordu. Bu kart dışında bir şeyle açılmıyordu bu kapı. Kumsal'ın kaçmasını engellemek amacıyla böyle bir yöntem bulunmuştu ve bu yöntem sadece bu oda için geçerliydi. Diğer hastalar, Kumsal kadar korkutmuyordu anlaşılan. Ben odaya girdiğim gibi görevliler kapıyı çektiler ve aynı mekanik ses geldi kulağıma. Hoş, kalbime ait de olabilirdi bu ses. Odaya girmeden önceki kısa koridora baktım bir süre. Geldiğimden haberdar olmalıydı. Adamları hâlâ ona şaşırtıcı bir şekilde bağlıydı. Bu odadaymış, dışarıda dolaşıyormuş hiç umursamıyorlardı. O gün Savaş kendini bodruma kilitlediğinde çenesi ayak altında olan adamın uzun konuşmalarını hatırladığımda içim ürperdi. O adam da Kumsal'ın ölmemesi için çabalamıştı. Silah vermeye çalışmıştı ve odaya girmemem için bir sürü söz sarf etmişti.
"Derin Andaş, benim kuklam. Neden kendini bana göstermiyorsun? Göstermekten çekinen taraf ben olmalıydım."
Elimdeki kartı avucumu kanatacak kadar sıkı tutmaya başlamıştım artık. Bu odada bulunması bile ayrı bir endişeyken, sesini duymak vücudumun gerilmesine sebep olmuştu. Ondan korkuyor sayılmazdım. Anlatacaklarından korkuyordum sadece. Anlatacağı bile kesin değildi. La Fontaine Masalları değildi ki baş ucuna oturup dinleyeyim.
Derin bir nefes aldım. Kartı cebime koyup kanayan avucuma göz bile atmadan ilerlemeye başladım. Bir adımımda, geriye doğru bakmıştım. Diğer adımımda geriye doğru koşmuştu ruhum. Diğer adımımda ise kapıya vurmuştu. Bir sonraki adımımda kapıyı açmadıkları için sürünerek yere oturmuştu ruhum. Diğer adımımda ruhum kendini gizlemişti. Çünkü Kumsal Karam bağlandığı yatakta tam olarak gözlerime bakıyordu.
Şimdi 'Göstermekten çekinen taraf ben olmalıydım.' derken ne demek istediğini anlamıştım.
İrkilerek geri çekildiğimde dudakları kıvrıldı. "Yaralarım adına özür dilerim. Sanırım seni biraz korkuttular."
Gözlerim irice açılmışken yutkunma fırsatı vermiyordu aralık durmakta ısrarlı dudaklarım. Dudaklarım aralıktı ama nefes bile sığmıyordu aralarına. Yüzü... Tanrım yüzü... Yazın son haftası kendime kimlik seçerken Bora'nın elime verdiği dosyadaki halinden daha da kötüydü. Sadece beş ayda ne yapmıştı kendisine böyle?
Bir ayna varmış gibiydi karşımda. Aynada çatlaklar varmış da, yüzümün asıl halini göremiyormuş gibiydim. Ama çatlakların örtemediği gözlerimi görüyordum o aynada. Benim gibi donuktular, zamanında gördüğü şeyler benim gibi olmasa da. Hemen gözünün altından başlayan yaralar çenesine kadar iniyor, yüzünde bir parmaklık oluşturuyordu. Dudağında kıpkırmızı bir boya vardı. Alnı benzinle yakılmış gibi kıpkırmızı ve haraptı. Yüzünün güzelliğini almış gibiydi saçları. Benimkilerin aksine canlıydı. Güneşin rengini almakla yetinmemiş, ışığından da serpiştirmişi saçlarına. Yatıyor halde olduğu için saçlarının ne kadar uzun olduğunu bilmiyordum ama yastığa yayılan saçlarından anladığım kadarıyla oldukça gürdü. Üzerindeki beyaz elbise yetmemişti kusurlarını örtmeye. Boynunun bir tarafını şu anda benim boynumda sahtesi olan dövme kaplıyordu. Onunkisi daha gerçekçi ve daha canlı duruyordu. Ayrıca kusursuz ten rengine de daha çok yakışmıştı. Kusursuz olan tenini mahvetmişti ruhunun kusurlarıyla. Kollarında... Tanrım! Kollarında bir sürü zımba vardı. Yaraların üzerine zımbalanmış, yaraların iyileşmesine izin vermiyormuş gibiydi. Dizlerinin altına gelen beyaz elbisesinin açıkta bıraktığı bacakları boynundan sonra ten rengini gösteren tek parçasıydı bedeninin. Ufacık bir morluk bile yoktu. Doğum izi, ben, hiçbir şey yoktu. Bütün vücudunu mahvederken saçına ve bacaklarına dokunmamasının sebebi neydi? El ve ayak parmaklarına sürülmüş siyah oje vücudunun tek tük süslerinden biriydi. Garipti ki, gözlerimi kapatıp da açtığımda gördüğüm şey kolu, boynu, yüzü değil de bütün bedeni olduğunda hepsinin ona ne kadar uyum sağladığını fark edebiliyordum. Sanki Kumsal Karam buymuş gibiydi. O gözleri bu bedene aitmiş de kendine bu hakkı veriyormuş gibi mahvetmişti bedenini.
