Cehennem
Gürültü.
Gürültü.
Ve daha fazla gürültü.
Amacı ne olursa olsun Savaş'ın şunu kesmesini istiyordum. Çünkü verdiğim nefesin titrek sesi bile kulağımı ağrıtırken, onun kapıyı, duvarı tekmelemesini dinlemek istemiyordum.
Savaş'ın gürültüsüne bir de adım sesleri eklendiğinde kolumu kavrayan kol, kolumda bıraktığı acıyla yetinmeyip beni aniden kaldırdı. "Geliyor piçler. Koşmaya hazırlan."
Biraz önceki çıkarttığı seslerden daha gürültülüydü, kulağıma fısıldayışı. Nefesi boynuma çarparken dudakları kulağımın altına değmişti. Sert tutuşuna rağmen, parmakları yumuşaktı. Yumruk atmak sayılmıyorsa, ona daha önce hiç dokunmamıştım.
"Beni duyuyor musun? Çünkü bu kapı açıldığında eğer koşmazsan kıçına tekmeyi koyarım."
Gözlerimi aralamaya çalıştım. Yutkunuşum yüzümü buruşturmuştu. Yutkunmakta bile zorlanırken, adam bana koşacağımı söylüyordu. Aslında onun tekmesiyle çok daha iyi bir iş çıkartıp, direkt evime varabilirdim ama kıçımı seviyorsam koşmam gerekecekti.
Açıkçası kıçımı seviyordum.
Gözlerimi aralatan şey Savaş'ken, şimdi yine aynı sebepten kapatma isteği duyuyordum. Gözleri gözlerime bakarken ve nefesi yüzüme çarparken ne gözlerim dayanabiliyordu bu yoğunluğa, ne de nefesim kendine yer açabiliyordu nefesinin arasında.
Başını hafifçe eğip kalın kaşlarını kaldırdı. "Koşacaksın."
Sorarcasına söylemiyordu. Emin olmak için de değildi. Ya koşacaktım ya da uçacaktım. Evet bunu sadece bakışlarından yola çıkarak da anlayabilirdim. Ben ona yorgunluğumun ardından nasıl bakıyordum bilmiyordum ama onun bana hâlâ umursamaz baktığı kesindi.
Umursamazdı evet ama şu anda hayatımı kurtarıyordu.
Ve yine, hayatımı kurtarıyordu evet ama hayatımı daha kötü bir çizgiye kaydırmak içindi.
Demir kapı gürültüyle açıldığında, oyuntunun aydınlatamadığı odaya ışık doldu. "Ne ses yapıp duruyorsunuz lan? Ölüm tarihinizi mi yakınlaştırmak istiyorsunuz?"
Gözlerimi tekrar adamlara çeviremeden yaslandığım beden yanımdan ayrıldı. Adamların üzerine çullanmadan önce koşmamı hatırlatırcasına yavaşça ittirdi beni. Adam Savaş'ın hareketlenmesiyle elini beline götürdü. Koşmam gerekiyordu biliyordum ama hareket edemiyordum. Silahı yerinden çıkartamadan yumruğunu adamın suratına geçirdi. Sanki silah, adamda değil de Savaş'taymış gibi adam yere devrildi. Diğer adam Savaş'a uzandığında Savaş adamın bileğinden tutup kıvırdı ve adamın sırtını kendine döndürdü. Diz arkasına tekmeyi geçirdiğinde adam dizlerinin üzerine çöktü. Savaş adamın üzerindeki silahı aldığında hayatımın geri kalanını kâbuslu geçirtecek görüntüyü bekledim ama Savaş ateş etmek yerine silahın namlusunu sertçe adamın ensesine vurdu. Adam yere yığıldığında omzunun üzerinden hâlâ bıraktığı yerde kalan bana dikti gözlerini.
"Kıçına tekmeyi basma konusunda dalga geçmiyordum."
Saniyeler önce nefesimi taşıyacak gücüm yokken, Savaş'ın sert bakışlarıyla hareketlendim. Sanırım koşuyordum. Yarım açık gözlerimle önümü pek göremesem de yerimde durmadığım kesindi.
"O taraftan çıkarsan, adamın yemek masasına tabak yerine seni koyarlar." dediğinde Savaş'a döndü bakışlarım. Ya o da koşmuştu, ya da ben yürümüştüm. Nerede olduğumuza baktığımda yüzümü buruşturdum.
Odanın kapısının önündeydik. Çok iyi (!) koşmuştum gerçekten.
