29/37 · %76

Tozlar

27 dk okuma5.387 kelime24 Kasım 2025

Ona yumruk atmak için kaldırdığım kolumu kolaylıkla kavrayıp tam da istediğim gibi beni döndürdüğünde ve sırtımı göğsüne yasladığında hızla sırtında kaydım. Kalçam, ucunu yere yasladığım ayakkabılarımın topuklarına değdiği anda kollarımı arkaya uzatıp bir elime kolunu diğer elimle dizinin arka kısmını kavradım. Başımı eğerken tüm gücümü kullandım ve onu başımın üzerinden zemine çektim. Gürültüyle sırt üstü düşerken bile gülüyordu.

"Beni kandırdın."

Ayağa kalkarken önüme düşmüş saçlarımın ardından güldüm. Onun neredeyse belden üstünün ağırlığı kadar ağırlığım olmasına rağmen onu yenebilmiştim. İki saattir canıma okuyordu ve sonunda onu da yerde görebilmek hoşuma gitmişti. Zira, saatlerdir zeminle sürtüşüyordum.

Yorgunluktan acıyan kaslarımı rahatlatmak amacıyla kollarımı gerdim. Elini uzatan Bora'yı gördüğümde ona sırıtarak baktıktan sonra bakışlarımı kaçırdım. Onun parmağına bile dokunmayacağımı anladığında "Cadı," diyerek hiç zorlanmadan yerden kalktı. Amacının beni de düşürmek olduğunu bilmiyordum. Sadece yanına gidip onu kaldırmaya üşenmiştim ama iyi ki de üşenmiştim. Yoksa yine yere portremi çiziyor olacaktım.

Kollarımdaki iyi huylu kasları Müge Anlı'nın bile bulamayacağını anladığımda çaresiz gevşeme hareketlerime son verip suların olduğu masaya yöneldim. Kendime bir su aldıktan sonra Bora'ya da bir şişe kapıp ona fırlattım. Ayakkabılarını bağlıyor olsa bile zorlanmadan şişeyi tuttu ve kalçası üzerine oturup bacaklarını ayırarak kendine çekti. Kapağı açan büyük elleri şişeyi dudaklarına götürdü.

Aklıma onu biraz önce yere yapıştırdığım gelince tekrar güldüm. Savaş da böyle durduk yere 'Nasıl öldürdüm be' diyor muydu?

Suyu tek dikişte bitirdikten sonra şişeyi spor salonunda rasgele fırlattı. Koşu bandına çarpan şişe unutulmuşluğun verdiği bir sessizlikle yere düştü. Bakışlarımı Bora'ya çevirdiğimde o sıcacık gözlerini görüp gülümsedim.

"Ee nasıldım?"

"Eğer Savaş'la ya da Kumsal'la dövüşmen gerekirse..." Ben o karizmatik hareketimle ve üzerimdeki şortun çok güzel durmasıyla 'Mükemmeldin Derin, kesin başa çıkarsın' lafını -tamam 'İdare edersin' dese bile sevinirdim- beklerken o "...arkana bakmadan kaç derim" dediğinde kısa çaplı bir kriz geçirdim. Elimdeki şişeyi masaya attıktan sonra şaşkınlıkla kalkmış kaşlarımla ona döndüm.

"Ne? O kadar berbat mıydım yani? Pekâlâ iki saatin bir saat elli dokuz dakikasını yerde geçirmiş olabilirim ama o kalan bir dakikanın hiç mi hatırı yok? Hem biraz önce fiyakalı bir hareket yaptım."

Tepkime gülerken yerden kalktı ve bana doğru yaklaşmaya başladı. O yaklaştıkça onu izleyen gözlerim sadece onun yanında ortaya çıkan bir maviye dönüşürken çattığım kaşlarımda istemsizce gevşiyordu. Hiç değilse kendime sinirli kalmalıydım çünkü daha bu sabah Kumsal Karam'dan bir tehdit almışken Bora 'Bence hiç uğraşma, ikile' diyordu resmen.

Kumsal Karam güzel cümlelerini çok güzel bir kâğıda yazmıştı. Boğaç'a!

Biz mışıl mışıl uyurken kapıdaki gürültüyle önde Bora arkada o 'Yerinde kal' demesine rağmen dinlemeyen ben olarak kapıya gitmiştik ve Boğaç'ı, Boğaç'tan çok deniz anasına benzeyen bir şekilde kapının önünde yığılmış bir şekilde görmüştük. Kanlı göğsüne yazılmış bir not vardı.

'Kırmızı benim rengim. Kanatamıyorsan, kan akmasını da durdurmayacaksın. Akıtmadığın kan kadar akacak kanın.'

"Kumsal yüzünden tedirgin olduğunu biliyorum ama bildiğim başka bir şey varsa o da Kumsal'ın sana zarar vermeyeceği ve sana aldığım şortun çok yakışmış olduğu."

Kızgın suratımı sildiği yetmiyormuş gibi bir de yüzüme bir gülücük eklemişti.

"O zaman o tehdit ne?" diye sorarken bile çoktan inanmıştım Bora'ya.

"Seni öldürmeyecek çünkü işine geliyorsun. Önceden Savaş'a oynadığı oyunlarda ona da geri dönecek bir şeyler olduğunun bilincinde olduğu için korkuyordu. Ama şimdi ona ne yaparsa yapsın, Savaş senin yaptığını sanıp geri dönüş olarak sana zarar verecek. Sen de çıkıp da 'Ben yapmadım' diyemeyeceğin, çünkü dersen aynı zamanda 'Ben Kumsal değilim' demiş olacağın için Kumsal oyunlarını rahatlıkla oynayacak. Savaş da gelip yapmadığın şeyler için sana öfkelenecek. Kumsal zeki bir kız."

Kumsal Karam Savaş'tan korkuyordu ve şimdi de korkmaması için bir sebep bulmuştu kendine. Sahte bir Kumsal vardı. Oyuncak bir Kumsal. Gerçeği ne yaparsa yapsın cezasını ödeyecek bir oyuncak. Kendisinin yıkıp döktüklerini toparlayacak sahte bir Kumsal. Beni bu oyunlara başlatan oyunu da, Cenk'i mahvedeceğim kanıtları kaybetmemi sağlayan oyunu da Kumsal'ın oynadığı anlaşılmıştı artık. Kumsal Karam benle beraber oyunlara geri dönmüştü.

Bir elini belime getirdiğinde gülümsemeye çalıştım. Her şeyde ona sığınıyordum. Her güçsüzlüğümde benden daha güçsüz oluyordu ki güçlü hissedeyim. Benimle o da ağlardı mesela, benimle o da gülerdi. Benimle her şeyi yapardı.

Ama zor bir gerçek vardı ki onun hâlâ bir hayatı vardı. Onun hâlâ sevdiği şeyler, yapmaktan hoşlandığı şeyler, onun hâlâ bir ailesi vardı. Onun hâlâ, bir annesi vardı. Benimse yoktu. Savaş'la tanışmadan önce de yoktu hayatım. Geri kazanmaya çalışırken tanışmıştım Savaş'la.

