Cennet
Değer verdiğin kadar yaşıyorsun, demiş birisi.
Değer verdiği öldürmüş mü peki o 'Birisi'ni?
Savaş yaşıyor sayılmazdı. Güzel anılara sahip olduğunu sanmıyordum. Yüzüne değen rüzgârın bıraktığı hissi bir kez bile olsun umursamadığına emindim. Güneşin gözünü kamaştırmasına, tenini yakmasına takılmıyordu. Parmakları arasından geçen saçları hissetmiyordu. Gözleri önünde biten hayatları görmüyordu. Savaş yaşamıyordu ve sırf bu yüzden Kumsal'ın da yaşamamasını istiyordu.
Ama bu gece Kumsal, onu yaşatmayacaktı. Şu anda olduğu gibi bir yaşamamazlık değildi bu. Yaşamadığı gibi nefes de almayacaktı bu geceden sonra.
Savaş Kumsal için ölmeyi hak etmiyorsun diyordu, peki Savaş ölmeyi hak ediyor muydu? Ölebilecek kadar iyi miydi Savaş?
Ya da ben ölmesine izin verecek kadar kötü müydüm?
"Yapma..." Bakışlarım Bora'ya döndü. Yüz ifadelerimi izliyordu ve bundan memnun kalmış gibi değildi.
"Bora ben yapam..."
"Yapabilirsin!" diye çıkıştı. Gerçekten sinirli olduğu nadir anlardandı. Genellikle ben sinirli olurdum ve o da tek sözüyle, bakışıyla, hareketiyle sakinleştirirdi beni. Ama ikimiz de sinirli olduğumuzda ve ikimiz de alttan almayı reddettiğimizde uzun zaman kavga edebilirdik. Hiç değilse ben kâbus görüp Bora'ya ihtiyaç duyana kadar.
"Böyle yapma. Seni defalarca hastanelik eden adam için şimdi tekrar hastanelik olmayı göze alma!"
"Onun için değil, beni tanımıyor musun?"
Pekâlâ bugün değerle ilgili o kısa konuşmamızdaki acı dolu bakışından sonra zihnimde atamadığım bir kısma taht kurmuştu ama hâlâ umurumda sayılmazdı. Ölse üzülmezdim sanırım, kendime kızardım. Savaş şu an Kumsal'ın Bora'yı bulmak için dışarıya çıktığını sanıyordu. Ve ona Kumsal'ın yerine geçtiğimden beri bıraktığım izlenimlerle birkaç güne kadar oyun oynayamayacağımı da tahmin ediyor olabilirdi. Şimdi ise gerçek Kumsal Savaş daha mekândan çıkamadan girecek ve işini bitirecekti. Bir nevi ben olmasam, oynayacağı oyun için buna hazırlıklı olurdu.
"Seni tanıyorum. Seni her şeyinle tanıyorum. Ve sen de beni tanıyorsun. Buradan gitmene izin vermeyeceğimi biliyorsun."
"İzin almayacağımı biliyorsun," dedikten sonra bakışlarımı mekâna çevirdim. Bahçedeki adamlar gittikçe azalıyordu ve bu da Savaş'ın ömrünü kısaltıyordu. Belki de çoktan son nefeslerini vermeye başlamıştı. Yere yığılmış, elini yaralanmış karnında tutan, titrek nefeslerini üfleyen bir Savaş Atan...
Zihnim bu görüntüyü kaldıramayıp başımı ağrıtmaya başladığında hareketlenip mekânın bahçesine yöneldim. Adamlar Kumsal'la beni ayırt edemiyor olmalılardı. Belki de gidip birine Vazgeçtim. Bırakın. Sonra da gidin bana topuklu ayakkabı alın, demem gerekiyordu. Sonra o da Savaş'ın yanına gidenlere ulaşıp bırakmalarını sağlayacaktı.
Herhangi bir adama yöneleceğim sırada bedenimi durduran Bora'nın bileğimi kavrayan parmaklarıydı ama düşüncelerimi durduran mekândan gelmeye başlayan silah sesleriydi. Bora da sesleri fark ettiğinde ne yapacağımı anlamış, beni daha sıkı tutmaya başlamıştı.
Bu sefer elinin sıcaklığı bile vücudumun soğukluğuna karışamazdı. Her silah sesinde tenimin üzerine örttüğü tabaka daha da artıyordu. Vücudum hissiz, düşüncelerim vücudumun da hislerini omuzları üzerine almış gibi gürültülüydü. Birçok şey düşünüyordum ama hiçbir şey çıkaramıyordum.
"Öldü mü?" dedim titrek sesimle. Mantıklı düşünemiyordum. Neden düşünmem gerekiyordu onu da bilmiyordum. Belki de her zamanki gibi Bora'nın himayesi altına girmeli, onun götürdüğü yere gitmeliydim. Ama ben düşüncelerimden uzaklaşmak istemiyordum, birazdan beynim dağılacakmış gibi hissetmeme rağmen. Bir şeyler düşünüp, hareket etmek istiyordum.
