25/37 · %65

Geri dönüş

20 dk okuma3.916 kelime24 Kasım 2025

"Oyun sırası bende," dedikten sonra kutuya uzandığımda çekildi. Sinirli bakışlarımı yüzüne diktiğimde keyifle sırıttı ve tek kaşını kaldırdı. "Oyun sırası sende mi?"

Başımı hafif sağa doğru çevirip gözlerimi kısarak anlayamadan ona baktığımda alayla güldü. Gülüşünü gerginlikle izledim. Kutu elinde olduğu sürece rahat hissedemiyordum. Elinden zorla alıp buradan kaçasım vardı.

Oyun sırası bendeydi. En son onun yüzünden freni tutmayan bir arabada kalakalmıştım ve onun beklediğinin aksine başkalarının hayatını tehlikeye atmak yerine kendi hayatımı tehlikeye atmıştım. Ve şimdi sıra bendeydi.

Ve ben ona oyun oynamak yerine bu kimliği alış amacımı gerçekleştirmek üzere buradaydım ve sonrasında onun yüzünü bir daha görmeyecektim ama yine bir şekilde karşıma çıkmıştı ve elinde istediğim şeyi tutuyordu.

"Kimin yanında olduğunu bilmeden karşına birilerini alamazsın," dediğinde sinirle güldüm ve başımı onaylamazca sallarken ellerimi saçlarıma götürüp arkama döndüm ve derin bir nefes aldım. Boğaç artık güçlü olduğumu düşünmüyor olsa gerek ki Savaş'a oynadığımızı sandığı oyunu ifşa etmişti. Ama oyunun Savaş'la alakası bile yoktu!

"Şu an Boğaç'ı öldürebilirim," diye mırıldandığımda kolumu tuttu ve nazik diyebileceğim bir şekilde beni kendine döndürdü. Ellerimi sinirle daldırdığım saçlarımdan çektiğimde boşta olan elini saçlarıma getirdi. Muhtemelen dağılmış olan saçlarımı düzeltecek sanmıştım ama yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmıştı. Meraklı bakışlar ve donan vücudumla onu izlerken ortaya çıkardığı yüzüme birkaç saniye boyunca baktıktan sonra elini saçımdan çekip garip yüz ifadesini sildi ve başını onaylamazca salladı. Depoya girdiğinde olduğu gibi Kumsal'dan farklı olan görünüşümü incelemişti. İlgisini çekmiş gibiydim. Aslında sadece Kumsal'ın makyajsız ve süssüz hali gibiydim ama bu çok rastlanılmayan bir şey olsa gerekti. "Boğaç piçi bana senin acımasız bir sürtük olduğunu söylese bile inanmam. Seni satan etrafında dolaşan diğer piçti."

Bakışlarım suratında donarken Bora'dan bahsettiğini anladım. Boğaç'a olan güvenimi kaybetmemi istemiyor falan olmalıydı çünkü söylediği şeyin hiçbir oluru yoktu. Yalan söylüyordu. Bora bunu yapacak son kişi bile değildi. Bora'yla bana dair hiçbir halt bilmediği için kafasına göre sallıyordu ve beni kandıramayacaktı.

"Ve ben de bana oynadığın oyuna hak verirsin ki biraz gerildiğim için senin işini bozmak istedim."

Alayla gülümsedim. Gerçekten delirip saçlarımı yolmak istiyordum. Şu andan bahsetmiyordu. Başka bir oyundan bahsediyordu ve oyun karşısında şu an işimi bozup kendi oyununu oynuyordu. Yine benim oynamadığım, haberim bile olmayan bir oyun üzerime kalmış olmalıydı. Benim her Savaş'a karşı hareketsiz kaldığım zamanlarda Savaş'a oyun oynayıp beni tekrar oyuna çeken kimdi?

Şu an burada bir şeyin peşinde olduğumu Boğaç'ın ona ilettiğini düşünmüştüm ama Boğaç bunu Savaş'a oynanan bir oyun olarak biliyordu ama Savaş öyle bilmiyordu. Savaş üzerine oynanan başka bir oyun için şu an burada bana oyun oynuyordu. Yani burada bir şeylerin peşinde olduğumu Boğaç'tan değil başka bir şekilde öğrenmiş olmalıydı. Yine de hâlâ Bora konusunda yalan söylüyordu çünkü bu imkânsızdı.

Elindeki kutuyu bir şekilde almam gerekiyordu ama oyun sırası ondayken ve kutu tam olarak onun elindeyken nasıl ulaşabileceğimi bilmiyordum ve şu an hayatımda en çaresiz hissettiğim anlardan biriydi.

Ona oynanılan oyuna dair konuşup ağzından laf almak da istiyordum ama bunu hatırlatmam onu daha da sinirlendirirdi. Şimdilik sadece o kutuyu kurtarmak için uğraşacaktım.

"Oyunun bana ait olan bir kutuyu çalmak mı Savaş Atan? Ben de bir dahakine sakız uzatayım ama ekşi sakız çıksın, nasıl fikir?"