Savaş beni yöneldiğim yoldan alıkoyarak diğer tarafa ittirdi. "Artık götüne motor mu takarsın, büzüşür kendini top gibi buradan salar mısın bilmiyorum ama iki dakikada bu mekândan çıkamazsan, seni kurtarmaya çalışmam."
"Ben koşmayı tercih ediyorum," diye homurdandım geriye doğru adımlayan Savaş'ı izlerken. Sanırım artık hareket etmesi gereken taraf bendim ama tek yapabildiğim Savaş'a bakmaktı. Başını yavaşça öne doğru indirip kaldırdı. Kaldırdığında dikkatim başının hareketinden gözlerine kayarken bana gözlerine bakmam için fazla zaman tanımayıp arkasına döndü ve bana gerçek bir koşuş gösterdi.
İşte benim de böyle koşmam gerekiyordu ama nasıl?
Arkamı döndüm ve olabildiğinde koşmaya başladım. Ya da koşmaya çalıştım. O ön tarafta ortayı karıştırıp arka tarafa verilen dikkati azaltırken ben de arka taraftan zamanında çıkmalıydım. Ağzım yutkunamayacağım kadar kuruyken, boğazımdaki bu yutkunma isteği, Savaş'ın beni ardından buraya sürüklemesinden daha acımasızdı. Yumruk yaptığım ellerim duvara sürtse kanamaya başlardı biliyordum. Vücudumdansa ruhum daha güçsüzdü. Çünkü ruhumun kanaması için sürtünecek bir duvara ihtiyacı yoktu.
Bitmek bilmeyen koridorların ardından gördüğüm kapıyla koşuşum yavaşladı. Yıkılacakmış gibi görünen kapıya bakarken kaç dakika geçtiğini hesap etmeye çalışıyordum. Savaş'ın bana tamı tamına iki dakika verdiğinden ve bunu sayacağından emindim çünkü birileriyle dövüşmek onu yoran bir şey değildi. Birileriyle dövüşmüyordu aslında, birilerini dövüyordu. Karşısındaki ona uzanamadan, o onun donuna kadar uzanır karşısında çırılçıplak bırakabilirdi. Ve tüm bu süre zarfında başka işler de yapabilirdi.
Bu yüzden iki dakikayı geçmediğini umuyordum. Zaten yıkılacakmış gibi olan kapıyı açmakta bile zorlandıktan sonra sarsık adımlarla dışarı çıktım. Ayın ışığı dışında aydınlatılmayan sokak, içimdeki fırtınanın aksine durgundu. Boş olan sokakta yankılanan adım seslerim aslında koşmadığımı bana gösteren tek şeydi.
Bakışlarım odağını bulamadan ilerlemeye devam ettim. Koyun saymaya başlayacağım boyuta geldiğim zaman kulağıma artık adım seslerim de gelmiyordu. Elim, ayakta durabilmek için destek ararken sıcacık bir el, elimi kavradı. Sıcaklığı soğukluğuma karışamadan eli elimden çekildi ve bileğime geldi. Bileğimden aniden çekildiğimde acıyla inledim ve gözlerimi araladım. Tanımadığım bir adam bileğimi tutmuş beni çekiştirirken, başka bir adamın hizasındaydı. Adamın beni o adamın yanına götürdüğünü anladığımda bileğimi çekiştirmeye çalıştım. Aslında bunu adam bileğimi tuttuğu an yapmam gerekiyordu ama zaten soğuktan donmuş beynim anca kendini gösterebilmişti.
"Bırak beni!" diye bağırdım gücüm yettiğince. Gücümün bu kadar az olması beni şaşırtmamıştı.
Ben bileğimi çektikçe, güç alıyormuş gibi daha da sıkı kavrıyordu bileğimi. Parmakları artık o kadar da sıcak gelmiyordu kime ait olduğunu fark ettiğim için. Ama Savaş'ın gözleri öyle değildi. Kime ait olduğunu bilsem bile güzellerdi, biliyordum.
"Bırakacağım. Ama birkaç saniye sonra," deyip sırıttı. Görüşüm bulanıkken bile sırıtışını iğrenebileceğim kadar fark etmiştim.
"Şimdi bırakacaksın."
Bakışları Savaş'a dönen adamın gözlerinden bakmak istedim Savaş'a. Muhtemelen o tanıyordu Savaş'ı. Daha önce ne yaptığını, neler yaptığını ve ne yaptığı için burada olduğunu da biliyor olmalıydı Merih denilen herifin adamı olduğuna göre. Oysa ben Savaş'ın ciğerini bile bilen bir kızın kimliğinde onu tanımaya çalışıyordum.