Savaş'ın ölmesini istemiyordum.
Hiç değilse benim yüzümden olmamalıydı.
Bora bileğimi tutan eliyle beni çekiştirmeye başladığında aptal gibi kolumu çekmeye çalışmadım. O zaman bırakmazdı. Yüzümü buruşturup "Canım acıyor..." dediğimde omzunun üzerinden bana baktı. Bu sahte tavırlarımı ona sergilemek istemiyordum ama aksi takdirde de hayatta beni bırakmazdı.
Canımın acıdığını düşündüğü için bileğimi tutan parmaklarını gevşettiği gibi bileğimi ondan kolaylıkla çektim ve ani bir hareketle arkama dönüp koşmaya başladım.
"Derin!" diye bağırdı. Hayır, hayır. Kükredi. Benden daha hızlı koştuğu için birkaç saniyelik afallamasına güveniyordum sadece. Muhtemelen şu an o da koşuyordu ve istese beni kolaylıkla omzuna atıp hareket etmeme izin vermeyebilirdi. Ama o bana fısıldarken bile nefesinin tenime zarar verip vermediğini düşünecek kadar değer veriyordu. Bana kaba kuvvet kullanmayacağı için beni bu mekândan hayatta götüremezdi. Bunu kendisi de bildiği için birkaç kez daha beni ikna etmeye çalışacaktı ama vazgeçmediğimi gördüğünde benimle birlikte gelecekti. Ve benim yüzümden bir kez daha başı belaya girecekti.
Bir adamla göz göze geldiğimde hızla Bora'yı gösterdim. "Tutun ama zarar vermeyin."
Adam Kumsal olduğumu sanıp başıyla onayladığında Bora'nın arkada sinir krizi geçirdiğini duyabiliyordum ama bu onun iyiliği içindi.
Mekânın içerisine girip, karanlık koridorda koşmaya devam ederken nereye gittiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Önüme yüz bin parça verip Titanic yap deseler daha çok fikrim olurdu sanırım. Çatışma olduğuna göre ya Savaş ölmemişti ya da Savaş'ın adamları hâlâ direniyordu. Ama Savaş ölmüş olsa muhtemelen adamlar da ayaklarını kıçlarına vurarak kaçmaya başlardı.
Düşüncelerim kafamdan sıyrılıp nefesimi de dağıtmaya başladığını hissettiğimde duvarlardan destek alarak koşmaya devam ettim. Soğuğun da verdiği etkiyle bedenim güçsüzdü. Ve çatışmaya doğru koştuğumu göz önünde tutarsak, yavaştan almam da mantıksız sayılmazdı.
Sonunda koşuşum, kaplumbağanın hareketinden farksız olduğunda soluklanmak için omzumu duvara yasladım. Nefes alma çabalarım, soğuktan kızarmaya başlayan ellerimi karın boşluğuma getirip birkaç kez öksürmemle son bulmuştu. Nefes almaya bile zorlanan bedenim, çatışma seslerinin çok yakından geldiğini fark etmemle tekrar koşmaya başladı. Eğer Savaş öldüyse falan sırf beni bu kadar koşturduğu için onu öldüren adamlara dönüp 'Beni de vursanıza' diye yalvarırdım.
Titreyen bacaklarım son bir fedakârlık yapıp beni köşeden döndürdüklerinde bir de baktım çatışmanın ortasındayım.
Ellerimi iki yana kaldırdım ve yavaşça iki yana dönüp beni öldürmemeleri için elimden gelen her hareketi yaptım. Sonunda beni fark etmeye başladıklarında birbirlerine emirler vererek çatışmayı durdurdular. Bakışlarım karşı tarafa dönerken adamların yavaş yavaş kaçmaya başladıklarını görebiliyordum. Onlara kaçma fırsatı verdikten sonra yavaşça sözde adamlarıma döndüm.
"Emir iptal," dedim ellerimi omuzlarıma kaldırıp çapraz olarak indirirken. Hadi evlere dağılın, demekle dememek arasında kaldım. Adamlardan biri konuşmaya başladığında beni bu çıkmazdan kurtardığı için ona minnettardım ama söylediklerinden sonra ona olan bütün sempatim yıkıldı.
"Bize ne olursa olsun durmamamızı siz söylemiştiniz. Durduracak kişi siz olsanız bile."
Zeki Kumsal. Benim olaya dahil olabileceğimi düşünmüş, önlemini almıştı. Akıl hastanesinden yönettiği için şu anda dezavantajlı olan o olsa bile ben avantajlı olmama rağmen zorlanıyordum.
"Benim kararlarımı mı sorguluyorsun?"