Alayıma sahte bir şekilde sırıttıktan sonra gözlerini kırpıştırdı. Şu an yaramaz ama tatlı bir küçük çocuğa benziyordu. Oysa o kötülük dolu bir katildi.

"Bilirsin özel hayata saygılımdır o yüzden..." dedikten sonra kutunun kapağını açtı ve gözlerimi devirdim. Gerçekten çok saygılıydı (!) Kutuda olanlardan bir şey anlayacak hali yoktu ve en azından kutuda istediğim şeyin olup olmadığını anlayabilirdim şu an.

"...kutunun içindekilere özel hayatımda bakmaya karar verdim," dedikten sonra boş kutuyu bana doğru gösterdi. Sinirle öne atılıp elinden kutuyu aldım ve ellerimdeki boş kutuya baktım. Savaş kollarını göğsünde kavuşturup keyifle beni izlerken tepkilerimi saklayamıyordum. Sonunda ulaştığımı sandığım şey şimdi kaçmak üzere olduğum adamın eline geçmişti. Ve artık kanıtlara ulaşmak için ondan kaçmak yerine ona koşmam lazımdı.

"Senin için ne kadar önemli olduğunu görebildiğime göre bu iyi oyunu bana verdiği için Burak piçine teşekkür etmeliyim."

"Onun adı Bora," diye terslenmek istiyordum ama şu an derdim Savaş'ın bir türlü Bora'nın adını söylememesi değildi. Kutuyu sinirle yırttıktan sonra Savaş'ın omzuna çarparak depodan çıkmak için kapıya yöneldim. Darmadağın bir haldeydim. Dışarıdan beni izleyen ve yaptığım her şeyi bilebilen birisi beni ısrarla ilerlemeye çalıştığım kendi yolumdan istediği yola saptırmaya çalışıyormuş gibiydi ve hep önüme kontrol edemediğim şeyler çıkıyordu.

Bugün son kez amacıma ulaşmak için kullandığım Kumsal Karam olduğumu sanarken artık o kanıtları alabilmek için Kumsal Karam olmak zorundaydım çünkü Savaş Atan'dan sadece o alabilirdi.

Kolumu tutup beni kendine döndürdüğünde sinirle kolumu çektim. "Eve gidip ağlamak istediğinin farkındayım ama nereye gidiyorsun? Daha oyunum bitmedi bebeğim."

Onun yüzünü istediğim şeyin onda olduğunu düşünerek bir saniye daha görmek istemiyordum ve o oyununun daha bitmediğinden bahsediyordu. Sinirimi ve kutunun içindekilere verdiğim değeri yansıttıkça almamın o kadar zor olacağının da farkındaydım.

"Alınma ama sinirim sana ya da kutudakilere değil. Sinirim birinin arkamdan iş çevirebilmiş olmasına. Beni satanın Bora olmadığını biliyorum. Her kimse onu bulup hesabını sormaya gitmek istiyorum."

"Bebeğim, bebeğim, bebeğim..." diye tekrarlarken kolunu omzuma attı ve deponun sol tarafına doğru ilerlerken omzumdaki kolu eşliğinde beni de ilerlemeye yöneltti.

"Berkay piçine bu kadar güvenmen ve değer vermen gözlerimi yaşarttı. Ayrıca o kutudakilere de değer veriyor olsaydın sırf sen üzülme diye sana geri verirdim ama madem senin için bir önemi yok o zaman yakmam sorun olmaz."

Sinir bozan alayına karşılık omzumdaki kolunun bileğini tuttuktan sonra omzumdan çekip kolunu kıvırdım ama elimden kurtulup belinden çıkardığı silahı bana doğrulttu. Ani hareketiyle gerilediğimde arkamdaki duvara yaslı olan koltuğa düştüğümde güldü. Depodaki eski püskü bir koltuktu ve şimdi onu tam da buraya koyana Savaş'ın gülüşü eşliğinde küfretmek istiyordum!

Savaş elindeki silahı bana doğru tutarken yeşil gözleri keyifle parlıyordu. Yüzümde gördüğü sinirden ve biraz önceki düşüşümden oldukça memnun gibiydi.

"Demek benden sıkıldın ha?"

Beni öldürüp öldürmeyeceğiyle ilgili sorumu es geçip "Bir oyun oynayacağız," dedi. Keşke bahsettiği şey tavla falan olsaydı ama tam da namlunun ucundayken bunun mümkün olmadığını biliyordum.

"Silah bu oyunun neresinde?" dedikten sonra başımı hafifçe sağa çevirip kaşlarımı çatarak silaha baktım. Uzun bir süre silahla bakıştıktan sonra Savaş'ın sesiyle bakışlarım yeşillerine döndü.

"Düşün ki şişe çevirmece oynuyoruz. Ve silah da şişe."

Sinirle ona bakarken silahı havada döndürdükten sonra namlusundan tutup çenesinin ucuyla işaret etti.

