23/37 · %59

Yokuş

9 dk okuma1.601 kelime24 Kasım 2025

Ellerim göğsüyle bedenim arasında sıkışmışken, nefesimse boşlukta çırpınıyordu. Büyük elleri, küçük yanaklarımı kavramıştı ve kalbim kulağımda atarken öpüyordu beni. Gerçi, o hareket etmeme izin verse bile bedenim vermezdi.

Bir eli yanağımdan belime yavaşça inerken, şişik montun üzerinden bile elinin sıcak dokunuşlarını hissediyor gibiydim. Dudağımı ısırdığında karşılık vermemi istediğini biliyordum. Ama onun bilmediği bir şey vardı, ben öpüşemiyordum.

Beceriksiz dudaklarımı oynatıp ona şüphe vermektense karşılık vermeyip istemiyormuşum gibi davranmak daha mantıklıydı. Aslında benim mantığıma uyarsam elimi Savaş'ın saçlarına götürmek istiyordum. Elim bunu öyle çok istiyordu ki göğüslerimiz arasında kalmış bir haldeyken, titriyordu. Elimin altındaki kalbi hızlı sayılırdı ama benim kalbim kulağımda zonkluyordu.

Yüzünü çok az geri çekti. Öyle ki dudaklarımız neredeyse değiyordu. Gözlerini duvarın ardındaki sokağa çevirdikten sonra derin bir nefes alıp ellerini vücudumdan çekti ve birkaç adım geriledi. Parlayan gözleri, gözlerimi bulduğunda anında bakışlarımı kaçırdım.

"Paslanmışsın."

Kumsal'la benimle olduğundan çok daha ateşli öpüşmeler geçirmiş olmalılardı. Ama benimle ateşli bir öpüşme geçirmek isteyenler işe kendilerini yaktıktan sonra beni öperek başlayabilirlerdi. Anca bu şekilde olurdu sanırım.

"Ya da seninle öpüşmek istemiyor olabilirim."

Benim titreyen elimin aksine soğuğa elini kızartma yüceliği bile vermemiş elini saçlarına daldırdı tam da benim dakikalar önce yapmayı dilediğim gibi. Eliyle saçlarını karıştırırken alayla baksa da bir şey söylememişti. Ona fazla baktığımı fark ettiğimde bakışlarımı kaçırdım. Yola dönen bakışlarım memnundu çünkü bir başka dövüş filmi anımsamayacakmışım gibi görünüyordu. Sokak boştu. Boş olması önemli değildi aslında, bizi öldürmek isteyen ızbandutların olmaması yetiyordu.

"Rujunun tadını beğenmedim bebeğim."

Yumruğumun tadını da beğenip beğenmediğini söylemesine az kalmıştı zira avucum kaşınıyordu. Kaşlarımı çatıp kızgın bakışlarımı parlayan yeşillerine çevirdim. Ellerini ceplerine yerleştirmiş, omuzlarını dikleştirmişti. Yüzünde itici bir sırıtış vardı.

"Bir dahakine söyle senin istediğin ruju sürerim," diye homurdandım sitenin kapısına yönelirken. Onunla bir günde geçirebileceğim maksimum süreyi geçirmiştim bence. Biraz daha yanında kalırsam vücudum alerji gösterip dökülmeye başlayacakmış gibi hissediyordum ki biraz önce öpüşmüştük!

"Hangi rujunu sevdiğimi biliyorsun." Sesi yakından geliyordu ama dönüp de arkama bakmak istemiyordum. Adımlarımı hızlandırdım. Evin yolunu bilmiyordum. Daha doğrusu, buranın neresi olduğunu bilmiyordum. Birinden telefon bulup Bora'yı aramam gerekiyordu ama gecenin bu saatinde birini bulabilirsem eğer telefonunu istemek yerine uzak durmam gerekiyordu muhtemelen. Zaten Merih -Savaş'ın tabiriyle 'karınca siki beyinli'- denilen adamın mekânının çevresindeydik. Savaş, mekânın arkasında bar olduğunu söylemişti. Buradan birkaç km uzaklaşmadıkça gözümü dört açmalıydım.

