Tutsak
Eyelinerın göz kapağıma bulaşan kısmını baş parmağımla silerken lavabonun kapısı açıldığında dudağımı büzdüm ve eyelinerı çantama atarken "Kapıyı çalmadınız," dedim. Pekâlâ tehlikeli bir adamın adamları olabilirlerdi ve birazdan kollarıma yapışıp beni arabaya sürükleyecek de olabilirlerdi ama kurallar vardı değil mi?
"Siz mi ilerlemek istersiniz yoksa size eşlik edelim mi?"
Eşlik etmenin anlamını çok iyi bildiğim için çantamı omzuma astım ve gülümseyerek onlara döndüm. "Yolu gösterirseniz, kendim ilerleyebilirim."
Gözlerinin mavi tonunun hakkını veremiyordu bakışları. Mavi özgürlüğü temsil etmez miydi? Kuşun gökyüzünü, dalgalanan denizi? Oysa bu adamda altın kaplamalı odaya konulmuş, boş buzdolabı gibi durmuştu bakışları.
Hiç de buzdolabını andırmayan vücudunu gererek kaldırdı kolunu ve yolun sol kısmını gösterdi. Tanımadığım adamların yanından tanımadığım bir yola adım atarken fazlasıyla rahattım. Bara adımımı attığım an arkamda olduklarını biliyordum çünkü. Akıllılık edip polisi aramak yerine, bari öleceksem güzel öleyim diye düşünüp lavaboya gelmiştim.
"Savaş'ı çoktan öldürmüşsünüzdür inşallah?" İki yanımdan ilerleyen adamlara sırayla baktım. Hemen yanımda olan, mavi gözlerini yadırgadığım adam ileri bakarken "İkinizi ayırmayalım dedik," dediğinde dudağımı büzüp önüme döndüm. Açıkçası, pek iyi dememişlerdi.
Barın arkasından çıkarken merdivenlerin altına saklanmış kedicik çıkardığımız gürültüyle kaçıştı. Ona göre, kendisi de gürültülüydü belki de. Onu duyamayacak kadar büyüktük. Ne var ki duymak büyüklükle alakalı olmuyordu çoğu zaman. Bağırsam sesimi duyuramayacağım zamanlarda bir fısıltı yetiyordu gözlerin üzerime çevrilmesine. Sesinin ne kadar güçlü çıktığına bağlı değildi. Kimin söylediğine bağlıydı. Derin bağırıp çağırırken kimse dönüp dinlememişti. Kumsal'sa konuşsun diye ağzına bakıyorlardı.
Siyah Mercedes'in yanına geldiğimizde adam incelik (!) edip kapımı açtı. Eğer bugün ölmezsem falan onu bir kahve içmeye davet etmeliydim. Benim bütün düşüncelerimi sonlandırarak beni arabanın içerisine ittirdiğinde kahve planları da suya düşmüştü. Kapıyı sertçe kapattığında koltuğa yaslandım ve bakmamış olsam da varlığını hissettiğim Savaş'a "Nasıl gidiyor?" diye sordum.
Ayağını dizinin üzerine attı ve koltukta yayılıp kolunu omzuma attı. Kolu normalde olduğundan daha ağırmış gibi koltuğa sinmiştim. Neden atmıştı ki şimdi kolunu omzuma?
"Koltuklar deridenmiş. Yoldayken de öndeki moruktan Power fm açmasını isteyeceğim. Eminim beni kırmaz."
Savaş'ın 'Moruk' olarak nitelendirdiği şoför dikiz aynasından aynanın hakkını vererek Savaş'ı dikizledi. Dirseğimi yavaşça Savaş'ın karnına bastırdım. "Ölecek bir insana göre çok konuşuyorsun," diye fısıldadım hâlâ bizden gözlerini almamış şoföre bakarken. Birini bekliyor olmalıydı çünkü hâlâ arabayı çalıştırmamıştı. Ne ironiydi ki Savaş da ben de kaçmaya çalışmıyorduk. Biliyordum ki kaçmaya kalkışsak şu anda bize ters bakışlar atan adam kapıyı açamadan biz eve varırdık ama çevrede bir sürü adam daha vardı.
Ya ölecektik ya ölecektik. Hayatım ne de güzel olmuştu böyle.
"Öleceğim için çok konuşuyorum. Bu arada sol gözüne daha uzun kuyruk çizmişsin," dediğinde elimi hemen göz altlarıma getirdim ama gözüme dokunmaya cesaret edemedim. Hadi ama aranızda kaç kişi eyelinerı bakmadan silebiliyor? Bakışlarımı moruğa, ay aman, şoföre çevirdikten sonra "Dikiz aynanızı kullanabilir miyim?" diye sordum şirin çıkarmaya çalıştığım sesimle.
"Yok ebenin ebesi."
Savaş'ı takmadım ve kolunu omzumdan ittirip koltukta öne doğru kaydım. Ellerim öndeki iki koltuğun baş yaslanan yerlerini kavrarken "Eyelinerımı düzeltmeliyim," diye sızlandım. Adam gözlerini cama çevirdi ve düğmeye bastı. Cam inerken başını dışarı sarkıtıp "Ne zaman gidiyoruz?" diye seslendi. Dolaylı olarak bana 'Kapa çeneni' diyen adama gözlerimi kısarak baktım ve arkama yaslandım. Kollarımı kavuşturduktan sonra şoförün seslendiği adamın arabaya binişini izledim. "Gençler heyecan var mı heyecan?" diye sordu alayla başını arkaya çevirip bize bakarken.
