27/37 · %70

Bitiş

27 dk okuma5.291 kelime24 Kasım 2025

"Hazır baygınken seni soysam mı ne yapsam?"

Bana uzak ama bir o kadar da yakın gelen sesle gözlerimi yavaşça araladım. Parlak bir yeşilden başka renk dikkatimi çekmemişti. Sanki o renk dışında her şey siyah beyazdı. Ya da sanki o renk dışında bir renk yoktu hayatta.

"Ah. Uyuyan güzel uyanıyor."

Ses tonu tetiklemiş gibi görüntü hızla düzeldi ve duvara yaslanmış Savaş'ın parmakları arasına yerleştirdiği sigarasını dudaklarına götürüşünü izledim. Bakışları bendeyken gözleri kısıktı. Sigarası dudaklarının arasına yerleştirdiği zaman sanki sudan kafasını çıkaran birisiymiş gibi derin bir nefes aldı. Sanki sigaraya âşıkmış gibi. Çukurlaşan yanaklarında kaldı bir süre yorgun bakışlarım. Sigarayı dudakları arasından aldığında ve dumana özgürlük hakkı verdiğinde bakışlarımı gözlerine çevirdim. Ne şanssızdım ki, göz göze geldik.

"Neden burada olduğunu sormayacak mısın?"

Hayır. Sadece suyu olup olmadığını sormak istiyordum ama benim susuz olduğumu anlarsa bütün suları saklayacakmış gibi geliyordu. Ellerim soğuk zeminden destek aldığında çok geçmeden sırtım tekrar yere değdi. Karnıma bastırdığı ayağına bakarken acıyla inledim.

"Ne yapıyorsun?"

Sinirle "Soruma cevap ver," dediğinde başımı da geriye yaslayıp tepemde dikilen iri bedeninde gözlerini buldum yavaşça. Nefesim olması gerekenden daha yavaştı.

"Neden burada olduğum umurumda değil. Sen neden yanımdasın?"

Ayağını karnımdan çektikten sonra omuz silkip sigaranın ucunda biriken külleri üzerime serpti. Sigarayı dudakları arasına götürüp uzun bir nefes çektikten sonra hızla dudakları arasından alıp sigarayı tutan elini sallayarak konuşmaya başladı.

"Kötü bir gün geçirdim."

Aynı benim gibi.

"Sonra yanına geldim."

Aynı Bora'nın yanına gittiğim gibi.

"Bora'nın kollarında uyuyordun."

Öyleydim. Titrekçe nefesimi üfledim. Gerçekten uyuyordum ve kâbuslardan da uzaktım. Oysa gözlerimi açtığımda tekrar kapamak isteyeceğim bir görüntü vardı karşımda. Savaş... Kâbus görmeyi yeğletiyordu insana.

Sigaradan bir nefes daha aldıktan sonra sigaranın ucuyla beni gösterdi ve güldü. Gülüşüyle dudakları arasından sigara dumanı çıkarken yüzüne değen dumanın yerinde olmak isteyecek birçok kişi olmalıydı. Bense ciğerine değen sigara dumanının yerinde olmak istiyordum. Yavaşça öldürmek. Ama onu ölüme âşık etmek.

"Huzurlu gibiydin. Bilirsin ben de şerefsizim."

Bakışlarım üzerinden yorganı itermiş gibi yorgunluğu iterken ellerimi yere yapıştırıp dizlerimden destek alarak kalktım ve Savaş'ı ittirdim.

"Bora nerede?"

Hareketlerimin aksine sakindi sesim. Ya da bağırmaya gücüm yoktu bilmiyordum. Konu Bora'ydı. Ve yine konu, Savaş'tı. Olabilecek birçok şey varken olamayacak diye bir şey yoktu. Savaş her şeyi yapabilirdi.

"Sihirbazlığı seviyorsun ya," dedi alayla. Birkaç gün önceki ona oynadığım oyunun hâlâ öfkesini taşıyor gibi görünüyordu. "Hadi bul bakalım piçi."

"Sarhoş musun?" dedim kaşlarım çatılırken. Sözleri her zamanki gibi saatlerce düşünülmüş gibi çıkıyordu ama hareketleri orantısızdı. Bir kere, saçlarını dakikalardır karıştırmıyordu ve bu bile bir kıyamet belirtisiydi. Bunun yanında vücudu arada denge bulamıyordu. Sigarasından son bir nefes aldıktan sonra yavaşça yere bıraktı ve ayakkabısının ucuyla ezdi. Ayakkabısına eğdiğim başımı çenemden tutarak kaldırdı ve dumanı yavaşça yüzüme üfledi.

"Hayır sarhoş değilim. Katilim."

Burnumun dibindeki yüzünü ittirdikten sonra "Bora nerede?" diye bağırdım. Dudağını yalarken gülmemek için zorlanırmış gibiydi. Savaş'ın bakışlarının ağırlığı içerisinde iken odayı tanımlamaya çalışmayan bakışlarım Savaş'ın odanın içerisinde ilerleyişini izledi. Oda aydınlık sayılmazdı ama karanlık da değildi. Tavandaki ampul arada cızıldayarak ışığı kesiyor saniyeler sonra aynı cızırtıyla tekrar aydınlatıyordu odayı. Hoş, Savaş'ın olduğu oda ne kadar aydınlanırsa.

Kapıyı gürültüyle açtıktan sonra karanlık koridorda bağırmaya başladı. "Baran, pabucu yarram, çık dışarıya oynayalım."

"Seni pislik şeref..." O hareketlerine ben sözlerime hâkim olamazken hızlı adımlarla kapıya yöneldim ama onu ittirip geçeceğim sırada hızla arkasına döndü ve beni kapıdan uzaklaştırdı. Dengemi kaybedip de yere düştüğümde acıyla inleyip elimi sırtıma götürmeye çalıştım.

"Bugün iltifat günündesin."

"Kötü laflarıma kulak asma sen daha kötülerine layıksın," dediğimde güldükten sonra ellerini iki yana açtı.

"Oyun basit bebeğim. Bu mekânda yaklaşık yirmi tane oda var. Senin sikoloji hastası piç de odalardan birinde. Her odada farklı bir sürpriz var. Yani diyeceğim o ki, bir odada bacaklarının arasında yılanı hissederken, diğer odada yüzünde tarantulayı diğer odada göğsünde köpeği bir başka odada da böbreğinde bıçağı hissedebilirsin. Herif baygın olduğu için ve odalar da karanlık olduğundan her odanın her tarafını dolaşmak zorundasın. Dua et de Baran'ını yemesinler."

"Bora'yı kurtarmak için bu kadar tehlikeye gireceğimi sana düşündüren nedir?" dedim sırtımın acısını ve duygularımın çaresizliğini yüzüme yansıtmamaya çalışırken. Bora'yı kurtarmayacağımı düşünse serbest bırakır mıydı yoksa çeker silahı onu vurur muydu bilmiyordum.

