3/37 · %5

Ezilmek

12 dk okuma2.230 kelime24 Kasım 2025

Koltukta oturup salonun evin arka bahçesini gösteren camına bakarken kulağım evin girişinde konuşan Bora ve Cenk'teydi. Uyuşturucuların mekâna ait olmadığı, dışarıdan getirildiği ve asılsız ihbar olduğu kanıtlanmıştı. Zaten Savaş Atan'ın bu oyunu hasar vermek için oynadığını düşünmüyordum. Bu onun 'Merhaba' deme tarzıydı.

Dikkatimi Boraların sohbetinde tutmakta zorlanırken Savaş'ı düşünmeye başladım. Saçları dağınıktı. Kalın ama biçimliydi kaşları. Bir ustanın eseriymiş gibi sergilenen güzel burnu ince başlayıp yavaşça ucuna doğru genişliyordu. İnce dudakları, iri yapısı ve en çok da etkileyen yeşil gözleri. Bu kadar güzel bir adamın bu kadar kötü biri olduğuna inanmak zordu.

"Kumsal olsa öyle bakmazdı."

Daldığım arka bahçeden gözlerimi alıp yanıma gelen Bora'ya baktım. Ben Savaş'ı düşünürken Cenk'le olan bara dair konuşmaları bitmiş olmalıydı. Salonun girişine baktığımda Cenk'i göremeyip tekrar Bora'ya baktım. Ne kadar derin düşündüysem gidişini bile duymamıştım.

Koltukta yanıma otururken güldü ve cümlesini açıkladı. "Kumsal olsaydı Savaş'a öyle bakmazdı."

Haklıydı. Kumsal Savaş'a kendine doğru bir adım atsa ardına bakmadan koşacağı izlenimi veren bakışlarla bakmazdı. Başımı onaylamazca sallayıp gülerken "Korkutucuydu," dedim. Nefret ettiği kıza bakmıştı Savaş o bakışlarında. Ve Kumsal'la olan bütün hikâyesindeki anılarla toplanan nefreti suratıma çarpmıştı o an. Adam bırak acımasız oyunlar oynamayı geçip karşısına tüm gün bu şekilde baksa Kumsal zaten delirirdi.

"Buna alışsan iyi edersin çünkü bugünden sonra en çok göreceğin şeylerden biri olacak o bakışlar."

Omuz silktim. "Alışmama gerek yok. Buraya kadar. Savaş Atan geldi, Derin Andaş gidiyor."

Bakışlarını aşağı indirdikten sonra düşünmeye başladı. Elim koltukta ardıma uzattığı koluna gidip gömleğinin bileğindeki düğmeleriyle oynarken düşünmesini bekledim. Yorucu bir gündü ve diyeceği şeyleri beklemeden kollarının arasına sıkışıp uyumak istiyordum. Aslında tam da bunu eyleme dökecekken konuşmaya başlayınca nefesimi üfledim.

"Savaş çok erken geldi. Şerefsiz bomboş oturup tavanı izleyerek Kumsal'ın geri dönmesini bekliyordu herhalde," dediğine gülerken buna ihtimal verdiğimi düşündüm. Savaş Atan da delinin teki olmalıydı ve ortaya çıktığım gibi hiçbir işi yokmuş gibi damladığına göre gerçekten Kumsal'ı bekliyordu.

"Ama şimdi vazgeçersen Cenk Süren planında her şey başlamadan bitmiş olacak. Onu yanımıza çektik, senden korkuyor, dediğin her şeyi yapıyor ve yapman gereken tek şey o kasaya ulaşmak. Bu bakıldığında bir aydan da az bir süreni alır ve Savaş geri dönmüş bile olsa onunla fazla yüz göz olmadan işimizi halledebiliriz. Kumsal'la aralarındaki oyunlar sırayla döner. Biri, diğerinin oyununu beklemeden yeni oyun oynamaz. Şimdi Savaş oynadı. Kumsal ona sataşmadığı sürece yeni bir oyun oynamayacak. Bir ayı bu şekilde atlatıp Cenk'ten alacağımızı alıp öyle buradan çekilebiliriz."

Elimi kolundan çekip koltuktan kalkarken sızlandım. "Kimliği almaya ikna ederken de Savaş ortaya çıktığında bırakırsın demiştin, şimdi herif canavar gibi ortaya çıktı bu sefer de bir ay sonra bırakırsın diyorsun."

