Fırtına
Nefes nefese doğrulurken ayağımı saran yorgandan kurtulmaya çalışıyordum. Saniyeler sonra yorganın varlığını unutturan kollar bedenimi sardı ve dudaklarını boynuma bastırdı.
"Tamam güzelim. Kâbus."
"Yine," dedim titrek bir sesle. Onun bedeni yanında küçük kalan bedenim güvenli kolları arasında 'Küçük' diye nitelendirmekten hiç şikayetçi değildi. Elleri saçlarımda gezinmeye başladığında bu hissi vücudum kaldıramadı ve dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. Bora da giderse ne yapardım ben?
"Derin şimdi kâbusuna girip seni korkutanlara zorla Pepee izletmek ne güzel olurdu."
Dolunun altındaymışım gibi ıslanmışken yanaklarım, yine Bora'ya dayanamayıp gülmeye başladım. Savaş'ın dedikleri zihnimde yankılanırken gülüşüm zamanla hıçkırıklara döndü. Bir haftadır bir deliymişim gibi benimle uğraşıyordu Bora. Bitsin artık, demeden. Küçük bir çocukmuşum gibi ilgileniyordu. Her kâbusumda kapımda bitiyor sonra da bir daha gitmiyordu. Ben uyuyana kadar saçlarımı okşuyor, bildiği bilmediği uydurduğu masallar anlatıyordu.
Başımı gözlerini görebilecek kadar geriye çektim ama kollarım boynuna dolalı kalmakta ısrarcıydı. Şimdi ayın aydınlattığı odanın karanlığında parlaklığı daha bir belirgin olan koyu renk gözleri tam gözlerimin içine bakıyor iken ağlamamak zordu.
"Beni bırakmayacaksın değil mi?"
Güldü. Bir eli belimden yavaşça yanağıma kaydı ve ıslanmış yanağıma yapışan saçlarımı omzumdan geriye itip yanağımı okşamaya başladı. " Bırakmak ve ben? Hele de seni bırakmak ve ben? Çok komiksin."
"Öyle değil," dedim kaşlarım bir çocukmuş gibi çatılırken. Ona hemen inanmaya başlamıştım ve bu sinir bozucuydu. Bu konu hakkında konuşamıyorduk çünkü o 'Bırakmayacağım' diyordu ve konu bitiyordu. İnanıyordum.
"Yani ölme demek istiyorum. Araba falan da çarpmasın. Ya da biri sana zarar vermesin. Hatta sen gir dolaba ben sana yemek taşırım. Tuvalet konusunu da..." dedikten sonra isterik bir şekilde gülüp alnımı omzuna yasladım ve elimi ensesine indirip parmaklarımı gevşettim.
"Saçmalıyorum."
"Hayır, hayır." dedikten sonra yanağımda olan elini çeneme indirip başımı kaldırdı.
"Bazen ben de seni dolaba tıkmayı düşünüyorum. Pekâlâ itiraf edeyim; şu Savaş'ın oyunları tehlikeli bir hal almaya başladığından beri tek düşündüğüm bu. Ama sonra olur da dolaptan çıkabilirsen kasıklarıma tekmeyi geçireceğini bildiğimden cesaret edemiyorum. Zarar görmeni istemiyorum. Sen de benim için böyle düşünüyorsun ve bu çok hoş. Boktan hayatımdaki en güzel şeyler, senin tarafından sevilmek, seni sevmek, barım ve kova boy patates kızartması."
Dudağıma gelen yaşları götürmek istercesine yalarken gülemeden edemedim. Bar sahibi olmak yerine hamburgercide görevli olsa çok daha mutlu bir hayat sürebilirdi sanırım.
"Yani anlayacağın..." dedi benim de gülüşümle güldükten sonra. Baş parmağı gözlerimden akan göz yaşını rahatlıkla kavradı ama göz yaşına bakarken zorlanırmış gibiydi. "Ölecek olsam bile senin için sonuna kadar direnirim. Ve ölürsem falan bütün çizgi romanlarımı sana miras bırakacağım için ölümüm en çok seni sevindirmeli."
"Öyle mi?" dedim yapay bir sırıtmayla. Birazdan tekrar ağlamaya başlayacağımı o da ben de biliyorduk.
"O zaman sanırım bıçak almaya gideceğim."
Çizgi romanları dünyanın sonu geldiğinde kurtaracağım şeyler listesine girmiyordu ve bunun yanında çizgi romanları dokunmak isteyeceğim şeyler arasına da girmiyordu. Kısacası çizgi romanları umurumda değildi. Ama onun aşklarıydı.
"Başlama yine," dedi gözlerimin dolduğunu görünce. Nefesimi titrekçe üfledim. "Anlamıyorsun. Benim yüzümden Savaş sana zarar verecek."