Savaş ona hareket çekti. Bense sadece gözlerimi devirmekle kalmıştım. Hiç kimse normal değildi. Adam elini koltuğa yaslayıp arkaya doğru yaklaştı ve Savaş'ın gözlerinin içine bakarken "O elini alırım koçum," dedi. Savaş'ın sadece elini almakla kalmamalıydı. Böyle başlamışken vücudunun her parçasına uğramalıydı.
Savaş bacağını attığı dizinden çekip dirseklerini dizine yasladı. Adam gibi bir yerden destek alma gereği duymadan öne doğru yaklaştı. Zaten neye ihtiyacı vardı ki bir şeyler yapabilmek için? Kendi başına destek alınan şeydi ama sadece kendisi yararlanıyordu bundan.
"Komple seni almamı istemiyorsan önüne dön, götünü koltuğa yasla," dedikten sonra sanki biraz önceki cümleler ona ait değilmiş gibi sırıttı. Sırıttı mı demiştim? Adam susup kaldığında Savaş memnuniyetle arkasına yaslandıktan sonra tekrar bacağını dizinin üzerine attı ve bakışlarını cama çevirdi. Mavi gözlü hâlâ adını bilmiyorum- adamın arabadan inip Savaş'ı yumruklamasını ummuştum ama önüne döndü ve Savaş'ın da dediği gibi kalçasını koltuğa yasladı. Adamın başıyla onaylamasıyla arabayı çalıştıran şoför yaşından beklenemeyecek bir hızla sürünce tırnaklarımı koltuğun derisine geçirdim. Bu yaşta camiye gitmeliydi, martılara simit atmalıydı, eşiyle mahalle dedikodusu yapmalıydı ama arabayı böyle sürmemeliydi. Sürmemeliydi yani.
Savaş kolunu omzuma attığında ürkmüştüm. Bakışlarımı ona çevirdiğimde hâlâ dışarı baktığını gördüm ve ben de önüme döndüm. Neden yaptığını, neden yapmasına izin verdiğimi bilmiyordum ama hızlanan kalp atışlarımı azaltmıştı. Deri koltuk Savaş'tan çok daha cazip geliyordu gözüme ama hiç değilse şu lanet adam lanet arabayı yavaşlatana kadar sesimi çıkarmayacaktım. Hem deri koltuklarını tırnaklayıp yırtarsam muhtemelen gideceğimiz yere varmadan beni trafik lambasının yerine takarlardı.
Araba yavaşladığında Savaş da kolunu omzumdan çekmişti. Yüzündeki ifadeyi seçmeye çalışıyordum ama 'İfade' derken bile düşüneceğim kadar boştu suratı. Ne çatıktı kaşları, ne de öfkesizdi gözleri. Ben Savaş'ı böyle tanımıyordum. Ben Savaş'ı tanımıyordum aslında. Ama bana kendini gösterdiği süre zarfında onu hiç bu kadar boş görmemiştim. Boş olduğunu düşünmekle yüz ifadesinin boş olduğunu görmek çok ayrıydı sonuçta.
Adam inip kapımı açtığında paltomu da üzerime giydirecek mi diye merak etmiştim. Çılgın düşüncelerim yanımda paltomun olmadığını fark etmemle sonlanmıştı. Ben arabadan indikten sonra adam kapıyı kapatacakken Savaş'ın sesiyle açıp başını kapıdan içeriye soktu ve Savaş'a baktı.
"Benim de kapımı yavşak adamlarınızdan birine açtırtsanız diyorum."
"Elin kolun yok mu? Aslında, biraz sonra mekâna gireceğimizde muhtemelen elin kolun kalmayacak."
Savaş'ın yüzünde gördüğüm sırıtış, yüzünü boş gördüğüm o saniyelerin değerini fark ettirdi bana. Nasıl yapıyordu bilmiyordum. Yıllarca ayna karşısında çalışsam böyle bir sırıtışa sahip olamazdım sanırım. Sırıtıyordu ama sırıtan bir insanı yanına koysanız sadece Savaş'a ait yeni bir tabir bulma isteğiyle dolardınız. Neydi gerçekten onunkisi?
"Şu anda mekânın dışındayız ve hâlâ elim kolum var yarram."
Savaş'ın güzel sözlerinden sonra adam arabanın etrafında dolandı ve Savaş'ın kapısını açtı. Savaş ağır bir şekilde arabadan indikten sonra bakışlarını çevreden alıp adama çevirdi ve omzunu sıktı. Adamın gözleri irileştiğinde bunun dostça bir sıkış olmadığını anlamıştım. Meraklı gözlerle şoföre baktım ama adama yardım edecekmiş gibi gözükmüyordu.
"Araba da arabaymış ha," dedi çenesinin ucuyla arabayı gösterdikten sonra. Bakışları bana dönerken aynı anda parmakları gevşedi ve elini adamın omzundan çekip olduğumuz yere ilerlemeye başladı. Adam, Savaş'ın elini çekmesiyle nefesini dışarı üfledi ve kapıyı kapatıp kendi omzunu sıvazladı. O iri yarı adam bile Savaş'a karşı ses çıkaramıyorken benim Savaş'a kafa tutmam mantıksız ve sağlıksızdı.