"Bora'yı neden hâlâ öldürmediğimi düşündüren neyse, o," dedikten sonra elini uzattı. Ben eline İstiklal Caddesi'nde uzaylı görmüş gibi baktığımda ve elini tutmak için hiçbir çaba göstermediğimde gözlerini devirerek bileğimden tuttuğu gibi beni sertçe kaldırdı.

Saçlarım saçlarına karışırken nefeslerimizin kime ait olduğundan haberim yoktu. Bakışlarım yavaşça gözlerine çıktı. Her şeyimi almaya çalışan hiçbir şeyim olmayan adama baktım bir süre. O kime bakıyordu bilmiyordum.

Bana bakmasını bekleyemezdim. Yıllarca Kumsal'ı tanımış, Kumsal'dan nefret etmiş biriydi. Bana baktığında beni göremezdi. Çünkü bana baktığında Kumsal'dan nefret etmesini sağlayan anıları görüyordu.

Gerçek gözlerinde saklıydı ve konuşmalarında duruyordu. Ben her ikisini de çözüp ortaya gerçeği koyacak kadar tanımıyordum onu. Kumsal tanımasına rağmen koyamamıştı gerçeği ortaya, ben nasıl koyacaktım?

Ama bazı durumlarda bir yabancı geliyordu ve görüyordu içini. Sana yabancı ama ruhuna yakın oluyordu. Sana yakın ama ruhuna yabancı olanlarının aksine.

Savaş için hissettiğim bir şey varsa o da buydu. Bazen öyle şeyler söylüyor veya öyle bakıyordu ki sanki beni ezbere biliyormuş gibiydi.

"Buradan sağlam çıkabilirsiniz."

Bileğimi tutan elini diğer elimle ittirdikten sonra onu kenara ittirdim ve kapıya yöneldim. Nefeslerim odadaki sessizliği örtüyor, Savaş'ın bakışlarının gürültüsünün yanında da sessiz kalıyordu. Biliyordum önümüzdeki birkaç saat benim için zehir olacaktı. Ama sonunda Bora'yı sağ salim bulabilecek isem her şeye katlanırdım.

Elim kapının pervazındayken ve bakışlarım duvarın tavana yakın yerlerine asılmış gaz lambaları olmasa karanlık olacak koridordayken Savaş'ın sesini duymamla durdum. "Yalan söyledim."

Bakışlarım ona dönerken hangi karanlıkta olsak bile o sırıtışı görülmeyecek gibi değildi. Benim korku dolu bakışlarım onun alaylı yeşillerindeyken sakin bir şekilde elini cebine götürdü ve Kumsal'ın ona hediye ettiğini söylediği sigara paketine doldurduğu sigaralardan bir tane daha alıp dudakları arasına götürdü. Cebinden çakmağı çıkarırken birkaç saniyeliğine elini hareketsiz tuttu ve çakmağı fark etmemi sağladı.

Pişman olmamı istiyordu. Ona o oyunu oynadığım için pişman olmamı. Çünkü o oyun yüzünden bugün belki de Savaş bu kadar öfkeliydi. Bir başkasının oyunu üstüme kalmasın diye oyun oynamıştım ve bingo! Bir başkası oyun oynasa belki bu kadar sinirlendiremezdi Savaş'ı. Savaş Atan'ı tanımanın yanından bile geçmediğim için ateşten biraz korkar ve oyun geçer sanmıştım ama bu kadarla sınırlı kalmıyordu. Dudaklarım kıvrılırken omuz silktim. Savaş zaten her zaman öfkeliydi. Ve benim ölümümü istemediğini artık çok iyi biliyordum. O yüzden burada endişelenmemi gerektiren bir şey yoktu. Olur da tarantulalar üzerime atlarsa kurtarmaya gelirdi.

Yani sanırım.

Benim tek endişelendiğim kısım Bora'yı nasıl kurtaracağımdı. Ve bu da benim nefesimi düzensizleştirmeye yetiyordu zaten.

Savaş'ın sırıtışı git gide daha sinir olmaya başladığında elimi pervazdan çektim ve birkaç adım atmamla görüntüsü artık bana bulaşamıyor oldu. Ürkek bakışlarım koridora dönerken derin bir nefes aldım.

Bunu yapabilirsin Derin.

"Hayır yapamam," diye sızlandım. Ama yapacaktım. Yapmak zorundaydım.

Bu katta Savaş'ın olduğu oda dışında hiçbir odanın kapısını göremediğimde tahta merdivenlere yöneldim. İndiğim her merdivende çıkan gıcırtı mekânın sessizliğinde çığlık atıyordu. Elim destek ararcasına duvarda geziniyordu ama bu pis mekânda destek dışında şeylerde bulabilirdi elim.

Bu düşünceyle elimi hızla duvardan çektim ve neredeyse uçarak merdivenleri indim. Odaların kapılarını görmemle merdivenlerde o kadar hızlı olmamı sorgulamam bir oldu. Ama kaybettiğim her saniye Bora'yı ölüme biraz daha yaklaştırıyordu. Savaş'ın dediğine göre baygındı ve eğer yılanların ya da başka zararlı bir şeyin olduğu bir odada ise zarar görme olasılığı çok yüksekti.

Titrek elim kapının demir kulpuna yaklaşırken gözlerimi yumdum. Zihnime ilk gelen şey Bora'nın sıcacık gülüşüydü. İçeride ne halde olduğunu hayal ediyor gibiydim. Odalarda göreceğim şeylerden ölürcesine korkuyordum ama hiçbir korkum Bora'yı kaybetme adına olan korkumla yarışamazdı. Elim hızla kulpu tutarken bir saniye bile beklemeyip kapıyı açtım. Kulağıma gelen tek şey kapının gıcırtısı olmuştu. Odalar ışıksız olduğu ve yanımda da telefonum olmadığı için neyle karşılaşacağımı bilmeden odanın içerisine bir adım attım.

Savaş'ın her an böbreğine bıçağı yiyebilirsin, demesine bakılırsa mekânda bir tane daha Savaş Atan çakması katil olmalıydı. Başımı onaylamazca sallarken bu düşünceden, aslında tüm düşüncelerden kurtulmaya çalışıyordum.

Sanki deli gibi gözlerimi oynattıkça karanlık dağılacakmış gibi hiçbir şey göremesem de gözlerimi kapatmamak konusunda direniyordum.