Ağzımdan hatırı sayılır bir argo kaçtığında kıpkırmızı ruj sürdüğü dudakları aralandı ve güldü. Gülüşü gözlerimin önünde, kulağımın oldukça arkasındaydı. Gülüyor muydu yoksa öfke mi püskürtüyordu belli değildi. Gülüşünün tonu güzel, anlamı vasattı. Belki de Savaş bu yüzden o kadar şaşırmıştı ben güldüğümde.
"Neden?" diye mırıldandım. Bir insan kendisine neden bunu yapardı ki? Yaraları belki birkaç ay sonra silik bir iz olarak kalacaktı ama asla tam geçmeyecekti. Yaralarından memnunmuş gibi gözüküyordu ki eğer böyleyse geçiyor gibi olduğunda aynı yaraları tekrar açacaktı.
"Çünkü ellerimi uzattığımda kimseyi bulamıyorum." Mavi gözleri bir anlığına yatağının yanındaki komodinin üzerindeki sayısız bıçağa kaydı. Doktorlar bunları buradan neden almıyordu? Aldırmıyor muydu Kumsal?
"Sadece bunlar geliyor elime. Ve ben de haklarını veriyorum."
Yatağa bağlı olmasından cesaretlenerek ona yaklaşmaya başladım. Normalde bağlı olmuyor olsa gerek bu bıçakları kullanabiliyordu. Ben odaya gireceğim için bağlamış olmalılardı. Bu bıçaklarla odaya giren kişilere zarar verebilirdi ve bağlamak için girenlerin ne yaşadığını oldukça merak ediyordum. Bıçağı aldığımda ne yapacağını da merak ediyordum. Küçük bir çocukla oynar gibi hareket ediyordum. Hem garip bir eğlencem vardı hem de tedirginliğim. O iplerden kurtulacak hali yoktu ya. Ama Savaş'ı bile korkutabilecek bir kıza her şeyi yapabilirmiş gözüyle bakıyordum. Savaş'ı kendine âşık etmek dışında her şeyi...
Elim bıçağa kaydığında öyle bir gülümsedi ki eli bıçağa kayan oymuş gibi hissettim. Gülümsediğinden habersiz gibiydi gözleri. Savaş Atan gibi bakıyordu ama hiç değilse onun yeşillerine öyle bakmak bile yakışıyordu. Oysa özgürlüğün sembolü olan mavi renge bu bakışlar anlamsız duruyordu. Yeşil, karanlığın rengi değildi ama karanlık olan gözleri değildi zaten. Bakışlarıydı. Başlı başına yeşile yeni bir ton oluşturmuş gözleri de ölümü simgeler gibiydi.
"Neden tek bir bıçağın yok? Biriyle bir sürü yara açabilirsin."
Bir çocukla konuşurmuş gibi seçiyordum sözlerimi. Ama amacım çocukta olduğu gibi anlaması değildi. Asıl, anlamamasıydı. Ne yapmaya çalıştığımı anlarsa ben onun ne yaptığını anlayamadan diğer tarafı boylardım.
"Çünkü acının da tonları vardır. Her acıya, her bireye, başka keskin bıçak."
Sadece kendine değil, bu odaya girenlere de zarar veriyordu demek ki. Dakikalardır elimin altında duran ama bir türlü elime almaya cesaret edemediğim bıçağa baktım tekrar. Derin bir nefes aldıktan sonra bıçağı elime alıp da kaldırdığımda sessiz kaldı. Kaldırdığım bıçağı yüzüme yaklaştırıp yansımadan kendi gözlerime bakarken sessizce yutkundum. Bu bıçak yeni olmalıydı, diğerleri gibi kanlı değildi. Ve diğerlerinden daha keskindi. Belki de bu bıçağı da benim için istemişti. Bağlı olması onu engeller miydi?