Savaş yanımıza geldiğinde şoför de arkasını döndü ve mekâna ilerlemeye başladı. Gri geniş mekânın sürmeli kapısı her adımımızda biraz daha açılıyordu. Omzunun çıkmadığına emin olmuş olacak ki mavi gözlü adam da bize yetişmişti.
"Adın ne?" diye sordum. Adam bana kaçık görmüş gibi baktı -ki eyelinerımın orantısız olduğunu düşünürsem bence kaçık görmüştü de- ve kaşlarını kaldırdı.
"Sefa."
"Tam öldürmelik adam ismi." Savaş'a göre herkesin ismi öldürmelik olmalıydı. Cidden öldürülecekler listesi olup olmadığını merak ediyordum. Eğer öyle bir liste tutacak kadar psikopatsa ben de listenin başında benim ismim olduğunu anlayacak kadar zekiydim. Ve aynı zamanda Savaş'a güvenip buraya gelecek kadar da aptal.
Mekâna girdiğimizde yanımda duran Sefa'nın başı dikleşti. Biraz önce Savaş'ın ezdiği adam değil de, biraz sonra Savaş'ı ezecek adammış gibi kendinden emin oldu adımları. Kimin kimi ezeceği umurumda değildi. Sadece bu gri renkle boyalı mekândan kırmızı renkle boyalı olarak çıkmak istemiyordum.
Bir adam önleri beyaz, geri kalan kısmı siyah olan kokarcayı andıran saçıyla bize doğru döndü ve ellerini iki yana açıp gülümsedi. Arkasındaki adamlarda sanki adamın yaptığı şey çok gürültülüymüş gibi anında fark etmişlerdi ve neredeyse nefes bile almadan bizi izlemeye başlamışlardı.
"Savaş Atan, Kumsal Karam. Sizi görmek ne kadar da güze..."
"Yavşaklığın bittiyse, öldür de işimiz bitsin diyorum, ha?"
Ve bu adam 'Bana güven, ölmeyeceğiz' diyen adamdı. Kaşlarım çatılırken donuk mavi gözlerimi ona çevirdim ve uyarırcasına baktım. Omuz silkti ve tekrar adama döndü. Ölecekti yahu. Ö-le-cek-ti. Biri şunu dürtmeliydi ve telaş yapmasını söylemeliydi. Çünkü ben şu anda onun da yapması gereken telaşı kendi telaşımla beraber yaşıyordum.
Adam Savaş'ı umursamadan bana döndü ve beğeni dolu bakışlarıyla beni süzdü. "Kumsal, hâlâ çok güzelsin."
Sen de önceden kokarcaya benziyordun sanırım, demekten son anda beni öldürebileceği gerçeğini hatırladığımda vazgeçtim ve gülümsedim. "Evet. Hâlâ öyleyim."
"Evet. Güzelliğinden gözlerimiz kamaşıyor." Egom, benzin doluyormuş gibi yavaş yavaş artarken aynı zamanda adamın yalakalığı yüzünden ben de şimdi Savaş gibi 'Çek silahı vur ya.' demek istiyordum.
"Kendi adına konuş," diye homurdandı Savaş. Onun beni karşımdaki adam gibi süpersonik güzellikte görmediği için tabii ki kırılmamıştım. Onun için süpersonik olduğumu biliyordum. Ama başka alanda tabii.
"Savaş'ın güzelliği varken benimkisi pek gözükmüyor ama, yine de teşekkürler," dedim alayla. Aslında Savaş kız olsa benden de güzel olurdu. Bu haliyle de benden güzeldi aslında. Pürüzsüz tenini, kirli sakalları bile bozamıyor gibiydi. Yeşil gözleri zaman zaman farklı nedenlerden parlarken ve korkutan sırıtışı bile aynı zamanda sıcacık etki bırakırken nasıl güzel olmazdı ki? Bedeni için yüzlerce heykeltıraş harcanırdı ama ruhuna atılacak çöp yoktu.
"Sana bozuldum," dedi Savaş da alayla. Birbirimize bakmıyorduk ama bu mekânda birbirimizden başka kimseyi umursamadığımız da aşikârdı Karşımızdaki adam bizi öldürmeyi unutmuş gibi atışmamızı izliyordu. Eğer unutacaksa bütün ömür Savaş'la atışabilirdim çünkü ben onun aksine ölmek istemiyordum.
"Ee Merih? Silahını hâlâ boxerınla pantolonun arasında mı taşıyorsun?"
Konuya nereden gireceğini iyi biliyordu adam. "Süper gidiyorsun," diye mırıldandım Savaş'a alayla. Biz süper gidecekmişiz gibime geliyordu aslında.
"Oradan daha iyi çekiliyor Savaş," dedi adının Merih olduğunu öğrendiğim adam pis sırıtışı eşliğinde. Demek bu adamın mekânını basmıştı Savaş. Neyine güveniyordu da herkese tek tek sataşıyordu anlamıyordum. Benimle yetinmiyordu. Sanki nefret ettiği, öfkesini kusmak istediği kişiler sadece benimle kalmıyordu ve bitmiyor gibiydi.