Adamın bileğimdeki parmakları gevşese de bırakmadı. Savaş diğer adama daha yakın bir şekilde karşımızda duruyordu. Araladığı ayaklarından, sıktığı yumruğa kadar güç ifade ediyordu.
Diğer adamın elinde tuttuğu silahı, Savaş fark etmemiş olmalıydı çünkü direkt benim bileğimi tutan adama bakıyordu. İki dakikayı geçmiş olmalıydı, beni kurtarmayacağını söylemişti. Ama yine de buradaydı işte. Eve ekmek almak için girdiği yolda karşısına çıkacak değildik ya.
Diğer adam silah tuttuğu elini kaldırmaya başladığında belki de bağırmam gerekiyordu ama hiçbir şey yapamamıştım. Sadece bakmıştım silahın hareket etmesine. Silah kalkmadan o silahı bir el daha tuttu ve sonra silahtaki diğer el geri çekildi. Silah sesi geldiğinde bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Silahı tutan kişinin o olması beni sevindirmiş miydi, sevindirmemiş miydi emin değildim ama böylelikle adamın silaha sahip olduğundan haberdar olduğuna emin olmuştum.
Böyle zeki birinin, benim gibi biri tarafından nasıl kandırıldığını merak ediyordum. Gün gelir de ortaya çıkarsa yalanım, onunla iyi bir dalga geçecektim. Sonra da o beni öldürürdü sanırım.
Silahın Savaş'ın eline geçmesiyle adam bileğimi bıraktı ve elini beline götürdü. Bir işe yarama ihtiyacıyla doldu içim. Gidip bir köşede oturmak da bir işti bence ve daha cazip geliyordu ama burada sadece Savaş'ın bizi kurtarmasını bekleyemezdim.
Adamdan önce belindeki silaha uzandım ve çektiğim gibi adama doğrulttum. Adam biraz önce bileğini bile kurtaramayan kızın ona silah doğrultmasından şaşırmış olmalıydı.
Sanki dokunsalar devrilecek gibi olan bedenim, şimdi doğrulmuştu. Güç cesarettir, derdi babam. O çok nadir olan aramızdaki diyaloglarda.
"Diğer silahı da çıkar," dediğinde Savaş, gözlerim ona kaydı. Silahı adama doğrultma gereği bile duymamıştı. Sadece sülalesi değil, bütün akranları rahattı adamın. Adamda başka bir silahın da olduğunu görmemiştim ama Savaş dediğinde fark etmiştim ki adamın sağ eli ceketinin sol tarafına yakındı. Silahı, bize fark ettirmeden çıkarmaya çalışıyordu aklınca.
Aslında, Savaş olmasa başarırdı da.
Biraz önce hissettiğim güç, bardaktan boşalıyormuş gibi azalırken dudağımı büzdüm. Silah doğrultmakla olmuyormuş demek ki böyle işler.
Adam Savaş'ın da dediği gibi, silahı çıkarttı çıkartmasına da, Savaş'ın 'Kumsal'a doğrult' diye bir şey eklediğini sanmıyordum. Elimde silah değil de, mikrofon tutuyormuş gibi silahın sesini bekledim sadece. Zaten silah kafama dayalı olsa ve benim silahım da kalbine dayalı olsa bile onun vurmasını beklerdim. Birini vuramazdım ki ben!
Savaş'ın öyle düşünmediği kesindi. Adam ateş edemeden Savaş ateş etti ve adam acıyla inleyerek elini sırtına götürdü.
"Ölmedin yavşak ölmedin. Boşuna sorunlu gibi hareketler yapma," dedikten sonra birkaç büyük adımda sırtına ulaşmaya çalışıp acıyla inleyen adamı ittirdi. Adam bir doksanlık, iri cüsseli kişi kendisi değilmiş gibi yere devrildi. Elimde hâlâ silah olmasa ve başım dönmese gülerdim bu dediğine.
Savaş yerde çırpınan adamdan gözlerini alıp bana baktı. Gözleri aşağıya kaydığında ben de baktığı yere bakıp ona doğru olan tuttuğum silahı gördüm.
"Al işte. İyilik yap, bokluk bul. Ben senin beyninin dağılmasını engellemişim, sen silahı bana doğrultuyorsun. Bir de nereme."
Silahın, vücudunun hangi kısmına doğru olduğuna baktığımda hemen gözlerimi kaçırdım ve silahı indirip yere attım. "O adamlara yaptığın Ninja'lı Superman'li hareketleri gördükten sonra sana silah doğrultmam merak etme."