"Bizim yavşaklardan birini çağırıyorum. Sen de yürüyerek gidiyorsan götü kolla. Sabaha haberlerde görmeyeyim şaftını."

Adımlarım yavaşlarken yanaklarımı şişirdim. Bütün gün korumuştu sonuçta. Son yardımımı istersem, terslemezdi değil mi? Burnumu kırıştırdıktan sonra yavaşça Savaş'a döndüm. Döndüğümde burnumu serbest bıraktım ve telefonuyla uğraşan Savaş'a yaklaştım.

"Hayır."

"Daha sormamıştım," diye tısladım. Başını yavaşça bana döndürdü. "Yine de hayır."

Demek ki terslerdi.

'Ya Savaş ya' falan gibi uzatmalara gerek duymuyordum. Ne o kanardı, ne de ben düşerdim o kadar. Sert bakışlarımdan etkilenmeyip tekrar telefonuna döndü ve bir numara çevirip telefonu kulağına yasladı. Karşıdaki telefonu açana kadar sustum. Ona söylemem gereken bir şey vardı ama öncelikle onun bir işle meşgul olması gerekiyordu ki silahı çekip beni vuramasın.

Karşıdan bir ses geldiğinde yumruklarımı sıktım ve "Puşt," diye tısladım. Hızla arkamı dönüp salına salına ilerlemeye başladım. Küfür sevmesem de Savaş'a söylediğim her kötü şeyin gerekli olduğunu düşünüyordum.

"Mersik'in mekânının çevresindeyim," dedikten sonra sustu. Sanırım Savaş da karşıdaki adam da başka şeye gerek duymuyordu. Benim de böyle adamlarım olması gerekiyordu. Hem Merih, Savaş'ın ona 'Mersik' dediğini öğrense acaba Savaş'ı yaşatır mıydı?

"Güzel ülkemin güzel küfürleri varken 'Puşt' mu? Küfre başlıyorsan adam gibi başla. Bu sigaraya başlayıp Prestij içmek gibi bir şey."

Ondan gerektiği kadar ilerleyemeden o konuşmaya başladığında gözlerimi kısıp vücudumu ona döndürdüm. Artık üşümeye başlamış gibi görünüyordu ama montu çıkarıp da ona vermeyi düşünmüyordum.

"Küfre adam gibi başlamak ne ya? Adam olan küfretmeye gerek duymaz zaten."

Bora'ya da laf ettiğim için zerre pişmanlık duymuyordum. Yüz kez demiştim ona küfretmeyi bırakmasını. Sanki uyuşturucu bağımlısıymış gibi 'Yapamıyorum' demişti bir de. Küfrü herkeste itici bulurdum. Bora'da pek itici olmuyordu. Sanırım ona verdiğim değerden kaynaklıydı.

"Hayır bebeğim. Adam tabiri adam olmayanlar sayesinde bulunmadı mı zaten? Adam olmayanların dışındakiler adam işte. O adam olmayanlar da küfürden başka şey anlamadığı için adam dediğin de küfredebilir."

"Sen adam değilsin," dediğimde başıyla onayladı. Kendimi tutamadan güldüm. Ona 'Sen şerefsiz değilsin' demişim gibi gururla onaylamıştı. Hem kendisini adam olarak nitelendirmemesine rağmen biraz önce adamları koruyan bir şeyler söylemişti. Bir şeyler, diyordum çünkü genellikle Savaş'ın dediklerini anlamam birkaç saniye faizli oluyordu.

Gülüşüme baktıktan sonra fazla oyalanmadan bakışlarını çevirdi ve arka cebine uzandı eli. Çıkardığı sigara paketi yıpratılmış görünüyordu. Yıllarca aynı paketten içiyor olsa anca bu görüntüye ulaşır gibiydi paket. Paketi açtığında içinin dopdolu olduğunu gördüm. Acaba metafor mu yapıyor diye düşünürken bir taneyi alıp yakmasıyla umut dolu hayallerim suya düşmüştü.

"Sigara içmekten ne anlıyorsun?" Aslında bazen ben de içiyordum ama genelde alkol yanında ya da kendimi çok boşlukta hissettiğim anlarda oluyordu. Savaş'ın yanında dolu paketi taşıdığına bakılırsa genel bir içiciydi ama aslında onu tanıdığımdan beri ilk defa sigara içtiğini görüyordum. Genel olarak paket taşısa da fazla içmiyor olabilirdi.