Kumsal'ın dosyasında gördüğüm şeyler hiç açıcı değildi, özellikle kendi vücuduna açtığı yaralar...Kumsal'ı bunu yapacak kadar delirtmişti. Ve aynı adamın hedefinde şimdi Kumsal sandığı ben vardım. Tabii ki de bir an önce bu kimliği bırakmak istiyordum ve Cenk için başka bir plan yapabilirdim. En azından yeni planda kimse bana zarar vermek hatta öldürmek istemiyor olurdu.

O da koltuktan kalktı ve karşımda dikilip ellerimi tuttu. Bu hareketi bile gerginliğimi azaltırken gülümsedi ve şimdi yumuşacıktım işte! "Sana zarar gelmesine asla izin vermeyeceğimi biliyorsun. Tek istediğim bir an önce istediğin hayatı geri almak. Ve şu an bu kimlikle buna çok yakınsın. Görmedin mi hayatını karartmak istediğin adam karşında korkudan titriyor. Bu kimliğe ihtiyacın var ve bana güvenmelisin, bu kimlik başına bela açmayacak. Dediğim gibi sen karşılık vermediğin sürece Savaş sana bir oyun daha oynayamaz. Bir an önce işimizi halledip bu kimliği bırakırsan Savaş Atan sana zarar vermez."

Gözlerine bakarak dediği şeyleri düşünürken dudağımı kemirmeye başladım. Bir yanım dediği şeyleri mantıklı buluyordu. Tek yapmam gereken Savaş'a karşılık vermemekti ve Savaş bu duruma 'Ne oluyor?' bile diyemeden işlerimi halledip bu kimliği bırakabilirdim. Sadece bu süreç içinde karşı oyun oynamıyor olsa bile illaki çevremde olarak beni rahatsız edecek olan Savaş Atan'dan korkuyordum. Ruhu yokmuş gibi hissettirmişti.

Ben düşünürken kollarının arasına çekip sarıldı ve saçımı okşamaya başladı. "Söz veriyorum sana zarar gelmeyecek."

Burnumu omzuna yaslayıp sarılışına karşılık verirken omzunun ardından arka bahçeyi izlemeye devam ettim. Bora'ya güveniyordum. Tanıştığımız günden beri beni hayal kırıklığına uğratmayan tek kişiydi. Başta babam olmak üzere hayatımdaki herkes kalbimi kırmıştı. Bora ise beni kollarına çekerek kalbimi onarmakla meşgul oluyordu hep. Tanıştığımız gün de yaptığı gibi. Kendimi bırakmak üzere olduğum o yükseklikten çekip sarmıştı bedenimi. O gün hayatımdan vazgeçmiştim. Bora tutmasaydı şu an hayatta bile olmayacak olan bedenim şimdi tehlikeye düşünce korkuyordum. Bu hayata tutunma hevesini Bora sayesinde kazanmıştım. Şimdi bana bir yol gösteriyorsa ona güvenecektim.

"Ayrıca yakışıklı prensin seni korur."

Gözlerimi devirirken "Kurbağa demek istedin sanırım," diye homurdandım. Biraz önceye kadar okşadığı eliyle saçımı hafifçe çektiğinde gülerek onu ittirdim ve kollarından çıktım. Çocuk gibiydi.

"Saçımı çekmeye nasıl cüret edersin?" Koltuğun üzerinden aldığım yastıkla ona vurduğumda gözlerini kısarak tehditkârca baktı. Evet ben de çocuk gibiydim.

"O zaman savaş başlasın," dedikten sonra diğer yastığı almaya kalkıştığında eline silahını alamadan onu yenebilmek için hızla ona vurmaya başladım. Gülüşlerimizin arasında benden kaçmaya çalışırken bir yere takılıp düştüğünde hemen ardında olan benim de dengem bozuldu ve yanına düştüm.

Düştüğümüzde acıyan vücudumuz için sızlansak da gülmeye devam ediyorduk. Elimden ona saldırdığım yastığı aldığında yine savaş başlatacak sanıp hareketlensem de doğrulup başının altına yasladığında duraksadım. Beni de yastığın boşta kalan yanına çağırdığında gülümseyerek tekrar yanına uzandım ve kolunu başımın altından uzattı.

"Tamam başın belaya girince yakışıklı prensin değil kendin korursun yastık saldırılarınla."

Yanağımı göğsüne yaslarken gülümseyip "Tamam kurbağa değilsin ağlama," diye uğraştım. Kendi kendine söylenmeye devam ederken yeterince yorgun olduğum için gözlerimi kapattım. Evet bir üst kata çıkıp yataklara gitmeye üşeniyorsak bile kalkıp en azından koltuklarda uyuyabilirdik ama bizim normal olduğumuz söylenemezdi. Ayrıca Bora'nın göğsü çoğu yataktan daha rahat geliyordu. Muhtemelen uyuduktan sonra Bora beni yatağıma götürmek zorunda kalacaktı ve böylelikle üst kata çıkmak için kendim yorulmamış olacaktım. Ona cevap vermeyip uyuma moduma geçtiğimde planımı anlayıp ofladı.