"Sen başlamak ister misin bebeğim?"

Nazikliğini kibar bir şekilde reddettim. Öfkeli bakışlarımı gören Savaş alayla güldü ve bana yaklaşmaya başladı. Bakışlarımı kaçırmamaya çalışırken koltuğun kolunun üzerine koyduğum elimin tırnakları koltuğun derisine battı. Sandığımın aksine sertçe kaldırmak yerine hafifçe eğilip büyük elini bana uzattı.

Bakışlarım, eğildiği için yüzlerimizin arasında kısa bir mesafe olan bedeninde gözlerini bulurken dudaklarımı araladım. Sigara içermiş gibi derin bir nefes aldım parfümünün burnuma gelen kokusundan. Bakışlarında alaydan çok öfke vardı. Bir günde onu bu kadar çok öfkelendiren şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Başkasının yaptığı ve üzerime kalan oyun neydi?

Bakışlarımın onun kadar cüretkâr olup olmadığını merak ederken onun elinin yanında küçük kalan elimi, eline götürdüm. Parmakları tutmak için bükülürken elini, elimin tersiyle itince dudağını yalayıp alayla güldükten sonra alt dudağını ısırıp birkaç adım geri çekildi. O sırıtmaya devam ederken rahatlığına âşık olduğum koltuktan sızlana sızlana kalktım.

"Oyun basit. İkimiz de sırtımızı karşılıklı duvarlara yaslayacağız. Sıra bendeyken silah da bende olacak. Sana bir soru soracağım. Bilemezsen ateş edeceğim. Gebermezsen sıra sana geçecek. Bilirsen de ateş etmeden, sıra sana geçecek. Soru soracaksın, bilemezsem ateş edeceksin. Iskalayacağın için silahı bana atacaksın ve sıra bana geçecek."

Basit dediği şey sanki tombalaydı. Öyle bir rahatlıkla anlatmıştı ki insan olup olmadığını sorguladığım onlarca andan birini yaşıyordum. Ona isabet ettirmemden hiç korkmuyor muydu? Ya da ona isabet ettiremeyecek kadar beceriksiz olduğumdan bu kadar emin miydi? Kumsal isabet ettirebiliyor olmalıydı. "Ne zaman bitecek?" diye sordum parmaklarımla oynarken tereddütle. İkimizden biri öldüğünde falansa şuracıkta bayılacaktım.

"Orasına da ben karar vereceğim."

Başımı arkaya çevirip yüzümü buruşturarak onun dediğini taklit etmek istiyordum. Bunu şükürler olsun ki yapmayıp kızgın bakışlarım ondayken koltuğun olmadığı taraftan geriye doğru adımlamaya başladım. Sırtım duvara değene kadar düşündüğüm tek şey onun hakkında hiçbir şey bilmediğimdi. Kendi hakkında bir şey sorarsa bilemeyecektim. Bu artı ateşten daha çok artı şüphe demekti.

Elinde silah varken ardındaki duvara yaslandı ve bir dizini hafifçe büküp botunun tabanını duvara yasladı. Silahı elinde döndürüp dururken düşünürmüş gibi dudakları büzdü. Saçlarının boyunu kısaltmış mıydı yoksa bana mı öyle gelmişti bilmiyordum. Giydiği asker yeşili üstü gözlerinin rengini ortaya çıkarmıştı. Siyah dar pantolonun altına bağcıkları açık kaba bir bot giymişti. Saçları her zamanki gibi dağınıktı. Giyimine dikkat ediyordu. Sanki daha güzel görünmeye ihtiyacı varmış gibi.

"Kaç kişiyle yattın?"

Dilimi kemirmeye başladım. Bakışlarım yerde gezinirken sürtük mafya diye anılan Kumsal Karam'ın ortalama kaç kişiyle birlikte olmuş olabileceğini düşündüm. Hiçbir tahminim içime sinmediğinde bakışlarımı Savaş'a çıkardım ve alaya vurdum.

"Matematiğim iyi değildir ve cevap oldukça fazla. Yani soruna açık bir yanıt veremeyeceğim."

Silah patladığında yerimde sıçrayıp çığlık attım. Silah hemen yanımdan yaslandığım duvara gelmiş olsa bile...

"Deli misin?" diye bağırdım. "Çok kişiyle birlikte oldum bunu ima etmeye çalıştım. Doğru bir yanıt ve sen..."

"Evet. Ama matematiğin çok iyidir. Ayrıca seni vurasım vardı," diyerek sözümü kesti. Burnum biraz önceki korkum yüzünden yetmemeye başladığında dudaklarımı aralayıp nefes alıp vermeme yardımcı oldum. Bakışlarım odada gezinirken sinirden yumruğumu sıktım. Sinirli değildim aslında, telaş yapmıştım. İstese beni kalbimin ortasından vurabilir hatta kalbime çiçek de çizebilirdi kurşunlarla. Ama ölmemi istemiyor gibiydi. Yine de silah patladığında herkes korkardı.