"Buraya neden geldiğimi biliyorsun."
"Yaşaman için merhamet dilemek?"
Bıçağı tekrar masaya ona uzak olan bir yere koyarken bakışlarımı ona çevirdim. Bağlı olduğu yatakta başını olduğum tarafa çevirmiş, her hareketimi dikkatle izliyordu. Mavi gözleri irice açıktı ve normal halinin de böyle olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım. Odaya girdiğimden beri gözlerini böyle tutması imkânsız olmalıydı.
Hayatım 'İmkânsız' dediklerimle doluydu gerçi. Olmaz dediğim her şeyin başrolünde olmaya başlamıştım.
"Pek sayılmaz. Ölmemi isteseydin şu anda sana değil toprağa bakıyor olurdum. Yaşamamı istiyorsun, Savaş'a oyunlar oynarken yaşamaya devam etmen için."
Bora'nın düşüncelerini olduğu gibi ona aktarırken kendimden emin gözüküyor olmalıydım ama ben sadece Bora'ya güveniyordum. Çoğu zaman ona 'Aptal' diye hitap etsem de oldukça zeki olduğu değişemez bir gerçekti. İkimizin baktığı şeyde o kesinlikle gerçek olanı görürdü. Zekiydi, bir de işin içinde ben varsam daha da zekileşiyordu. Sevgisi onu aptallaştırmıyor, kaybetmeme korkusuyla daha da mantıklı oluyordu. Savaş ikimizi de kaçırıp karşı karşıya sandalyeye bağladığında ben yalvarırken, o mantıklı konuşmuştu. Sonuç olarak neredeyse ölüyordu ama yine de mantıklıydı.
"Sen sadece oyunumu oynamam için bir yardımcı değil, aynı zamanda asıl oyunumsun."
Benimle ilgili Savaş'la ne gibi bir oyun oynayabilirdi ki? Belki ikimizi de yan yana getirir 'İki tane Kumsal' diye adamı delirtirdi ama bu sadece hâlâ Johnny Bravo izleyenlerin aklına gelecek bir oyundu. Kumsal'ın böyle bir oyuna 'Oyun' bile demeyeceğine emindim. Başka bir şey düşünüyordu, delirtmekten öte bir şey. Bakışları oldukça zevkliydi, ona bakanların zevkini kaçıracak kadar korkutucu olsa bile.
Ona moron gibi bakmaya devam ettiğimde kaşlarını kaldırdı ve tavana baktı, dudakları kırmızı rujun hakkını veriyormuş gibi bir mimikle büzülmüştü. "Sen onu şaşırtıyor, onu düşünmeye itiyorsun. Onu afallatıyor, onun beklemesini sağlıyorsun."
"Yani?" dedim başımı hafifçe sağa çevirip kaşlarımı kaldırırken. Bakışları bana döndüğünde biraz önceki keyfi şu ankinin yanında somurtmak kalırdı. Dudakları aralanmış, dili dişlerinin üzerinde geziniyordu. Hafif bir sırıtış vardı suratında, gözlerinde ise kahkahalar.
"Sana âşık olacak."
Sadece birkaç saniye Savaş'ın bana âşık olabileceği fikri geçti damarlarımdan. Kanın yerini doldurabilmiş gibi devam ettirdi bedenimi hayata. Savaş'ın doğuştan yeşil, hayattan öfkeli olan bakışlarının bana karşı değişebileceği düşüncesi ruhumun kafasını kalbime vurdu. Ruhum hissetmezken, kalbim incindi. Bedelini ödetmek istermiş gibi hızla çarpmaya başladı. O birkaç saniye geçtiğinde ve damarlarıma tekrar kan hâkim olduğunda gülmeye başladım. Başlarda sesinin kulağıma gelmediği gülüşlerim saniyeler sonra kapı ve duvarlar demir olmasa bütün hastaneyi inletebilecek sese yükseldi.
Benim gülüşüm Kumsal'ın yüzündeki keyfi sildiğinde direkt yaraları göze batmaya başladı. Savaş onun bu halini görse tanır mıydı onu? Benim Kumsal olmadığımı anlayamadıysa sandığı kadar tanımıyordu Kumsal'ı. Ruhu değiştiğinde tanımıyorsa, bedeni değiştiğinde tanır mıydı?
Sinirlerinin bozulduğunu fark ettiğimde gülüşümü kesmeye çalıştım. "Savaş Atan mı bana âşık olacak? Ya da... Savaş Atan birine mi âşık olacak? Lütfen... Onu benden daha iyi tanıyorsun."