Ben ki hayatta yaptığı en büyük kötülük Bora yatağıma götürsün diye uyuma taklidi yaparken, Kocaeli'nin en kötü kişilerinden birinin kimliğiyle Cenk'in hayatını karartacaktım ve Kocaeli'nin gerçekten en kötü kişisiyse benden nefret ediyordu.

Belki de Bora'nın beni kurtardığı gün gerçekten intihar etmeliydim...

Bölüm 5

Elimi kum torbasında gezdirirken düşüncelere dalmıştım. Bora'nın barının üzerindeki plazanın spor salonundaydım. Bu gece Cenk'e istediğim dosyayı tam bir şekilde getirmesini söyleyecektim. Önüme getirdiği dosyada yine kendi davamı bulamazsam açık bir şekilde soramayacağım için diyebileceğim bir şey yoktu. Sadece asıl gizlemek istediği davaları ayırt edebilmek için ondan dosyayı istiyordum. Böylelikle o kasadan almam gereken dava dosyalarını bilebilecektim.

"Burada ne arıyorsun?"

Elimdeki kâğıtlar düşerken telaşla arkama döndüm. Cenk hızla yanıma gelip yerdeki kâğıtları aldıktan sonra beni kenara ittirdi ve masanın önünden çekilmemi sağladı. Elindeki kâğıtları dosyanın arasına geri koyduktan sonra sinirle bana döndü ve işaret parmağını tehdit edercesine omzuma yasladı.

"Hiçbir şey görmedin."

Dolu gözlerimi kırpıştırdığımda verecek cevap bulamamıştım. Kolumdan tuttuğu gibi odadan dışarıya çekiştirmeye başladığında kekeleyerek "Bunları nasıl yapabildin?" dediğimde kapının önünde durup bana döndü. Kapının ardından ofise baktıktan sonra kimseyi göremese de emin olamayıp odanın kapısını kapattı. "Neyleri?"

Titreyen elimle masanın üzerine duran dosyayı gösterirken alelacele konuştum. "O kâğıtlarda yazanları. O tehditler, rüşvetler, yalancı tanıklar... Masum insanları sırf ayağına taş oluyorlar diye yolundan atmışsın. Dava kazanabilmek için harcamışsın! Suçlara ortak olmuşsun Cenk, suçlara ortak olmuşsun!"

Başını onaylamazca sallarken güldü. "Ben hiçbir şey yapmadım."

Kaşlarımı çatarak dolu gözlerle ona baktığımda elini yanağıma getirdi ve yüzünü yakınlaştırıp nefesini yüzüme üfleyerek konuştu. "Kimse sana inanmaz. Hiç kimseye kanıtlayamazsın."

Yanağımdaki elini ittirdikten sonra hızla masaya doğru yöneldim ama kolumdan sertçe tutup beni kendine döndürdü. Kolları bedenimi sararken kulağıma doğru konuştu. "Seni de yolumdan atmak zorunda bırakma aşkım."

Bedenimi saran kollarını itmeye çalışırken "Ben senin aşkın değilim!" diye bağırdım. Bana olan ilgisini kibarlık sanmıştım başta. O benim avukat olarak idolümdü ve yanında çalışmak hayalimdi. Sonunda gerçekleştirdiğim bu hayalimdeki pürüzleri görmekte zorlanmıştım. Sonra niyetini açık bir şekilde belli ettiğinden beri savuşturmaya çalışıyordum. Evliydi! Boşanmak üzereydiler dediğine göre ama artık bana karşı olan tavırları taciz boyutuna ulaşmıştı. Şimdiyse sonsuz saygı duyduğum işindeki sırlarını öğrenmiştim.

Eli vücudumda dolanmaya başladığında kollarından kurtulmaya çalıştım. Güçlü kolları ondan kurtulmamı zorlaştırıyordu. Beni bırakmak yerine boynumu öpmeye başladığında "Bırak!" diye bağırmaya başladım. Kalbim bütün vücudumda atıyordu ve yığılacakmış gibi hissetmeme rağmen güç harcıyordum ama kurtulamıyordum.

Yaşlanan gözlerimi sildikten sonra nefesimi üfleyip torbaya sıkıca bir yumruk geçirdim. Kemiklerim acıyınca, inleyip elimi sallarken yüzümü buruşturdum. Ama Bora böyle yapınca kesinlikle havalı oluyordu. Zarar veren bir şey değil.