Silahı bana attığında hiç değilse havada tutabilmiştim. O gözleri zaten yeterince alay doluydu çünkü. Silahın soğukluğu elimdeyken daha soğuk olan bakışlardan kaçırdım gözlerimi. Savaş'ın her şeyini bilen bir kızdan kendisine soru sormasını istiyordu. Ve ben de Savaş'ın hiçbir şeyini bilmeyen kızdım.

Bir köşeye gidip bacaklarımı kendime çektikten sonra vücudumu öne ve arkaya sallayarak şarkı söylemenin tam zamanıydı bence.

Sıkıntıdan yanaklarımı şişirirken Savaş gibi manyak birine nasıl bir soru sorabileceğimi düşünüyordum. Ah... Tabii ki...

"İlk ne zaman birini öldürdün?" dedim bakışlarım yavaşça ona dönerken. Gülecek gibi oldu. Ama gülseydi isterik bir gülüş olurdu. Bakışları o kadar öfkeliydi ki arkamda duvar olmasa çoktan gerilemiştim. Aramızdaki mesafeyi örtüyordu bakışları. Sanki bir adım atsa ellerini boğazımda hissedecektim.

"Dalga mı geçiyorsun?" diye kükrediğinde parmaklarım silahı daha sıkı kavradı. Kumsal'ın bu sorunun cevabını çok iyi bildiğini anladım. Ama bu sorunun onu neden öfkelendirdiğini henüz çözememiştim. Onun hakkında çözemediğim şeylerin listesinin bayağı bir altlarına bu da eklenmişti.

"Soruyu yanıtlamadın," dedim sırıtmaya çalışırken. Bu sorunun her neden olduğunu bilmesem de onun sinirlerini bozduğuna emin olmuştum. Ve Kumsal, Savaş'ın canını sıkardı değil mi?

Gözlerindeki öfke kalktı mı yoksa önüne başka duyguları mı getirdi bilemiyordum. Bakışları büyük oranda değişirken ellerini iki yana açtı ve dudakları kıvrıldı. "Vur yarram."

Keşke soruyu yanıtlasaydı çünkü bu silahın onun eline tekrar geçmesinden daha korkunç bir şeydi. Elimin titrememesi için çaba sarf ederken silahı tutan elimi kaldırdım ve derin bir nefes aldım.

"Önerin varsa, açığım."

"Alt kısımlara tutma yeter."

İnadına silahı alt kısımlarına indirmeyi düşündüm ama sonra beni öldürebileceğini fark edip vazgeçtim. Silahı duvarın kolunun yanındaki kısmına hizalayıp tetiği çektikten sonra ateş ettiğimde çok şükür ki ona isabet etmemişti. Koltuk altından duvara isabet eden mermiyi duvardan çıkardıktan sonra baş parmağı ve işaret parmağı arasında tutup bana gösterdi.

"Iskaladın bebeğim."

"Evet, öyle bir şeyler," diye mırıldandım huysuzca. Silahı ona attığımda biraz önceki öfkesinden eser kalmamış gibiydi. Kumsal'ı delirttiğini sanıyordum ama Kumsal da onu pek sağlam bırakmamıştı. Mermiyi yere attıktan saniyeler sonra silahı zorlanmadan tuttu ve soruyu sormadan bana doğrulttu.

Bilemeyeceğime o kadar emin olduğu soru neydi acaba?

Dudağımı büzüp kaşlarımı kaldırdım ve doğrulttuğu silahı gösterdim. "Psikolojik baskı uyguluyorsun."

"Sen de görünüşünle bana psikolojik baskı uyguluyorsun ama ben bunu sana söylemiyorum."

Gergin vücudum gevşerken yutkundum. Depoya girdiğinden beri birkaç defa yüzümde takılan bakışlarını özetlemişti. Karşında Kumsal Karam'a benzetemediği, ona olan nefretini yansıtmakta zorlandığı biri varken yeni tanımaya başladığı Derin Andaş'ı görmesi daha kolay olmalıydı. Bugün afallayan Savaş Atan beni görmeye en yakın anlarından birindeydi ve sanırım gördükleri hoşuna gidiyordu.

Savaş tetiği çektiğinde dikkate almam gereken çok başka konular olduğunu hatırlayıp dudaklarımı birbirine bastırdım ve Savaş'ın sorusunu beklemeye başladım.

"Sana son zamanlarda kaç defa alaylı olanlar haricinde senden nefret ettiğimi söyledim?"

Bilemeyeceğime emin olduğu soru bu muydu? Hadi ama sokaktan geçen biri bile birkaç dakika Savaş'ın bana olan bakışlarını görse 'Birçok defa' diyebilirdi. Ama bu kadar kolay bir soruyu, bu beklentili bakışlarla sorduğuna göre cevabını da bilmem bu kadar kolay olmamalıydı. Alaylı olanlar haricinde söyledikleri gerçekten nefret ettiğini hissettiği zamanlar olmalıydı. E tamam işte. Birçok defa.