Yüzüm bin bir duyguyla çalkalanırken bile ifadesiz tutma derslerini çocukluğumdan beri alıyordum. Babamın her sözünde, çevrenin her bakışında biraz daha iyileşmiştim bu derste. Şimdi ise, neredeyse duygusuzmuş gibiydim. Karşınızda Savaş gibi sizinle meslektaş-duygularını saklamaya çalışan- biri olmadığı sürece işiniz kolaylaşırdı ve zorlanmadan sahte sözler, ifadeler iletebilirdiniz karşınızdakine.
"Efendim..." dedi ne yapacağını bilmediği açıkça belli olan adam ağzında geveleyerek. Elimi kaldırıp ona defolmasını en kibar şekilde belirttim. "Alın bunu. Yolda bir yere atın. Artık benim için çalışmasını istemiyorum."
Diğerleri ikiletmeden biraz önce birlik olup karşıya savaş açtıkları adamı kollarından tutup geriye doğru sürüklemeye başladılar. Yirmilerinin sonlarında gözüken beyaza yakın sarı saçlara sahip olan adam üzerini ezip geçtiğimiz zemin ona yardım edebilirmiş gibi ayaklarını yere bastırarak direniyordu.
"Yanlış anladınız efendim. Size saygıda kusur edemem. Lütfen... Lütfen söyleyin dursunlar."
Başımı yana eğip ağzımda sakız varmış gibi dilimi birkaç kez çiğnedim. Adam onu umursamadığımı fark ettiğinde son umut onu sürükleyenlere döndü. "Lütfen... Lütfen bırakın beni. Lütfen!"
Neredeyse oturup ağlayacaktı. Sokakta görsem hayatta 'Aha bu kaçığın tekinin adamı' demezdim. Güzel bir yüze sahipti. Ne yarası ne beresi vardı. Üzerindekiler yeni ütülenmiş gibi kusursuzdu ama biraz önce bir çatışmadan çıkmıştı. Bu kadar durgun bir görünüme sahip iken tehlikeli birinin adamı olması beklenilemezdi.
Onlar koridorda gözden kaybolduklarında adamlardan biri bana seslenince olduğu tarafa döndüm. "Öldürelim mi efendim?"
Öldürelim mi efendim...
Evet, desem hiç tereddüt yaşamayacağı her halinden belliydi. Bu kadar kolay mıydı birinin canını almak? Elbette kolaydı. Zor olan birine canını tekrar kazandırmaktı. Yaşamını tekrar ciğerlerine üflemek... Birinin Savaş'a bunu yapması gerekiyordu. Gerçekten gülerken cehenneme kar yağdıracak bir güzelliğe sahipti ve kişiliği de güzel olsa muhtemelen ona âşık olmayan kalmazdı.
"Hayır."
Sesimi oldukça soğuk tutmaya çalışmıştım çünkü söylediğim şey soğuk değildi. Neden bana saygıda kusur eden birini yaşatacaktım ki, diye düşünüyordu Kumsal. Oysa ben Kumsal değildim. Savaş'ın bile ölümüne izin vermiyorsam, o adamı neden öldürtecektim ki? Bana sadece saygıda kusur etmemişti Savaş, ayrıca vücuduma da kusurlar bırakmıştı. Nefesime, tenime, kişiliğime karanlığı bulaştırmıştı. Gittikçe kendimden ödün vermeye başlıyordum. Bu bazen bana güçlü hissettirirken, çoğu zaman da artık annemin küçük kızı olmadığımı hissettiriyordu. Bir kez daha yanıyordu canım.
Adam aldığı emirle gideceği sırada ona seslenip durdurdum. "Savaş nerede? Kaçanların arasında mı?"
"Yaralandı. Tek başına kaçamaz, kaçanların arasında da yoktu. Muhtemelen mekânın içerisinde bir yerde, efendim."
Yaralandı...
"Önemli bir yara mı?" diye sordum sadece yüzümü değil, düşüncelerimi de ifadesiz tutmaya çalışırken. Belki de mekândaki odalardan birinde ölüp gitmişti. Bir de o yılanlı odaya falan girdiyse... Savaş'ın ölmüş bedeni bir şerit gibi önümden aniden geçip aynı hızla gittiğinde bıraktığı his ne yazık ki aniden gidememişti. Elim yavaşça boğazıma giderken hızlanan kalbime söz geçirmeye çalışıyordum. Korkmuştum. Savaş'ın ölü bedeninden bir hayal olsa bile korkmuştum. Sanki o öldüğünde doğanın dengesi bozulacakmış gibiydi.
"Birkaç kurşun ona isabet etti. Tek başına önemli yara olmasalar da hep beraber büyük kan kaybına sebep olabilirler. Adamlarınız şu anda mekânda yerini arıyorlar ki..."
Benimle konuşan otuzlarındaki adamın iri ela gözleri arkamda bir noktaya kaydığında derin bir nefes alıp başımı yavaşça başka bir adamın olduğu yere döndürdüm. Nefes nefese kalmış adam elini duvara yasladı ve "Bodrum," dedi.