"Evet," dedi hiç beklemeden. Gözleri sesiyle orantılı olarak açılıp kapanmıştı. "Onu senden daha iyi tanıyorum. Onun kimseye âşık olamama değil, kimseye güvenememe sorunu olduğunu, bu yüzden biliyorum."
"Sana güveniyor muydu?" Hikâyede kendime yer edinsem de hikâyeden habersizdim. Bu yüzden tereddüt etmiştim bunu söylerken. Birçok soru vardı zihnimde. Savaş mı başlatmıştı bu oyunu, yoksa Kumsal mı? Kim başlattıysa neden başlatmıştı? Birbirlerine olan asıl düşünceleri, birbirleri arasında olan o şey neydi? Oyunlardan birinde Savaş'ın bodrumunda parçaladığım o şeyler neden Savaş'ı mahvetmişti? O şeyler neydi? Savaş Atan kimdi?
"Bana güvenmiyordu. Başkalarının yanında birbirimizi korumamızın sebebi ikimizin de bu oyunu bitirmek istemeyişiydi. Ben ölmeyeyim, diye koruyordu. O ölmesin, diye koruyordum çünkü ikimizden biri biterse nefretimizi püskürtemeden bu oyunlar da biterdi. Güven diye bahsettiğimiz o şey aslında güvenin yanından bile geçmiyordu."
Anlatırken bana değil, ileri bakıyordu. Zihninden hangi anlar geçiyordu bilmiyordum. Savaş'la birbirlerine acımasız onca oyun oynamışlardı, her biri birbirinde iz bırakmıştı. Birinin izi de onu buralara getirmişti. Akıl hastanesinin doktorlarının bile girmeye korktuğu odadaydı. Savaş ise dışarıda rahatça geziyordu. Hangisi daha harap durumdaydı bilmiyordum. Burada tek başına olup, kendine zarar verip durmak mı yoksa dışarıda olup birilerine zarar vermek mi?
Bakışlarını bana çevirdiğinde dilimi çiğnemeye başladım. İrileştirdiği gözleri beni ürkütüyordu. Bedeninde onca yara varken beni en çok gözlerinin ürkütmesi garipti.
"Sana güveniyor mu?" Cevabını biliyormuş gibi sormuştu. Cevap vermemden çok, düşünmemi istiyordu. Savaş'a 'Güven bana' dediğimde anlamının bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Güvenmek istediğini söylemişti havuzda gideri açmadan hemen önce. Güvenip, güvenmediğini söylememişti ama güvenmek istediğini dile getirmişti.
Sessiz kaldığımda dilini dişleri arasına yerleştirip sırıttı. İki ön dişinin üzerindeki damakta piercing vardı. Beyaz, inci gibi dişleriyle ve kırmızı rujuyla birleşince güzel bir görüntü ortaya çıkıyordu. Savaş'ın bana güvenip güvenmesine ya da âşık olacağı saçmalığına söyleyecek bir şeyim yoktu ama soracağım bir sürü şey vardı.
"Bana anlatacak mısın?"
"Önce..." dedi ve kafasının üzerinde bağlı olan ellerine baktı. "Beni buradan çıkarmanı istiyorum."
Buradan çıkarsa, biterdim. Savaş'ın Kumsal olmadığımı anlamaması için hiçbir neden kalmazdı. Ya da Kumsal'ın ortaya çıkmaması için. Pekâlâ varlığım onun işine geliyordu ama gözden çıkaramayacağı biri değildim. Savaş'ın bana âşık olacağını ve bunun da asıl oyunu olduğunu söylüyordu ama Savaş'ın bana hiçbir şey hissetmeyeceğini fark ettiğinde beni aradan ya kendisi çıkartacaktı ya da Savaş'a çıkartacaktı. Bunu akıl hastanesinde olsa da yapabilirdi ama dışarı çıktığında görecekleri yapma ihtimalini arttırırdı.
"Yapamam..."
Bakışlarını hızla bana çevirdi. Elleri bağlı olsa bile geriledim. "Savaş'la aramızdakileri anlatmamı istemiyor musun? Savaş'ı böyle bir canavara neyin dönüştürdüğünü?"
"Bedeli canım olacaksa, hayır."
Gülecek gibi oldu. Gözleri daha da irileşmiş, pörtlemiş gibi bakıyordu. Yüzü kasılmış, yaraları daha bir göz önüne gelmişti. "Bu oyunlar bitmeden seni öldürmeyeceğim. Oyunlar bittiğinde Savaş ölmüş olacak ve sen de dayanamayıp kendini öldüreceksin. Eğer sen kendini öldürmezsen, ben de seni öldürmeyeceğim."