Bacağıma bir şey değdiğinde çığlık atıp gerilemeye başladım. Benim çığlığımla odadaki sessizlik bozuldu ve oda bundan hiç memnun kalmamış gibi ayaklarıma değen şeyler artmaya başladı. Çığlıklarım bitmezken arkama döndüğüm gibi koşmaya başladım. Bir şeye takıldığımda elim aralamak için tuttuğum kapının kulpundayken yere düştüm ve böylelikle kapı kapanmış oldu. Titrek nefesimle anında sırt üst döndüm ve şükür ki topuklu ayakkabı yerine spor ayakkabıları yere sürterek gerilemeye başladım. Beni yataktan aldıysa ayakkabımı da o giydirmiş olmalıydı. Üzerimde ise yatarken giydiğim şeyler vardı. Kısa bir şort ve askılı. Ama onun dışında bir de üzerime mont geçirmişti. Bunu neden yaptığını çözmek yerine odada ne olduğunu çözmeye yoğunlaştım. Şimdi oda benim nefesim ve ayakkabımın çıkardığı ses haricinde sessizdi.

Ayaklarıma artık bir şey değmiyordu. Tek güvencem buydu. O yüzden sessiz olmaya çalışıp odayı dinlemeye başladım. Sessiz cıyaklamalara benzeyen sesler duyuyordum.

Fareler!

Kaşlarım çatılırken sessizce yutkundum. Susuzluğum yüzünden bu hareketimle boğazım acımıştı. Yüzümü buruştururken elimi sırtımı dayadığım kapıya götürdüm ve sürterek kulpu bulmaya çalıştım. Elim demir kulpa değdiğinde gözlerimi kırpıştırıp yavaşça yerden kalktım. Kulpu bir an önce oradan çıkma isteğiyle hızla açtım ve vücudumu odadan çıkardıktan sonra kapıyı yine hızla kapattım. Elim demir kulpta kalırken sanki soğukluğu tenimin sıcaklığına işliyordu. Savaş'ın bakışlarında da aynısı oluyordu. Titreyen elimi kalbime götürdükten sonra başımı kaldırıp dolan gözlerimle tavana baktım.

Fareler beni ürkütmezdi. Sadece onları görmediğim, hissettiğim için böyle bir tepki vermiştim. Görmediği her şeyden korkardı insan. O ufak şeyler aydınlık bir odada üzerimde parti yapsalar bile kalp atışım hızlanmazdı ama karanlıkta ben onları görmeden ayağıma değdiler diye bütün mekânı ayağa kaldırmıştım.

Daha ürkmediğim şeyde bile böyle olduysam tarantulanın veya yılanın olduğu bir odada...

Düşüncelerimi dağıtmak istercesine soğuk mekânda nefesimi dışarı üfledim. İlerlemeye başladım nefesimin oluşturduğu buhar yüzüme çarparken. Soluk sarı saçlarım terden nemlenmeye başlamıştı. Yüzümün kıpkırmızı olduğuna emindim. Ellerim soğuktan morarmaya başlamıştı ama montumun cebine koymayı şiddetle reddediyordum. Önüme bir şey gelse elimle koruyabilecekmiş gibi. Karanlığı aydınlatmayan sadece hafifletmeye yeten gaz lambaları sayesinde bir başka kapı gördüğümde oraya yöneldim. Attığım her adımda geriye doğru koşuyordu ruhum.

Kendime düşünme veya kaçma şansı vermeden kapıyı açtığımda hemen içeri girmek yerine bekledim. Bir ses duymaya çalıştım ama hiçbir ses gelmiyordu. Elim kapının kulpundayken yavaşça içeri girdim. Spor ayakkabılarım yerde gıcırtı oluşturuyordu. Nefesim ise vücudumun oluşturduğu gıcırtıydı.

Alt dudağımı dişlerken birkaç adım daha attım ve kapının kulpunu bırakmak zorunda kaldım. Bir ses duyduğumda alt dudağımı kanatacak derecede dişledim ve adım atmak için kaldırdığım ayağımı yavaşça yere yasladım. Bakışlarım görebilecekmişim gibi odada gezerken derin bir nefes alıp bir adım daha attım.

"Bora?"

Cevap gelmişti ama Bora'dan olduğunu sanmıyordum.

Çığlık atıp gerilerken elime bir şey değdiğinde vücudumu hızla döndürdüm ve bu sefer biraz önce kaçmaya çalıştığım odaya doğru gerilemeye başladım. Koridordan yansıyan ışıklı elimin neye değdiğini çözmeye çalışıyordum. Başka bir şeye değme korkusuyla ellerimi karnıma çekerken ağlamamak için kendimi kastım ve burnumu çekip etrafıma baktım.

Ayağıma bir şey değdiğinde ve sonra yılanın tıslamasının sesi duyulduğunda çığlık atarak ayağımı rasgele yere vurmaya başladım. Çığlığım yılanın tıslamasını bastırabiliyordu ama varlığını unutturamıyordu.

Yılanlar hakkında hiçbir bilgim yoktu. Sadece bir ara Bora'yla bununla ilgili bir anımız olmuştu ama o da pek iç açıcı olmadığından yılanlarla ilgili hiçbir bilgim yok demek doğru kalırdı. Yılanın tıslamasını duyamaz hale geldiğimde kendisini de hissedememeyi umup gerilemeye başladım. Bora'dan duyduğum birkaç küfrü tekrarlayıp duruyordum. Ayağıma tekrar bir şey değdiğinde bu sefer delirmek yerine dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerim irileşmiş bir şekilde koridora bakarken yumruklarımı sıkmıştım. Yılan kıvrılarak ayaklarımın arasından geçerken gözlerimi kapatmaya korkuyordum açtığımda da gördüğüm karanlık aynı olsa bile.

"Bora?" diye seslendim son kez fısıltıyla. Bu yılanının hareketlerini hızlandırdığında önce sağ ayağımı sonra ise sol ayağımı kıvrımları arasından çıkartıp koşmaya başladım. Koşarken birkaç şeye basmıştım ama ne olduklarını düşünecek zamanım yoktu. Kapıdan çıktıktan sonra kendimi koridora attım ve çaresiz bir şekilde gerilemeye çalıştım. Bileğim oldukça acıyordu ve ne olduğuna dönüp de bakamıyordum. Bakmaya cesaretim yoktu.

Sırtım koridorun duvarını bulduğunda nefesimi titrekçe üfledim ve kapısı açık odaya gözlerimi kırpmadan bakmaya başladım. Bileğimdeki acı bir kez daha kendini gösterdiğinde bacaklarımı yavaşça kendime çektim bakışlarım hâlâ odadayken. Şimdi kapıdan bir yılan çıksa korkudan bayılacakmış gibi hissediyordum.

Elim bileğime gider iken nefesimi dışarı üfledim ve bakışlarımı yavaşça bileğime çevirdim. Gaz lambalarının el verdiği kadar bileğimi görürken parmaklarım acıyan yere değdiğinde elime gelen sıvıyla elimi hemen çekip sıvıyı duvara sürtmeye başladım.

Ah...

Ağzımdan küçük bir inleme çıkarken yerden kalktım ve duvara bir kez bile bakmadan koşmaya başladım. Zehirli miydi?