Adımlarımı adamın olduğu taraftaki merdivene yönelttiğimde biraz önceki yorgunluğundan ödün vermeyip hızla yanıma geldi ve ben merdivenlerden inerken vücudunu bana doğru çevirip konuşmaya başladı.
"Efendim yanına girmeniz tehlikeli olabilir. Bodrumun kapısı tek taraflı. Sadece içeriden açılabiliyor. Dışarıdan açılması için bir kola ihtiyacınız var. Birkaç adamınız kolla beraber kapıyı açtı ve içeri girmeye kalkıştı ama Savaş Atan onlar içeri girdiğinde kapıyı kapattı. Silah sesleri geldi. Çıkan da olmadı. Onları etkisiz hale getirmiş olmalı. Kapı kolu da onda. Kapı şu anda açık vaziyette ama siz öldürme emrini geri çektiğiniz için hiçbir adamımız giremiyor. Çünkü içeriye doğru adım atıldığı anda Savaş silahı doğrultuyor. Siz içeri girerseniz kapıyı kapatıp size zarar verebilir. Oyun sırası ona döndü."
"Oyunu bitirdiğimi bilmiyor," derken bodrum katına inmeden önceki son basamağı da indim. Spor ayakkabılarımı yerde kaydırarak vücudumu döndürdüm ve bodrum kapısının olduğu sol tarafa dönüp yürümeye başladım. Yanımdaki adamın da dediği gibi adamlar açık kapının önünde bekliyorlardı ama hiçbir şey yapamıyorlardı.
"Ama içeri girdiğinizde kapıyı kapatırsa sizi koruyamayız."
"Beni korumanızı istemiyorum," dediğimde belinden silahı çıkarıp bana uzattı. "Zaten yaralı, kendinizi koruyabilirsiniz."
Bu adamlar cidden Kumsal'ın önünde boyunlarına ip bağlayabilirlerdi. Bu saygı mıydı yoksa korku muydu bilmiyordum ama Kumsal'a bir şey olmasını istemiyorlardı.
"Yaralı," dedim başımla onaylarken. Silahı sırf aptal gibi korumasız Savaş Atan'ın yanına girmeyeyim diye kavradım. Silahın ağırlığına elimi bacağımın yanına düşürme özgürlüğü verirken "Ama hâlâ zeki," diye ekledim.
"Efendim..." Şu yanımdaki lanet olası çenesi düşük adamın çenesini cidden düşürmek istiyordum. Elimdeki silah bana yardımcı olabilirdi ama ben sadece sinirli bakışlarımı ona çevirmekle yetindim. Konuşmaya devam ederse ne olacağını anlamış gibi dudaklarını birbirine bastırdı ve başını eğdi. Onu orada bıraktıktan sonra önüme döndüm. Beni gören adamlar sırtlarını duvara dayayıp yol veriyorlardı. Göz göze geldiklerim ise birkaç saniye geçmeden başını eğip gözlerini himayesi altına alıyorlardı. Saniyeler sonra bodrumda hiçbir kıpırtı yoktu.
Açıkçası, kendimi Superman ilan etmeme az kalmıştı.
Kapıdan geçeceğim sırada birkaçı itiraz edecekmiş gibi oldu. Ama konuşmaya bile cesaret edemedikleri için fısıltı gibi çıkan sözleri de yarıda kesildi. Parmaklarım silahı daha sıkı kavradı ama o silahı kullanamayacağımı hatırlamam bir adımımı almıştı.
İlk olarak kafesli pencere çarptı gözüme. Ay bile bu odaya küsmüş gibiydi. Bütün şehrin karanlığını azaltan ay, bu odaya fazla vurmuyordu. Tavana yakın pencere yere ışıkla yarım bir daire çizmiş, odanın geri kalanını karanlık bırakmıştı.
Savaş da her zamanki mekânı olarak, karanlıktaydı.
Mavi gözlerim, yeşillerini bulamadığında bakışlarım kısa bir anlığına adamların olduğu koridora döndü. Şimdi hareketlensem muhtemelen Savaş ateş etmeden kurtulabilirdim ama yaralı olduğunu öğrendiğimden beri tek amacım onun yanına gelmekti. Şimdi gelmiştim de... Ne yapacaktım?
Onu sırtıma atıp hastaneye taşıyacak halim yoktu ya sonuçta.
Bakışlarım koridordayken kapı aniden kapandığında ve gözlerim karanlığa mahkûm kaldığında refleks olarak sıçrayıp kapıya yöneldim.
Kapı sadece içeriden açılıyordu. Dışarıdan açılması için kola ihtiyaç vardı. Kol Savaş'taydı. Savaş buradaydı. Burası kapalıydı.