"Elini en fazla nerene götürdüğüne bağlıdır Merih. Elin alışıksa oradan daha iyi çekersin tabii."
Savaş bizi kurtarmaya mı çalışıyordu, adamın silahına kurşun takviyesi mi yapıyordu çözememiştim ama eğer kurtarmaya çalışıyorsa taktiği değiştirse iyi olurdu. Çünkü adamın gözü seğirmeye başlamıştı.
"Nereden çıkardığım belli değil, nereye doğrulttuğum belli Savaş Atan. Çok kişiye doğrulttum silahımı, senin de bildiklerin var arasında."
Savaş yumruklarını sıktı. Onu öfkelendiren şey neydi bilmiyordum ama onun da boxerıyla pantolonu arasına sıkıştırdığı bir silahı yoksa sussa iyi ederdi.
"Karınca siki kadar beyninle yürümeye çalışıyorsun. Altındaki yolu tutan kişi değilim ama beni tutan bir yol da yok."
Aralarındaki diyalogları anlayamıyordum ama birbirleri anlamakla yetinmiyor bir de köpürüyorlardı.
"Gecenin sonunda daha önceden de başkalarına doğrulduğunu gördüğün silah, sana doğrulduğunda bakalım beynim hakkında hâlâ aynı şeyi düşünüyor olacak mısın?"
Savaş sinirle öne atıldığında sanki benim üzerime geliyormuş gibi ben gerilemiştim. Merih denilen adam gerilememiş, aksine kollarını kavuşturup beklemişti. Çok geçmeden adamları Savaş'ın üzerine atıldığında, Merih'in neden bu kadar rahat olduğunu anlamıştım.
Savaş'ı geriye doğru çekmeye çalışan adamlar benim varlığımı unutmuş gibilerdi. Gayet de mutluydum bu durumdan aslında. Savaş'ı tutan beş altı kişi bile zorlanırken Savaş aralarda boşluk bulduğu gibi kolunu bacağını yüzünü çıkartmaya çalışıyordu. Bakışlarını görmesem gülerdim bu haline. Bakışları hareketlerinin anlamını da değiştiriyordu.
"Ben ölürsem topunuz rahat edeceksiniz değil mi? Ölmüyorum lan! Ölmeyeceğim, bırakmayacağım yakanızı. Sürünün orospu çocukları!" Savaş'ı ışıkları yanıp sönen koridora doğru çektikleri için git gide sesi azalması gerekiyorken aksine artıyordu. Son cümlesini sanki düşüncelerinin ana fikriymiş gibi çok daha yüksek sesle söylemişti. Merih'in yüzünün aldığı ifadeyi gördüğümde şaşırmadan edememiştim. Bu mekân adamlarıyla doluydu. Mayoz bölünmeyle artıyorlar gibi her delikten adam çıkıyordu ama yine de Savaş'ın dediklerinden etkileniyordu. Sanki Savaş'ın ölüp ölmemesi Savaş'a bağlıymış gibiydi. Ben silah çıkarıp doğrultsam da Savaş ölmeyeceğim dediğinde kurşun donar tetiği çekemezmişim gibi.
"Evet Kumsalcığım. Seni de Savaş'ın yanına alalım. Belki sakinleşmek için sana ihtiyaç duyar." Evet bana yumruk atarak çok güzel sakinleşebilirdi. Dudağımı kemirirken adamın gösterdiği yönden ilerlemeye başladım. Savaş'ı sevmiyordum ama sinirliyken ayrı bir sevmemezliğim oluyordu. Korkuyla karışıyordu nefret duygum. Onun bana her şeyi yapabildiğini biliyor olmam da cabasıydı. O sinirliyken her şeyi yapardı ve ben de her şeyi yapmaktan çekinmeyeceği kızdım.
Aman ne güzel.
Odanın içerisine girdikten saniyeler sonra demir kapı sertçe kapandı ve kilit sesi geldi. Filmlerdeki gibi dönüp kapıyı yumruklamakla ilgili saçma bir harekette bulunmadım. Gözlerim demir kapının oyulmuş kısmından içeri sızan ışığın tam olarak aydınlatmaya yetmediği odada gezerken köşede duvara yaslanmış Savaş'ı görmemle odanın neden tam olarak aydınlatılamadığını anlamış oldum.
"Orada dikilmeye devam mı edeceksin yoksa sana temiz bir yer açmamı mı bekliyorsun?"
"Halimden memnunum," diye homurdandım kollarımı kavuştururken. Burası gerçekten soğuktu ve Savaş'ın sesindeki soğukluk da pek yardımcı olmuyordu. Ellerim kollarımda gezinirken sırtımı kapıya yasladım. Demirin soğukluğu tenime işlerken bunu yaptığıma pişman olup bir adım ileri attım ve tekrar odaya girdiğimde durduğum yerde durdum.
"Sorunlu gibi hareket etmeyi kesersen ben de memnun olacağım."
"Bak şimdi anladın mı senin yanındayken ne hissettiğimi?"
Attığım lafa sadece gözlerini üzerime dikmesiyle bile fazlasıyla cevap vermişti zaten. Ama o onunla da yetinmeyip cevabı, ima ettiğim konudan çok ayrı bir şekilde verdi. "Nefret? Korku? Öfke?"