Başka bir kapı gördüğümde duvardan destek alarak kendimi durdurdum. Kendi vücuduma hâkim olamıyormuş gibi hissediyordum. Psikolojik olarak mıydı bilmiyordum ama görüşüm bulanıklaşmaya başlamıştı. Gözlerimi kapatıp yüzümü ovuşturdum ve yutkunmaya çalıştım.

"Senden nefret ediyorum," diye tısladım. Bileğimdeki acı, nefesimdeki hırıltı, kalbimdeki çarpıntı, vücudum, düşüncelerim her şeyim destekti bu cümleye. Savaş Atan'dan nefret ediyordum.

Kendime gelmek adına olan duraklamam hiçbir işe yaramadığında daha fazla zaman kaybetmemek için doğruldum ve titreyen elimi kapının kulpuna götürdüm. Oturup Savaş'a yalvarmama az kalmıştı. Beni bir yerlerden izliyor olmalıydı.

Oyununu ve nefret ettiği kişinin acı çekişini nasıl kaçırırdı?

Savaş'ın izlediği düşüncesi bir anda bana güç vermiş gibi kapıyı açtım ve yavaşça içeri girdim. Saçlarım artık terden yanaklarıma, enseme yapışmış durumdaydı. Kalbim ise göğsüme yapışmış, çıkmak için direnir gibiydi. İçeriye doğru bir adım attıktan sonra montuma sıkıca sarıldım. Elim saçlarımı yanağımdan ittirmek için hareketlendiğinde bir an durdum ve nefessiz kaldım.

Tanrım...

Enseme gelen sıcaklıkla elim havada, nefesimin nerede olduğunu bilmeden hareketsiz kaldım ve dolan gözlerimi sımsıkı kapattım.

"Benimle oyun oynamaya mı geldin?"

Ses genç birine aitti. Konuşması pürüzlü ve orantısızdı. Bir yerde sesi güçlü çıkarken bir kısımda nefes alamıyormuş gibi çıkıyordu. Nefesini ensemde hissettiğime göre ya benimle aynı boydaydı ya da boylarımız yakındı.

Savaş'ın bahsettiği katil miydi şimdi bu?

Kuruyan dudağımı yalarken arkamı dönmeyi ölürcesine istiyordum ama arkama dönersem de öleceğimi biliyordum. Hoş, sanki şu anda yaşama ihtimalim varmış gibi.

"Sana bir soru sordum."

Aynı pürüzlükle tekrar konuştuğunda susması için yalvarabilirdim. Konuşması bile bu kadar ürkünçken bir de zarar vermeye kalksa...

"Ben..." dedim ama sesim onunkinden bile korkunç çıkınca susup öksürerek sesimi düzene sokmaya çalıştım. Öksürmem bedenime ciğerimi çıkartıyorlarmış gibi bir acı bıraktığında dudaklarımı birbirine bastırıp inlememeye çalıştım. Tekrar konuşmaya başladığımda kesinlikle nefes alıp almadığımdan emin değildim. "...seninle oynayamam."

"Ama neden?"

Sesinde bu sefer oynama olmamıştı. Baştan sona boğuluyormuş gibiydi. Boğuk sesiyle söylediği şeyden sonra omzuma dokunduğunda çığlık atıp vücudumu ona döndürdüm ve gerilemeye başladım.

"Benden korkma. Benimle oyun oynayanları öldürmüyorum."

Git Savaş'a 'Benimle oyun oynar mısın?' de diye bağırmamak için zorlanıyordum. Savaş pisliği önce şaşırır, sonra güler, sonra küfrüyle reddederdi. Sonra da bu manyak çocuk onu öldürürdü. Son tabirinde bir mutlu son dalı varsa bu sonun mutlu son olacağına emindim.

Yüzünü net göremiyordum ama vücudunu seçebiliyordum. İdrak edebildiğim kadarıyla benden biraz uzundu. İnce bir bedeni olan erkek çocuğuydu. Kaç yaşlarında olduğunu bilmiyordum ama benden küçük olmalıydı. Ayrıca psikolojik sorunları olduğu da söylediklerinden, ses tonuna kadar anlaşılırdı. Savaş'ın bu çocuktan daha manyak olduğuna bakarsak neden bu çocuk gibi hareket etmediğini merak ediyordum. Sanki bizim gibiydi, öyle davranıyordu. Ama bizden çok farklıydı aslında. O bir katildi.

"Benimle oyun oynayacak mısın?" Sesi güçlüydü. Bu sefer boğuluyormuş gibi değil de havayı boğuyormuş gibiydi. Elleri kollarıma geldiğinde telaş edip çekilmeye çalışsam da tenime değen elindeki soğukluğu hissettiğim gibi durdum. Gözlerim irileşirken derin bir nefes aldım, vermemeyi amaçlıyordum. Elinde bıçak vardı.

"Oynayacağım," dedim tırtıklı sesimle. Ağlamamak için direniyordu ruhum, bedenim ise ölmemek için.

Ellerini kollarımdan çektikten sonra çıkan sesten ve önümden çekilen vücudundan yere oturduğunu anladım. Bıçaklı olan eliyle bacağıma dokunduğunda ürküp geriledim. "Otur hadi. Oyun oynayacağız."

İçim çığlık atarken sessizce oturdum ve bacaklarımı kendime çekip kollarımı sardım. O çocuktan daha manyakmışım gibi sallanırken sessizce ağlıyordum. Şimdi kalkıp kaçmaya çalışsam bu manyak çocuk da peşime takılır mıydı?

Ya da Bora bu odada mıydı? Ona da oyun oynayıp oynamayacağını sormuş muydu? Onu öldürmüş müydü?

Hıçkırdığımda "Ağlıyor musun?" diye sordu. Sesi şüpheciydi. Sesi korkunçtu!

"Hayır," diye yalan söyledim. "Sadece burası çok karanlık ve ben karanlıktan korkarım. Oyun oynamadan önce bana ışık bulabilir misin?"

"Ama aydınlıkta oynayamayız ki," dedi küçük bir çocukmuş gibi. Gözlerim irileşirken vücudumu sallamayı durdurdum. Titrek nefesimi üflerken tekrardan hıçkırarak ağlamamak için zorlanıyordum. Tabii bu manyağın ne tür bir oyun oynayacağını bilmiyordum ki...

"Tamam ama ben göremiyorum. Ne oynayacağız?"

Sakin konuşmaya çalışıyordum. Bu telaşlı halimde bile sakin konuşmak kolay kalıyordu, düşünebilmemin yanında. Düşünmeye çalışıyordum ama bu çocuk her konuştuğunda düşüncelerim susuyordu. O pürüzlü, orantısız sesi düşünmemi engelliyordu. Düşünüp bir an önce buradan çıkmam gerekiyordu. Ondan önce de Bora'nın burada olup olmadığını öğrenmem ve bu çocuktan kurtulmam.

"Burada biri var. O benimle oyun oynamadı. Ben de onu oyuncağım yaptım."

Benden korkma. Benimle oyun oynayanları öldürmüyorum.