"Birçok defa," dememle birlikte silah patladı ve nefesimi tuttum. Ne? Birçok defa, yetmiyor muydu yoksa? Belki de yüzlerce, binlerce kez demeliydim. Korkulu bakışlarım Savaş'a döndüğünde alayla bakmaya çalıştım. Belki de Savaş da bu yüzden alayla bakıyordu. Korkusunu silmek için.

"Önceden fragman geçsen fena olmaz," diye mırıldandım kasılmış vücudum yavaş yavaş gevşerken. Hiç beklemeden ateş ediyordu ve benim gözlerimi kapamama zaman kalmıyordu.

"Sorulara beyninle düşünüp cevap versen daha hoş olur," diye karşılık verdi söylediğime. Aslında bu beynimi ağrıtacak derecede düşünüp cevapladığım bir soruydu ama bunu ona söylemedim. Savaş kendimi aptal hissetmemi sağlıyordu.

Silahı bana attığında bıkkınlıkla tuttum ve alt dudağımı dişleyip soracak soru düşünmeye başladım. Ama aklım hâlâ eski soruda kalmıştı. Asıl cevabı neydi çok merak ediyordum. Belki şimdi onu sorabilirdim ama doğru yanıt verip vermediğini nereden bilecektim de tetiğe basacaktım?

"Sana en çok dokunan oyunum hangisiydi?"

Bakışlarındaki alay yavaşça silinirken dudakları düz bir çizgi halini aldı. Başını hafifçe eğip yeşillerini bana dikmiş bir şekilde bakarken düşünüyor muydu yoksa sorduğum ilk anda cevabı bulmuş muydu bilememiştim. Bakışları ne öfke doluydu ne de alay dolu. Bu benim yabancı olduğum bir bakıştı ve belli ki Savaş'a da yabancıydı. Gergin yüz hatlarına ve her zamanki gücüne uymamıştı bu bakışlar.

Ama her şeyden de garibi vardı ki bu bakışlarla baktığında benden yani Kumsal'dan nefret etmiyor olduğunu düşünmüştüm o birkaç değerli saniye boyunca.

Belki şimdi gözüme bakarken o oyunu oynayan Kumsal'la bu Kumsal'ın bir olamayacağını düşünüyordu. Belki de en çok dokunan oyunu Kumsal değil ben oynamıştım o gemi parçalarını yıkıp döktüğümde. Bunu her zaman merak edecektim.

"İsabet ettirmeye çalış," dedi başını kaldırıp sahte bir şekilde sırıtırken. Sırıtışını bana inandırmak için yüzüne yerleştirmemişti zaten. Donuk kalmak ona göre değildi. Sorudan yine kaçıştığı için yanaklarımı şişirip nefesimi dışarı üfledim.

"Bu oyunda pes yok."

"Oyun benim oyunum."

Bora'dan duyduğum birkaç hakaret mırıldanırken silahı kaldırıp ateş ettim. Silahın sesini duyana kadar ona gerçekten zarar vermeyi düşünüyordum ama ateş ettikten sonraki birkaç saniyem ona büyük zararlar verebilecek bir şekilde isabet etmemesini dilemekle geçmişti. Bakışlarım hızla vücudunda dolanırken kaslarından çok yarayı bulmaya odaklanmaya çalıştım. Tişörtün sağ omuz kısmının koyulaştığını gördüğümde dudaklarım aralandı.

"Yaralandın."

"Evet beni silahla vurdun ya," dedi sanki küçük bir çocukmuşum gibi açıklayarak. Gözlerimi devirdim ve silahı sertçe ona attım. Yaralandıysa yaralanmıştı! Bu adamı düşünmeye gelmiyordu.

Tepkime sırıtarak silahı tuttu. Mermi ona isabet etmişti ama oralı değildi. Anladığıma göre sıyırmıştı.

"Batuhan piçine âşık mısın?" diye sordu hiç düşünmeden. Sanki daha önce bu soruyu hazırlamış gibi. Ses tonunu çözmeye çalıştım ama bakışları kadar yorumsuzdu.

Öyle değildim. Ayrıca o 'Batuhan' da değildi. Piç hiç değildi. Bora'yı pek sevmediği için onun ismini öğrenmeyi de reddediyor gibiydi. Bora'ya âşık değildim. Sadece o benim kötü hayatımdaki en güzel şeydi, bu kadar. Âşık olsaydım korkunç olurdu. Düşünsenize patlamış mısırları keçeli kalemle boyadıktan sonra odasına süs yapan birine âşık olduğunuzu...

"Hayır," dedim kendimden emin bir şekilde. Başımı eğip gözlerimi alayla kısarken "Niye birine âşık olacak kadar düşeyim ki?" diye ekledim. Ah şu Kumsal dili Çince'den zordu. Kendi dışında hiç kimseye değer vermeyen Kumsal Karam.