Sırıttı. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu ama Savaş'ın silahla yaraladığı adam kıpırdanıp acıyla inlediğinde Savaş'ın dikkati dağıldı. Omzunun üzerinden adama baktıktan sonra tekrar bana baktı. "Ben gittim Merih'i siktim, mekânını siktim, bahçesindeki ağaçları siktim, sen bir on metre ilerleyememişsin bebeğim." Her dediği şeyde bir adım geriliyordu. Konuşmaya devam ederken inleyip duran adamın yüzüne ayağını bastırdı.
Ona nasıl baktığımı bilmiyordum ama açıklama gereği duymuş olacak ki "Çok konuşuyordu," dedi.
Gözlerimi devirdikten sonra titreyen ellerimi birbirine sürtüp ısınmaya çalıştım. "Bir insanın susmasını sağlamak için yüzlerce yol var Savaş."
"En masumunu seçtim," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Tabii ki de Savaş'ın yollarından en masumu bu olmalıydı. Adamın üzerinden, daha doğrusu kafasından, indikten sonra yere attığım silahı aldı ve beline yerleştirdi. Beline yerleştirmek için çekiştirdiği kazağın açık bıraktığı teni, ay gölgeliyordu. Görüntüsü bile ipek gibiyken dokununca ne olacağını merak ediyordum.
Diğer adamın silahını da belinin diğer tarafına yerleştirdikten sonra üzerindeki siyah kazağını düzeltti ve başını kaldırıp onu izleyen bana baktı. Kalın kaşları yeterince dikkat çekmiyormuş gibi bir de hemen altında yeşil gözleri olduğunda, bakışlar ona dönüyordu. Adamın kaşları bile benimkinden güzeldi!
"Sence seni kurtarayım mı yoksa topuklayayım mı?"
Kaşlarım çatılırken "Anlayamadım?" diye mırıldandım. Üşümem hâlâ geçmemişti ve beynim donmuş gibi hissediyordum.
"Diyorum ki, bırakayım da bok çukuruna mı düş yoksa yardım edeyim mi?"
"Bence düşmeyeyim," diye mırıldandım. Verdiğim tepkiye gülecekmiş gibi oldu. Yüzündeki ifadeyi çözemeden yüz ifadesi değişti ve "Eğil!" diye bağırdı. Ne olduğunu soracakken iki eli belindeki silahlara gittiğinde kendime konuşma lüksü vermeden yere yapıştım. Hiç değilse kendimi yere atarken ellerimi yüzümün önüne getirebilmiştim. Yoksa yere kaş, burun, ağız çizecektim.
Silah sesleri geldiğinde homurdandım. Şu an çok değil, sadece aylar öncesini özlüyordum. Her an ölüm tehlikesiyle burun buruna olmadığım hayatımı.
Başımı kaldırdığımda ilk gördüğüm şey koyu lacivert takım elbisesinin gizleyemediği iri cüssesiyle yere düşen adamdı. Sonra zaten başka bir şey görme gereği duymadan başımı tekrar eğdim.
"Voov. Kafam iki muhteşem parçaya ayrılıyordu yahu."
Savaş'ın sesiyle başımı kaldırıp yanımda adamı yere seren Savaş'a baktım. Adamın elindeki bıçak adamla beraber yere sesle düştü. Adamın elinde o bıçak varken Savaş'ın hâlâ tek parça olması, şansızlıktı. Neden ölmüyordu bu adam bir türlü?
"Birini eve alıp besleyebilirim," diye dalga geçtim. Bakışları varlığımı unutmuş gibi hızla bana döndü ve sırıttı. İşaret parmağıyla yerde Tanrı bilir nasıl bir görüntü sergileyerek uzanıyor olan beni gösterdi ve başını yana eğdi.
"Kıçının üzerine oturmayı bırakıp, burada kıçımın terlediğini görmek yerine milletin kıçına tekmeyi basmaya başlayana kadar beni yargılayamazsın."
Çok kıçsal bir cümle olmuştu.
Ve ben kesinlikle birilerinin kıçlarına tekmeyi basmayacaktım.
Başımı tekrar eğdim ve "İşin bitince haber verirsin," diye homurdandım. Güldü.
Güldü.
Güldü.
Güldü.
Başımı, boynumu acıtacak kadar hızla kaldırdım ve gözlerim Savaş'ın yüzünü aradı. Çoktan arkasını dönmüş başka birine yaklaştığını fark ettiğimde bile hayal kırıklığına uğramıştım. Genelde alaylıydı bütün hareketleri ve mimikleri ama bu gülüşü içtendi ve ilk defa duymuştum.