"Anlamsız boş bir şey. Anlamlı olan başka şeyleri düşünmek için sana ortalama dört dakikalık bir düşünme süresi verir."

"Neyi mesela?" diye mırıldandım umurumdaymış gibi. Aslında sadece Savaş'ın aradığı adamın bir an önce gelmesini bekliyordum. Şansım varsa arabanın arka koltuğunda kendime yer bulabilirdim. Çünkü bu saatte, bu sokaklardan geçip eve varmayacağımı anlayalı dakikalar oluyordu.

"Seni mesela," derken bakışlarını bana değdirmiyordu bile. Taş zemine bakarken ayakkabısını yere düşen küllere sürtüyordu. Tanıdığı Kumsal'dan çok daha farklı bir Kumsal olarak karşısında olduğum için yanımda olduğu gibi tek başınayken de zaman zaman düşüncelere dalıyor olmalıydı. Fazla düşünmesini istemezdim çünkü düşündükçe açık bulurdu.

Başını yavaşça kaldırırken ince uzun parmaklarını dudağındaki sigaraya götürdü ve yanaklarını çukurlaştırarak bir nefes aldığı sigarayı dudaklarından uzaklaştırdıktan sonra dumanı gökyüzüne bakarak üfledi. Duman birkaç değerli saniye boyunca yüzünü kapatmıştı ama yeşil gözlerinin parlaklığını görebiliyordum. "Mesela, normalde seni bir halta benzetmezdim ama son zamanlarda bu sigara sayesinde..." derken sigaranın ucunda birikmiş külleri işaret parmağıyla sigaranın üzerine vurarak düşürdü. "... seni dik bir yokuşa benzetiyorum."

Ben anlayamayan bir şekilde ona bakıyorken dudağını büzdü. İçinden 'Salak bu kız' diye geçirmediğinden emindim çünkü eğer öyle düşünse içinden demekle kalmazdı. O kendine has süslü küfürleriyle düşüncelerini dile getirirdi.

"Ve ben çok sigara içiyorum," dediğinde çattığım kaşlarım yavaşça gevşedi orantılı bir şekilde dudaklarım aralanırken. Benden istediği tepkiyi aldıktan sonra sigarayı dudaklarının arasına yerleştirip elini tekrar arka cebine götürdü ve önüne döndü.

Sözlerinin çıktığı vücudu bu kadar alçakken sözleri nasıl bu kadar kaliteli olabiliyordu? Sanırım bana söylediği en az hakaret dolu şey buydu. Sigara içen kişiler fazla harekete gelemezlerdi. Kendi babamdan biliyordum. Bora şükür ki sigara kullanmıyordu. Arada sıkıldığında, arkadaş ortamındayken içiyordu. Ama düzenli olarak içme isteği yoktu. Babamın geldiği halleri, yüzlerce kez nefes nefese kalışlarını gördükten sonra Bora'nın da aynı şeyleri yaşamasını istemiyordum.

Savaş'sa fazla sigara içen birine göre fazlasıyla hareketliydi. Ama tam da kendisinin dediği gibi, dik bir yokuşa tırmanmakta zorlanırdı.

"Paket, beynin kadar eski zamanlara dayanıyormuş gibi gözüküyor," derken bakışlarımı ondan almaya çalışıyordum. Söylediği söz hâlâ kulağımdayken görüntüsünün de gözlerimin önünde olmasına gerek yoktu ama dudaklarının arasına sigara yakışıyordu.

Bitmiş sigarasını yere attıktan sonra üzerine basma gereği duymadan paketi cebinden çıkarıp ince parmakları arasında dolaştırırken kaşlarını kaldırdı. "Tanıdık gelmiyor mu?"

Gözlerim pakette gezinirken "Sanırım İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde görmüştüm," diye dalga geçtim. Eli silahına gidecekmiş gibi baktığında korkmadım desem yalan olurdu ama bakışı Tanrıya şükür ki uzun sürmemişti.