Söylediği şey aklıma geldiğinde titrek sesimle "Bora," diye inledim. Bora olabilir miydi? Savaş Bora'nın ölmesine izin vermiş olabilir miydi? Dolaylı olarak, benim de ölmeme izin vermiş olabilir miydi?

"Ne zaman?" diye sordum korkuyla. "Erkek miydi? Ya da... Onu gördün mü?"

"Neden soruyorsun?"

Oyuncağını bir başkası almaya çalışıyormuş gibi konuşuyordu. Sinirlenmeye başladığını fark ettiğimde bacaklarıma daha sıkı sarıldım ve kısık sesle "Onunla oynamayacak mıyız? O yüzden sordum," dedim. Oyunu duyduğu gibi yumuşamıştı. "Hayır kızdı. Ama oynamak istemedi. Neden kimse benimle oynamak istemiyor?"

Nefesimi dışarı üflerken, mutluluktan ağlayabilirdim. Birkaç saniye sürmüştü o ölen kişinin Bora olduğunu düşünmem. Ve o birkaç saniye yıllarca sürmüş gibiydi.

Yanaklarım mutluluktan ıslanırken "Ben istiyorum," dedim alelacele. Demek ki Bora bu odada değildi. Bu manyaktan sadece kendimi kurtarmam gerektiği için rahatlamıştım. Bora da işin içinde olsaydı zorlanabilirdim. Eli elime değdiğinde korksam da gerilemedim. Ondan her çekindiğimde açık veriyordum ve ruh hali değişkendi.

"Tamam. Ben de tam kızın karnını kesiyordum. Bana yardımcı olur musun?"

"Nasıl?" dedim ağlayarak. Sesim pürüzlüydü. Sesim çaresizdi. Nasıl çıkacaktım ben buradan?

"Ben çok yoruldum. Biraz da sen oyna," dedikten sonra bıçağı elime tutuşturduğunda dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı ve dizlerimin üzerinde oturup boşta olan elimin tersiyle gözlerimi sildim. "Hadi."

Çocuğun beklentili sesinden sonra bıçağı tutan ellerimi sıkılaştırdım ve titrek nefesimi üfledim. Hiçbir şey göremiyordum. Yerde biri mi yatıyordu karşımda nasıl bir manyak vardı bilmiyordum. Beni en çok korkutan da Bora'nın nerede olduğunu bilmememdi.

"Ben bu oyunu bilmiyorum," diye kaçmaya çalıştım. "Sen bana göstersen. Sonra ben oynasam olur mu?"

"Sana yardım edeyim," deyip elini bıçağı tutan elimin üzerine koyduğunda gözlerim irileşti. Tanrım... Göstermesini söylerken elimden bıçağı alıp her ne halt yiyorsa kendisi yemesini kastetmiştim ama o benim kızı kesmeme yardım edecekti. Göğsüm hızla inip kalkarken elimi çekmeye çalıştım ama izin vermedi.

"Oynamak istemiyor musun?"

Benimle oyun oynayanları öldürmüyorum.

"İstiyorum," diye fısıldadım. "Ama başka bir oyun oynasak?"

"Bunu oynayacağız," diye bağırdıktan sonra elimi bıraktığında hızla gerilemeye başladım. Gerilediğimde bir şeylere değiyordum ama nelere değdiğimi düşünmeyi şiddetle reddediyordum. Bileğimdeki yılan zehri tehlikeli miydi hiçbir fikrim yoktu ama hareketlerimi bir hayli zorlaştırıyordu. Artık yüzüm terle yıkanmış gibiydi ve karanlıkta olmasak bile bir şey görebileceğimi sanmıyordum. Gözlerim birkaç saniyede bir yavaşça kapanıp açılıyordu ve gittikçe kapalı kalma süresi artıyordu.

"Benimle oynamayacak mısın?"

Çıkan gürültü ve anımsadığım bedenle onun da hareketlendiğini anladım. Bedenini üzerimde hissettiğimde çığlık atarak gerilemeye çalıştım ama telaş yaptığım için elim ayağım birbirine dolandı. Sırt üstü yere düşerken saniyeler sonra çocuk da üzerime çıktı. Bıçağın soğukluğunu boynumda hissettiğimde boğazım yırtılırcasına bağırdım.

"Anneciğim!"

Olmadığında bile korurdu beni. Babam beni döverken annemin fotoğrafını görür, giderdi. Ağlayarak eve gelirdim bazı okul günlerinde. Annemin fotoğrafını görür, ona sarılırdım. Acılarımı unuturum sanırdım. Bir yerim acırdı, aklıma annem gelirdi. Sanki merhem olmuş gibi hafiflerdi acısı. Ölse bile benden daha çok yaşıyordu benim anılarım sayesinde.

"Benimle oyun oynamayan ölür."

Vücudum hıçkırıklarımla sarsılırken onu ve bıçağını kendimden uzaklaştırmaya çalışıyordum ama çok güçlüydü. Belki Savaş gibi bir bedene sahipti. Ya da Savaş gibi bir öfkeye.

"Uzak dur benden..." diye fısıldadım başımı sağa çevirirken. Yanağım soğuk zemini ıslatırken ağlamaya devam ettim. Bakışlarım sağımda kalan karanlıktaydı. Aydınlık olsa Tanrı bilir ne görürdüm orada. "Uzak dursun anne..."

Onu uzaklaştırmaya çalışan minik ellerim üzerimden kalkmasıyla desteksiz kalınca yavaşça yere düştü. Bakışlarım hâlâ sağdaki karanlıktayken odada boğuşma sesleri duyuyordum ama tanımlayabilecek halde değildim.

"Benimle oyun oyna."

"Oyununu sikeyim. Sabahtan beri oyun oyun. Al sana oyun." Gürültü duyduktan sonra bir şeyin yere düştüğünü duydum. Biri beni öldürmeye çalışan çocuğu etkisiz hale getirmişti. Ağlayışlarım hâlâ iç acıtacak türdendi. Anneme sığınıyordum ama bu sefer gelip bana yardım etmiyordu. Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

Hep masumluğumu severdi o benim...

"Kumsal," dedikten sonra göz yaşlarımın soğuttuğu yanaklarımı tuttu iki sıcak el. Başımı kendisine çevirdiğinde dolu olan gözlerim yüzümden görüntüm bulanıktı. Hoş, bulanık olmasa da göremeyecektim kim olduğunu.

"Cevap ver!" diye kükrediğinde ağlayışlarım daha da şiddetlendi. "Siktir..." diye fısıldadı ve küçük bedenimi güçlü kollarıyla kavradıktan sonra beni kucağına alıp ayağa kalktı. Yüzümü boynuna gizlerken küçük ellerimle tişörtünün yakalarını sımsıkı tutmuş, ağlıyordum.