"Elini kırmadığına şükret."

Gelen sesle sanki acısını geçirecekmiş gibi salladığım elimi durdurup arkamı döndüm. Düşüncelere daldığımda gelmiş olmalıydı. Hiç duymamıştım. Spor salonunun vip odasındaydım ve içeri girmişti. Kapalı kapıya yaslı bir şekilde bana bakarken gözleri alaylıydı. Yumruk attığım elimi kastetmesini anlamam, uzakta olan gözlerinin odanın ışığında nehir yeşiline döndüğünü fark etmemden sonra olması garipti.

Ona verecek cevap bulamadığımdan tekrar önüme döndüm ve kum torbasına bir yumruk daha attım. Sonuç yine hüsrandı. Ayak seslerinden yaklaştığını anlayabiliyordum. Nedense gelen her ayak sesinde kalbimin hızı biraz daha artıyordu. Ondan korkuyordum.

"Vururken elini teğet geçirtiyorsun, bütün darbe parmaklarındaki kemiklere geliyor. Birkaç kez daha böyle vurursan elini kırarsın ve senin için çok üzülürüm."

Yüzümü buruşturdum. Delirttiği kız için elinin kırılmasına üzülürüm diye dalga geçiyordu. Herhalde kendi kırmadığı için üzüleceğinden falan bahsediyordu.

"Benim elimi acıtan şey karşımdakini de acıtır o zaman," deyip bilmişçe baktım. Kollarını göğsünde birleştirmiş neredeyse bir kafa kadar boy farkımız olduğundan bana yüksekten bakıyordu. Şimdi de gözleri kahverengimsi bir yeşildi.

"Ya çok güçlü vurduğun için senin bile canını acıtır ya da beceriksiz ve yanlış bir vuruş olduğu için," dedikten sonra tek kaşını kaldırdı. "Sence seninkisi hangisiydi?"

"Taktiklerini kendine sakla," deyip tekrar kum torbasına bir yumruk geçirdim. Canım acımıştı ama bunu yüzüme yansıtmamaya çalışıyordum. Bir kızı delirtmişti. Bu onun elinden hayatını almakla aynı şey sayılırdı. Ve bu kadar korkutucu bakışlara sahipse masum bir hayat sürmediği kesindi. Acaba birini öldürmüş müydü? Ve acaba şu an muhtemelen beni de öldürmek isteyen bir katille mi aynı odadaydım?

Bir yumruk daha geçireceğim sırada büyük eliyle yumruğumu tuttuktan sonra gözlerine bakmam için birkaç saniye verdi. Gözleri o kadar değişkendi ki gözlerine baktığımda konuşamıyor, bu sefer yeşilin hangi tonuna dönüştüğünü düşünüyordum. Elimi büküp beni önüne çektikten sonra elimi sırtımda sabitleyip diğer eliyle de boynumdan tuttu ve beni kendine yasladı.

"Eskiden yumrukların böyle değildi. Formdan düşmüşsün."

Kumsal'ın dövüş konusunda iyi olduğunu bilmiyordum. Ama bildiğim şey, ben beş yaşındaki çocuk tarafından bile dövülebilirdim. Ve bu denenmiş, onaylanmıştı.

"Sana yumruk atmama izin verirsen, formumu tekrar değerlendiririz."

Meydan okurcasına konuşmaya çalışıyordum. Aslında yapmak istediğim "Ben Kumsal değilim valla bak," diyerek buradan uzaklaşmaktı.

Alaylı kahkahası kulağımı doldurdu. Yüzünü göremiyordum. Beni spor odasının bahçeye bakan geniş, uzun pencerelerine çevirmişti. Eli elimi sırtıma yaslayacak bir şekilde tutuyordu ama canımı acıtmıyordu. Sadece ondan kurtulmamı engelliyordu.

Kulağıma eğildi. Nefesini boynumda hissedebiliyordum. Parfüm ve teninin birleşen kokusunu yakından alabiliyordum. Güzel bir kokuydu ama ondan ulaştığı için hoşuma gidemiyordu.

"Tek başına birkaç adamımı yere serdiğin günü hatırlıyorum."

Kaşlarımı inanmazca kaldırdım. Şimdi yüzüne dönük olmadığıma seviniyordum. Çünkü yüzümdeki şaşkınlığı anlamaması imkânsız olurdu. Kumsal Karam böyle bir kızsa benim kum torbasına yamuk yumruk atmamı tabii ki de garipsemişti.

"Ve sonra sıra bana geldiğinde nasıl yerle bütünleştiğini, hatırlıyorum."