Silah sesleri arttığında 'bana bu kadar özgürlük yeter' diye mırıldanıp başımı tekrar eğdim ve gözlerimi kapattım.
Silah sesleri eskisi gibi sık gelmemeye başladığında başımı kaldırdım. On, on beş metre ötemde Savaş yere düşmüştü. Uzakta bir adam Savaş'ın olduğu yere ateş ediyordu ama isabet ettiremiyordu. Savaş ise kendisi gibi yerde duran silaha uzanmaya çalışıyordu. Bir adam ayağını, Savaş'ın silaha uzanan koluna yasladığında Savaş'ın bakışları yerdeki silahtan, adama döndü.
Heyecanla korku bekledim gözlerinde. Savaş'ın korkmasını bekledim. Onun korkmasını diledim ama olmadı. Aksine sırıttı. Adamın sırtı bakış hizamda olduğu için yüzünü göremiyordum. Savaş'ın yüz ifadesiyse olanları bana anlatamıyordu.
Savaş ayağının yanıyla destek alarak yerde kaydı. Adamın dikkatinin dağılmasından yararlanarak kolunu kurtardı ve bir dizini yere yaslayıp, destek aldıktan sonra ayağa kalktı. Adama bir adım atmıştı ki, adam ondan hızlı davranıp silahı kaldırdı ve Savaş'ın alnıyla saçlarının arasına doğrulttu.
İşte şimdi ölecek, dedi içimdeki acımasız ses. Ne garipti ki, merhametliye benzettiğim ses de aynısını düşünüyordu. Ona yardım etmek isteyen bir yanım vardı ama vücudum işlevini kaybetmiş gibiydi. Bana yaptıklarına ve yapacaklarına bakılırsa onun ölmesini istemem gerekliydi. Tabii öldüğünde, adamların dikkati bana dönecekti ama yine de o yaşarken ölmektense, o ölüyken ölmek daha iyiydi.
Yine de ölmeye bayılanlardan olmadığım için sırtımın üzerine döndüm ve ayaklarımı yere yaslayıp sırtım duvara değene kadar kendimi ittirdim. Çok çok güvenli sayılmazdı ama hiç değilse beni öldürmeleri için onlara kolaylık sağlamıyordum. O süre zarfında şimdi yüzünü görebildiğim adam, Savaş'a bir şeyler söylüyordu. Belki Savaş da konuşuyordu ama yüzünü göremediğim için bilemiyordum.
Adam konuşurken cümlesi kesilmiş gibi dudakları aralık vaziyette durdu. Savaş ona karşı hamle yapmadan önce adamın yapabildiği tek şey gözlerini kapatıp açmak olmuştu. Savaş adamın kolundan tutup adamı kendisi etrafında döndürdükten sonra baldırlarından tuttuğu gibi adamı ters döndürüp yere attı. Adam kendine gelmek için çok beklemeden kalkmaya çalıştı ama Savaş da ona az bir süre bile vermemişti zaten. Adam ayağa kalktığı gibi yumruğu suratına geçirdi. Adam yere düşmeden toparladı ve gerinip Savaş'ın suratına yumruğunu geçirdi.
Nefesim kesildi çünkü Savaş'ın ilk defa dayak yiyişini görmüştüm. Daha önce Arslan denilen adam, adamlarına dövdürtmüştü ama döverlerken izlememiştim sonuçta.
Savaş geriye doğru düştüğünde tezahürat yapasım geldi ama anında aklımdan defettim bu düşünceyi. Benim yavaştan yavaştan uzaklaşmaya başlamam gerekiyordu. Adamlar gittikçe artıyordu ve Savaş'ın da yorulduğu her halinden belliydi.
Arada sırada insanlık belirtileri gösteriyordu.
Adam Savaş'a doğru yürürken Savaş'ın eli hemen yanında yere atılmış olan bıçağa gitti. Adam silahı Savaş'a doğrulttuğunda Savaş ayaklarını yere yasladı ve kendini iterek kalktı. Bıçağın yan kısmıyla silaha vurduğunda silah adamın elinden yere düştü. Adam silahı takip edemeden Savaş, adamın omzundan tuttu ve adamın kendi vücudundan destek alarak kendi vücudunu yıktı.