Benden nefret etmesi bir yere kadardı ama bana öfkeyle bakması öyle bir şeydi ki onunla aynı odada olmayı bırak, aynı şehirde bile olmak istemiyordum. Oysa şimdi kapısı kilitli, soğuk ve karanlık bir odada tam da gözlerine bakıyordum. Kapıdaki oyuğun suratına yansıyıp parlamasına parlama ekleyen ışıktan memnun muydum değil miydim bilmiyordum.
"Nefret etmek kolay tabii. İşin yoksa sevmeyi dene."
"İşim yok," dedi gözlerini kısa bir anlığına üzerime tutup solundaki karanlığına çevirirken. Işığın yansımadığı duvara bakarken ne düşünüyordu merak ediyordum. Karanlığa karşı tercih edilmiyordu aydınlığım. Ya aydınlığımı görmüyordu, ya da karanlığı seviyordu.
Onun biraz uzağında yere otururken "Dene o zaman," diye mırıldandım. Gözlerimi üzerinden çekmiştim çünkü tepkisine bakmak istemiyordum. Ben sadece bu soğuk yerden çıkmak ve evime gitmek istiyordum.
Şimdi 'Ben Derin'im' desem inanır mıydı? İnansa da rahat bırakır mıydı beni? Hadi o bıraksa, dışarıdakiler inanır mıydı benim Kumsal olmadığıma? Böyle anlarda hep ne uğruna olursa olsun bu kimliği aldığım anımı sorguluyordum ama hangimiz kendi cehenneminde yanmak isterdi ki? Ben aslında yanmak istediğim cehennem olmak için Kumsal'ın yerine geçmiştim. İlla öleceksem onun gibi heyecanlı bir hayatta asıl sebebi nefret de olsa onu kendinden bile iyi tanıyan biri yüzünden ölmeyi tercih ederdim. Çünkü Derin olarak muhtemel ölüm sebebim, intihar olurdu.
"Yok ebesinin gözü. Dart tahtamda senin fotoğrafın var. Sence seni sevmeyi dener miyim?"
Her zaman birilerinin bir şeyinde fotoğrafım olsun istemiştim ama bu kadar da değildi yani. Kollarımı bacaklarıma sarıp yanağımı da koluma yasladım ve bakışlarımı yüzüne çevirdim. Sırtını duvara yaslamış bacaklarını ayırarak oturmuştu. Emindim ki benim burnum soğuktan kızarmıştı ama onun vücudu hâlâ karşısındaki insanı baştan aşağı kızartacak cinstendi. Hiçbir şeyden etkilenmiyor muydu bu yeşil gözlü?
"Bilmem. Dener misin?" diye sorduğumda gözlerini görmek istedim. Çünkü baktığımda hiçbir şey anlamıyordum. Bakıyordu tüm cesaretiyle ama göremiyordum bütün çabalarıma rağmen. Omuzlarım çöktü bakışlarında ezilirken. Ne düşünüyordu gerçekten? Söylediği şeylere kaçamak cevaplar veriyordum ama bakışları söylediklerimi sadece cevap olarak bırakmıyordu. Elini, yasladığı soğuk mermerden alıp duvara götürdü ve birkaç kere vurdu.
"Beni ağırlayabileceğiniz içinde güzel bir ablamız olan başka oda yok mu?"
Başımı geriye atıp kahkaha attım. "Pislik."
Dudakları kıvrıldı ama cevap vermedi. Gözlerimi heybetli vücudundan çekip dalıp gittiği karanlığa diktim ben de gözlerimi. Arkamızdaki kapının küçük penceresinde yine aydınlık vardı ama bu noktaya hiç ışık vurmuyordu. Ne vardı, ne yoktu bilinmiyordu. Ayaklarımı Savaş gibi uzattıktan sonra geriye doğru yaslandım ta ki başım yere değene kadar. Kollarımı birbirine sardım ve nefesimi üfledim. Küçük bir bulut oluşmuştu şimdi dudaklarımın ucunda.
Burası gerçekten soğuktu ve saçlarımı buz tutsunlar diye maşalamamıştım.
"Benden daha pislik olan bir yerde uzanıyorsun şu an." Sesinde şaşkınlıktan çok alay vardı. Kumsal'ın titizliği veya kokoşluğu şu an benim için arka planda bile değildi. Midemin bile titrediğini düşünürken, başka şeylere dikkat edemeyecektim.
"Evet öyle bir şeyler yapıyorum," diye mırıldandım gözlerimi kapatırken. Ben de duvara birkaç tekme atıp iyimser otel sahiplerinden (!) daha sıcak bir oda istemek istiyordum. Hazır kapıyı açmışlarken Savaş'ı da istediği odaya götürebilirlerdi ama Merih'in derdi zaten Savaş'ın da benim de bu soğuk odada eziyete uğramamızdı.
"Kaç kişiyi öldürdün?" diye sordum birden.
Bir sessizlik oldu. Sayıyor muydu cidden yoksa beni mi umursamıyordu? Bu iki seçeneğin haricinde bir de söylemek istemediği ihtimali vardı. Savaş'ın öldürdüğü kişiler yüzünden pişman olduğunu sanmıyordum. Savaş pişman olacaksa, öldüremediği kişiler yüzünden olurdu sanırım.
