Beraber
"Onu özledim!" diye bağırdım küçük bedenimden çıkan büyük cümleler ile.
"Ben de özlüyorum. Onu tanıyan herkes özlüyor."
"Neden izin vermiyorsun o zaman?" Biraz önceki bağırmamın aksine kısık çıkmıştı sesim. Yaslandığım duvar da bana olan desteğini bırakmıştı. Duvara sürtünerek yere oturdum ve ellerimi yüzüme yasladım.
"O gitti Derin. Senin gidemeyeceğin bir yere gitti."
"O değil!" diye mırıldandım. "Annem... Ve ben niye gidemiyorum?"
Elini saçlarımda hissettiğimde tedirgin olup gerilemeye çalışsam da biraz önce bana destek olmayan duvar, babama yardım edercesine izin vermedi uzaklaşmama. Yumuşak dokunuşları her zamanki sert dokunuşlarını sorgulatıyordu. Ya onlar yalandı ya da bu dokunuşlar.
"Çünkü o sen gitme diye gitti."
"Neden annemden bahsederken hiç 'annen' demiyorsun?" Ağlamıyordum çünkü cümlelerim fazlasıyla ağlıyordu. Acı çekermiş gibi söylemiştim. Zaten acı çekiyordum. Sadece ben mi biliyordum annem olduğunu? Sadece ben mi hatırlıyordum?
"Çünkü o sen gitme diye gitti," diye tekrarladı ve ellerini okşadığı saçlarımdan çekti. Anında boşluğa düşerken bacaklarımı kendime çekip sıkıca sarıldım. Başka sarılacak kimsem yoktu benim.
Kapının kapanma sesiyle hıçkırıklarımda sıra sıra bağımsızlıklarını ilan ettiler. Dediklerini anlayamayacak kadar küçüktüm o sıralar. Benim tek sorunum annemin yanına gitmek istememdi. Ama gidemeyeceğimi söylüyordu. O kadar uzak mıydı sahi? Yaşıtlarım öğretmenin diğer gün öğreteceği harflere çalışırken ben sessiz ağlamaya çalışıyordum. Biliyordum ki birazdan yine gelecekti ve susmamı söyleyecekti. Sessizliğine ağlayacaktım, hıçkırıklarım artacaktı. Bu sefer bağırarak tekrarlayacaktı ve ben de gürültüsüne ağlayacaktım. Sinirlenecekti. Çok sinirlenecekti. Ve beni üzecekti. Yine. Yine.
"Derin! Uyan güzelim sadece kâbus..."
Nefes nefese gözlerimi araladım. Gözlerimin ilk durduğu durağın sıcak kahverengilerde olması şansımdı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp dolu gözlerimle gözlerine baktığımda hiç beklemeden beni kolları arasına aldı. "Derin..." diye fısıldadı kulağıma doğru. Ellerini saçlarımda dolaştırması bana rüyamı anımsatmıştı.
Ben de kollarımı Bora'ya doladım ve yüzümü boynuna sakladım. Bir gökdelenden daha büyüktü burası. Daha güvenliydi ve dışarıdan daha çok soyutluyordu.
"Yeter. Bitti artık. Kimliğe de başlarım, intikamına da."
Başımı hızla onaylamazca salladığımda belimdeki ellerini boynuna götürdü ve sardığım ellerimi alıp parmaklarımızı kenetledi. Başını geriye çekip gözlerime baktığında hâlâ başımı onaylamazca sallıyordum.
"Hastanedesin Derin. Fark ettin mi? Şu koridordan geçen kişi, popoma iğne yapan kadına benziyor, birazdan bütün gün boyunca uğrayıp duran, kırklarında olmasına rağmen benden karizmatik duran bir doktor gelecek ve sinirimi bozacak hareketlerde bulanacak. Ha. Unutmadan, şu yanındaki iğnelerde seni günlerce uyutan şeyler. Has-ta-ne-de-sin! Eğer söylediğime karşı gelmeyi düşünüyorsan o iğneyi tekrar yemek zorunda kalacaksın Derin."
"Bora..." diye mırıldandım gözlerimi dizime yasladığı kenetlenmiş ellerimize indirirken. "Bana ve benim gibilere yaptığı her şeyin kanıtını ortadan kaldırmış. Sadece ben değil, bir sürü bildiğim kişi daha onun yalanları yüzünden mahvolmuş hayatını yaşamaya devam ediyor şu an. Şimdi ben bu kadar yakınken vazgeçersem sadece kendi hayatımdan vazgeçmiş olmam."