Beynim olanları hazmetmek için biraz zaman istediğinde bedenim ondan bağımsız olarak ilerlemeye devam etmişti. Zaten en başından beri elimin kabul etmediği silahı yere atıp kapıya yapışacağım sırada belime dolanan kolla olduğum yerde kaldım. Dudaklarım aralanırken, ciğerlerim nefesime paydos vermiş giydi. Havada kalmış elim yavaşça indiğinde kollarım belime dolalı olan kola yaslandı ve nefesimi titrekçe üfledim. Odayı dolduran tek şey benim düzensiz nefes alışverişlerimken bir el terden boynumdaki saçları yavaşça diğer omzuma topladı ve dudağını boşalan boynuma bastırdı. Sıcak dudakları boynumdan enseme oradan da kulağımın arkasına kaydıktan sonra dudağıyla kulağıma fısıldadı.
"Sonunda gelebildin bebeğim. Senin için bir ziyafet hazırladım."
Ah. Kanın kokusunu alabiliyordum. Yaralıydı... Belki de kokusunu aldığım kan sadece ona ait değil, odaya alıp kapıyı kapattıktan sonra etkisiz hale getirdiği Kumsal'ın adamlarına da ait olabilirdi ama Savaş'ın da yaralı olduğunu biliyordum.
Beni öldürebilirdi. Yaralıyken, ölmek üzere olsa bile bunu yapabilirdi.
"Savaş," diye fısıldayıp kollarını ittireceğim sırada beni daha sıkı sarıp durmamı sağladı. Tutuşu ne kadar güçlü olsa da sağlam değildi. Beni tutan kişi o olmasına rağmen, o benden destek alıyormuş gibiydi. Yaralı olduğu gerçeği bir kez daha bedenimi sarstı.
"Işığımız olmadığı için görüntüyü göremiyorsun ama sırf senin için yaptım. Sırf sen mutlu ol diye iki kişiyi daha öldürdüm Kumsal. Duymuyor musun? Duyamazsın tabii. Ölüler." Güldü. Bu söylediğine nasıl gülerdi? Ya da bu söylediğine rağmen nasıl gülüşü güzel gelirdi kulağa? Tamam kendini korumaya çalışırken bunu yapmıştı ama normal bir zamanda da karşı olacağı bir kötülük değildi bu. "O kadar komiktiler ki... Düşünsene yavşağın teki tam seni öldürecekken onu şaşırtıyorsun ve bu sefer o ölmemek için yalvarıyor. Ve sen sonra diyorsun ki 'Öleceksin yarram.'" dedikten sonra tekrar güldü. Gülüşleri gülüşten bir hayli uzaktı. Her zamanki dalgasına yakın ama her zamanki rahatlığından uzaktı. Acı çektiğini biliyordum. Canı yanıyordu ama yine de ödün vermiyordu. Düşünceleri de, küfürleri de hâlâ Savaş Atan farkıylaydı. Ama o Savaş Atan bir an önce bu mekândan çıkıp hastaneye gitmezse ölümü de Savaş Atan farkı olacaktı.
"Komik değil," diye mırıldandım. "Biri bana yalvarsa ben onu öldürmezdim."
"Beni öldürdün."
Gülmeye devam etti. Birazdan hıçkırarak ağlamaya başlayacağıyla ilgili düşüncelerim vardı ki bu beni dehşete düşürüyordu. Savaş Atan ağlarsa, hiç kimse gülemezmiş gibime geliyordu.
"Buraya ölmemen için geldim," diye hatırlattım.
Kumsal Savaş'a karşı acımasız olabilirdi ama ona oynadığım en acımasız oyun, onun bana oynadığı en merhametli oyundu ki sadece dört beş aydır hayatımdaydı Savaş. Bu süre zarfında bile kâbuslarıma girecek kadar etkilediyse beni, Savaş gerçekten acımasızdı. Kumsal Savaş'tan daha acımasızdı sanırım ama Savaş'tan daha acımasız birini düşünemiyordum. Hoş, düşünmeme gerek yoktu. Bugün oyununu bozup Savaş'ın ölmesine izin vermediğim için muhtemelen yakın bir zamanda bana ne kadar acımasız olabileceğini gösterecekti.
Benim Savaş'a merhamet etmem için dizlerinin üzerinde oturup yalvarmasına gerek yoktu. Vücudu bir kez sarsılıp düşecekmiş gibi olsa bile merhamet ederdim ona. Herkese merhamet ederdim.
"Ölmemem için mi geldin?" Tekrar gülecek sandım ama gülmedi. Omuzlarım bilmediğim bir sebepten çöktü gülmeyişinin sessizliğinde. Karanlıkta az çok seçebildiğim kadarıyla ayağıyla bir şeyi dürttü.