Benim her hıçkırığımda başka bir küfür duyuyordum ondan. Hâlâ kim olduğunu algılayamamıştım. Bir süre beni tüy kadar hafifmişim gibi zorlanmadan kucağında taşıdıktan sonra bedeni yere çöktü. Kolları beni bıraktığında vücudum yalnızlığı kaldıramadı. Korkarak doğruldum ve boynuna sarıldım. "Bırakma lütfen bırakma."

Ellerini bir süre vücudumda hissedemedim ama beni itmemesi yetmişti zaten. Ellerim ensesinde iken korkularım göz yaşlarımla beraber iniyordu yanaklarıma. Yanaklarımdan boynuna bulaşan korkularım onun bedenine de karışıyordu. Hâlâ kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyordum. Tek bildiğim o sarılmasa bile ona sarılmanın bana iyi geldiğiydi.

"Lütfen..." dedim pürüzlü sesimle. Derin bir nefes almaya çalıştım ama öksürüklerimle sonlandı çaresiz çabalarım. Öksürüklerim zamanla hıçkırıklara dönerken "Sarıl," diye yalvardım. Her kimse kimdi, bana iyi geldiği sürece kim olduğunu umursamıyordum.

Elleri belimi bulmadan önceki saniyeler boyunca hıçkırıklarımı dinlemiştik. Kucağına oturduğum bedeni kasılmıştı. Elleri belime geldiğinde boynundaki kollarımı daha da sıktım. Bu onu tetiklemiş gibi ellerini bellerimden kaydırarak sırtıma getirdi ve kolları beni sıkıca kavradı.

"Kumsal..." Sesi istediği gibi çıkmış olmamalı ki öksürüp sesini düzene soktuktan sonra konuşmaya devam etti. "...kendine geldiysen in artık üzerimden."

Sesini düzene soktuğu gibi konuşmalarını da düzene sokmuştu sanki. Aslında bunu demeyecekmiş gibi bir hali vardı.

Ellerim ensesinden omuzlarına düşerken nefesimi dışarı üfledim ve başımı geriye çekip kızarık gözlerimle baktım yeşil gözlere. İç çekerken omuzlarındaki elim oradan da kayıp ikimizin arasına düştü. Onun elleri de sırtımdan belime kaymıştı. Bana iyi gelen adam Savaş mıydı?

"Beni iyi yap," dedim yalvararak. Kalbim öyle acıyordu ki. Nefeslerim öyle düzensizdi, düşüncelerim öyle düğümlenmişti ki Savaş'tan yardım dileniyordum, o kadar kötü durumdaydım. O manyak çocuğun bıçağının soğukluğunu hissettiğim an aklımdan çıkmıyordu. Anneme yardım çığlıkları gönderdiğim ve bana geri dönmediğini anladığım o an. Bütün günün ağırlığı yüklenmişti omuzlarıma. Gittikçe azalıyordu evet ama daha fazla gitmeye de nefesim yetmiyordu.

"Lütfen beni kendime getir."

"Seni kendine mi getireyim?" dedi yüzü nefesim kadar yakınımdayken. Kalın kaşları alayla kalkmıştı. Dudağının bir kenarı kıvrılmıştı ama zevk almadığını gösteriyordu bakışları. Başını onaylamazca salladı ve alayla güldü.

"Eline bir silah vereyim, çek birini vur. Bir kez daha katil ol. Birine değer vereyim, elimden al. Bir kez daha acımasız ol. Ağlama da Kumsal ol!"

Bahsettiğim Kumsal'ın kendine gelmesi değil, Derin'in kendine gelmesiydi. Kumsal'ın kendine gelmesi için kesinlikle benim Derin'den vazgeçmem gerekiyordu ki şu an ben Derin'i geri istiyordum. Bunun için yalvarıyordum Savaş'a.

Bakışlarının yoğunluğu altında ezildiğimde yüzümü buruşturarak bakışlarımı kaçırdım. Belinin iki yanından yere yasladığım bacaklarımdan sağının bileğindeki kızarıklığı görünce korkarak Savaş'a baktım.

"Yılan bileğimi soktu."

"Ee?"

Rahatlığı karşısında gözlerim pörtledi. "Ölecek miyim?"

Öyle bir güldü ki ağlamamak istedim. Gülüşü şiddetlenirken elini belimden çekip gülüşünü durdurmak için ağzını kapatmaya çalıştı. Islak yanaklarımla ve irileşen mavi gözlerimle onu izlerken sonunda gülüşünü durdurabildi ama yüzü hâlâ neşeliydi.

"Benim boynuma dolayıp sevdiğim yılana seni sokacak kadar ne yapmış olabilirsin ki?"

Aklıma ayağımla olan kurtulma çabalarım geldi. "Pek anlaşamadık."

Bakışları bileğime kayarken "Belli," diye mırıldandı. Sırtını duvardan alıp eğilmek yerine canımı acıtmayı umursamadan bileğimi hızla kendine çekti. Tamam kendince akıllılık ediyordu ama bu hareketiyle benim gözümdeki seviyesi hızla 'şerefsiz'e yükselmişti ki ben küfredemeyen kızdım.

Acıyla inlerken karnında olan elimle onu cimcikledim ama hissetmiş gibi görünmüyordu. Parmakları birkaç saniye kızarıklığın çevresinde gezindikten sonra beni kucağından indirdi ve bileğimi daha da kaldırdı. Altımda şort olduğu için bu hareketine ses çıkartmadım ama bileğimi ağzına götürdüğünde ise ses çıkartamadan edemedim.

"Ne yapıyors..."

Dudaklarını bileğimde hissettikten saniyeler sonra dili de devreye girdiğinde dudaklarımı mühürledim. Dirseklerimi yere yaslamış bir şekilde yarı uzanmış ona bakarken ne yaptığını çözmeye çalışıyordum. Kendinden emin gibi gözüküyordu ki Savaş kendinden eminse muhtemelen ölecektim.

Düşündüğüm gibi olmadı ve bileğimi bıraktığında hâlâ yaşıyordum. Sağına doğru eğildikten sonra yere tükürdü. Bu hareketiyle ne yaptığını anlayıp bileğimi kendime çektim. Siyah oje olan tırnaklarımı kızarığın üzerinde gezdirirken "Teşekkürler," diye mırıldandım. Zehri vücudumdan çıkarmıştı.

Bir süre kızarıklıkta gezdirdiğim bakışlarımı sonunda bileğimden aldığımda Savaş'a döndüm. Sırtını duvara yaslamış bacaklarını uzatmış bir şekilde oturuyordu. Can alıcı kısım ise beni izlemesiydi. Ben onu izliyorken yakalansam kesinlikle bakışlarımı kaçırırdım ama o kendinden ödün vermeden bakmaya devam etti.

"Çok çirkin gözüküyorsun."

Ah.

"Pardon. Keşke o manyak çocuk bıçağı boğazıma yasladığında 'Dur iki dakika tipimi düzelteyim' deseydim," diye homurdandığımda dudakları kıvrıldı.