İşaret parmağını baş parmağına bastırdıktan sonra kaydırarak serbest bıraktı ve bunu birkaç defa tekrarladı. Düşünüyordan çok sadece bakıyormuş gibi görünüyordu. Böyle derin bakmaya devam edecekse bakışlarını birkaç cm yana kaydırsa iyi olurdu. Çünkü onun bakışları gözlerimdeyken ben de bakışlarımı kaçıramıyordum.

"Hastır sikoloji," dedikten sonra büzdüğü dudakları genişletip alayla güldü. "Dejavu."

Ben ise hâlâ açtığım dudaklarımı kapatamamıştım. "Ha?" diye bir tepki ortaya koyduğumda sırıtarak silahı bana attı. Cevabımı yeterince emin söylemiş olmalıydım ki bu sefer mermiyi bir taraflarıma yeme korkusu yaşamamıştım. Silahı beceriksizce tutmaya çalışırken hâlâ ettiği küfrün bizim gibi normal insanların dilinde ne demek olduğunu düşünüyordum. Ayrıca verdiğim cevaptan memnun kalmış gibi görünüyordu.

"Nasıl küfür ama? Geçen bir adamı döverken keşfettim. Herifin ağzı yüzü yamuldu falan ama kalbimdeki yeri büyük. Bu küfür bayağı bir süre yürütür beni."

O küfrü keşfederken nasıl bir ruh hali içerisindeydi gerçekten merak etmiştim. Ve daha da merak ettiğim şey, beni öldürmek isteyen adamın eline silah geçip dururken ve yine o adamın sırıtışını izlerken nasıl bu kadar keyifli olabildiğimdi.

"On numara," diye mırıldanırken silahı tutan parmaklarım gevşeyip sıkılaşıyordu ve soracağım soruyu düşünüyordum. Merak ettiğim bir şey vardı. Belki de Savaş'ın Kumsal'a olan bakış açısını çözmeme bir adım atmamı sağlayacak bir soru.

"Eğer yaşamanın amacı beni öldürmek olmasaydı benden hoşlanır mıydın?"

Bu soruyu benden beklemiyormuş gibi kaşlarını kaldırdı ve dikkatli bakışlarını vücudumda gezdirdi. Yerimde rahatsızca kıpırdanırken "Bahsettiğim dış görünüş değildi," diye sızlandım ama şu halime bakarak bir cevap verirse Kumsal'dan değil de benden hoşlanıp hoşlanmayacağını öğrenirdim. Aynı zamanda sanki bana ne kadar dikkatli bakarsa, Kumsal'dan farklı olduğumu anlama ihtimali artar gibime geliyordu. Her ne kadar birbirinin kopyası gibi kızlar olsak da.

"Seni kurtaran şey dış görünüşün. Kişiliğin bok çukurunda yuvarlanmış gibi."

"Sanırım seni vurmamam gerekiyor," dedikten sonra silahı ona attım. Benim için yanlış bir cevaptı ama Kumsal için doğru cevabı bulmuştu. Aynı zamanda baktığı görüntüyü beğendiğini de itiraf etmişti.

"En çok korktuğun şey?" diye sordu silahı tutarken. Bu sefer silahı bana hizalamamıştı. Doğru cevabı biliyordu ve bunu da söylemekten çekinmeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Ama ben Kumsal'ın en çok neyden korktuğunu bilmiyordum.

Sıkıntı vücudumu sararken tırnaklarımla oynamaya başladım. Savaş'ın yaptığı gibi kaçıp 'Beni vur' desem beni gerçekten vurmayacağının hiçbir garantisi yoktu. Hatta vuracağı hakkında yatırım yapabilirdim. Bakışları beklentili değildi. Cevabını biliyordu nasıl olsa.

Peki Derin en çok neyden korkardı? Bunu bilecek kadar tanıyor muydum kendimi? Burada birkaç aydır başka birisi olmanın savaşını veriyordum. Kendi cehennemimden kaçarak başkasının cehenneminde yanmayı tercih ediyordum. Belki de Kumsal'ı, kendimi tanıdığımdan daha çok tanımaya başlıyordum.

Alayla "Seni kaybetmek," dedim. Bu da bir çeşit kaçış yoluydu.

Dilini dişleri arasında gezdirirken bana yaklaşmaya başladığında içimden 'İyi halt ettin' dedim. Her attığı adımda duvar daha sertleşiyordu sanki. Bakışları, donuk mavi gözlerimden ayrılmadan dibime kadar geldi. Silah olan elini yanağıma yasladığında silahın soğukluğunu hissettim ama yakınlığı sayesinde yüzüme değen nefesi silahın soğukluğunu alıp götürüyordu. Diğer elini başımın yanından duvara yasladıktan sonra yeşil gözlerini kısarak baktı gözlerime.

"Tek bir kurşun beynini dağıtır ve kanının kırmızılığı yüzümün solukluğuna işlerken tek yaptığım sırıtmak olur."