"Ben havuza giriyorum. Sen de duştan çıktıktan sonra eve geçeriz," dedikten sonra belimdeki elini yavaşça indirdim ve masayla arasından çıktım. Spor salonunun havuza çıkan kapısına yönelirken beni bırakması gerektiğini düşünüyordum. Çok geçmeden beni bırakmalıydı çünkü başa belanın tekiydim. Ailem yoktu, kişiliğim yoktu, başımdaki belalar çoktu. Nereye kadar benim için harcayacaktı ki hayatını?

"Hemen eve gitmeyiz, biraz beraber yüzeriz. Boşuna kapattırmadım bu spor salonunu, değil mi?"

Spor salonunun havuza bakan kapısından çıktığım gibi soyunmaya başladım. Kapıya yakın olan havuza doğru attığım her adımda bir parça daha eksiliyordu vücudumdan. Bu, Savaş'a gittikçe kendimden bir şeyler daha kaybetmeme benziyordu. Sonunda mayomla kaldığımda hızlı birkaç adım atıp havuza balıklama atladım.

Suyun temizliği ruhuma en çok yakın olan şey iken aynı zamanda da ruhumdan en çok uzaklaştırdığım şeydi. En çok suyun altında düşünüyordum ve düşünmek istemediğim için havuza ya da denize fazla girmiyordum. Belki de Savaş bu yüzden sudan korkuyordu. Sudan korktuğunu biliyordum, yüzmeyi de bilmiyordu. Bunu daha önceden öğrenmiştim. Ama çoğu şey duymama ve görmeme rağmen hâlâ Savaş Atan'ı tanımanın yanından bile geçmiyordum.

Savaş'ın düşüncelerimde kendine yer açtığını fark ettiğimde yüzmeyi bırakıp başımı suyun içerisinden çıkardım. Hava yüzümdeki su tanelerine çarpıp beni ürkütürken kendime de sahte olmam gerektiğini düşünüyordum. Herkese sahte olup düşüncelerimi ve hislerimi saklayabilirdim ama önce kendimden saklamam gerekiyordu bazı şeyleri.

Tekrar suyun altına dalarken gözlerimi kapamadım bu sefer. Savaş önce gözlerimde kendine yer açmıştı, sonra kulağımda, şimdi ise düşüncelerimde. Düşüncelerime kadar ulaşabilmiş bir kişiden nasıl uzaklaştıracaktım Derin'i? Nasıl inandıracaktım Kumsal olduğuma? Zaten bu aralar amacım Kumsal olmak değil, Derin olmaktı. Çünkü başta Kumsal olmaya uzaktım, şimdi ise Derin olmaya.

Ensemde bir el hissettiğimde Bora olduğunu düşünüp telaşlanmadım. Zaten birkaç saniye sonra o telaşlanıp ensemi bırakacaktı. Gözlerimi fazla süre kapalı tuttuğumda bile nefesimi dinleyecek kadar değer veriyordu bana Bora.

Dakikalar sonra ensemdeki el hâlâ gitmediğinde ve ciğerim nefesimle olan anlaşmasını unuttuğunda elimi ensemdeki ele götürdüm. Elim, eline değdiği gibi ateş değmiş gibi elini çektiğinde başımı sudan kaldırdım. Saçlarım omuzlarıma çarparken öksürüklerim bedenimi sarsmaya başladı. Nefes almaya çalışsam bile titrek ellerime bir yuva verebilmek için ellerimi yüzüme bastırıyordum. Bacaklarım suyun üzerinde kalabilmem için hareketliyken, ellerimin tek yapabildiği hareket titremekti.

Kendime biraz gelebildiğimde Bora'ya çığlığı basmak için ellerimi yüzümden çektim ama benim değil gözlerimin komutuyla ellerim suya yavaşça girdi. Sessizce yutkunurken, su damlalarının biriktiği gözlerimi kırpıştırdığımda Savaş yamukça sırıttı.

"Hastane masraflarını ödememişsin Kumsal. Hiç nazik değilsin."

O gün ona 'Güven bana' dediğimde sadece bakmıştı. Belki de sadece bakmamıştı ama bakışlarını yorumlayacak kadar tanımıyordum Savaş'ı. Bana cevap vermemiş olmasına rağmen onu kaldırmak için diğer adamlara yardım ettiğimde sesini çıkarmamıştı. Belki bana güvenmemişti ama ölmemek istemeye başlamıştı hiç değilse. Zaten bodrumdan çıktığımızda bedeni daha fazla dayanamayıp yığılmıştı.

O anda hissettiğim korkuyu tekrar hissettim alaylı yeşillerine bakarken.

"Ne o? Yanında refakatçı olarak kalıp tuvalete gittiğinde pantolonunu çekmemi mi bekliyordun?"

Sağ bacağının dizini ve diğer bacağının ayağını mermere yaslamış bir şekilde oturuyorken suya çok uzak, bir o kadar da yakındı. Uzanıp başımı ölene kadar suyun içerisinde tutacak kadar yakın, ama onu suya çekemeyeceğim kadar uzaktı. Yine de kendimi güvende hissediyordum çünkü o sudan korkuyordu. Başımı suya bastırma gibi bir harekette bulunursa elinden kurtulmak için çabalamayacak, onu da suya çekmeye çalışacaktım.

"Seksi bir refakatçı her zaman bulurum bebeğim."

Onun ima ettiği şeye karşılık yüzümü buruştururken ondan göze batmayacak kadar uzaklaştım. Korktuğumu anlamasını istemiyordum ama korkuyordum. Onu suya çekmekle ilgili olan düşüncelerim gittikçe tozların arkasında kalıyorlardı çünkü Savaş Bora'dan daha güçlüydü. Bora bana karşı gücünü kullanmıyor olmasına rağmen onun üstesinden gelemiyorsam Savaş'ın da gelemezdim ki Savaş bütün gücünü kullanmaktan geri durmuyordu.

"Belki de seni hastaneye götürmemeliydim," diye homurdandım. Dün gece Bora'yla izlediğimiz fantastik filmden sonraki hayat felsefem; belki de Savaş bu dünyada olduğu için uzaylılar istila etmiyordu. Pekâlâ, kafayı bu filmle bozmuştum. Film boyunca uyumamıştım ki uyumamam bile fantastik iken filmdeki efektleri gördüğümde adrenalin hormonlarıyla dolmuştu vücudum. Bunun gibi birçok acayip düşünce daha bulmuştum ama Bora'nın ağzımı patlamış mısırlarla doldurmasıyla son bulmuştu tarihe ışık tutacak düşüncelerim. Ve süpermarketin üç liralık patlamış mısırıyla, Derin Andaş'ın milyar dolarlık düşünceleri toprak altına atılmıştı. Ne yazık.

"Evet. O zaman bir sürü adamıma zarar vermenin hesabını verecek olmazdın."