Savaş öldüğü için kendimi öldürmezdim. Savaş'ın bana âşık olacağını düşünen biriydi ve kendimi öldüreceğimi düşünmesi de normaldi. Sanırım benim de Savaş'a âşık olacağımı düşünüyordu ki Savaş canımı bu kadar yakıp dururken bu imkânsızdı. Ya da delireceğimi de düşünüyor olabilirdi.
"Sonunda öleceğim bir oyuna neden başlayayım ki?"
"Başladın bile."
Haklıydı. O kimliği alıp da Savaş'ın karşısına çıktığımda, başlamıştım. Başlarda neyin içerisinde olduğumun farkında değildim. Hoş, şimdi de içinde bulunduğum şeyi tam olarak bilmiyordum ama içinde sadece benim olmadığımın da bilincindeydim. Birbirine düşman iki kişi de bu olayın içerisindeydi. Kazanan taraf olamazdım. Kazanmak için öldürmem gerekiyorsa, olamazdım. Diğer iki düşman öldürmekten çekinmeyecek kadar ölüydü artık. Sadece kazananın öldürmediği taraf olabilirdim ki Kumsal öldürmeyeceğini söylüyordu.
"Ayrıca uğruna kimliğimi aldığın şeyin Savaş'ın elinde olduğunu biliyorum. Sana benimle oynarsan onu vadediyorum."
Cenk'in hayatını mahvedeceğim ve hayatımı kazanacağım kanıtlardan bahsediyordu. Savaş'ın elinden almam gerekiyordu ama nerede olduklarını nasıl bulacağıma ve bulsam bile Savaş'ın elinden nasıl alacağıma dair şüphelerim vardı. Şimdiyse her şeye ulaşabilecek bir kız bana onları vadediyordu. Hem de oyunların sonunda intihar etmezsem ölmeyeceğim güvencesini vererek. Beni koruyacaktı.
"Ama seni buradan çıkartamam. İstesem de bunu yapamam."
"Tek yapman gereken ipleri çözmek ve kapıyı açtıktan sonra kartı içeride bırakıp kapıyı kapatmak. Direkt hastaneden çıkarsan kimse sana kartı sormayacaktır."
"Seni bir daha nasıl göreceğim de sen bana her şeyi anlatacaksın ve istediğim şeyi vereceksin?"
Kabul etmeye yakın olduğumu fark ettiğinde dudakları kıvrıldı. Gerçekten buradan çıkmak istiyordu. Kendi adamları onu neden çıkaramıyordu, anlamıyordum. Onu burada tutmak isteyen Savaş dışında biri daha mı vardı? Savaş'la Kumsal'ın daha bir sürü düşmanları vardı ama benim gerçek Kumsal olmadığımı bilip gerçek Kumsal'ı akıl hastanesinde tutarak bana yardım edecek biri var mıydı?
"Her şeyi anlatmam ve istediğini vermem için sadece beni buradan çıkarman değil, benim yanımda olduğunu da hissettirmen gerekiyor."
Şimdi bıçağı karnına saplarsam istediği gibi, bir şeyleri hissedebilirdi. Sinirlenmemek için kendime onun Kumsal Karam olduğunu hatırlatırken bakışlarımın bıçakta gezinmesine engel olabilecek bir şey bulamıyordum.
"Nasıl olacakmış o?" dedim çaresizlikle. Bu olayın içerisindeysem ve sessizce çıkıp gidemiyorsan gürültüyle kalmayı öğrenmeliydim. Bir Kumsal Karam değildim belki ama bir Derin Andaş da olmak istemiyordum. Geride kalmıştı o kimlik. Gerideydi güçsüz ağlamalar. Gerideydi mahvolmuş bir hayat ve geri almaya çalışırken bu hallere düşmüştüm.
"Şöyle ki..." Keyifli sesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Çok kısa bir an Savaş'ı anımsadım gözlerine bakarken. Savaş'ı Kumsal oluşturmuştu zaten. Bedeni yaratıcıya, ruhu Kumsal'a aitti. Yeşil gözleriyse sadece Savaş'a ait olabilirdi.
"Sen beni bu bok yerden çıkardığında yılbaşında beraber Savaş'a bir oyun oynayacağız. Eğer sonuna kadar oyunu mahvetmezsen, sana her şeyi anlatacağım ve benim tarafımda olacaksın. Eğer bütün her şeyin sonunda Savaş'a âşık olmazsan, Savaş'ı öldürdüğümde hayatta kalacaksın."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!