"Senin için ölmeyeceksem ne içi öleceğim?" Bakışlarım koyu renk gözlerine çıktığında gülümsedi. Burnumu çektim ve ağlamamak için gözlerimi irileştirdim. Çabalarıma destek olmak istercesine yanağımdaki elini ensesine götürdü ve ensesindeki elimi kavrayıp ikimizin arasına indirdi. Parmaklarımızı kenetlediğinde ona uydum. Bakışlarımı elimizden alıp tekrar ona baktım.
"Bir daha ağlarsan iner sana korku filmi izlettiririm."
"Hayır, tamam," dedim hafif bir korkuyla. Tepkime güldüğünde ben de gülümser gibi oldum ama kulağımda hâlâ Savaş'ın Bora'yı elimden alacağını söylerkenki kararlı sesi vardı.
Buradan kaçamıyorduk çünkü Savaş'ın gözü üzerimizdeydi. Burada kalamıyorduk çünkü Savaş'ın tehditleri de üzerimizdeydi. Buraya gelme amacım da Savaş'ın elindeyken bu hikâyenin devamını ve özellikle sonunu merak ediyordum.
**
Annemin mezarına ilk gittiğimde babama 'Bir daha gökyüzünü göremeyecek mi?' diye sormuştum küçük parmaklarımla oynarken. Eğer 'Göremeyecek' deseydi yemin ederim o küçük parmaklarım büyük kazıklardan daha fazla iş görecekti. Annemin mezarına bir pencere açacaktım ve o da görebilecekti parlayan ayı ve ışık veren güneşi. Beraber isim koyduğumuz yıldızları...
O zaman babam demişti; ''Gözlerinin daldığı yerdedir gökyüzün," diye. Oturmuştu hemen sonra annemin mezarının yanındaki çimenlerin üzerine. İri elini, narince gezdirmişti toprakta. Sanki toprak elinden daha güçlüymüş gibi titremişti eli. "Ve onun gözleri ölürken sende dalmıştı. O hep seni görecek, sen onu görmüyor olsan bile."
Gözlerimin daldığı Savaş'tan çektim bakışlarımı. İçkisini yudumlarken Kumsal'ı delirten, beni delirtmek üzere olan, Bora'yı da öldürmek isteyen o mafyadan bozma yeşil gözlü adam değilmiş gibi gözüküyordu ama oydu. Ve ben yine bir başkası benim adıma oyun oynamadan Savaş'a oyun oynamak üzereydim. Çünkü bir başkasının oyunu durdurmak istediğim Savaş'ı sinirlendirip gerçekten Bora'yı öldürmesine sebep olabilirdi. Böylelikle kim olduğunu anlayamadığım ama oyunlara dahil olan o başka kişi Savaş'a sataşmak isterse bu üzerime kalmayacaktı çünkü oyun sırası Savaş'ta olacaktı. Ayrıca bugün Savaş'a söyleyeceğim şeyin Bora'yı koruyacağını düşünüyordum. Bora'yı kaybetme korkum kalmazsa Savaş'ın elinde olan kanıtlara odaklanabilirdim.
Ayrıca üzerimde bıraktığı korkuyla beni uykularımdan uyandıran Savaş Atan'ın gözümün önünde korkmasını istiyordum. Bütün o ondan korkan diğer insanların da görebileceği şekilde.
Bakışlarımı kapının üst kısmındaki locaya çevirdim. Bora'nın gözleri üzerimdeydi. Göz göze geldiğimizde dudaklarını oynatarak "Pizza geldi." dedi. Güldüm. Beni bu fikirden vazgeçirmeye çalıştığını biliyordum. Savaş'ı daha da sinirlendirmemi istemiyordu ama ben yapmazsam yine bir başkası yapacaktı. Pizzanın gerçekten gelmiş olma ihtimali de yüksekti. Ama bana pizza geldiğini söylemesi hileydi. Beni baştan çıkarmaya çalışıyordu. Çünkü pizza sipariş ettiğinde önce kendisi yer, iki üç tane de bana bırakırdı. Aynı şekilde tatlı sipariş ettiğimizde önce ben yerdim. Geri kalan varsa da Bora'ya verirdim. Beraber yaşadığınız insanla bunun gibi anlaşmalar yaptığınızda birbirinizi öldürmek zorunda kalmıyordunuz.
Ben de dudaklarımı oynatarak "Defol," dedim. Gözlerini kıstı ve bana ulusal işaretimizi yaptı. Onun terbiyesizliği karşısında yaptığım tek şey elimle kışkışlamak olmuştu.