Sanki cümlesi dünyadaki en güzel şeymiş gibiydi fısıldayışı kulağıma geldiğinde. Bilerek mi bu tonu kullanıyordu merak ettim. İnsan istemeden böyle bir etkiyi bırakabilir miydi?

"Sanırım benim de bu süre zarfında tek yaptığım sana bakmak olur," dediğimde bakışları değil, gözleri buldu gözlerimi. Çok fark vardı bana bakmasıyla beni görmesi arasından. Göremiyordu belki ama görmeye en yakın olduğu zamanlardan biriydi.

"Masummuş gibi bakma bana. Gözlerimin önünde acımasızlaştın."

"Masummuş gibi bakmıyorum," diye mırıldandım. Sadece masumdum. Savaş'ın bunu bilmemesi iyi miydi kötü müydü bilmiyordum. Beni tanısaydı, Kumsal'ı değil de beni tanısaydı bana olan bakışları değişir miydi?

"Benim tanıdığım Kumsal eline silah geçtiğinde omzumu değil kalbime yakın bir yeri vururdu."

Kalbime yakın bir yeri...

Bakışları şüpheciydi. Öyle bakıyordu ki birazdan 'Sen Kumsal değilsin' diyecekmiş gibiydi. Deseydi fazla şaşırmazdım. Kendi kişiliğimi yeterince geri alamayarak çok malzeme veriyordum eline.

"Ver silahı," dediğimde hiç tereddüt etmeden yanağıma yaslı silahı aramızda kaydırarak elime getirdi. Silah daha çok değse de tenime, silahı elime tutuştururken tenime değen parmakları daha çok göstermişti ısısını. Silahı elime vermek için hareket etmemiş vücudu, şimdi silahı kullanabilmem için birkaç adım gerilemişti. Gözleri korkusuzdu ve korkumu tartar gibiydi. Derin bir nefes aldım. Yeterince uzaklaşmadığı için silahı kaldırdığımda göğsüne temas ediyordu.

"Oyun sırası sende," diye kaçmaya çalıştım. "Oyun sırası sendeyken sana zarar veremem."

Başlarda saçma bulduğum kurallarına sığınıyordum şimdi. Onu vuramayacağımdan emindim. O da Kumsal'ın kendisini vuracağından emindi.

"Beni zaten yaraladın," dediğinde bakışlarım merminin sıyırdığı omzuna kaydı ama ondan bahsedermiş gibi değildi. "Ve kurallarımızı genişleteli çok oldu," dediğinde bakışlarım tekrardan gözlerine kaydı. Göğsüne bir silah yaslamış olmama rağmen gözlerimin içine tereddütsüz bakıyordu.

"Kurallarımızı genişletmedik," dedim sadece onu vurmaktan kaytarmaya çalışmayı amaçlayarak. Kurallarımızı tam olarak bilmiyordum bile. Ben birini vuramazdım. Hem de kalbine yakın bir yeri? Vurmazsam öleceğimi bilsem bile vuramazdım.

"Sana bıçağı uzattığımda sen bana zarar vermediğinde, başka bir oyunumda ben Bora yavşağını öldürmediğimde ve şimdi de sen beni vurmadığında, kurallar diye bir şey neredeyse kalmıyor."

O Kumsal'ın yerine ilk geçtiğim zamanlarda beni sandalyeye bağlayıp bıçakla vücuduma izler bırakırken daha sonra bıçağı bana uzatmıştı ve benden ona zarar vermemi istemişti. Yapmamıştım. Yapamamıştım. Bora'yı öldüreceği sırada ağlayarak yalvarmıştım. Öldürmemişti. Öldüremediğinden olmadığına emindim. Şimdiyse ben onu vuramıyordum.

"Bir şeylerin peşinde olduğunu biliyordum ama ne olduğunu bugüne kadar çözememiştim."

Ah küfretmeye başlayacaksam tam sırasıydı.

Kalp atışlarım hızlanırken yutkunamıyordum. Ağzım kup kuruydu ve verdiğim nefesin sesi zonkluyordu kulağımda. Ben beklentiyle Savaş'a bakarken Savaş alayla sırıttı.

"Mekânıma bir gezi düzenlemişsin ve bana ait olan birkaç şeyi almışsın. Ve o birkaç şeyin benim için ne kadar önemli olduğunu da biliyorsun." Büyük ellerini göğsüne yasladığım silaha getirdi ve silahı tutup hızla indirdi. Elimde silahla birlikte inerken dengemi toparlayamayıp vücuduna çarptım. Başım yavaşça kalktı ve öfkeli gözlerine korkulu gözlerimle baktım. Kumsal olmadığımı anlamamıştı ama bu depoya girdiğinde de anladığım gibi yapmadığım bir şeyi benim yaptığımı sanıyordu.

"Bu yüzden aldın. Benim için önemli olduğunu bildiğin için. Siktiğimin hayatında neye önem versem elimden alıyorsun. Aslında daha önce almanı beklerdim. Ben senin ufak tefek oyunlarını güçsüzleştiğine yorarken aslında dikkatimi dağıtıyordun. Elimden almayacağını düşünmemi sağlamaya çalışıyordun. Ve sürpriz sürtük. Başardın. Savaş Atan'ı kandırdın."