Sırf beni kurtardığı için neredeyse evine ekmek bile götüremeyecek hale gelen Ahmet abi geldi gözlerimin önüne. Tek suçu iyi birisi olarak kötüyle karşılaşmasıydı. Çocukları vardı, bir ailesi vardı ve onların hayatının ne hale geldiği muhtemelen şu an ofisinde viskisini yudumlayan Cenk Süren'in umurunda bile değildi. Ama benim umurumdaydı.
"Mantıklı değil!" deyip ellerini çekti ellerimden. Hastane yatağından kalktığı gibi bir iki adım gerileyip saçlarını çekiştirdi. Kızgın ve üzgün görünüyordu. Muhtemelen beni hem boğmak istiyor, hem de kollarının arasına almak istiyordu.
"Seni öldürecek!" diye bağırdıktan sonra isterik bir kahkaha attı. "Seni öldürecek," Ellerini saçlarından çekip hızlı adımlarla bana yaklaştı ve hastane yatağının yanında diz çöktü. Elleri yanaklarımı bulurken kızarmış gözlerini gözlerime dikti.
"Bırak."
"Bora," dedim yorgunlukla. Acımayan yerim yoktu ama burada Bora'ya dert anlatmaya çalışıyordum. Gerçi uzanıp dinlenmektense onunla konuşmayı yeğlerdim. Kim bilir kaç gündür yapışmıştım o yatağa.
"Ayrıca şimdi bırakırsam, bu şehirden gitmek zorunda kalacağım. Ve..."
"Ben de seninle gelirim," dedi hemen. Birazcık bile kararsız değildi. Gelirdi, biliyordum.
"Sorun ettiğim buradan gitmek değil, eski hayatıma dönmek."
Elleri yanaklarımdan boynuma kaydı mutsuzlukla. Elleri boynumdan da kaydıktan sonra başını dizlerime yasladı. Ellerim hiç beklemeden saçlarını buldu. Üstelemelerine devam etmeden öylece yerde diz çökmüş ve başını dizlerime yaslamış bir vaziyette duruyordu. Önümüzdeki günlerde konuyu belki yeniden açacaktı ama bugün sözünü bile geçirmeyeceğini biliyordum.
İç çektim. Komikti ki burada tehlikeden tehlikeye atladığım Kumsal'ın hayatı bile Derin'in hayatından daha güzeldi. En azından yaşıyordu. Derin'se hayatını kaybetmiş ve hatta intihar etmeye çalışmış bir kızdı. Parmaklarım Bora'nın yumuşak saçlarında gezinirken başımı eğdim ve yüzünün gözüken yarısına bakıp gülümsedim. Gözlerini sıkı sıkı kapatmıştı. Kirpiklerinin yaşlı olduğunu görüyordum. Bana bir şey olduğu için üzülüyor, daha da olacağından korkuyordu.
Bir anda başını kaldırdığında yerimde sıçradım. "Ah o iğneleri şimdi böğrüme saplayacağım. Burada günlerce yoğun bakımda olan bir kız var ve ben onu oturtup başımı yaslıyorum." Ben hafif bir tebessümle onun kendine beslediği siniri dinlerken susup kaşlarını çattı.
"Bak hâlâ bakıyor. Yatsana kızım. İlla ittireyim mi?"
"Tamam tamam," deyip güldüm. Geriye doğru yavaşça uzanırken birkaç yüz buruşturmakla kurtulmuştum ama tam olarak uzandığımda ve gözüm tavana kaydığında göğsüm kalktı, ağzımdan bir acı iniltisi yükseldi.
"Ayak bileğim..." diye mırıldandım.
Endişeli bakışlarla elimi tuttu. "Çok canın yanıyor mu? Arabanın çevresindeki alevler yüzünden biraz yanmış."
"Hayır," dedim gülümsemeye çalışarak. Ölürsem yalandan ölürdüm. Çakmağı tutuyorlarmış gibi yanan bileğime rağmen kendimi sıktım ve renk vermemeye çalıştım. Mimiklerimi kontrol etmem sorun olmuyordu ama Bora'nın beni bu kadar tanıması sorundu işte. Ne yalan söyleyebiliyordum ne de şaka yapabiliyordum. Hemen 'O gözleri biliyorum' diyordu.
"Ölümden döndün hâlâ yalan söylüyorsun. Senin şu anda tanıdıklarını arayıp haklarını helal etmelerini istemen gerekiyordu."
Koridora bakıp duruyordu. Başıma bir doktor sarmasını istemiyordum ama canımın yanmaya devam ettiğini anladıkça doktordan vazgeçmeyecekti. Oysa tek istediğim gözlerimi kapatıp, böyle yıllar sonra Savaş öldüğünde açmaktı.