Sırıttığında bana da bulaştı ve sırıtarak bardaki kişilere döndüm. Çoğu onu işinden -hayvan gibi içmek veya yine hayvan gibi dans etmek- aldığım için sızlanıyordu ama birazdan sızlanmak yerine eğleneceklerine emindim.
Herkes severdi güçlü birinin güçsüz olduğu anları görmeyi.
"Size bir gösteri hazırladım ama bir konuğa ihtiyacımız var. Hmm. Bir düşüneyim," dedikten sonra işaret parmağımı kaldırıp tekerleme sayıyormuş gibi bardakiler arasında gezdirdim. Tekerleme başkasında bitse bile direkt işaret parmağımı Savaş'a yönelttim ve sırıtarak "Sen, seni şanslı," dedim.
Bakışları kendisine dönen yüzlerde gezinirken içkisini fondipledikten sonra yerinden kalkıp ellerini ceplerine yerleştirdi ve sorgularcasına kaşlarını kaldırdı.
"Biliyor musun sihirbazlığa merak sardım."
"Uzatma bebeğim. Sadede gel," dediğinde gözlerimi devirdim. Ruhsuzluğuna "Hayatı hiç sevmiyorsun değil mi?" diye homurdandığımda başını onaylamazca sallarken dudağını büzdü. "Hayatı değil, hayatı unutturan şeyleri seviyorum."
Verdiği cevaba karşılık istemsiz gelişen gülümsememi sahnedeki çalışana doğru dönerek Savaş'tan gizledim ve çalışanın sahnenin ortasına sandalye koyuşunu izledim. "Beraber eğleneceğiz," derken gülümsememden kurtulup tekrar Savaş'a döndüm.
Dudağını yalarken başını sağa çevirdi ve alt dudağını dişleri arasına aldıktan sonra tekrar bana bakıp yaklaşmaya başladı. Tabii ki de sorun çıkartamazdı. Bu kuralları bizzat kendisiyle, Kumsal koymuştu. Oyun sırası kimdeyse, söz hakkı da ondaydı. Gerçi ben bu kuralları ihlal edip duruyordum farkında olmadan.
Olduğum yuvarlak standa çıktıktan sonra ellerini cebinden çıkartıp iki yana açtı. "Eğlenelim bakalım."
Rahatlığı karşısında gözlerim kısılırken çenemin ucuyla standın ortasındaki sandalyeyi gösterdim. Sandalyeye baktıktan sonra 'Ciddi misin?' dercesine gülse de yavaşça sandalyeye yönelip oturdu. Sandalyede bile yayılırken bacaklarını öne uzatıp bir bacağının bileğini, diğer bacağının bileğine yasladıktan sonra ellerini ensesine götürdü.
"Sanırım eğleniyorum."
Alayına karşılık gözlerimi devirdim. "Açlık Oyunları'nı biliyor musun Savaşcığım? Oradaki kız için alevler içindeki kız diyorlar hani. Sonra o kız çevresindeki bütün alevleri yok ediyor, devri değiştiriyor. Çünkü neden biliyor musun? Alevlerden korkmuyor. Ama sen alevlerden korkuyorsun." Çenesi kasılırken ve bakışları soğuklaşırken korktuğundan kaçmak yerine bakmaya devam etti. "Sen de alevlerin içerisindesin oysaki. Belki de alevleri kendin oluşturduğun için korkmuyorsundur. Herkes canavarlardan korkar ama canavar kendinden korkmaz değil mi? Aynen öyle. Peki bu alevi başkası oluşturursa?"
"Ne sikim konuşu..."
"Alevler Savaş," dedim sırıtarak. "Sihirbazların en iyi aracıdır ateş. Çünkü ateş tehlikelidir. Ve insanlar tehlikeli şeyleri izlemeyi sever. Ben de sihirbazlığa atıldığım için tehlikeli bir şey deneyeceğim."
"Ana sınıfındaki Lego dizmeye benzeyen oyunlarını umursamayacağım," deyip sandalyeden kalktığında onu yeniden yerine oturtmak için bedenimi ya da onun bedenini değil de ruhunu kullanmıştım.
"Kırmızıyı sevdiğimizi sanıyordum."
İmayla söylediğim laftan sonra dilini dişlerinin arasına yerleştirip bakışlarını bana çevirdi. Yeşil gözlerini saran öfkeyle değil de öfkesini saran yeşilliklerle bakıyordu sanki bana. Bu gerileme isteği doğursa da direnip bakışlarımı kaçırmadan gözlerine baktım.
Zorlanarak güldü ve başını onaylamazca sallarken tekrar sandalyeye oturup yayıldı. "Görelim bakalım seksi sihirbazımızı."