"Birçok," dediğinde bakışlarımı karanlık tavana çıkardım. Karanlıkta daha çok şey görülüyordu aslında. Neyi istersen görürdün işte. Karanlık sana bir perde açardı ve sonra geri çekilirdi. Sen o karanlıkta görmek istediğin, kendin gördüğün şeye göre korkardın, gülümserdin. Karanlığa bakıp korkulurdu da hayal kurulurdu da.
İsmini ve hikâyesini az çok duymama rağmen yine de birilerinin ölümüne sebep olması garip hissettirmişti. Bazen onun nasıl biri olduğunu unutuyor gibiydim. Sebep olduğu kişilere bahanesinin hiçbir önemi yoktu. Sonuçta onlardan bir yaşam almıştı.
"Peki kaç kişi seni öldürdü?" diye sordum gözlerimi ona çevirirken. Yerde olan gözlerini anında gözlerime çıkardı. Böyle bir soruyu benden beklemiyormuş gibiydi. Daha doğrusu, Kumsal'dan beklemiyormuş gibi.
"Pek çok," diye itiraf etti.
"Senin de yaraların var," diye mırıldandım her hecede ayrı bir duman çıkarken dudaklarımdan. Üşüyordum. Üşüyordum ve bu bitmek bilmiyordu. Belki bizi böyle öldüreceklerdi. Soğukta donarak?
"Gitmeyecek bir sürü yara var ve benim onlar için yapabileceğim tek şey temiz tutmaya çalışmak."
Daldım gözlerine o gözlerime bile bakmazken. Bir şeyler düşünüyordu. Kumsal'ın Savaş'ın yaralarından haberdar olup olmadığını bilmiyordum ama ben haberdar olmak isterdim. Savaş'ı kim yaralayabilirdi ki? Ölüme bile omuz silken adamı ne korkutabilirdi?
Vücudumun titremesi arttığında cenin pozisyonu aldım ve gözlerimi sıkıca kapattım. Soğuk odada üşümem mantıklıydı peki ya yanmam?
"Aşk gibi," dedim beni sorunlu gibi gösterdiğine emin olduğum gülümsemem eşliğinde. Hâlâ gözlerim kapalıydı ve böyle daha iyiydi. Açtığımda gördüğüm şey karanlık ve Savaş'tı. Zihnime gelen yeşiller gözlerimi kapatmamı boş kılıyordu.
"Üşüyorum ama aynı zamanda da yanıyorum."
"Havale geçiriyorsun," dedi tüm rahatlığıyla. "Tüh. Sabah sana Skype açıp üzerine sıkı giyinmeni söylemeliydim."
Ya da sabah bir kutu ilaç alıp ölmeni.
Sesindeki rahatlık sinirimi bozmasına rağmen gülümsemeye devam ettim. Böyle titremiyordu dişlerim. Ya da sahteliğimi üzerimden atmıştım. Gülümsemek istiyordum çünkü durumumuz komikti. Mekânın birinde soğukta donarak ölecektik. İkimiz de sözde birbirimizi öldürmek istiyorduk ama beraber ölecektik. Birbirimizin ölümünü görecektik ama birbirimiz yüzünden olmayacaktı bu. Savaş'ın soğuğu kıskanacağına emindim. Onun yapamadığını, çoğu yangına çözüm bulan soğuk yapacaktı zihninde. Aslında ben Kumsal değildim ve o bunu bilmeden ölecekti. Hayatta kalan olarak Kumsal kazanmış olacaktı.
Başımı da kollarımın arasına alıp gizlendim. Neden gizleniyordum niçin gizleniyordum bilmiyordum. Belki Savaş'tan belki soğuktan belki de karanlıktan.
"Kumsal?" Sesi umursamaz çıkıyordu ama zahmet edip de seslendiyse umursadığı kesindi.
"Efendim?" diye mırıldandım. Duymasını umuyordum çünkü bir kez daha tekrarlayacak gücü bulamıyordum kendimde. Parmaklarım ve burnumun ucu acıyordu. Üşümekten geçmiştim artık. Her tarafım yanmaya başlamıştı.
Bekledi, bekledi ve "Naber?" dedi alayla. Güldüm. Gerçekten güldüm. Ölüyordu, ölüyordum. Hâlâ rahattı ve onun rahatlığı beni de rahatlatıyordu. İlk zamanlardan beri böyle olmuştu zaten. Onun alaya aldığı konular ne kadar ciddi olursa olsun, ben de eğlence olarak görüyordum. Benim üzerimdeki etkisi büyüktü. Ya da herkesin üzerindeki etkisi büyüktü.
"İyi işte. Ölüyorum."
"Eğlenceli gözüküyor," dediğinde yüzümü kapattığım ellerimi yere yasladım ve doğrulmaya çalıştım. Korunmaya çalıştıkça zarar görüyordu insan. Örnek olarak Savaş, sanki müstakil villasının bahçesinde çay keyfi yapıyormuş gibi oturmuştu ve hâlâ hiç üşüyormuş gibi gözükmüyordu. Oysa ben kollarımla yüzümü kapatmıştım, koluma nefesimi üfleyip ısıtmaya çalışmıştım, gözlerimi kapatıp hayal kurmaya çalışmıştım ama soğuk hâlâ ön plandaydı.