"Hafızanı saçlarını kazıdıktan sonra sigarayı başının tepesinde söndürerek yerine getiririm ki saç kazıma yöntemlerim on beş alt dala ayrılıyor. Kısa ve öz, paketi hatırlıyor musun?"

Bu kadar üstelediğine göre Kumsal'ın bildiği bir şeydi. Bilmediğim bir kimlikte öyle her şeye laf atmamalıydım artık belki de! Sırıtmaya çalıştım. "Hatırlamaz mıyım?"

Dudakları keyifle kıvrıldı. "Yılbaşında alabileceğin onca şey varken sigara alman seni öldürmekle ilgili olan fikirlerimi sorgulatmıştı. Ama korkma, seni öldürmekten vazgeçmedim."

Aman, ne güzel.

Kumsal'ın bilmem ne zamanki yılbaşında aldığı sigara paketini hâlâ saklaması garipti. Ya da yılbaşında birbirlerine bir şey almaları da garipti. Yılbaşına bir hafta vardı. Ona bir şey almam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Nedense bu fikri her düşündüğümde aklıma pompalı silah almak geliyordu.

"Kendimi çok değerli hissettim," diye sızlandım. Sigara paketinden çıkardığı ikinci sigarayı dudakları arasına yerleştirirken paketi tekrar yerine koymak yerine bana uzattı. Kaşlarımı kaldırdım. "İçmek istemiyorum."

"İç diye vermedim zaten. Sigara paylaşımı yapmak, prezervatif paylaşımı yapmaktan daha önce gelir benim için. En iyi sen bilirsin. Tut," dedi dudakları arasında hâlâ sigara varken. Bunu çok yaptığı belliydi çünkü kelimeler ağzından her zamanki gibi düzenli çıkıyordu.

Gözlerim kısılırken paketi elime tutuşturmaya çalışan ellerini ittirdim. "Cep diye bir şey var. Hemen arkanda."

"Arkamda silah da var."

Araba gelince de Savaş'ın bindirmek istemeyeceğini ya da ondan rica bile etmek istemediğimi düşündüğümde artık gitmem gerektiğini fark ettim. "İnan bana, burada seninle konuşmak çok da sıkıcı ama gitmem gerekiyor. Bir daha ki sefere de olmaz umarım. Kendine kötü bakarsan sevinirim. Nefretler, De... Kumsal Karam."

"Çarpıldın sanırım," dedi dudakları kıvrılırken. Onunla konuşmayı sevmediğimi ima ederken çarpılmış falan sayılmazdım. Sadece az daha kendi ismimi söyleyecektim ama bunu böyle yorumlaması işime gelmişti. Böylelikle 'Sahte' bir bahane daha bulmam gerekmeyecekti.

Birkaç adım geriye doğru gittikten sonra yavaşça arkamı dönerken "Senden nefret ediyorum," diye mırıldandım. Şimdi gözlerimin odağı önümde gibi gözüken ama milyarlarca kilometre uzaklıkta olan ay iken, arkama karanlığı almıştım. Savaş'tan nefret eden sadece Kumsal değildi. Sanırım Kumsal'la olan tek ortak özelliğimiz buydu.

Soğuk değildi. Çoğu zaman konuşmadan yapamıyordu. Benim onu başımdan savdığım zamanlarda o beni başından savmak yerine başımı ağrıtacak kadar düşüneceğim şeyler söylüyordu. Belki de böyle şeyler söyleyebildiği için konuşmamazlık yapmıyordu. Benim de böyle bir özelliğim olsa susacağımı sanmıyordum.

"Biliyorum," dedi sadece. Yanına bir şey getirmemesi beni şaşırtmıştı. Söyleyebileceği, beynime sorun getirecek şeyleri yok muydu cidden? Sokağın köşesinden dönmeden önce bakışlarımı ona çevirdim. Sırtını elektrik direğine yaslamış, sigara paketinden yeni bir zehir daha çıkarıyordu.

Savaş, bakış hizamdan çıkıp da ilerlediğim yolun solunda kalan evin gri duvarı bakış hizama girdiğinde şikayetçi değildim. Daha güzel bir görüntü sayılırdı. Önüme dönüp omuzlarımı kaldırdım ve oflayarak indirdim. Şimdi eve nasıl gidecektim ben?

79

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!