Siyah dekolteli elbisem ve kırmızı rujumla dediği şeye destek verir gibiydim. Bardakilerin meraklı bakışları çevrenin iki tehlikeli insanındayken -ben çok daha az tehlikeli olandım kesinlikle- salına salına sandalyeden bir metre kadar uzaklıkta olan masaya gittim ve ip aldım. Savaş'ın meraklı bakışları üzerimdeyken sandalyenin arkasına geçtim ve kollarını sandalyeden geriye doğru çekip ipi sıkıca bağladım.
"Bebeğim çekmecende sakladığın kelepçelerden birine kıyamadın mı? Beni pazar çadırından arakladığını gösteren iplerle bağlıyorsun."
Kumsal'ın çekmecesinde çok daha fazla şeyin olduğuna emindim ama Derin Andaş ipi bile zar zor bulmuştu.
"Birkaç dakika sonra iplerin varlığını unutacaksın Savaş."
Vücudu gerilse de yüzü hiç tepki vermedi. Ben masadaki elektrik tellerini alana kadar ilerlemeye devam etti tepkisizliği. Siyah oje sürdüğüm parmaklarım elektrik tellerini kavramış bir şekilde Savaş'ın sandalyesine ilerlerken bardaki içki kokan ve bugüne kadar Savaş'ı sadece güçlüyken gören topluluğa döndüm. Savaş Atan'ı bedenine verebileceğiniz zararla değil, ruhuna verebileceğiniz zararlarla etkileyebiliyordunuz ve Savaş Atan sahip olduğu güce değer veriyordu. Bu yüzden insanların onun korktuğunu görmesini istemezdi.
"Bugün sizlere korkulanın da korkabileceğini göstereceğim. Ve Savaş Atan için bu bir sihir." Birçok yalaka gülerken onların dışındakilerde sırıtışıma karşılık vermişlerdi. Sonra ardımda kalan Savaş Atan'ın bakışlarına maruz kalmış olsalar gerek gülüşlerini yüzlerinden sildiler ve ciddileştiler. İnsanları korkutmasına "Seyircilerimi rahatsız etme Atan. Senden korkuyorlar," diye dalga geçerken ona yaklaştım. Alayla tatlı olduğunu düşündüğü bir sırıtış bahşedip "Oysaki ne kadar tatlıyım," diye dalga geçtiğinde ne kadar haklı olduğuna dair olan düşüncemden gözlerimi kırpıştırarak kurtuldum ve bakışlarım locaya döndüğünde Bora'nın orada olmadığını gördüm. Zaten ne zaman Savaş'la bir oyun olsa Bora ortalıktan kayboluyordu. Onu bulacak vaktim olmadığı için tekrar işime döndüm.
Elektrik telini Savaş'ın boynuna dolarken Savaş'ın bakışları oynama göstermiyordu. Herkes yanmaktan korkardı ama ona zarar veren şeylerden korkmayan bu adamın ateşten korkmasının sebebi başkaydı. Bu bana Savaş'ın bodrumunda gördüğüm bir geminin patlamasından kalmış gibi olan eşyaları anımsatmıştı.
Teli iki kez boynunda gevşek bir şekilde döndürdükten sonra uçlarını iki elimle tuttum ve sıkıca çektim. Savaş'ın bedeni tepki göstererek hareketlenmişti ama acı çektiğini gösteren hiçbir ses çıkarmamıştı. Sinirle homurdandım.
"Ne yaptığını görüyorum Kumsal. Ve bence bunu yapmak istemezsin."
"Şşh," dedim gülerek. "Oyun sırası bende."
"Yaptığın her şeyin Bora piçinin ölümünü yakınlaştırdığını göremiyor musun?"
Teli tutan ellerim gevşerken yüzümdeki gülüş yavaşça silindi. Bu orantılı olarak Savaş'ın yüzüne sırıtış eklediğinde sessizce yutkundum. Sadece herkesin ortasında korktuğunu göstermemek için oyunumu bitirmemi istiyordu ve buna çabalıyordu.
"Bora'yı öldürürsen ben de kendimi öldürürüm."
"Bir taşta iki şerefsiz."
Bardakiler her söylediğimiz şeyden sonra kendi aralarında konuşuyorlardı ama ikimiz de onlarla ilgilenmiyorduk. Keyifle söylediği şeyden sonra sahte bir sırıtış ekledim yüzüme.
"Ölmemi istemiyorsun."
"Evet çünkü ölmek için fazla sürtüksün. Ölüm hak edilen bir şeydir ve sen hak etmiyorsun."
"Kimse ölmek istemez," diye homurdandım elim sutyenime giderken. Sutyenimin arasına sıkıştırdığım çakmağı çıkardığımda tepkisini görmek için onu inceliyordum. Kasılmış bir beden ama yine de güçlü bakan gözler.