Dilimi dişlerimin arasına yerleştirirken isterik bir şekilde gülmeye başladım. Hayatını kurtarmıştım. Pekâlâ ona göre hayatını tehlikeye atan da aynı kişiydi ama aslında öyle değildi. Kumsal hayatını tehlikeye atmış, sahte Kumsal da sahteliğini yapıp hayatını kurtarmıştı. Belki de kurtarmamalıydım. Ne diye kurtarmıştım ki? Bir ara IQ seviyemi ölçtürmeyi zihnimde bir köşeye yerleştirdim ve tozların onu da kapamamasını umdum. Çünkü cidden ölçtürmem gerekiyordu. Savaş ölse, Kumsal bu sefer bana yoğunlaşacaktı çünkü onun yerine geçmiştim ama yine de iki kişiyle birlikte uğraşmaktan daha iyiydi. Şimdi iki düşmanım vardı. Birbirlerine düşman iki kişi, bana düşman olmuşlardı. Savaş ve Kumsal. Kumsal bilerek, Savaş ise farkında olmadan.

"Oyun oynamak için geldiysen git oturaklarda iki üç dakika bekle biraz daha yüzmek istiyorum."

Alayıma karşılık onun tahtına göz koymuşum gibi bir tepki verdi ve elini tekrar enseme götürüp başımı suya bastırdı. Tabii ki de en alaylı kişi sensin Savaş!

Amacım Savaş'ı da suyun içine çekmek bile olsa Kumsal olmak için kendi isteğimle uzaklaştırdığım ruhum ve bedenim, bu sefer istemesem de birbirlerinden ayrı hareket ettiler. Artık üzerlerinde yetkim yokmuş gibi çırpınmaktan kendimi alamıyordum. Elini ensemden saçlarıma kaydırıp çektiğinde burnuma dolan havadan önce doldu gözlerime yeşilleri. Bedenimi sarstı hava, ruhumu sarstı gözleri. Öksürüklerim öyle şiddetliydi ki saçlarımdan tutmasa suyun dibini boylamama hiçbir şey engel olamazdı.

"Üç dakika bekledim. Şimdi oyun oynayacağım."

Tanrım... Üç dakika suyun içerisinde mi kalmıştım yani? Gerçi ne bekliyordum ki? O üç dakika içerisinde ölmüş olsam 'Onun hatası' der spor salonundan çıkardı Savaş. Üç dakikada ölüp ölmeyeceğimi neden düşünecekti ki? Üç dakika geçti diyorsa, üç dakika geçmiş olmalıydı. Savaş'ın bana acıması yoktu. Topuklu ayakkabılarıma şükür ki 'İki üç dakika bekle' demiştim. Çünkü içimden iki saat bekledikten sonra oyun oynaması geçiyordu.

"Tombala mı oynayacağız Savaş? Yarın yılbaşı."

Başını sağa yatırıp dudağını büktü. "İstersen tombala tarzına döndürebilirim bebeğim. Şimdi, ben zihnimdeki torbadan bir soru seçip ortaya koyacağım. Sen cevabını biliyorsan alıp kendi zihnindeki kâğıdına yerleştireceksin. Bilmiyorsan, ben bildiğim için alıp ben kendi kâğıdıma yerleştireceğim. Eğer sen kâğıdına yerleştirirsen diğer soruya geçeceğim. Ben bilirsem de kendi kâğıdıma yerleştireceğim ve başını suya bastıracağım. Her bilemediğin soruda suyun altında kalma süren artacak. Sonuna gelip de hiçbir soruyu bilemediysen..." dedikten sonra elini kaldırıp silahmış gibi tuttu ve dilini ateş ediyormuş gibi şaklattı. "...havuz giderini açacağım ve hasiktir bom! Çekim sayesinde o güzel kalçan veya eh işte olan bacağın gidere yapışacak. Gideri kapattığın için su boşalmayacak, suyun üzerine çıkamadığın için de nefes alamayacaksın. Öleceksin yarram."

Hm. Güzel bir hikâyeydi.

Bu kadar rahat konuşması sinirimi bozuyordu. Onu yeterince iyi tanımadığım için ölecektim. Buna benzer bir oyun daha oynamıştık. Bu sefer ortada silah dönüyordu ama o zaman bana da soru hakkı vermişti. Ve ayrıca kendi hakkında değil, Kumsal'ın hakkında sorular sormuştu. Savaş'ı önceden kandırmışım gibi bir hava verip cevabı atsam bile doğru söylemiş gibi gözükme ihtimalim vardı. Ama bu sefer, öyle bir ihtimalim yoktu. Muhtemelen Savaş'ın da dediği gibi güzel olan kalçam gidere yapışacak, genç ve su yüzünden buruşuk ölecektim. Savaş Atan normal şartlar altında Kumsal'dan vazgeçmezdi ama en sonki canının tehlikeye atıldığı oyun onu korkutmuş da olabilirdi.

"Başla," dedim korkumu sesime yansıtmamaya çalışırken. Tek korkum Savaş'ın oyunu değildi. Diğer korkum, Bora'nın da burada oluşuydu. Oyunu buysa, Bora'ya zarar veremezdi ama burada neler döndüğünü görüp engel olmaya kalkışırsa Savaş'ın sinirleri bozulabilirdi.

"Pekâlâ basit sorulardan başlayalım. En sevdiğim renk?"

Direkt elini enseme getirdiğinde bana cevap için fazla süre vermediğini anlayıp hızla üzerini taramaya başladım. Yeşil vardı, gözleri. Siyah vardı saçları, giysileri, ayakkabıları, ruhu. Beyaz vardı bedeni.

"Siyah," dedim öksürüklerin pürüzleştirdiği sesimle.

"Kırmızı var iken mi?" dediği gibi başımı suya gömdü. Suyun içinde baloncuklar çıkarırken yüzümü buruşturdum. Tabii ki kırmızı! Bunun hakkında bir sürü konuşma geçmişti aramızda ama saniyeler içerisinde cevap vermem gerektiğini için aklıma kırmızı gelmemişti. Bildiğim bir soruda bile yanılıyorsam, bilmediklerimi nasıl atacaktım?

Saçlarımdan çekip sudan çıkarttığında "30 saniye," dedim. Bir saniye bir saniye arttırsa ne olurdu? Yüz soru sorsa bile üç dakika da yırtardım. Ama bir saat, bir saat arttıracağını düşünen bir yanım da vardı. Savaş bir saat üşenmeden başımı suda tutar, geri çektiğinde 'Aa ölmüş' deyip beni tekrar suya bırakırdı.

"En sevdiğim film?"

Hiç düşünmeden "Testere," dedim. Cevabı düşünerek bulamayacağım kesindi o yüzden fazla düşünmeye gerek yoktu. Ayrıca filmdeki manyağa çok benziyordu ve en sevdiği film olma ihtimali de vardı.