Bir elini göğsüme yaslayıp beni sertçe ittirdiğinde sırtım duvara çarptı. Büyük adımıyla bana ulaşıp silahı karnıma yasladığında telaşlanıp onu uzaklaştırmaya çalıştım ama izin vermeyip beni duvarla kendi arasına sıkıştırdı.

"Benim senin elinden alabileceğim bir şey yok sanıyordum. Hiçbir şeyi önemsemeyen samimiyetsiz sürtüğün tekisin. Ama piç denilen herif benim başaramadığımı başarmış görünüyor. Ben de onu mu elinden alsam ne yapsam? Şerefsizliğim tuttu yine."

Bora'ya onun dışında piç diyen falan yoktu. "Sakın!" diye bağırdım karnımdaki silahın baskısını unutarak. Bir hareketimle o baskı da kaybolmuştu zaten. Savaş yüzüne yediği yumrukla gerilerken durmayıp elinden silahı aldım ve namlu kısmını sertçe kafasına vurdum. Savaş dengesini korumayıp yere düştüğünde ona tekme atmaya hazırlandım ama ince ayak bileğimi büyük elleri kavradığında birkaç saniye içerisinde sırtım yere yaslıydı ve yeşil gözleri de üzerimden bana bakıyordu.

"Korkuyorsun."

Öyle şaşkındı ki ona onu sevdiğimi söylemişim gibi bakıyordu. Hiçbir zaman söylemeyeceğim bir yana o da bunu hiçbir zaman beklemeyecekti zaten.

"Birini kaybetmekten korkuyorsun."

"Sadece işime yarıyor," diye yalan söylemeye çalıştım. İyi olduğum konu kesinlikle sahte görünmekti. Sahte şeyler söylemek değil.

"Yine de onu elinden alacağım," dedikten sonra ellerini iki yanımdan yere yaslayıp yüzüme doğru eğildi. Bakışları derin ama anlamsızdı. Ben ise dediği şey yüzünden dehşet içerisindeydim. Neredeyse ağlamaya başlayacaktım ama Savaş'ın yanında bunu bir daha yapamazdım. Güçlü olmak istiyordum ama Bora'yı elimden alırsa güçlü olamazdım.

"Seni sırtından vurabileceğine ihtimal bile vermediğin, kaybetmekten korktuğun o herifi elinden alacağım."

Nefesi nefesimle sarılırken, dudakları dudaklarıma değmiyordu bile. Bakışlarımı gözlerinden alalı ve ince çıkık dudaklarına indireli çok oluyordu. "Çünkü biri seni yakacaksa, bu sadece ben olurum." İki yanımdan yere yasladığı ellerinden destek alarak kendini geriye doğru ittirdi ve ayaklarını yere bastırıp üzerimden kalktı. Sessizce yutkundum ve üzerimde bıraktığı etkiyi silmeye çalıştım.

Silmem uzun sürmemişti ama sildiğime pişman olmam oldukça uzundu. Şimdi aklıma Bora'ya zarar vereceği gelmişti. Yerden kalkmaya çalıştığımda beni sertçe ittirdi ve başım zemine çarptı. Gözlerimi ağır bir şekilde kapatıp açarken görüntüm kafamı çarptığım için bulanıktı. Duyuşum sanki bozuk bir plak dinliyormuşum gibiydi. Birkaç saniye içerisinde görüntüm netleşirken ilk gördüğüm şey odadan çıkan Savaş olmuştu.

Ne halde olduğumu umursamadan odadan çıkıp gitmişti.

Nefesim titrek bir hal alırken bakışlarımı tavana çıkardım. Başım acıyordu ama düşündüğüm şeylerin arasında hiçbir yeri yoktu bunun. Aklım son dediklerinde takılı kalmıştı.

Yine de onu elinden alacağım.

Çünkü biri seni yakacaksa, bu sadece ben olurum.

Bu depoya Savaş'tan sonsuza kadar kurtulmak ve Cenk Süren'den intikam almak için gelmişken şimdi istediğim şey Savaş'ın elindeydi ve bu yüzden uzaklaşamadığım Savaş da beni kandırdığını iddia ettiği Bora'yla tehdit ediyordu.

Onu bu kadar öfkelendiren o şey olmasa şu anda Bora'nın canı tehlikede olmayabilirdi. Ama ben yapmamıştım. Lanet olsun ki ben yapmamıştım çünkü Savaş'ın o çalınan şeylere bu kadar değer verdiğini bilen ben değildim, Kumsal'dı!

Kumsaldı...

Titrek ellerim yerden destek alıp umutsuzca beni kaldırmaya çalıştığında başarısız oldu ve tekrar sırtım yere yaslandı. Tanrım... Bunu Kumsal yapmış olabilir miydi?

Kumsal, geri dönmüş olabilir miydi?

79

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!