Korkup kaçmaya çalıştığımda hapishaneme dönüştürdüğü kollarını vücudumdan çekmedi. Öfkeli bakışlarının salgını yüzünden karantinaya alınmış gibi hissediyordum. O öfkeli bakışları yumuşamadan onun himayesi altından çıkamayacaktım. Biri o öfkeli bakışları ya kapatacaktı, ya da yumuşatacaktı. Kapatması ölümüyle olurdu yumuşaması sevmesiyle. Yoksa Savaş Atan'dan kaçış yoktu. İrileşmiş gözlerim karanlıkta yerde yatan bedeni seçmeye çalışırken seçmek istemediğime emindim ama merakıma yenik düşüyordum.
Savaş ayağıyla sarstığı bedene sanki onu duyuyormuş gibi seslendi. "Fred duydun mu? Benim ölmemem için gelmiş. Ha? Ne dedin?" deyip başını sağa yatırdı ve onu dinliyormuş gibi yaptı. "Bence de. Kıçıma anlatsın onu."
Başını kaldırdığında ve dudakları tekrar kulağımın arkasını bulduğunda kolları arasında hapsolmuş bedenim titredi. Bunu anlayacak kadar kendinde miydi bilmiyordum ama Kumsal'dan nefret edecek kadar Savaş'tı hâlâ. Her sözü nefretle harmanlandığı gibi boynuma çarpan nefesi de acının sembolü gibiydi.
"Fred bile inanmadı sana. Şimdi sen Fred'in kim olduğunu da bilmezsin. Şu senin yavşak adamlarından biri. Kapıdan girdiğinde ona maalesef adını sorma fırsatı veremedim. Teknik bir sorun çıktı ve üç saniye önce öldü. Mekânı cennet olmasın ama iyi herife benziyordu. O yüzden ben de ona isim koydum. Fred... Sence de çok havalı değil mi?"
Bakışlarımı yerdeki bedenden alıp karşımdaki duvara diktikten sonra kusma isteğimi bastırmak için yutkundum. Bu durumda ismimi bilmediği için sevinmeli miydim, sevinmemeli miydim bilmiyordum. Benim Kumsal olmadığımı öğrenirse öldürmeden önce ismimi söylemem için bana üç saniye verecekti demek ki.
Belimi saran kolu gevşediğinde beni bırakacak sanmıştım ama saniyeler sonra çıkan gürültü bana başka bir şey anlatıyordu. Bedenim birkaç saniye hareketsiz kalıp olanları algılamaya çalıştı. Savaş'ın bedeni arkamdan eksilmişti ama nefesi hâlâ boynuma çarpıyor gibiydi. Başım yavaşça arkama döndüğünde omuzlarından üstü pencereden yansıyan ışığın aydınlattığı yarım dairenin içinde kalacak şekilde yere yığıldığını gördüm. Ayın ışığının yarım yamalak aydınlattığı bir odada bile yüzünün güzelliği ortaya çıkıyordu. Ve o gözleri kapalı olduğunda...
"Savaş!" dedim korkuyla. Tanrım... Resmen bayılmıştı. Titrek ellerim karanlığı yarmak istercesine havada savrulurken hızlı birkaç adım atıp Savaş'ın yanında diz çöktüm. Kendine yararı olmayan ellerim yüzünü bulduğunda tekrar seslendim ona kişiliğini yansıtan ismiyle.
Gözleri yavaşça aralandığında derin bir nefes alıp bir elimi saçlarıma götürdüm ve sağ omzumda topladım. Yüzüne doğru eğildim ve elimi tekrar yanağına götürüp "Savaş?" diye mırıldandım.
Odaksız bakışları yavaşça beni bulduğunda birkaç kez gözlerini kırpıştırdıktan sonra yarım yamalak sırıttı.
"Ölüyorum yarram. Ne 'Savaş, Savaş'?"
"Kapa çeneni!" dedim korkuyla. Gerçekten ölüyor olamazdı değil mi? Ölüme bile yön verebilecek kadar karanlıktı o. İstemediği zaman ölmezdi. İsteseydi kafama silah dayar 'Beni hastaneye götürün yoksa patronunuzun beynini dağıtırım' der, yine işten sıyrılırdı. Ama yapmıyordu, çabalamıyordu.
"Bana 'Kapa çeneni' dediğin için seni öldürürdüm ama bugün cehennem kapısına çok kuyruk yaptım. Bugün ölmezsem, başka zamana öldürürüm seni. Söz."
Sağ omzumdan dökülen saçlarım yerde yüzünün hemen yanına geliyordu ve yüzlerimizin arasında fazla bir mesafe yoktu. Pencerenin altında olduğumuzdan yeterince ışık geliyordu ve yüzlerimizi görebiliyorduk. Yorgun gözleri, ürkek olduğuna emin olduğum mavi gözlerime bakıyordu. Fazla acı çekiyor olmalıydı ama hâlâ Savaş Atan'lığını yapmaktan geri durmuyordu.