"Hayır. Kimse ölmek istemez, değil. Herkes yaşamak ister. Ama nefes alırken yaşayamıyorsa ölüm isteği kendini gösterir. Ama bazı sürtükler var ki -bebeğim ufak ama sarsıcı bir ayrıntı, senden bahsediyorum- nefes almadan yaşamaya mahkumlar."
"Nefes alıyor muyum bilmem ama yaşıyorum Savaş. Ve canını sıkan da tam olarak bu."
İfşa edilmiş küçük bir çocukmuş gibi yanağını ısırmaya başladı. Suratı asık değildi, sadece her zamanki sırıtışı eksikti. Ve bu da ondan birçok şeyi çalmışlar gibi duruyordu.
Ondan çok şey çalmışlardı zaten. Belki Kumsal, belki de başka biri. Ona değer verme korkusu hediye etmişlerdi, onun değer verdiği şeyleri elinden alarak. Savaş'a çok kısa bir an acıdım ama öyle kısa sürmüştü ki bu gerçekten olmuş muydu emin değildim.
Bora'ya değer vermem canını sıkmıyordu. Birine değer vermem sıkıyordu. Çünkü o artık değer veremiyordu ve sanırım bunun sorumlularından biri Kumsal'dı.
"Henüz," dedi Savaş saniyelerce sustuktan sonra bana yıllarca susacağım bir güçsüzlük verecek kelimeyi söyleyerek. Sesi kararlı, bakışı güçlü, nefesi sıcaktı. Karşımda duran beden şu an savunmasızdı ama ruhu her zaman özgürdü. Kendini her zaman koruyamazdı belki ama karşısındakine her zaman zarar verebilirdi.
Yine de onu öldürmeyeceğini düşünmeye başlamıştım çünkü onu öldürdüğünde kendimi öldüreceğimi iletmiştim. Bunun onu durduracağını umuyordum.
Çıkardığım çakmağı ateşlediğimde alevin çakmakta değil de gözlerinde yandığını düşündüm birkaç saniye boyunca. Bakışlarım çakmağa dönene kadardı bu düşüncem. Sıcak alevi misafir eden çakmağı Savaş'ın elektrik teli sarılı boynuna yaklaştırırken sırıtarak Savaş'a baktım. Vücudunun gerginliği boynundaki damarlardan görebiliyordum ama yüzü hâlâ ifadesizdi. Korkusu görmeme izin vermiyordu.
"Korktuğunu hissediyorum," sedim Savaş'ın müzik eşliğinde bıçağı vücudumda gezdirdiği gün göremediği korkuma söylediği gibi. Savaş'ın dudakları kıvrılırken onun da şu an anımsıyor olduğu o gün verdiğim cevabı verdi. "Ama göremiyorsun."
"Seni şu an burada yakmayıp pişmiş kelleye benzetmememi sağlayan şey ne?"
Aslında Kumsal Karam değil Derin Andaş olmamdı ama o bunu bilmiyordu. O korkusunu göstermedikçe korkuyu arttıracağımı düşünmeliydi.
Sağ gözünü kısıp düşünüyormuş gibi yaptı. "Çok yakışıklı olmam?"
"Geç."
Gözünü rahat bırakıp sanki yanılıyormuşum gibi başını ayıplarcasına salladı. Kendini beğenmişliği karşısında gözlerimi devirmemekte zorlandım. Başını yana eğdi.
"Bana kıyamaman?"
Sıkıntıyla üfledim. "Cevap vermedin varsayıyorum."
"Adamlarımın her an Berkant piçini öldürebilecek olması?"
Omuzlarım çökerken "İşte bu," diye mırıldandım sahte bir sevinçle. Bora şu an güvende olsa bile Savaş'ın bu oyunumdan sonraki oyununun Bora olduğunu az çok anlamıştım. Adamları Bora'nın peşinde dolanıyordu. Onu öldüremeyeceğini düşünüyordum ama bu ona zarar vermeyeceği anlamına gelmiyordu.
"Sana o dövmeyi kimin yaptığını unutma Kumsal," derken gözleri boynuma kaymıştı. Birkaç haftada bir yenilediğim sahte dövmede gezdirdim parmaklarımı. Boynumu saran şimşeği duman gizliyormuş gibi bir dövmeydi. Şimşek kendini belli ediyordu ama hiçbir zaman duman kadar ön planda olmuyordu.