"Nasıl yapıyorsun?"
Kalın siyah kaşları kalktı ve dudakları alayla büzüldü. "Muhteşem olmayı mı?"
Onu da bir ara sormalıydım ama konumuz şu anda bu değildi. Gözlerimi devirdim ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırırken. Sanki üşüyen tek yerim ellerimmiş gibi.
"Umursamaz olmayı Savaş. Umursamaz olmayı," dedim alayla. Muhteşem falan değildi aslında. Ona yakındı ama değildi. Belki o gözleri ve duruşuyla etkiliydi ama kişiliğini hiçbir şey kurtaramazdı. Acımasız, umursamazın tekiydi. Ama şimdi ben de umursamaz olmak istiyordum. Ölürken bile ölümle dalga geçmeyi. Bora aklımdan çıkmıyordu. Geri de bıraktığım bir o vardı, başka kim olacaktı ki aklımda? Babam mı? İşte buna üşümekten donarken bile gülebilirdim.
Ellerini ensesinde birleştirdi ve başını duvara yasladı. Ben ellerimi biraz oynattığımda bile kopacakmış gibi hissederken o ensesindeki saçlarıyla oynuyordu. Saçlarına hiç dokunmamıştım.
"Özgürlük deyip yanıyor herkes. Tutsaklıktan kurtulduklarındaysa özgürlüğün tutsağı oluyorlar. Özgür olmayacaksın, umursamaz olacaksın ki tutsakken bile özgürlüğü aramayacaksın. Özgürken bile tutsak olmayacaksın."
Boynum eğik, baygın bakışlarla onu izlerken düşüncelerinin nasıl bu kadar canlı olabildiğini düşünüyordum. Ölüyordu yahu. Bana adımı sorsalar afalladıktan sonra verirdim cevabı ama o hâlâ düşündüren cevaplar vermeyi başarıyordu.
"Peki nasıl?" diye fısıldadım aslında fısıldamak istemezken. Onu etkilemeyen şey beni öldürüyordu. Dışarıdan görüntümü tahmin edebiliyordum. Saçlarım dağılmıştı ve yüzümde kızarmayan yer yok olmalıydı. Dışarıdan bakan bir insanın üzerindekini çıkarıp verme isteği hissetmesi gerekiyordu. Oysa Savaş'ın vücudunun gerdiği montu çıkarıp da bana vereceğini sanmıyordum. Ona ihtiyacı varmış gibi gözükmüyordu ama konu da buydu ya. Benim ihtiyacım vardı. O yüzden vermezdi.
"Mesela o ellerini serbest bırak. Ellerinin sana ihtiyacı yok, senin de ısınmaya. Vücudun bir bütün ama birçok parça aynı zamanda. Görmeden duyabilirsin, konuşmadan gülümseyebilirsin. Bunların hepsi senin elinde."
"Ama ölmek değil," diye girdim araya. Sonradan böldüğüme pişman oldum çünkü sözlerinin etkisi gecikerek geliyordu. Bu belki benim algılama kapasitemin biraz yavaş olmasından kaynaklıydı ya da Savaş'ın tepkimi beklemeden devam etmesinden.
"Buraya gelmek senin elindeydi. Salaklık yapıp bana güvenmeseydin, buraya gelmezdin. Ölmezdin."
Omuz silktim. Daha doğrusu silkmeye çalıştım. Gözümü bile kırpacak halim var mıydı sanki? Sadece ona güvenmek istemiştim. Savaş'a güvenmek istemiştim. Çünkü öyle güçlüydü ki güçsüzlüğümü alabilecekmiş gibiydi. Herkesi himayesi altına alsa da gücünden kaybetmeyecekmiş gibi. Ama o gücünü kendine saklıyordu. O sadece kendini koruyordu. Korumadığı zamanlardaysa, yaramazlığı ön planda oluyordu. Ama birini koruyacaksa eğer bu sadece kendisiydi.
"Güvenmek salaklık değil Savaş. İnsanlık belirtisi. Herkes bir şeye güvenmek ister. Küçük çocuk ışığa güvenir, bebek annesine, bütün duygular da umuda güvenir. Herkes, her şey, bir şeye güvenir."
"Kendine güven. Bir şey olmaktan çıksın konu."
Güldüm. Gülüşüm hıçkırıklara dönüştü zamanla. Titreyen ve morardığına emin olsam da bakmaya korktuğum elimi yüzüme yasladım. Bacaklarımı yüz hizamda çaprazlayıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Ayların birikintisiydi bu. Ya da yılların. Küçüklüğümden beri sayılı defa ağlamıştım. Toplasan altı yediyi geçmezdi. Bazen sandığımdan daha güçlü olduğumu düşünüyordum.
"Kendime nasıl güveneyim? Hiçbir şeye sahip değilken..."