"Bir kere de ciddi ol be manyak herif. Geberip gideceksin!" deyip onu kaldırmaya çalıştığımda acıyla inledi. Ellerim hareketsiz kalırken dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Ellerimi birkaç cm kaydırsam o sesi tekrar duyacakmış korkusuyla hareket edemiyordum. Dudaklarım birbirine kavuşamıyordu. Gözlerim ise hiç istememesine rağmen yeşillerinden ayrılmıyordu. Yeşilleri yüzümdeki tüm kusurları görebilecek kadar derin bakıyordu. Ve sanırım ona göre şu anda gördüğü en büyük kusurum merhametimdi. Ona merhamet ediyordum. Onun canının acıdığı için üzülmüştüm. Ve buna iğrentiyle bakar sanıyordum ama iğrenmekten çok şaşırmış gibiydi.
Gözleri kısılırken güldü. Acı dolu bir gülüştü. Belki de hıçkırarak ağlıyordu bedeninin içerisinde çırpınan ruhu, yumruklarını geçiriyordu kalbine ama bedeni umursamıyordu ruhunu. Ruhu sevmiyordu bu bedeni.
"Cehenneme bile gidemeyeceğim gibime geliyor."
"Sen cehennemsin," dedim şaşkınlıkla. Ben kendi cennetimden çıkmış, onun cehennemine koşmuştum. Varırsam, güçlüydüm. Dönersem, güçsüz.
"Cenneti al gel bana."
Cehennemi istemiyor muydu? Acımasızlığını, eline bulaşan kanları, kalbine yapışan kirleri istemiyor muydu? Kumsal'ın onda bıraktığı şeyleri istemiyor muydu?
"Cennetim yok," dedim fısıldayarak. Yoktu. Artık, yoktu. Biraz önce onu kaldırmaya çalışmış ellerim, onun acı çektiğinin bir kanıtı olan inlemesini duyduğu gibi hareketsiz kalmıştı. Sırtıyla zemin arasında sıkışmış ellerimi yavaşça ensesine çıkardım. Sanki tekrar canının acıdığını fark etsem ben de yığılacaktım onun gibi, ölümü bekleyecektim onunla. Yorgunlukla dizlerimi iki yanımda açtım ve kalçamı zemine yaslayıp ona biraz daha sokuldum.
"Cehenneminle gel o zaman," dedikten sonra yavaşça güldü. Ses bile çıkmamıştı. Ama gözlerim şahitti ki, gülüşü en güzel görüntüydü.
O da yoktu. Cehenneme de sahip değildim ki. Arafta kalmıştım. Hangi tarafa gideceğimi bilemeden çırpınıyordum. Ne acımasız olabiliyordum, Savaş'a oyun oynamaya karar verdiğim anlardaki gibi. Ne de masum kalabiliyordum, şu anda korkuyla Savaş'a baktığım gibi.
"Yok," diye fısıldadım. Amacım ona duyurmak değildi. Hiçbir şeye sahip olmadığımı hatırlamıştım bir kez daha. Savaş da yalnızdı. Hiç değilse Bora'm vardı benim. Savaş'ın hiçbir şeyi yoktu. Ama yine de kendi başına ilerleyebiliyordu çünkü cehennemi vardı.
"Görüyorum," dedi ilk defa güçsüz gördüğüm elini yanağıma çıkartırken. Dokunurmuş gibi değildi. Sanki elinin rüzgârını değdiriyordu tenime. Dokunmaya çekiniyordu, elini de indirmiyordu. O da benim gibi arafta kalmış, gözlerime bakıyordu.
"Bora yüzünden mi?"
Tanrım... Bora'dan bahsederken 'piç' dememişti ya da yanlış isimle bahsetmemişti. Gerçekten ölüyor olmalıydı.
Bu düşünce her ne kadar alayla dolu olsa da saniyeler içerisinde vücudum tepki verip ensesine götürdüğüm elim ensesini daha sıkı kavradı. Sanki hayatı ellerimdeymiş gibi. Ama hayatı gözlerinde gibiydi. Bütün hayatı, bütün kanı dönüp dolaşıp gözlerinde bitiyormuş gibi. Bu parlaklığın başka bir anlamı olamazdı.
"Savaş ne dediğini anlayamadım ama artık hasta..."
"Bora yüzünden mi, sayesinde mi ne dersen ne, bu merhametinin Bora'yla bir alakası var mı?"
Tam gözlerimin içine bakarken ve belki de son nefeslerini alıyor iken ona yalan söylemek istemedim. İlk defa, birine sahte olmamayı bu kadar istedim.
"Zaten merhametliyimdir belki." Sessiz odada çığlık atıyordu sözlerimiz. Bize fısıltıydı orası ayrı. Bakışlarındaki yoğunluğu çözmeye çalışıp vakit kaybetmeden konuşmaya devam ettim. Belki oturup o bakışları çözmeye çalışsam, konuşacak şeyim kalmazdı her şey çözülürdü, bilmiyordum. "Tek yalnız sen değilsin Savaş. Birçok kişi yalnız ve senin gibi karanlığa sığınmıyorlar."