O şimşeğin ve şimşeğin önüne geçmiş dumanın ne anlama geldiğini de bu dövmeyi Kumsal'a Savaş'ın yaptığını da bilmiyordum. Belki de Savaş'ın oyunlarından birinde olmuştu. Amacının sadece Kumsal'ın canını yakmak olmadığına emindim. Aklıma Savaş'ın evinin arka bahçeye açılan kapısının olduğu odada duvarların bu dövmeyle kaplı olduğu gelmişti. Yerdeyse bir sürü yıkık dökük, yine bu dövmenin çizili olduğu kâğıtlar vardı. Ve daha önceden Savaş'ın bakışlarının boynuma kaydığı birçok zaman anımsadım. Sessizce yutkundum. Kumsal'la Savaş hiçbir zaman anlayamayacağım iki kişiydi.
"Korkularıma beni öldürme özgürlüğü verecek olsaydım boynunda o dövme olmazdı."
Boynumda bir başka korkusu vardı. Gök gürültüsü. Belki de iki korkusu birden boynumdaydı. Şimşeğin önündeki dumanı bir patlamaya benzetecek olursak patlamadan kalmış olduğunu düşündüğüm o gemi parçaları teorimi doğruluyordum. Savaş ateşten değil ateşin hatırlattıklarından korkuyordu. Ve bu patlama diğer bir korkusu olan gök gürültüsüyle iç içe geçmiş bir şekilde boynumdaydı. Aslında Kumsal'ın boynunda olduğunu düşünürsek Savaş'ın bilindik olan iki korkusu, Savaş'ı korkutabilen tek kızın bedenindeydi.
"Seni korkuttuğum için vazgeçemiyorsun benden. Peki ya senin korkularını silersem? Silip atar mısın beni?"
"Çoktan sildim. Mevzu atıp atmama."
Öyleydi. Ben de babamı silmeme rağmen atamıyordum. Zihnimde kurduğum hayaller gün olur da gerçekleşir ise geç kalmış olmamak için atamıyordum. Babam ise onu silmemem için bir hayli geç kalmıştı. Ama atmamam için de oldukça zamanı vardı. Ömrüm boyunca atabileceğimi sanmıyordum. Komik, şu sıralar ömrüm ne kadar uzundu hiç bilemiyordum.
"Sana kopya verebilirim," dedim dudaklarım kıvrılırken. Çakmağı tutan elim elektrik teline yaklaştıkça Savaş daha da geriliyordu. Alev tele değmeye başladığında arkamda bir curcuna koptu. Yanan bir Savaş Atan.
"Seni atacağım kadar sinirlendiremezsin beni," dedi tellerin sıcaklığı canını yakmaya başladığı için boğuk bir sesle. "Sen gözlerimin önünde her şeyimi yok ederken ben gözlerimi bile kırpmayan adamım."
Çakmayı telden çekip çenesine getirdiğimde alev daha çenesine değmeden başını geriye çekti ve nefesini titrekçe üfledi.
"Görüyor musunuz Savaş Atan'ı?" diye bağırdım Savaş'ın gözlerinde 'Telaş' diye adlandırabileceğim bir duygu görürken. Bakışlarıyla korkutan Savaş Atan'ın bakışlarında bu sefer korku olması onları eğlendiriyor olsa gerekti. Bardakilerden onaylayan sesler çıktığında yanılmadığımı anladım.
Alev çenesine değdiğinde bedeni korkuyla titrese de gözleri ödün vermedi. Yeşillerine yansımayan duygu sinirimi bozarken elimi yukarıya doğru kaydırmaya başladım. Güzelliğini bozmaktan korkarcasına alevin tenine değmesine izin vermiyordum. Tam gözlerinin yanına geldiğinde çakmak, gözlerinin bir farkı olmadığını gördüm.
"Sandalyenin etrafında benzinle oluşturulmuş bir daire var. Madem alevden korkmuyorsun," dedim ve elimi bedenlerimizden uzaklaştırıp yere bıraktım. Savaş'ın yeşillerine çakmağı takip ederken gözünde gördüğüm duygu dudaklarımı kıvrıltmıştı. Nefesi kesilmişken sonunu beklermiş gibi bakıyordu düşen çakmağa. Ve korktuğu o kadar belliydi ki şimdi. Hissetmekle kalmıyordum, görebiliyordum çünkü gösteriyordu.
Çakmağın benzine denmesiyle etrafımızı yuvarlak şekilde saran alevler yükselttiğinde Savaş'ın gözleri irileşti ve şimdi alevleri taşıdığı gözleri bana döndü.
"Söndür şunu." Tükürür gibi söylediği emrine omuzlarımı silktim. "Korktuğunu itiraf et."
Kimseye boyun eğmeyen Savaş Atan için zor bir cümleydi. Başını geriye yaslayıp sinirle kahkaha atarken onun sinirlerini yatıştırması için uygun süreyi verip kollarımı göğsümde kavuşturdum ve beklemeye başladım. Bir an önce itiraf etse iyi olurdu çünkü Bora'nın barını yakmak istemiyordum. Daha doğrusu ben istesem bile daha sonrasında Bora da beni yakmasın diye yakamazdım.