Adamın gözleri irileşirken eli karnına gitti ve birkaç adım geriledi. Üçüncü adımında ayağı yere basamadan, sırtı yere çarptı. Gözlerimi hemen ondan aldım. Ölümcül bir hasar olması gerekti ya da o adamlar biz zarar vermesek bize zarar vereceklerdi ama yine de Savaş'ın gözünü bile kırpmadan bunu yapabiliyor olması acımasızlıktı.
Ayrıca bir film sahnesi izlemiş gibi hissediyordum. "Bu tam Karayip Korsanları'lıktı işte."
Savaş nefes nefese başını bana çevirdi. Yerden kalkmaya çalışırken bana bön bön baktı. "Ne? Hiç izlemedin mi?" Sonunda yerden kalkabildiğimde ellerimdeki kiri, ellerimi çarparak gidermeye çalıştım. Savaş nasıl giderecekti peki o kiri? Sadece bugün bile kaç kişiyi yaralamıştı. Ama onun umursadığı tek şey, nefes nefese kalmasıydı belki de.
"Bir gemide kadın olmadan onlarca herifin, aylarca denizde sürtmesine anlam veremiyorum."
Güldüm. Filme olan bakış açısıyla bakmış olsaydım bile o filmi izlerdi. Johnny Depp tek başına yeterdi ki Orlando Bloom da vardı.
Eve gidince herhangi bir filmini tekrar izlemeyi aklıma kazıdım.
Güldüğümde bakışları önce gülüşüme sonra da yavaşça yere indi. Yerden alıp ileri bakmasıysa çok hızlı olmuştu. Sanki gülüşüm çok garipmiş ya da çok yanlışmış gibi dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir tepki vermemişti ama yüz ifadesi çok garipti.
Onun normal karşıladığım, görmeye alıştığım ifadelerini bile çözememişken, bu ilk defa gördüğüm ifadeyi anlamamı beklemiyordum zaten.
"İzlemedim filmleri yani," diye mırıldandı ellerini pantolonuna sürterken. Benim de altımda şort yerine, pantolon olsaydı öyle yapardım ama artık soğuktan hissizleşmiş olan ellerimi birbirine sürtmek zorunda kalmıştım, kirden arınmak için.
Gözlerim yere saçılmış silah ve bıçaklarda gezinirken birden kolumdan tutulup çekildiğimde dudaklarımdan bir çığlık kaçtı. Savaş beni önünde tutarken sokağın başındaki adamın tuttuğu silahtan çıkan kurşun kulağıma estirdiği rüzgârıyla tam yanımdan geçip arkamdaki ağaca isabet etti. Bu süre zarfında beni kendine siper etmiş olan Savaş eğilip yerden silahı aldı ve beni tekrar arkasına itip silahı kaldırdığı gibi adamı etkisiz hale getirdi.
Titreyen elim boğazıma giderken yutkunmaya çalıştım. Mermi kendisine isabet etmesin diye hiç düşünmeden beni tehlikeye atmıştı. Hiç düşünmeden ölümümü beklemişti.
"Ölebilirdim," dedim hava soğuk olduğu için her hecede çıkan hava buharı eşliğinde. Boğazımda olan elimin bileğine yaslı olan göğsümde atan kalbim, daha önce hiç bu kadar zorlamamıştı göğsümü. Korku değildi bu biliyordum. Bütün gün boyunca korumuşken ve beni şaşırtmışken şimdi bütün hepsini tek hareketiyle silmesi...
Anlayabiliyordum. Ölmemem için beni koruyordu çünkü bunu kendisi yapmak istiyordu ve hızlı yapmayacağı da kesindi. Ama işe kendi ölümü de dahil olunca Kumsal'a olan intikam isteği ön planda olmuyordu belli ki.
Silahı cebine yerleştirirken bakışlarını kısa bir an bana kilitledikten sonra tekrar ileri baktı. Onun aksine başka adamların da gelip gelmediğine bakmıyordum. Gelse ne yapabilirdim ki? Ben de Savaş'ın beni kendine siper ettiği gibi iri cüssesinden tutup kendi önüme mi çekerdim?
"Ben öleceğime sen öl."
Bu kadar basitti onun için. Kendisi ölmemesi için herkesin ölümüne göz yumabilirdi. Peki, birinin ölmemesi için, kendi gözlerini yumabilir miydi? Merak ediyordum. Savaş'ın birine sevgiyle bakmasını, birine korkuyla bakmasından daha çok merak ediyordum.