"Hiç değilse bok gibi gözükerek ölmezdin."

"Beni bir gün öldüreceksen önceden haber ver de kuaföre uğrayayım," derken bacaklarımı kendime çektim, birbirine yaslayıp kollarımı bacaklarıma sardım.

"İlk önce kendime haber verebilmeliyim," dediğinde kaşlarımı kaldırdım ama bana anlamaya çalışma fırsatı bile vermeden konuyu kapattı.

"Boynunda ve kollarında çizikler var. Benim oyunumdan ayrı sen de kendi kendine zarar vermiş gibisin."

Odalarda karşılaştıklarım aklıma gelince bacaklarımı saran kollarım daha da sıkılaştı ve alt dudağımı ısırıp bakışlarımı kaçırdım. Bakışlarım bileğimdeki kızarıklığa döndüğünde sırıtmaya çalıştım.

"Bir keresinde Bora kendini affettirebilmek için bana bir hediye almıştı. Bayılacağımı falan söylediğinde çöpe atmak yerine kutuyu açmıştım ve içinden yılan çıkmıştı."

"Görüyorum ki onu öldürmemişsin," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim ve bu sefer zorlanmadan sırıttım. Bora'dan bahsetmek iyi gelmişti. "Öldürdüm. Hem de defalarca. Zihnimde tabii. Gerçekte de tek yapabildiğim ona yumruk atmak olmuştu."

"Ben öyle yapmazdım."

Ne garipti ki, söyledikleriyle şu an ilgileniyordum. Biraz önce onun yüzünden mahvolduğum anılar yaşamış olmama rağmen ne söyleyeceğini merak ediyordum. Meraklı bakışlarımı gördüğünde "Bir kıza değer versem ve onun beni affetmesini istesem gidip yılan almazdım."

"Hiç kimse almazdı," dedim gülerek. Bora yılanlara bayılırdı. Muhtemelen bizim evcil hayvanımız olmasını istediği için almıştı ve oldukça da ciddiydi. Ben de yumruk atarken oldukça ciddi olmuştum. Öyle ki gözlerini hastanede açmıştı.

Pekâlâ onu bayıltan yumruğum değil, yumruğumla gerilerken merdivenlerden düşmesiydi ama ben bu konu her açıldığında o merdivenlerden yuvarlandığını bilmediği için yumruğumla bayıldığını iddia ediyordum. Canım benim o günden sonra vücudunu fitleştirmeye başlamıştı.

Gülüşümü de Bora'ya değer verişim gibi karşılıyordu. Sanki imkânsızmış ya da ona uzakmış gibi. Bakışlarını gülüşümde fazla tutmadan tekrar yeşillerini gözlerime dikti.

"Zaten bir kıza değer versem kendi kendimi akşam yemeğine çıkarır, kalbimi kırdığım için kendimi affettirmeye çalışırdım."

Alayına karşılık "Değer verdiğin kadar yaşıyorsun, demiş birisi," dedim kaşlarımı çatıp başımı onaylamazca sallarken.

"Değer verdiği öldürmüş mü peki o 'Birisi'ni?"

Söylediği şeyden sonra dilimi ısırmaya başladım. Bakışlarım siyah tişörtüne inerken haklı olduğumu anlamıştım. Savaş'ın öfkesine ve acısına inanmakta. Onun değer verme yetisini Kumsal almıştı ondan ama Kumsal'a değer verip de Kumsal'ın onu öldürdüğünü sanmıyordum. Eğer Kumsal'a değer verseydi canını yakmazdı. Kumsal'a değer vermiyordu ya da ona âşık değildi. Anlaşılan o ki başkasına değer vermişti. Ya da başkalarına.

"Değer verdiği öldürmez, anca yaşamını bitirir. Değer verdiğinin ölümü öldürür insanı."

Savaş gibi konuşmuştum. Ölmekle, yaşamamayı aynı kalıba koymuyordu. Onun düşünceleriyle harekete geçerek kendi düşüncemi savunmuştum. Bunu ilk defa yapıyordum. Belki Kumsal daha önce yapmış olabilirdi. Savaş'ı düşünmüş olabilirdi. Pek sanmıyordum ama...

Uzun süre baktı gözlerime. Bakışları önce kaşlarımı gevşetti. Sonra göz kapaklarıma ağırlık verdi. Omuzlarımı çöktürdü. Bacağıma sarılı kollarımdan aldı gücü, nefesime verdi. Daha hızlansın diye nefesim, gücümü alıp düşürdü kollarımı. Elim soğuk zemine yaslandığında iki soğukla baş edemeyip bakışlarımı Savaş'tan aldım. Koridora dönen bakışlarım saniyeler içerisinde tekrar Savaş'a döndü.

"Bora?"

"Hah," dedi başını duvara yaslayıp gözlerini kapatırken. "Ben de ne zaman şu piçi soracaksın diye düşünüyordum."

"O piç değil!" diye bağırdıktan sonra gözlerimi araladığında birkaç saniye durdum. "Yani çoğu zaman."

Yeşillerine alay düştüğünde oflayıp yerden kalktım. "Bora nerede?" diye bağırdım hissettiğim yorgunluktan ödün vermeden. Ben de duygularımı saklayabilmeye başlamıştım sanırım.

Elini 'Boş versene' dermiş gibi salladı. "Bebeğim ne güzel seks öncesi konuşmalar yaşıyoruz şurada. Ne yapacaksın Baturay'ı?"

"Bora nerede?" dedim bastıra bastıra. Söylemezse üzerine saldıracağımı görmüş gibi yerden tek hareketiyle kalktı. Keşke kalkmasaydı çünkü şimdi gözlerine bakabilmek için başımı hafifçe kaldırmam gerekiyordu. Ve o benden daha alçaktayken daha güçlü çıkıyordu sesim.

"Kaçmış. Keşke onu tarantulalı odaya koysaydım da bir güzel..."

Bakışlarım dehşetlendiğinde sırıttı ve çenemden tuttu. Tutuşu aceleciydi. Bir an önce bırakmak istermiş gibi. Ama aynı zamanda tutmayı da gerekli görmüştü.

"Hadi Bora bu sefer de götünü çizdirmeden kurtuldu," dedikten sonra bakışlarını duvara sabitleyip dudağını büzdü. Bakışlarımı yeşillerinde tutmak için zorlandım. "Aslında çizdirmiş de olabilir, kaçarken ne haldeydi görmedim," dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi ve yeşillerinde tutamadığım bakışlarımı hızla dudaklarına alıp ona baktım. Yakalanmış mıydım bilmiyordum. Yüzünden anlaşılmıyordu.

Homurdanarak çenemdeki elini ittirdim ve daha sonra eliyle yetinmeyip vücudunu da ittirdim. Pis bir şekilde gülerken bana karşı koymayıp geriledi ve ellerini iki yana açıp gülmeye devam etti. İçinden Bora'ya bir şey olmasını umduğunu biliyordum. Benim aksime.