"Ben neye sahibim Kumsal?" Bağrışından sonra kollarımdaki ellerini hissettim. Sıcaktı. Tanrım sıcaktı...Gözlerimi hızla araladım. Ellerimi çekmemi beklemeden kollarımı tutan bir elini kolumdan çekip ellerime getirdi ve bana doğru savurdu. Gözlerimi görmek istermiş gibi çenemden sıkıca tutup başımı kaldırdı. Önümde dizlerine yaslanmış bir şekilde duruyordu o da. Öfkeliydi. İşte şimdi ölecek bir insanmış gibiydi. Ama onu öfkelendiren ölmek değildi.
Sahi ne öfkelendirmişti onu?
"Ben neye sahibim bir söyle."
"Güce Savaş!" diye bağırdım ve kollarından kurtulmaya çalıştım. İzin vermedi aksine daha çok sıktı kollarımı. Söylediğime onay verirmiş gibi gücünü kullanıyordu üzerimde. Ama benim bahsettiğim böyle bir güç değildi.
Alayla güldü. Gözlerine yansımayan bir gülüştü ama yine de öyle güzeldi ki, insanın onu güldürme isteği geliyordu. Sahtesi bile böyle güzelken gerçeği nasıl olurdu ki?
"Güneşin olmadığı yerlerde vardır gölge ama insanlar güneşten değil gölgeden korkarlar. Güneşin elindedir, gölgenin olup olmaması. Bunun gibi Kumsal."
Çırpınmayı kestim. Ellerinin sıcaklığına bıraktım kendimi. Gözlerimiyse gözlerine. Açıkçası dediklerini pek de anladığım söylenemezdi. Ama o, o kadar umutluydu ki anlamam için. Sanki benim anlayacağım şekilde söylemiş gibiydi. Veya Kumsal'ın. Sadece baktım.
"Güneşsin," diye mırıldandı ellerinin sıcaklığı kollarımdan gitmeden saniyeler önce. Tekrar kendi köşesine çekildi ama bu sefer, dakikalar öncesi kadar rahat değildi. Bacaklarını kendine çekmiş, dirsekleri de bacaklarına yaslamış çevresine bakıyordu. Görmüyordu orası ayrı. Kapıdan giren küçük ışık sızıntısı odayı aydınlatmayı başaramıyordu.
Oysa, gölgeydi.
Titremem artmaya başladığında kollarımı kendime saramadım çünkü kollarım da sarılmayı bekliyordu. Onlar da üşüyorlardı ve birbirlerine yetmiyorlardı. Bakışlarımın her zamankinden daha yorgun olduğu çok belliydi. Neden hâlâ yığılmıyordum öyleyse?
"Havale geçiriyorsun," dedi tekrar. "Gidip köşede geçir. Görüntümü mahvediyorsun."
Karanlığını mı aydınlatıyordum yoksa karanlığını mı kirletiyordum, bunu soramadım. Çünkü dudaklarımı araladığım an titremeye başlamıştı. Yığıldığımı vücudum değil, gözlerim anladı.
Savaş'ın üzerindeki mont ve vücudunun direnci sayesinde henüz benim kadar etkilenmemişti ama ben sanırım donmak üzereydim.
Birkaç bağrış duydum. Sonraysa kollarımda yine aynı sıcaklığı. Sıcaklık enseme kaydıktan sonra başım kaldırıldığında ve biraz sarsıldığında gözlerim benden izinsiz aralanmıştı bile. "Koşacak kadar kendine gelmelisin."
"Üşüyorum." Kekelemiştim. Savaş'ın gözlerinde saniyelik bir acıma duygusu yakaladım ama o kadar kısaydı ki gerçek olup olmadığını sorgulamıştım.
"Sana dediğim şeyi hatırlıyor musun?"
Özgür olma demişti. Umursamaz ol ki kölelikle özgürlük diye tabir olmasın. Bunu demeye getirmişti. Soğuğu umursamazsam bana ne yapabilirdi ki? Hem de koşmam gerektiğini söylüyordu. İki cm odada nereye koşacaktım Tanrı aşkına?
"Kendine gel," dedikten sonra başımı tekrar yere yasladı.
Üzerinden montunu çıkardığında görüntüm, koridordaki ışık gibi yanıp sönüyordu. Bir an önce montu elinde tuttuğunu görürken bir an sonra bana doğru eğilmiş montu giydirdiğini görmüştüm. Sıcaklık gelmese de soğukluk azalıyordu sanki. Ama benim istediğim sıcaklıktı. Montu değil ellerini vermeliydi Savaş bana.
"Ben muhteşemliğimi gösterip kapıyı açtırttığımda muhtemelen piçler bana saldırmak için içeri girecekler. Sen de aradan kaynayıp koşacaksın tamam mı? Koş hatta mümkünse uç. Yolda giderken biri kafana sıkarsa ya da düşüp geberirsen beni ilgilendirmez. Ben sözümü tutuyorum. Seni kurtarıyorum."
"Neden?" dedim onun beni kaldırmaya çalışan ellerini tutarak. Sıcaklığı hissederken onun da soğukluğumu hissedip hissetmediğini düşündüm. Tekrar kekelemiştim ve ben konuşamıyorken bile o benden koşmamı bekliyordu. Kapı açıldığı anda bir yıldırım inmesini ve kendime gelmemi bekliyordum. Fantastik bir şey olmalıydı ki kendime gelmeliydim.
"Yaşamanı istiyorum. Öldüğünde tüm acılardan kurtulacaksın ve sen bunu hak etmiyorsun."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!