Tekrar bana baktıktan sonra gözlerini üzerimde tutmaya çalıştı. Varlıklarını hatırlamak istemezcesine alevlere bakmıyordu ama sıcaklıklarını ve çatırtılarını görmezden gelemezdi.
Gözleri acı çekiyormuş gibiydi ama alevler ona değmiyordu hatta değmekten çok uzaktı. Hatırladığı şeyler ona acı çektiriyordu. Bodrumundaki o parçaları kırıp yıktığım gün oturup birleştirmeye çalıştığındaki çaresizliğini ve çektiği acıyı hatırlarken o günkü gibi pişmanlık sardı bedenimi. O itiraf etmeden bakışlarım söndürmesi için bardaki çalışana döndüğünde söndürteceğimi bilmediği için itiraf etti.
"Korkuyorum."
Bardaki kişilerden keyif aldıklarını belli eden sesler yükselirken Savaş Atan yüzümdeki keyfi görmek ve Kumsal'dan tekrar nefret etmek için yüzüme dikti gergin bedenindeki bakışlarını. Oysa onun için üzülmüş gibiydim.
Çalışan alevleri söndürmeye başladığında kollarımı göğsümden çektim ve aklıma bana yaptıklarını getirmeye çalıştım. Onu iyi biri gibi görüp onun için üzülemezdim!
Çalışan alevleri söndürdüğünde yüzüme bir sırıtış yerleştirmeye çalıştım. "İnsanlık duyguları gösterebiliyorsun Savaş. Acımasızsın belki ama korkusuz..." derken gözlerinin içine bakarak sandalyenin arkasına geçtim. Nefesi hırlarcasına çıkıyordu ve kollarını çözdüğümde üzerime atlamamasının hiçbir güvencesi yoktu. "... değilsin. Ve bence öfken yerine düşüncelerini ön plana çıkartsan acımasız da olmayacaksın."
Soğuk tenim, sıcak tenine değdiğinde birkaç saniyeliğine ne yapacağımı unuttum. Bakışlarım karanlıktan çıkıp da iplerin kızarttığı tenine tekrar yoğunlaştığında derin bir nefes alıp iplerini çözmeye başladım.
İpleri çözdüğümde birkaç saniye hareketsiz kaldı. Bunu fırsat bilerek sandalyenin arkasından çıktım ve kollarımı göğsümde birleştirerek karşısında dikildim.
"Defol şimdi."
Hafif eğik olan başını kaldırdığında ve onu bir manyakmış gibi gösteren tehlikeli bakışlarını donuk mavi gözlerime diktiğinde kolumun altında olan elimle karnımı cimcikledim. Bedenim uyarıyı aldı ve gözlerimi kaçırmamam konusunda bana düşmanlık etmedi.
Ayağa kalktıktan sonra sağ ve sol bileğini yavaşça ovalayarak bana yaklaşmaya başladı. Bütün bar sessizdi. Sanki birbirimize bakarak verdiğimiz nefesler bile bir oyunmuş gibi izliyor, dinliyorlardı bizi. Bakışları bende değil, kollarındayken kollarını ovaladıktan sonra birini serbest bıraktı. Diğerini beline götürürken bakışlarını bana çıkardı. "Bu da benim sihirbazlık numaram," dedikten sonra arka cebindeki kolunu hızla doğrultup silahı on sekiz yaşlarındaki bir çocuğa çevirdi.
Başını yana eğip alayla baktı çocuğa. Ben Savaş'ın bakışlarına alışmıştım ama çocuk o kadar şanslı değildi. Birkaç adım gerilerken Savaş çocuğu ima ederek "Bir varmış," dedikten sonra bakışlarını bana çevirip ateş etti. Yaşam soğukluğu ve ölüm rahatlığıyla dudaklarını araladı. "Bir yokmuş."
Bakışlarım dehşetlenirken titreyen kollarım göğsümden çözüldü. Bardakiler çığlık çığlığa kaçışırken insan olmayı hatırlayan birkaçı bedeni yere serilmiş çocuğun yanına oturdular. Elim yanağıma giderken dehşetle "O daha çocuk!" diye bağırdım boğazım yırtılırcasına. Muhtemelen yeni reşit olmuştu ve bizden yedi sekiz yaş küçük gibiydi. Önümde birçok kişiye zarar vermişti ama hepsi büyük kişilerdi ve bizi öldürmek isteyenlerdi. Oysa bu kişi Savaş'la uzaktan yakından alakası olmayan, zarar vermeyen masum biriydi.
Gözlerim istemsiz bir şekilde dolarken sinirle Savaş'a yöneldim ve tüm gücümü kullanarak ittirdim. "Seni hayvan herif. O daha çocuk!"