"Yılın en merhametlisi," diye sızlandım ona arkama dönüp, nereye gittiğimi bile bilmezken ilerlemeye başlayıp. İçimde anlayamadığım bir burukluk vardı. Belki dakikalar önceki silahların bırakması gereken korku şimdi kendisini gösteriyordu. Ya da üzerimdeki montun sahibi hemen birkaç metre arkamdayken ve o kişi Savaş'ken, kendime iyi hissetme lüksü vermiyorumdur.
"Cehennemi içinde barındıran birine, merhametten bahsedemezsin."
Söylediği şey, adımlarımı yavaşlatmama, sesiyse durmama neden olmuştu. Yavaşça arkama dönüp, bıraktığım yerde kalmayıp arkamdan ilerlemiş olan Savaş'a baktım. Benim durduğumu fark ettiğinde o da durdu. Aramızda fazla mesafe yoktu. Hatta az bile sayılırdı. Gözlerini görmek istemeyen biri olarak bu mesafeden rahatsız oluyordum.
Evet bazen ne kadar kötü biri olduğunu unutup acımasızlığını tekrar gördüğümde şaşırıyordum. Bu onun değil benim suçum olmalıydı. Ama hayatım benden böylesine çalındıktan sonra geri almak için bu kimliğe bürünmüştüm ve bana olunduğu kadar acımasız olabileceğime dair söz vermiştim kendime, kendimi kurtarmak için. Hayatımı kurtarmak için seçtiğim bu yol cehennem gibiydi ama eski hayatımdan kurtulmak için cennetti.
"Gidebileceği tek cennetin cehennem olduğu birine de cehennemi barındırdığını söyleyemezsin." Baktı gözlerime. Belki de gördü gözlerimi. Kim bilir? Kendi cehennemimden kaçmak için bir başkasının cehennemine cennet gibi sarılıyordum ve Savaş aslında Kumsal'ın cehennemiydi. Kumsal sarılmak istemezdi, muhtemelen bu kimlikten de nefret ediyordu Savaş yüzünden ama ben sarılıyordum. Çünkü öyle ya da böyle düştüğüm bu yolda en azından amaçlarımı gerçekleştirmeye çalışıyordum.
Kaç saniyedir bana bakıyordu bilmiyordum. Ama bu onun uyuz laflarının, açık tehditlerinin geçmediği en uzun sessizliğimizdi. En uzun sessizliğimiz dediğim şu an bakışlarımızın gürültüsüyle süsleniyordu.
"Bana 'Kumsal'ım' diyemezsin," dedi fısıltıyla. Kulağımda bağırdı fısıltısı. Kalbime üfledi. Ellerimi ittirirken, vücudumu sarstı. Onun çıkartmak için zorlanmadığı fısıltısı, benim ayakta durmamı zorlaştırdı.
Ama yüzündeki yine ve yine anlayamadığım ifadenin bana anlattığı kısma bakılırsa o da fısıldamakta zorlanmıştı.
'Hayır 'Kumsal'ım' derim!' diye bağırabilecek ruh ifadesine sahiptim ama Tanrıya şükür ki bunu yapacak salaklığa sahip değildim. Parmaklarım birbirini bulurken gözlerimi kaçırmak istiyordum. Hiç değilse söyleyecek bir şeyler bulana kadar. Ama o inatla bana bakarken gözlerimi kaçıramıyordum.
"Anlayamadım," dedim en sonunda. Salağa yatmak en iyisiydi. Hem de zaten en iyi yaptığım şeydi.
"Ben de anlayamıyorum," dedi o benim aksime hiç düşünmeden. Ya da çok düşünmüştü sessizliğimde.
Montunu bana verip kazakla kalmasına rağmen yanakları aynı soluk rengindeydi. Yumruğunu sıkıp sıkıp gevşetiyordu. Rüzgâr sayesinde arkaya yatmış olan koyu renk saçları geniş alnını ortaya çıkarmıştı. Rüzgârın ortaya çıkaramadığı, rüzgârı ortadan kaldırabilecek kısımsa bakışlarıydı. İnce dudaklarını hafifçe aralamış şekilde bana bakarken konuşmam gerektiğini biliyordum.
Sadece bilmekle yetiniyordum.
"Masum rolünü çok iyi oynuyorsun Kumsal," dedi biraz önce yüz ifadesinden ödün vermeyen yeni ifadeyle. Şaşkınlığı gitmiş de yerine her zamanki soğukluğu gelmiş gibiydi. Ne düşündüğünü, aklında ne kurup neleri yıktığını bilmiyordum ama Kumsal diye seslendiği için rahatlamıştım. Kısa bir an, çok kısa bir an anladı sanmıştım. Sahi, anlasa ne yapardı?