"Karayip Korsanları," dediğinde kaşlarım kalktı ve gülümsememeye çalıştım. Yüz ifademe gözlerini devirdiğinde "Ben de nereden aklımda kalmış diyordum. Sen söylemiştin değil mi, hiç hatırlamıyorum," diye çevirmeye kalkıştıktan sonra "Niye uğraşıyorsam," deyip başımı suya bastırdı ve alaylarımdan kurtuldu. Ona çok güzel diye bahsettiğim ve izlemediği için yargıladığım film serisini izlemişti ve en sevdiği filmler olmuştu. Savaş'ı masum masum yatağında uzanıp kucağında laptopla film izlerken hayal edememiştim ama bir gün görmek isterdim.

Başımı sudan çıkardığında "Bir dakika," dedim. Yarım dakika, yarım dakika arttırıyordu. Şu anlık kulağa güzel geliyordu ama hoşluk derecesi soru sayısına göre değişebilirdi. Her soruda yarım dakika uzatıyordu süreyi ve gittikçe zorlaşacaktı.

"En sevdiğim müzik?"

Bu sefer bekledim. Hatta konuşmamak için dudaklarımı birbirine geçirip kana bulamak istercesine bastırdım. Savaş ve müzik, fizik ve eğlence gibi bir şeydi.

"Müzik sevmezsin," dedikten sonra korkuyla elinin hareketine baktım. Elini hareket ettirmediğinde yavaşça Savaş'a çevirdim bakışlarımı. Belki de doğru cevaplamıştım. Bana Bora'nın bilgisayar oyununu öğretirken yüz kez tekrarlamasına rağmen anlayamadığımdaki bakışı gibi baktıktan sonra "Severim," dedi. "Biliyorsun. Başkalarının acısıyla yazılmış şarkıları severim."

Suyla bir kez daha romantik dakikalar yaşadıktan sonra saçımdan tuttuğu gibi başımı kaldırdı. Bence bundan hoşlanmaya başlamıştı.

"Kitap okumayı seviyor muyum?"

Ters köşe yapıp hiç ihtimal vermediğim bir şeyi söyledim. "Evet. Bayılıyorsun."

"Dalga mı geçiyorsun?" diye homurdandıktan sonra başımı tekrar suya bastırdı. Tanrım... Havadan hayvan yağsa bana kırmızı dudaklı yarasa balığı düşerdi. Ne düşünsem tam tersi çıkıyordu.

Başımı sudan çıkarttığında sular iki yanımdan tekrar ailesine kavuşurken "İki dakika," dedim sözler nefes alışverişime karışırken. Amacım konuşmak mıydı yoksa nefes almak mıydı bilmiyordum. Su damlacıkları saçlarımdan başlayıp göğüslerimin altına kadar kaydıktan sonra havuz suyuyla birleşiyor, bir dahaki dalışımda tekrar bana kavuşmak için bekliyorlardı. Ciğerlerim birazdan bavullarını toplayıp vücudumu terk edecekmiş gibi hissediyordum ve Savaş'ın tek yaptığı sırıtmaktı.

"Sevişirken ne yaparım?"

"Sevişirsin?" diye sordum hafifçe sırıtırken. Nasıl olsa bilemeyecektim, artık eğlenceye bakıyordum. Tekrar suyla kavuştuğumda sandığım kadar eğlenceli olmadığını fark ettim. Tanrım... Ölecektim. Hiçbir soru bilememiştim ve Savaş'ın da sinirlerini bozmaya başlamıştım. Aklımdaki tek plan Savaş gideri açtığında ve gittiğinde Bora'nın duştan çıkıp beni kurtarmasıydı. Ama Savaş buraya geldiğimden haberdarsa Bora'dan da haberdar olmalıydı. Ben ölene kadar bekleyecek olabilirdi. Bora kurtarmaya çalıştığında onu da öldürebilirdi. Su kulaklarımı uğuldatmasına rağmen, kapattığım gözlerime dokunamadığı için çıldırmış olmalıydı ki daha bir dakika geçmiş olmasına rağmen ölecek gibiydim. Sık sık nefesimi tutmak zorunda kalmam ve sürenin git gide artması beni oldukça zorluyordu şu an. Bora'nın duştan çıkıp gelmesini bir yanım istiyor, diğer yanım gelmemesini umuyordu. Savaş'ın diğer eliyle de onun kafasını suya bastırma olasılığı oldukça yüksekti. Ama bir yandan da Bora'nın şu ana kadar çoktan gelmiş olması gerekiyordu. Teninin buruşmasına karşı hiçbir zaman anlayamadığım bir takıntısı olduğu için on dakikadan fazla duşta kalamıyordu ki en az yarım saat geçmişti duşa gireli.

Savaş onu bayıltmış olabilir miydi?

Nefesimi tutmayı artık başaramadığımda ve su burnumu yakmaya başladığında elimi elinin üzerine getirip çırpınmaya başladım. İki dakika. İki dakika geçmişti ve otuz saniye daha olması gerekiyordu. Otuz saniye daha dayanmamın ihtimali bile yoktu. Şu anki halimle on saniye daha dayanmamın bile imkânı yok gibiydi. Gözlerimi açıp suyun renginin beyaza dönüşmesini bekledim. Muhtemelen bayılacaktım ve hareketsiz kalan bedenimi sudan çıkarmasını umuyordum. Suyun içerisinde dağılmış saçlarım arada yüzüme değiyordu ama nefesim ciğerime değmeden ateş bedenimi yaksa bile hissedemeyecek gibiydim ki ateş bendim. Öyle demiştim, Savaş'a. Oysa şimdi ateş sönüyordu. Suyun içerisinde ölüyordu.

Başımı sudan çıkardığında öksürüklerimin ardı arkası kesilmemesine rağmen saçımdaki elini ittirmek ilk hedefimdi. Beni zorlamadan elini ensemden çektiğinde suyun yüzeyinde durmakta zorlandığımdan ensemden çektiği eline tutundum ve suyun üzerinde durmama yardımcı oldu. Süre dolmadan çıkarmıştı.

Muhtemelen yanlış saymıştı ama arada otuz saniye falan vardı. Yine de yanlış saymış olmalıydı. Günün sonunda beni ölene kadar suyun içerisinde tutmak için gideri açacağını iddia eden adam neden şimdi zorlanmayayım diye beni sudan çıkaracaktı ki?

Daha iyi olduğumu hissettiğimde gözlerimi araladım. Savaş dikkatle beni izliyordu ve diğer eliyle onu tuttuğum elimi tutmuş bana yardımcı oluyordu. Aynı anda ellerimizi birbirimizden çektikten sonra ellerimle yüzümü ovuşturdum. Şimdi daha iyiydim ama bu oyuna devam edemeyecek kadar zarar görmüştü ciğerlerim.

"Bak," dedi ağlarmış gibi bir sırıtışla. Sırıtıyordu ama Paint'le eklenmiş gibiydi. Sahte olduğu o kadar belliydi ki. Ama aynı zamanda o Savaş Atan'dı. Bu yüzden, sadece ben mi fark etmiştim yoksa başkası olmuş olsa da fark eder miydi merak ediyordum. O sahte olmak konusunda herkesten iyi olmalıydı. "Duygusuz olmasına rağmen yaşıyor insanlar ama nefes almadan nah yaşarsın. Nefesi de dışarıdan alıyorsun, duyguları da. Nefes bedenimize gerek, duygu ruhumuza. Yaşam bile ruhu siklemezken, ben neden umursayacağım ki?"