"Bana bunları sen öğrettin Kumsal. Bana birini öldürmeyi, yaşatmamayı sen öğrettin. Bana yaşamamayı sen öğrettin."
O yaşamayı öğretecek birini istiyordu.
"Bir kez de..." diye çıkıştım. Göz kapaklarını yorgunca kapatıp tekrar açtığında ona çıkıştığım için birkaç saniye duruldum ama sonra ona bu kadar merhamet ettiğim için kendime kızıp konuşmaya devam ettim. "Bir kez de Kumsal olarak bakma bana. Söylediklerimi eski söylenilenlerle karşılaştırma. Sadece ne söylediğime bak."
"Ne söylüyorsun?" dedi alayla. Ama gözlerine merak da düşmüştü. Dediğim şeyi gerçekten dinleyecekti. Alaya vermeden, kendi karanlığına bulaştırmadan sadece dinleyecekti. Derin bir nefes aldım. Sesi artık pürüzlü çıkıyordu. Elini yumruk yapıp dudaklarına götürdükten sonra birkaç kez öksürdü. Öksürdükten sonra yaraları acımış olacak ki acıyla inledi. Büyük elleri karnına giderken dudağının kenarından akan kanı görmemle "Savaş!" diye bağırdım. Onun yanında küçük kalan elim yanağına giderken birkaç cm kaydırıp dudağına dokunmaya korkuyordum. Titreyen ellerim yanağında bir yer edinemezken "Seni hastaneye götürmeliyiz," deyip kalkmaya çalıştım. Bileğimden tutup da çektiğinde onu küçümsememem gerektiğini bir kez daha anladım. Ölüyor olsa bile benden güçlüydü. Ama yine de ölmemek için bana ihtiyacı vardı.
Saçlarım yüzüne dökülürken yorgun bakışlarını yavaşça kaldırdı ve mavi gözlerime dikti yeşillerini. "Söyle."
Gerçekten merak ediyordu. Belki de uzun zamandır Kumsal olmadığımı düşünerek hareket etmek istiyordu.
Ne söylerdim, Kumsal gibi davranmak zorunda kalmasam. Savaş'a ne söylemek isterdim ki?
Bir kez daha öksürdüğünde ve bu sefer duracakmış gibi olmadığında düşüncelerimi bir köşeye atıp korkuyla üzerimdeki montu çıkardıktan sonra üzerine bıraktım. Bu sefer beni durduramayacaktı.
Hızlı adımlarla içeriden açılan kapıya yönelirken öksürüklerinin arasından seslendi. "Kumsal!"
Elim kapının kulpundayken başımı ona çevirdim. "Hastaneye gitmen gerekiyor."
"Adamlar içeriye girerse, mezara gitmem gerekecek."
"Hayır," dedim başımı hızla iki yana sallarken. Olduğum yer karanlık olduğundan beni görüp göremediğinden emin değildim ama yine de söylediğimi desteklemek istemiştim.
"Hastaneye götürecekler."
Kapıyı açtığımda bir grup meraklı bakış üzerime döndü. Bakışlarımı gezdirip zaman kaybetmeden "Yardım edin. Hastaneye gitmesi gerekiyor," diye seslendim ve kapıyı açık bırakıp hızlı adımlarla Savaş'ın yanına döndüm. Adamlar hâlâ yerde yığılmış Savaş'tan korkuyorlarmış gibi içeri giremiyorlardı.
"İçeri girin!" diye bağırdığımda bileklikten kopan boncuklar gibi hızla odaya girip dağılmaya başladılar. Savaş'a yaklaşmaya başladıklarında ellerimi omuzlarına koydum ve bana bakmasını sağladım. "Sana ne mi söylerdim?" dedim güçsüz gözlerini gördüğüm için ben de sesimden pek emin olamadan.
Cevap vermemişti ama bakışları ısrarcıydı.
"Bana güven," diye mırıldandım. Kumsal'la Savaş işte başkaları olunca birbirlerine güveniyorlardı çünkü birbirlerine sadece birbirleri zarar verebilir, düşüncesiyle yaklaşıyordu. Ama benim bahsettiğim çok başkaydı. Benim bahsettiğim, kesinlikle bana dönük olmasıydı. Savaş adamların onu öldüreceğini düşünüyordu. Öyle pek taktığından değildi de 'Beni kandıramazsın' der gibiydi. Ama öyle değildi. Ben gerçekten ölmemesini istiyordum ve bu gece elimden geldiğince Derin olmaya çalışmıştım Savaş'a bakarken. Şimdi ise, Kumsal için değil kendim için istiyordum. Savaş'ın şaşkın yeşilleri üzerimdeyken ve adamlarım ona yaklaşıyorken sadece bu olay için değil, her zaman için fısıltıyla tekrarladım. "Bana güven."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!