Demek ki Savaş'ı yenecek kadar iyi bilmiyordu dövüşü. Ve demek ki, Savaş Kumsal'a vurmaktan çekinmiyordu. Aslında buna şaşırmamıştım. Tipi bütün polisiye dizilerdeki katillere uyuyordu. Uşağa bile.

Kendi kendime güldüm. O bunu başka bir şeye algılayıp "Ne o? Meydan mı okuyorsun?" dediğinde gülüşüm aniden silindi. Yok hayır o kadar kafayı yemedim, demek istiyordum ama sustum. Kumsal Savaş'tan korkmuyordu değil mi? Sonucunda delirmiş bile olsa korkmadan savaşmıştı.

Beklemediği bir anda dizimi büküp ayağımı erkekliğine geçirdim. Bileğimdeki ve boynumdaki eli gevşediğinde ellerinden kurtulup ona döndüm ve demin dediği gibi elimi teğet geçerek değil de dümdüz yüzüne indirdim. O geriye doğru yalpaladığında tekmemi de kaldırdım ama o iki saniyelik havamı tek hareketiyle mahvedip ayağımdan tutup çekti ve beni sırt üstü yere düşürdü. Sırtıma giren acı dalgasıyla beraber ayak bileğimdeki elini diğer ayağımla tekme atarak kurtarmaya çalışırken gözüm kapıda gidip geliyordu.

"Bırak ayağımı!" diye bağırdığımda beni odada sürüklemeye başlamıştı. "Aramızda bir anlaşma vardı unuttun mu? Ben senin saçlarına dokunmayacaktım sen de benim erkekliğime vurmayacaktın."

Benden beklenmeyen bir cesaretle "Vurmadım zaten!" diye bağırdım. Ah süper. Şimdide erkekliğine laf etmiştim. Kesinlikle bu odadan ya cesedim çıkacaktı ya da kum torbam.

Kaşları kalktı ve bileğimi bıraktı. Anlık sinir krizi geçirmeden önceki şaşkınlığından faydalanıp ayaklandım ve kapıya yöneldim. Sırtımdan ittirdi ve yüzüm kapıya çarptı. Ben ahşap kapıya çarpan yüzümün acısıyla inlerken belimden tutup yüzümü ona döndürdükten sonra tekrar kapıya itti ve sırtım kapıya çarptı. Hiç değilse bir daha ittiremeyecekti. Çünkü zaten kapıyla aramda mesafe kalmamıştı.

Gözlerindeki ifadeden bir an erken konuştuğumu düşündüm. Belki ittirip beni kapıdan da geçirirdi. Ama sonra gözlerindeki koyuluk gitti ve alayla sırıttı.

"Onu gayet iyi biliyorsun Kumsal." Yalnız kaldığım bir ara kusacaktım. Kumsal'la Savaş daha önceden beraber mi olmuştu? Ah... Hem düşman hem yatak arkadaşı.

Beni kenara itmeye gerek duymadan kapının kulpunu tuttu ve sertçe açınca ben de kapıyla beraber savruldum. Elimle soğuk duvardan destek alırken yüzüme düşen saçlarımın ardından kapıya bakıyordum. Bana küçümseyen bir bakış attıktan sonra odadan çıktı. Sinirle elimi duvardan çektikten sonra duvarı boş bırakmayıp tekmeyi geçirdim.

Beni ezmiş bir de üstüne çiğnemişti.

Ben bir daha ezilmemek için bu kimliği almıştım. Daha fazla ezilmek için değil. Ayrıca Bora sıra onda olmaması için Savaş'ın oyun oynayamayacağını söylemişti ama bu yaptığı şeyler oyun dışında sıradan bir günüyse zaten bu adamın oyun oynamasına da gerek yoktu. Tamam ben de aramızdaki kavgayı alevlendirmiş olabilirdim ama bu adam her gün böyle karşıma mı çıkacaktı?

Sinirle saçlarımı omzumdan attıktan sonra acıyan bileğimi umursamadan hızla odadan çıktım ve merdivenlere yöneldim. Önümdeki insanlar duvara yapışacak derecede gerilerken adımlarımı kendimden emin bir şekilde atmaya çalışıyordum. İnsanlar meraklıydı. İnsanlar aptaldı. Ne var yani biraz önce Savaş Atan'ın çıktığı odadan Kumsal Karam olarak çıkmışsam?

Kocaeli'nde bu iki isim gerçekten ilgi çekiyordu ve ben de hikâyeleriyle uzaktan ilgilenen biri olmak isterdim. Daha hikâyelerini bile tam olarak bilmezken tam ortasına düşmüştüm.

136

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!