"Yaşamadığın için." Ani cevabıma karşılık gözlerini yavaşça benden aldı ve konuşurken yaklaştırdığı başını geri çekti. Sakız çiğniyormuş gibi yaparken düşünüyormuş gibi görünüyordu. Tanrım, düşünüyordu. Savaş'ın çoğu düşüncesini ona Kumsal'ın aşıladığını biliyordum. Savaş onu kendi tarzında geliştirip başkalarına aşılıyordu ama temeli Kumsal'a aitti. Oysa şimdi ona temeli bana, Derin'e ait bir şey söylediğim için şaşırmışa benziyordu. O Kumsal'ın düşüncelerinin değişmesinde sarsılıyordu, ben ise beni öldürecek adamın düşüncemi dikkate almasına seviniyordum.

"Bu sen ağlarken sana 'Ağlama' demek gibi bir şey. Ağlaman duracak mı?"

Araya kurduğu ilişkiyi anlayamamış olsam da sırf nefesim biraz daha düzene girdikten sonra sorusunu sorsun diye cevap vermeye çalıştım. "Karşımdaki gözyaşımı silemeyecek biriyse, ağlamam durur."

Yeşilleri kendi başına bir renk oluşturmuş gibi parlaktı. Beni dinlediğini ve bundan da garip olarak beni anladığını görebiliyordum. Söylediklerimin Savaş Atan'ın kulağına gitmesi söylediğim şeylere anlam katıyordu. Kumsal onun zihnini oluşturan kişiydi zaten, Savaş'ın her düşüncesinde Kumsal da vardı. Her ne kadar ben olmasam da düşüncelerim onun zihninde küçük de olsa bir yer edinebilmişti bir anlığına.

"Belki de karşındaki seni ağlatan kişidir. Neden gözyaşını silecek?"

Doğruydu. Ama kaçırdığı bir nokta vardı. Kafasını ne karıştırmıştı bilmiyordum ama onun kararsızlık yaşadığını gördüğüm ilk andı. "O zaman neden 'Ağlama' diyor?"

Ben o gün o delinin saldırısına uğradığımda ve Savaş onu öldürerek beni kurtardığında ona sarılıp hıçkırarak ağlamıştım. Bana 'Ağlama' dememişti. Ben yalvarmıştım beni iyi yapması, ağlamamı durdurması için. Nasıl olmuştu bilmiyordum ama bir de bakmıştım artık ağlamıyorum.

"Tekrar, ağlatmak için?"

Evet. İlk kez gördüğümü sandığım şeyde de yanılmıştım. Kararsız falan kalmamıştı. Yine kendi düşüncesine sıkı sıkıya bağlıydı. Ama bir anlığına düşünceleri bana yönelir gibiydi.

İsterik bir şekilde gülmeye başladım. Suyun üzerindeki belimden yukarısına çarpan hava beni üşüterek damlalar halinde vücudumdan kayıyor, tekrar havuz suyuna karışıyorlardı. Nefes alış verişlerim düzene girmişti ama bulunduğum duruma bakılırsa daha fazla düzende kalacağa benzemiyordu.

"Çünkü Savaş Atan bir kızın gözyaşını silmekle kaybedeceği zamanı başka kızları ağlatarak kullana..."

"Başka kız yok," diyerek sözümü kesti. Gözlerim ruhumdan uzaktı ama bakışlarım ruhumun somut göstergesi gibiydi. Sinirliyken sinirli bakardı insanlar. Mutluyken, mutlu, mutsuzken mutsuz. Mutsuz iken mutlu bakabilmek için önce mutsuz olduğunu bilmek gerekirdi. Ben şu anda ne olduğumu bilmiyor iken, nasıl sahte olabilirdim ki? O ise ne olduğumu biliyormuş gibi bakıyordu yüzüme, daha kim olduğumu bile bilmezken.

"Bir kızı yaşatacaksam seni yaşatırım, öldüreceksem seni öldürürüm. Sevişeceksem sadece seninle sevişmem. O konu prensiplerim dışına çıkıyor."

Onun prensipleri hakkında yazabileceğim bir sürü on sekiz artı kitap olabilirdi. Tanrı biliyordu da beni küfür sevmeyen biri olarak yaratmıştı. Yoksa piyasadaki on raftan dokuzunda benim Savaş için yazdığım küfürlü kitaplar olurdu. Ayrıca hayatına aldığı tek kızın Kumsal olması, kıskandığım bir konuydu. Öyle ya da böyle hayatına aldığını kabul ediyordu. Nasıl alıyor olursa olsun.

Cevap vermeyeceğimi anladığında bıkkın bir nefes aldı. Bu kadar mantıklı konuşmak onu yoruyor olmalıydı. "Ayrıca sevişirken çoraplarımı çıkarmam. Bunu en iyi sen bilirsin, cevabı bilmen gerekirdi."

Hadi canım.

Birden kahkahalar atmaya başladım. Onunla sevişmek bile hayal edemeyeceğim bir konuyken bir de onu sarı çoraplarıyla sevişirken hayal etmeyi bile hayal edemiyordum. O kadar zor bir mevzuydu ve Savaş oldukça ciddi duruyordu.

Dalga geçmediğini fark ettiğimde üst dudağımı dişlerimin arasına alıp gülüşümü kesmeye çalıştım. Ama bunu yapmazsam, rahat ölemeyecektim. "Çorapların sarı renkte mi?"

Bir an kararsız kalıp, çıkarıp bakacakmış gibi durduğunda tekrar gülmeye başlamamak için zorlandım. Bugün ölmezsem falan üst dudağıma bakım yapmam gerekiyordu. Muhtemelen kanatmıştım.

Sorumu es geçip tekrar soru sorduğunda başımı suya daldırmak için onu hırslandırdığımı anlamış ve pişman olmuştum. "Sırtımdaki dövmenin anlamı ne?"

Sırtında dövme mi vardı? Daha bunu bile bilmezken anlamını nereden bilecektim ki. Şimdi üstünü çıkar diyemeyeceğime göre, yine bir cevap sallamalıydım. Hangi anlama geliyor olabilirdi? Sevinç. Kendi kendime güldüm. Savaş Atan ve sevinçli olmak.

Gülüşümle birlikte kaşları çatıldı. Yeşilleri koyulaşırken gülüşümün onu neden sinirlendirdiğini anlayamamıştım.

"Alay ediyorsun ha?"

Manyak gibi 'Hayır, hayır' diye bağırmak istiyordum çünkü ayağını kafama bastırıp beni suyun içerisine sokacakmış gibi bakıyordu. Alayla gülmüştüm evet ama ona değil, kendi düşünceme gülmüştüm. Dövmesini bilmiyordum ya da dövmesiyle alay edilmesi konusunda neden bu kadar sinirlendiğini. Gerçi dövmesiyle alay edildiği için değil, dövmesinin anlamıyla alay edildiği için öfkelenmişti.