Alayla söylediği şeyin gerçek olma ihtimali var mıydı bilmiyordum. Bora'yı hangi odaya koymuştu sadece Tanrı ve Savaş bilirdi. Ama onu güllerin içerisinde bir yatağa koymadığına da emindim. Ona zarar verecek bir odaya koymuş olmalıydı. Yine de onu şansı varken öldürmemişti. Geçmişteki bir oyununda yine şansı varken öldürmediği gibi. Bugün kendimi öldüreceğime dair olan tehdidim için öldürmediğini varsayıyordum ama o gün olan şey benim için gibiydi. Bora'nın ölmesini istemediğim için öldürmemişti. Bu Kumsal ve Savaş ilişkisinde garipti. Onun da dediği gibi kural diye bir şey kalmamıştı.

Ondan uzaklaştım ama çok geçmeden durdum ve vücudumu istemeyerek ona döndürdüm. Baş parmağını dudaklarında gezdirirken tek kaşını kaldırdı. "Yolu mu bulamadın bebeğim?"

Bir gün bana 'Bebeğim' dediği için katliam çıkartacaktım.

Sıkıntıyla onayladım. Sırıttı ve başıyla bir yeri gösterdi. "Oradan kaptır. Karşına iki koridor çıkacak. Birinden geçersen pat diye kendini yerde ve ölü bulursun. Diğerinden geçersen de mekândan çıkmış olursun."

"E hangisi, hangisi?" diye sorduğumda sırıttı.

"Tekerleme falan sayarsın artık. Orası beni irdelemez."

"Pislik," diye tıslayarak başıyla gösterdiği tarafa döndüm ve hızla yürümeye başladım. Şanssız bir insandım. Kimlik diye Kumsal Karam'ın kimliğini almaya kandığımdan belliydi. Ya da doğa doğa babamın kızı olarak doğduğumdan beri. Kesin yanlış tarafı seçecektim ve bom! Savaş Atan cenazeme sigara içerek gelecekti. Sigarasının külünü de üzerime, toprağıma atardı artık.

Sıkıntıyla inledim. "Ahk. Çirkin öleceğim."

Arkamdan güler gibi oldu ama emin değildim. Onu duyamayacak kadar uzaklaşmıştım. Tek mutluluğum Bora'nın kaçmış olmasıydı. Bu benim boşu boşuna o odalara girdiğim anlamına geliyordu ama pişman değildim. O odalara girerkenki amacım Bora'nın sağ olmasıydı ve Bora sağdı işte.

Sonunda mekândan çıkabildiğimde çok şükür ki ölü falan değildim. Savaş'ın dediği gibi iki yön falan da yoktu. Yalan söylemişti, beni korkutmak için aklınca.

Pislik, başarmıştı da.

Üzerimdeki terimle mekândan çıktığımda ve soğuk terimi yalayıp yuttuğunda hasta olacağımı tahmin edebiliyordum. Artık Bora Efendi bana bakardı, keyfimden o kadar telaş yapmamıştım sonuçta. Yorgun adımlarla mekânın bahçesinden geçerken Bora'yı görür gibi olduğumda gözlerimi kısıp görüntümü netleştirmeye çalıştım.

Bora'nın koyu renk gözlerinin parlaklığı hemen içimi ısıtırken yorgunluğumu umursamadan koşmaya başladım. Bedenim de bana zorluk çıkarmadan uymuştu. Bora daha beni fark edemeden üzerine zıpladım ve kollarımı boynuna doladım.

"Seni iğrenç, pislik, geri zekâlı!" Bir kolum kıyamazmış gibi sarılırken diğer kolumla onun kafasına vuruyordum. Kolları belime dolanırken gülmeye başladı.

"Seviyor musun nefret mi ediyorsun belli değil."

"Nefret ediyorum!" diye bağırdım beni kucağından indirdiğinde. Sonra dayanamayıp tekrar sarıldım. "Ama seviyorum da."

Gülüp yanağımı öptü. Kollarımı boynundan çektim ama bedeninden uzaklaşmayıp hemen kollarını tuttum. Nasıl kaçtığını soracaktım ama bana konuşma fırsatı vermeden üzerindeki montu çıkarıp benim üzerime giydirdi. "Sen üşüy..."

"Sus Derin." dedikten sonra fermuarı da kapatıp gülümsedi. Ellerini fermuardan çektikten sonra ellerime indirdiğinde parmaklarım hemen ona uydu. Aklım onun üşüyüp üşümediğinde olsa da daha çok merak ettiğim bir şey olduğundan konuyu kapattım. "Nasıl kaçtın?"

Çenesiyle bir yeri gösterdiğinde meraklı bakışlarım hemen harekete geçti. Bir sürü adamı dağınık halde mekânın bahçesinde görmemle kaşlarımı çatarak Bora'ya döndüm. "Boğaç'ın adamları mı?"

Dilini şaklattı. Sırıtıyordu. Bora sırıtıyorsa ya beni sinir ediyor olurdu ya da ikimizin de mutlu olacağı bir şey biliyor olurdu. Gözlerim kısılırken ne olduğunu anlatmasını bekliyordum. Benim meraklı bakışlarıma güldü. Zaten neşeli olan yüzü benim tepkilerimle daha da neşeleniyordu.

"Kumsal'ın adamları."

Kaşlarım çatılırken başımı anlamak için hafifçe eğdim. "Benim adamlarım mı var? Yani benim yanımda olanlar var biliyorum ama aradığımda gelecek ya da hep beni koruyan adamla..."

"Sen Kumsal değilsin Derin."

Ona 'Ben salağım' demiş gibi baktım. Ofladıktan sonra "Biliyoruz herhalde," deyip ellerimi havada savurarak konuşmaya başladım. "Ama Kumsal Karam'ın akıl hastanesinden adamlarını bizi korumak için gönderdiğini hiç sanmı..."

Sözümü kesip "Bizi korumak için değil, Savaş'ı bitirmek için gönderdi," dediğinde çatık kaşlarım gevşedi. Kaşlarım gereken tepkiyi vermeyip çatılmadığı için kalbim onun sorumluluğunu da üstlendi ve iki kat fazla atmaya çalıştı.

Savaş'la olan değerle ilgili konuşmamız zihnimde yankılanırken pürüzlü sesimle "Bu ne demek oluyor?" diye sordum. İki kat montum olmasına rağmen üşüyordum şimdi. Ne garipti ki, montları çıkardığım zaman da yanacakmış gibi hissediyordum.

Ellerini yanaklarıma getirdi. Anormal bir şekilde korkutmuştu bu fikir beni. Savaş'ın işini bitireceğini söylemişti Bora, Kumsal için. Oyun, iki taraftan biri öldüğünde biterdi.

"Kumsal Karam bu gece bu oyunu bitiriyor demek oluyor."

87

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!