Kaslı göğsüne rasgele vururken silahı arka beline koyduktan sonra bileklerimden hızla tuttu ve beni kendinde çekti. Biraz önce vurduğum göğse çarparken bedenim, öfkeli bakışlarım şaşkın yeşillerine döndü.
Dolu gözlerim onu afallatsa da çok geçmeden toparladı. Her zamanki Savaş'a döndü. Umursamayan, alay dolu, nefretle harmanlanmış.
"Düşünmediğim için değil, düşünebildiğim için bu haldeyim. Kim ne derse desin kendimi düşünmeye başladığımdan beri daha mutluyum. Korkularım var evet ama onlara beni öldürme hakkı vermiyorum. Sana ya da bir başka şeye, beni öldürme hakkı vermiyorum! Ben fırtınayım ve acımasızlığım bitmez. Çünkü düşünmeyi bırakmayacağım. Ya da nefret etmeyi."
Bakışlarım arada hareketsiz yatan çocuğa dönerken ağlamamak için gözlerimi kırpıştırdım. Bileğimi hızla kurtardım. Onun vücudu hareketsiz kalırken bu hareketimle ben gerilemiştim. Ellerim havada öfkeyle savrulurken bağırmaya başladım. "Fırtınadan korkan bir fırtına."
Gök gürültüsü yüzünden fırtınalardan da korkuyor olmalıydı. Dolan gözlerimin üzerinde bıraktığı etki hâlâ kırıntılar gösteriyordu ama öfkesi daha ağır basıyordu. Alayla "İşe bak. Tek düşmanım o bile değil," dedikten sonra yanımdan omzuma çarparak geçti ve barın kapısına yöneldi. Bedeni bana değmeseydi de rüzgârıyla gerilerdi bedenim. Vücudum ona dönerken hızlı adımlarla arkasından ilerlemeye başladım. Kapıyı açıp da çıktığı gibi dışarıda kargaşayı gördüm. Birileri ambulans çağırmıştı ama polis görünmüyordu. Gerçi Savaş'ın polis olsa bile elini kolunu sallayarak geçeceğine emindim. Onca cinayet işledikten sonra hâlâ sabıkası temiz ise arkası sağlam olmalıydı.
"Ama alevim!" diye bağırdığımda bedeni durdu ve omzunun üzerinden bana baktı. Ellerimi iki yanımda açıp bağırırken hâlâ yerde yatan çocuğu düşünüyordum. "Ve sen alevden de korkarsın."
Omzunun üzerinden bakmakla yetinmeyip bedenini bana döndürdü ve hızla yaklaşmaya başladı. Ona yaklaştıkça gerilemek isteyen bedenime hareket etme özgürlüğü vermiyordum. Ya da bu özgürlüğü elimden alan Savaş'tı bilemiyordum.
Nefesi nefesime değecek kadar yakınlaştığında başını eğdi. Yeşil gözleri koyulaşıp neredeyse siyaha dönerken alayla güldü. Benim ona 'Kırmızıyı sevdiğimizi sanıyordum' derkenki imamla konuştu. "Ama kırmızıyı severim."
Sinirle bir nefes aldım. Uzaktan izleyenler ve bilmeyenler için küçük bir oyun olabilirdi ama bugün Savaş'ın canını çok yakan bir anıyı hatırlatmıştım ona ve tekrar nefretle dolmuştu. Kumsal kadar acımasız olmasam da onun yokluğunda da Savaş'ın nefreti taptaze kalabiliyorsa ben de masum sayılmazdım. Bakışlarım acı dolu Savaş'ta donarken konuşmaya devam etti. "Senin dudakların şarap ve ben sarhoş olmak istiyorum' demiş beyni çükünde olan William Shakespeare. Ben sarhoş olmam. Ama fazlasıyla içtim dudaklarından. Sen, benim en büyük korkuma sahip iken, sana diğer korkularımı da anlattım. Sen beni yıkmadın Kumsal. Çünkü yanıma geldiğinde zaten yıkılmıştım. Sen beni geriletemedin çünkü üzerime doğru adım attığında zaten uçurumdan düşmüştüm. Bana korkularımla zarar veremeyeceğini daha önce de söylemiştim."
Önce bedeni, sonra kokusu ayrıldı bedenimden. Koşuşturan ambulans görevlilerinin, insanların arasından sanki onlardan biriymiş ama daha soğukkanlıymış gibi ilerlemeye başladı. Kimse onun bu yürüyüşüne bakıp 'Biraz önce birini vurdu!' diyemezdi. Kimse onun güzelliğine bakıp 'Katil bu' da, diyemezdi.
Ama öyleydi.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!