Çenemden sertçe kavradı ve yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Bakışlarımızı fazla uzatmadan konuşmaya başlamıştı ama dudaklarını saniyeler öncesinden açıp da sessiz kaldığına bakılırsa kendine göre fazla bile uzatmıştı. "Annenin nasıl öldüğünü hatırlıyor musun Kumsal? Hani hemen oradaydın. Sesini bile çıkarmadın." Çenemi tutuşu gittikçe yumuşamıştı ama bırakırken ilk zamanki sertlikle ittirmişti. Başımla beraber gerileyen bedenimi umursamıyordu ruhum. Söylediği şeyde takılı kalmıştı.

Savaş çenemi ittirdiği gibi yerden kalktıktan sonra ellerini iki yana açtı. Üst dudağını dişleri arasına alıp sinirle güldü. "Çünkü umurunda değildi. Annen varmış ya da yokmuş umurunda değildi. Annen ölürken tek yaptığın kurtulmaya çalışmaktı."

Benim de annem ölmüştü. Bora'nın da annesi ölmüştü. Annelerin ölmesini yakından biliyordum ve imkânım olsaydı annem ölmesin diye ölürdüm.

Kumsal'ın acımasızlığına sinirleniyordu, kendi acımasızlığı da birilerini sinirlendiriyorken. Kendi acımasızlığıyla bile görebildiyse bir acımasızlığı, Kumsal gerçekten acımasız olmalıydı. Savaş'ın bile şaşıracağı kadar acımasız. Ve bir şey vardı ki, Kumsal annesi ölürken umursamamıştı ama ben annem ölmüş olmasına rağmen hâlâ ölmemesi için ağlıyordum.

Mavi gözlerim yaşla doldu, deniz oldu. Okyanusta kaybolmamak için, kumsala tutundu. Boğulmamak için, ateşi aldı arasına denizim. Yaksın ama boğmasın diye. Bakışlarımı yeşillerinden kaçırırken suyun altındaki ellerim birbirlerini buldu. Kumsal annesi ölürken kurtulmaya çalışmıştı. Ben ise annem ölürken o küçük bedenimle bile kurtarmaya çalışmıştım. Bağırmıştım, çağırmıştım. Yalvarmıştım. Çocuk aklımla 'Ölmesin' dememiştim. Anlamamıştım ki. 'Canı yanmasın' demiştim. Ve sonra ondan aldığım mavi gözlerini kapatmıştı. Donuk değildi onunkiler. Tam da Bora'nınkiler gibi parlıyordu. Belki de bu yüzden çok seviyordum Bora'yı. Bazı davranışları bana annemi hatırlatıyordu. Bir de sımsıkı sarılışı ve saçımdan öpüşü yok mu... Sanki annemin kollarındaymışım gibi.

"Kumsal..."

"Hiçbir soruyu bilemedim," diye sözünü kestim. Söylemesine gerek yoktu. Biliyordum, ağlıyordum. Ama elimde olan bir şey değildi. Ben Kumsal değildim. Ben Derin'dim. Her gece yatmadan önce annesini görebilmek için Tanrıya dua eden kız. Her gece başkalarına zarar veren Kumsal değil.

Sessiz kaldığında kızarık gözlerimi ona çevirdim. Dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtığında ayıbımı örtmek istermiş gibi hızla konuştum. "Gideri açsana hadi. Sözünü tutsana Savaş."

"Annen umurunda değil!" diye bağırdı. "Sadece ölmemek, beni etkilemek için yapıyorsun."

Beyni bulanmıştı. Öyle inanıyordu ki Kumsal'ın hiçbir şeyi olduğuna, her şeyini kaybediyordu. Zeki bir adamdı ama görmüyordu hiçbir şeyi. Tabii göremezdi, bakamıyordu ki hiçbir şeye. Sadece geçmişe bakıyordu. Kumsal'ın ona geçmişte dediklerine, Kumsal'ın geçmişte yaptıklarına. Kumsal'ın değişemeyeceğini düşünüyordu ve bunun için de benim yaptığım her harekete bir bahane buluyordu. Böylelikle beni uğraştırmıyor, Kumsal olduğuma inanmaya devam ediyordu ama bu sefer inanmasın istiyordum.

"Sikeyim senin oyunlarını!" diye bağırdım avazım çıktığınca. Tanrım... Küfretmiştim ve bu iyi gelmiş gibi etmeye devam ediyordum. "Anlamıyor musun? Baktığın kişi değilim! Orospu çocuğu gibi davranmaktan vazgeçip birilerini anlamaya çalışsan beni de göreceksin!"

"Bana orospu çocuğu mu dedin sen?"

Bütün dediklerimi es geçip buna takıldığı için yine kaybetmişti ama o kaybettiğini bilmediği için ben yaşıyordum kaybetme hissini. "Öyle dedim!" diye bağırdım. Güçle başladığım cümlem sesimin çatlamasıyla son bulmuştu. Başta Savaş'tım, sonunda Derin. Ama hiçbir zaman Kumsal değildim. Olamıyordum. Böylesine açık iken nasıl göremeyip hâlâ canımı yakmaya devam edebiliyordu?

"İşte Kumsal Karam," dedi sanki keyifliymiş gibi sırıtırken. Zorlandığını görebiliyordum. Ağlamaya çalışsa bu kadar zorlanmazdı ki o Savaş Atan'dı. Ağlamazdı. Ağlasa da göstermezdi.

Geriye doğru gitmeye başladığında hıçkırıklarım daha da şiddetlenmişti. Ne yaptığını anlamıştım. Düğmelerin olduğu yere gidiyordu. Gideri açacaktı. Belki de ölmeme dakikalar kalmıştı. Kalkıp havuzdan çıksam, beni tekrar atacağını biliyordum. O yüzden denemiyordum. Ya da denemek istemiyordum. Öldüğümde ve gün gelip de Savaş'ın aslında öldürdüğü kişinin Kumsal olmadığını anladığındaki yüz ifadesini gökyüzünden görebilmek için ölmeyi göze alabilirdim. Ölüp de her zaman istediğim gibi ruhum özgür kaldığında hep onun peşinde dolaşacağım için o yüz ifadesini görmemem imkânsız olurdu. Bir yandan da gökyüzündeki anneme kavuşmak için ölmeyi göze alabilirdim.

"Benim korkum tarafından öldürülüyorsun Kumsal. Benim öldürmemden çok daha acılı bir ölüm olacak olmalı. Ha?" dedikten sonra düğmelerin yanına geldi. Bakışları düğmeyi bulmak için duvarı tararken sanki işine gitmek istemeyen biriymiş gibi bakışlarını ağırdan alıyordu. "Ölmeyi hak etmiyorsun ama ölmeni hak ediyorum. Sana koşmadan önce benden kaçman lazım."

Havuzun içerisinde titrerken sadece dibimdeki suları hareket ettirebiliyordum ama içimde fırtınalar kopuyor, nefesim ciğerime defalarca çarpıp çaresizce duruyordu. Birine koşardın, nefret ettiğinde, âşık olduğunda. Birinden kaçardın âşık olduğunda, nefret ettiğinde. Neden koşacaktı bana, neden kaçacaktım?