Silah da hemen belindeydi sonuçta.
"Bunun altından da bir şey çıkacak. Ama senin kafanı kopartıp yeni askım yapmaya karar vermeden önce şu masum rollerinden kurtulsan iyi olur. Çünkü sinirimi bozuyorsun."
Kafamı kopartıp askıya asmayı hayal ettiğine göre sinirini bozduğum kısmını belirtmesine gerek yoktu. Aslında masum gibi falan davranmıyordum. Elimden geldiğince acımasız olmaya çalışıyordum. Masum rolü değil, acımasız rolü yapıyordum ama benim acımasızlığım Kumsal'ın masumluğu olmalıydı. Ayrıca beni tehlikeye atmasına kırılmam da Kumsal'ın yapacağı bir şey olmamalıydı.
Kumsal'ı tanımak istiyordum. Savaş'ı böyle bir hale getiren kişinin kim olduğunu bilmeyi istiyordum.
Bakışları arkamdaki bir noktaya sabitlendiğinde gözlerimi gökyüzüne çıkartıp nefesimi üfledim. Bir dövüş kulübü sahnesini daha izlemek istemiyordum.
"Hay beyin boşluğunu öptüklerim. Bir bitmiyorlar," diye sızlandı. Öpmek eylemini başka bir anlamda kullandığına emindim. Arkamı dönüp sokağın başında dolaşan topluluğa baktım. Bizi daha görmemişlerdi. Sokak aralarına bakarak ilerliyorlardı. Şöyle bir ileri baksalar el sallayabilirdik aslında.
"Çok kişiler. Kaçsak, diğer taraf adamın mekânı. Kalsak sülalemizi ağlatırlar. Apartman içlerine de bakarak ilerliyorlar, saklanamayız."
"O zaman ölüyoruz ha?" dedikten sonra dudağımı büzüp bakışlarımı kaçırdım ve yavaşça dudaklarımı sesle bıraktım. "Hobi gibi bir şey oldu artık."
"Hayır bebeğim. Dolun evde bekliyor, ölemem." Gece eve geri döneceği bile kesin değilken, Dolun'u çağırması ilginçti ve tam Savaş'lıktı. Bana dakikalar önce söylediği şeye gönderme yapıp "Dolun öleceğine sen öl," dedim ve güldüm. Sanırım bu cümle bir süre daha beni buruklaştırmaya devam edecekti. O dediğimi, daha çok da beni umursamadan bileklerimi tuttu ve çekiştirmeye başladı. Bakışlarım hızla ona dönerken, o bana bakma ya da açıklama yapma gereği duymadan beni sitenin içerisine çekti. İlerledikten sonra sırtımı binanın duvarına yaslayıp önümde dikildi.
"İki sokak aşağıda, mekânın arkasında bar var. Oradan sarhoş çıkmış iki ergeniz gibi düşün. Ne yaparız?"
"Kusarız?" deyip kaşlarımı kaldırdığımda sırıtışını durdurmak için dudağını yaladı. Gözlerimi devirdim. Ben ergenken içtiğimde öyle yapıyordum hiç değilse.
"Hayır, bebeğim. Öpüşürüz."
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Savaş'ın saniyede bıraktığı burukluk, yine saniyelerde geçmişti. Onun geçmesi dakikaları bulmadan şimdiyse çok başka bir duygu sarmıştı bedenimi. Kalp atışlarım hızlanmış mıydı, normal miydi, durmuş muydu, kalp atışlarım var mıydı ondan bile emin değildim şu an.
Tek emin olduğum Savaş'ın bana yaklaşıyor olduğu ve yanaklarıma yerleştirdiği ellerinin ne kadar sıcak olduğuydu.
Sırf bu sıcaklık için bile yıllarca bekleyebilirdim, sırtım pürüzlü duvara yaslıyken. Zaten şu pozisyonda olmamızın sebebi, yıllarca daha yaşayabilmek için değil miydi? Sözde sarhoş iki sevgili gibi olacaktık ve...
Tanrım... Öpüşecek miydik?
Dudakları dudaklarıma değmeden önceki o kısa zaman, görüldüğünün aksine kısa değildi aslında. Nefeslerimiz birbirine değmek için telaşlanırken, gözlerimiz birbirini bulmaya tenezzül bile etmiyordu. Oysa dudakları ne kadar üsteliyordu, benimkilerle buluşmak için. Ve buluştu da sonunda kalp atışlarımın var olduğunu fark ettiğimde. Vardı, var olmasına da daha önce bu kadar da olmamıştı hiç.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!