Sonunda düğmeyi bulmuş olmalı ki elini yavaşça düğmenin üzerine götürdü. Bedenim kaçmak için, ruhum suyun çekimi için hazırlandı. Savaş başını çevirip de yeşillerini gözlerime diktiğinde, ruhum kazandı. Bakışları bana dönerken havuzdan kaçmış olmamı istiyor olmalıydı ki beni sakince bekliyor olarak gördüğünde omuzları düşmüştü.

"Sor," dedi. "Sıra sende, bir soru sor."

"Neyin karşılığı?" Savaş Atan'a ne yapmıştım da bana bir hak veriyordu?

"Ölümünün şerefine. Nasıl olsa cevabı unutacaksın öldüğünde."

Ona birçok şeyi sorabilirdim. Mesela hangi markadan giyindiğini, hayatında hiç pazara gidip gitmediğini, onu bu yola sokanın ne olduğunu, Kumsal'la nasıl tanıştıklarını, neden intihar etmediğini, kimseye kendini öldürme hakkı vermeyip neden sigaraya bu hakkı verdiğini, küçüklüğünde jelibonla intihar edip etmediğini, krakeri sigara gibi kullanıp kullanmadığını, hiçbir kıza âşık olup olmadığını sorabilirdim. Ama o günden beri merak ettiğim bir şey vardı ki, eğer bunun cevabını öğrenmeden ölürsem ruhum huzura kavuşamayacaktı.

"Sana, güven bana dediğim de ne düşündün?"

Aramızda metreler olduğu için yüzünün aldığı hali görmekte zorlanıyordum.

"Ne kadar seksi olduğunu."

"Onu herkes düşünürdü," diye dalga geçtim. Pekâlâ, seksiydim. Güzel bir yüze ve vücuda sahiptim. Makyaj yapsam da yapmasam da göz alıyordum. Savaş'ın da beni beğendiğini öğrenmiştim. Özellikle makyajsız bir şekilde, Kumsal'dan çok Derin'e benzerken öğrenmiştim bunu.

"Gerçekten, ne düşündün?"

Çekse bir daha götüremeyecekmiş gibi elini düğmenin üzerinden almıyordu. Ona sarılıp hıçkırarak ağladığımda belime götürdüğü ellerinden biri birazdan beni ölüme götürecekti. İçimde bir yanım beni öldüremeyeceğini düşünüyordu. Savaş'ın hareketlerinden, bakışlarından bunu hissediyordum. Daha Kumsal'dan vazgeçmek istemiyor gibiydi ama sinirleri de bozuktu. Sanırım ölmeyeceğime olan bu güvenimden kaynaklanıyordu sakin bir şekilde Savaş'a bakıyor oluşum.

"Sana güvenmek istediğimi."

İçim titrerken "Peki, güvendin mi?" diye sordum pürüzlü sesimle. İçimde tanıyamadığım bana yabancı ve muhtemelen Savaş'ın eseri olan bir tarafım bana güvenmiş olmasını deli gibi istiyordu. Ölecek olsam bile, Kumsal'ın yapamadığı bir şeyi yapmış olarak ölecektim.

Baktı. Baktı. Bir an cevaplayacakmış gibi oldu. Belki de cevapladı da. Ama suyun içerisine çekilen bedenim, o değerli sözcüğü duyamadı. Çığlığım havuzun içerisinde boğuk bir şekilde kulağıma gelirken kollarımı rasgele savurmaya başladım. Havuzu yaran kollarıma karşılık, beni boğuyordu su. Yüzmeye, yüzeye çıkmaya çalışıyordum ama attığım her kulaç biraz daha itiyordu beni sanki. Sonunda kalçam gidere değdiğinde dudaklarımı birbirine bastırdım ve yanaklarımı şişirip nefes almamaya çalıştım. Ellerim suda dağılan saçlarıma giderken ağlıyor bile olabilirdim. Bunu da hiçbir zaman bilemeyecektim, tıpkı Savaş'ın bana güvenip güvenmediğini bilemeyeceğim gibi.

Ellerim saçlarımdan yüzüme kayarken dizlerimi kendime çekmeye çalıştım. Nefesimi tutmak gittikçe zorlaşıyordu. Eğer beni gerçekten öldürmekse düşüncesi nefesimi tutmam ölmek için oyalanmak ve daha da zorlanmaktan başka bir şey değildi. Belki de bırakmalı ve suyun beni boğmasına izin vermeliydim. Kendime eziyet ediyordum ama hâlâ bir umudum vardı. Savaş Atan ölmeme izin vermeyecekti.

Her ne kadar umudum olsa da saniyeler, belki de dakikalar geçtiğinde yüzüme götürdüğüm ellerimin yavaşça yüzümden eksildiğini görebiliyordum ama hissedemiyordum. Biraz sonra ise gözlerim de kapanmaya başlamıştı. Derin bir nefes verirmiş gibi aralamıştım dudaklarımı. Derin bir nefes alırmış gibi kapatmıştım gözlerimi.

Tırtıldım. Yaşayabilmek için kelebek olmuştum. Kısacık bir ömür için, yıllarımdan olmuştum. Kendi ölümümden kaçmak için başkasının ölümünde yaşamaya çalışmıştım ve şimdi yine ölüyordum. Bu sefer, gerçekten ölüyordum.

"Derin? Siktir... Derin!"

"Biliyor musun kızım?" Bakışlarımı yavaşça babama çevirdim. Köşesine sığındığım odanın ortasında yere uzanmış, bakışlarını tavanda gezdiriyordu. Öyle bakıyordu ki tavana, sanki gökyüzünü görebiliyormuş gibiydi.

"Derin kendine gel!"

'Kızım' dediği için bakmıştım. Yoksa benim hiçbir şeyi bilmediğimi o da biliyordu. Ya da hiçbir şeyi bilmek istemediğimi. "Aslında sen bu odaya girmeseydin intihar edecektim. Seni gördüğümde aklıma annene verdiğim söz geldi. Seni bırakmayacağımı söylemiştim ona. Sırf seni bırakamadığım için kavuşamadım annene."

"Beni bırakabilirsin." Odada duyduğum sesin bana ait olduğunu babamın gözleri bana dönmese anlayamayacaktım. Bir çocuk gibiydi sesim, ama çocuk değildim. Yaşadığım bunca şeyden sonra çocuk olamazdım."

"Derin lütfen!"

"Seni bırakmak istiyorum."

Bırakma ben daha küçük bir çocuğum. Beraber çarşıya çıkıp bana bebek almalıyız, diye bağırmak ister iken gülümsedim. "Bırak."

Bakışlarını tekrar tavana çıkardı. Oda sessizdi. O da konuşmuyordu. Oda soğuktu. O da sıcak değildi. Oda ıssızdı. O da kimsesizdi. Oda ağlıyordu. O da gülmüyordu. Ben sabah olana, o ceketini alıp gidene kadar onu izledim. O ise beni bırakmadı.

Dudaklarımda hissettiğim baskıyla gözlerimi aralamaya çalıştım. Dudaklarımdaki baskı çekildiğinde ve yerini oksijene bıraktığında nefes alabilmenin verdiği hissi doya doya yaşayamamış iken öksürmeye başladım. Dudaklarımdan süzülüp boynuma dökülen sular öksürüklerimi şiddetlendirirken tutunacak bir şeyler aradım. Bora'nın eli her zamanki gibi hazır da bekliyordu.

"Bora," dedim acıyla.

"Derin," diye karşılık verdi. Şu sıralar ismimi bilen tek kişiymiş gibi geliyordu. Beni tanıyan tek kişiymiş gibi. Ona sarılmak istiyordum ama bedenim güçsüzdü. Neyse ki o benimle de paylaşabilecek kadar güçlüydü. Savaş gibi canımı yakmak için kullanmıyordu gücünü. Beni daha fazla sevmek için kullanıyordu.

Kolları arasına giren titrek bedenimin titremesine meydan okuyormuş gibi sımsıkı sarıldı. "Ölmedin. Ölmedin. Ölmedin, ölmedin."

Yıllara nefes dayayan dakikalar boyunca sarıldım ona. Sonunda geri çekildiğimizde suyla beraber yüzüme yapışan saçlarımı yüzümden çekti. "Kramp mı girdi?"

Savaş'ı görmemiş miydi? Beni ölmeden kurtarabilmiş ise en fazla birkaç dakika geçmiş olmalıydı Savaş'ın düğmeye basmasının üzerinden. Ayrıca kramp mı girdi diyorsa, giderin açık olduğundan habersiz olmalıydı.

"Görmedin mi?" dedim şaşkınlıkla." Savaş. Sen duştayken Savaş geldi. Saçma sapan bir oyun daha oynadı. Sonra gideri açtı."

Giderin açık olduğundan haberdar olması gerekiyordu. Gideri kapamadan havuza girseydi beni giderden çekemezdi ki!

Başını onaylamazca salladı. "Hayır. Gider açık falan değildi Derin. İkimiz de hayatta isek, değildi. Kramp girmiş olmalı. Geçirdiğin şok yüzünden belki de böyle düşünü..."

"Savaş geldi!" diye bağırdım gerilerken. Ellerini kollarıma getirdi ve zeminde gerileyen bedenimi durdurdu.

Kelimelerini seçmeye çalışıyormuş gibi bir yavaşlıkla konuşmaya başladı. "Kumsaldan tehdit aldın. Ayrıca birçok şey de üst üste geldi. Savaş'ın oyunları falan. Kramp girdiğinde ve bilincin kapandığında da bilincin sana tatsız bir oyun oynamış olmalı."

Onu duyuyordum ama kabul etmemek için elimden geleni yapıyordum. Emindim, bana oyun oynamıştı. Oyun sırası onda olduğu için bana oyun oynamıştı ve sonra gideri açmıştı. Ölmem için beni bırakmıştı. Gider kapalıysa...

"Kapatmıştır! Zaten beni öldürmek istemediğini düşünüyordum, kapatmıştır."

"Savaş'ın buraya girmesi imkânsız. Hotelin en üst katındaki bir spor salonu ve dışarıya açılan tek kapısı var. O da demir, kilitli. Kapıyı açması imkânsız. Ayrıca ben duştan hemen çıktım, kimseyi de görmedim."

Hemen çıkmış mıydı? Bu imkânsızdı çünkü Savaş yeterli süreye sahip olup oyununu oynamıştı.

"Ama geldi!" diye bağırdım. "O Savaş, gidip sahibinden anahtarı istemiş olmalı."

Deli gibi bağırıyordum, deli olmaktan korktuğum için. Bilincim bana oyun falan oynamamıştı. Stresten bu tarz şeylerin olabildiğini biliyordum ama böylesine bir şeyin olması imkânsızdı. Savaş'ın öfkesi yüzünden hâlâ geriliyordu sanki bedenim. Saçımı tutup suya bastırdığındaki başımda oluşan acı hâlâ tazeydi sanki. Ya da çenemi tutup da yüzüme yaklaştırdığında gözlerime bakışı, hâlâ titriyordum sanki.

Onlar hayal falan değildi.

"Derin bak stre..."

"Deli değilim!" diye bağırdım avazım çıktığınca. Yerden kalkmaya çalışırken kanıt aramaya çalışıyordum. Çenemi iz bırakacak kadar sıkmamıştı. Havuzda kamera olup olmadığını bilmiyordum. Bedenimde başka iz bırakacak bir şey de yapmamıştı, ruhumu izlerle yıkarken. Savaş haklıydı. Yaşam bile ruhu önemsemiyordu. Bedenimdeki yaraları gösterebilirdim ama ruhumu kim görebilirdi ki?

Nereye olduğunu bilmese de ilerleyen bedenimi arkamdan sarılarak durdurdu. Sanki onlar hayal olursa, kendimden birçok şeyi kaybedecekmiş gibi hissediyordum. Onlar hayalse, ben de deliymişim gibi. Yine Savaş tarafından delirtilen Kumsal gibi.

"Sadece bilincinin bir oyunu."

"Hayır," diye mırıldandım. Spor salonun havuza açılan kapısından çıktığımı hatırlıyordum. Sonra soyunmaya başlamıştım. Sonra da havuza atlamıştım. Biraz yüzdükten sonra birinin ensemden tuttuğunu hissetmiştim. İlk Bora sanmıştım ama sonra Savaş olduğunu fark etmiştim. Savaş bana sorular sormuştu, bilememiştim. Ben sormuştum, bilmesine rağmen cevap vermemişti. Suyun dibine çekilmiştim. Ölecektim. Ölmek üzereydim. Hatırlıyordum, bütün bunlar hayal olamazdı.

"Gel seni kurulayalım," deyip kollarını bedenimden çekmeden önüme geçti ve gülümsedi. Bana acıyormuş gibi bir hali vardı. Siyah gözleri gerçekten siyah olmuştu şimdi. Çoğu zaman bütün renklerdi o gözleri. Bana acımaktan çok benim için üzülüyordu. Benim gözlerim doluydu ama yanağımdaki ıslaklığı o hissediyormuş gibiydi.

"Konuşacağım," dedim elimin tersiyle gözlerimi silerken. Elimin ıslaklığına karışan göz yaşlarım orada daha mutluymuş gibi hemen havuz suyuna karışmıştı. Benim dışında kimse bilmeyecekti elimde gözyaşımı taşıdığımı. Savaş bilmeyecekti arkasında bıraktığı kişinin Kumsal olmadığını. Ama benim bilmem gerekiyordu. Benim devam edebilmem için bir şeyleri bilmem gerekiyordu. Oyunları kimin başlattığını, nasıl başlattığını. Birbirlerinden gerçekten nefret edip etmediklerini bilmem gerekiyordu ve bunun için de...

"Kumsal'la konuşmam gerekiyor."

96

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!