"Bora benim çok uykum var," dedim yalandan esneyerek. Esnemem acıyla inlemeye dönmeden önce dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Uykun yok. Sen uykun olduğunda değil sıkıldığında esnersin ki esnemen de sahte zaten."
Dudağımı büzdüm. Ben 'Kızım' diyen erkeğe bile yadırgamadan inanacak kadar umursamaz olan çocuğu bile kandıramayıp Savaş'ı kandırabiliyorsam ya bu işte bir terslik vardı ya da Savaş tam da düşündüğüm gibi ahmaktı.
"Neyim gerçek ki?" diye sordum alayla. İsmim, görüntümün en can alıcı kısmı, dövmem, geçmişim, geleceğim, beni tanıyan ve Kumsal'ın tanıdığı insanlar. Hepsi bana sahteydi.
Başını bana çevirip gülümsedi. "Cadılığın."
Gözlerim kısıldı. Doğrulmaya çalıştım ama yapamadığımda rezilliğimle tekrar başımı yastığa yasladım. "Sana ulaşamadığıma dua et," dedim korkutucu olmasını umduğum sesimle. Daha çok, gülünç çıkmıştı.
"Ben gidip doktor bulacağım. Sen de... Aslında bir şey söylememe gerek yok. Zaten kıpırdayamıyorsun." Ona orta parmağımı gösterdiğimde hâlâ yeterince kıpırdayabildiğimi anladı.
Kahkaha atıp eğildi ve dudaklarını alnıma yasladıktan sonra ellerini yanaklarımı bulurken gözlerime bakabilecek kadar doğruldu. "Yüzün kızaracaksa, hareket çekmemelisin."
Gözlerimi devirsem de yüzümde bir gülümseme belirmişti. Ellerini yanaklarımdan çekip kapıya döndüğünde elini yakaladım ve onu durdurdum. Gözleri tekrar bana döndüğünde sıcacık kahverengilerini gördüğümde bir an için omzum düştü ama sormasam da yapamazdım.
"Babamın haberi yok değil mi?" Tam da beklediğim gibi parlamasını kaybetti gözleri. Saklayamadığı, saklamaya da çalışmadığı bir üzüntü gösterdi mimikleri.
"Bilmesi gerektiğini düşündüğüm için aradım."
Sessizce yutkundum. Elini bırakıp ellerimi iki yanımda yatağa yasladım. "Burada mı?"
Dudağını ısırdıktan sonra başını onaylamazca salladı. "İşleri varmış ama yılbaşında burada olaca..."
"Sorun değil. Hadi git bana doktor bul," dedim konuyu değiştirerek. Şaşırmamıştım ama insan şaşırmak istiyordu işte.
**
"Boğaç iyi yani?" diye sorduğumda başıyla onayladı. Yarışta Boğaç da vardı ve kaza yapanlardan birinin o olmamasını ummuştum. Hafif yaralananlardan ya da benim kazamı görüp duranlardan biri olmalıydı.
"İyi ki de iyi," dedi gazetenin spor sayfasını okurken. "Ona ihtiyacımız var. Oyun sırası sende." Memnun değildi bu durumdan, biliyordum. Beni ikna edemediği için de üzerime daha fazla titremeye başlamıştı. Ölümden dönmüştüm tamam ama bir de o beni ölümden döndürüyordu. Eve taburcu edildiğimden beri bana içirtmediği babaanne tarifleri kalmamıştı. Kafasına göre bir sürü şeyi karıştırıyor, kendi içiyor beğenmezse 'Sağlıklı bu' deyip bana içittiriyordu. Aslında mantıklıydı. Sağlıklı olan çoğu şeyin tadı kötüydü.
Toparlanmam birkaç haftamı almıştı ve Savaş da son oyunundan sonraki yıpranma payımı hesap etmiş olsa gerek bu sürede hiç karşıma çıkmamıştı. Cenk Süren gelip gidip çiçeklerini ve geçmiş olsun dileklerini iletiyordu ama bir tarafını da yırtsa hayalindeki gibi Kumsal Karam'ı yanına çekemeyecekti ve karşımda ezilmeye devam edecekti. Umarım yapabilirsem kendi ağzından itirafı alana dek. Bunun uğruna uğraşırken en son neredeyse ölecektim ve bu hayatımı kazanmaya çalışırken direkt kaybetmek üzereymişim gibi hissettiriyordu.
Şimdi de gündüz saati olduğu için boş ve sadece çalışanların temizlemek ve akşama hazırlanmak için bulunduğu barda bir masaya kurulmuş kahve içerek gazetelere bakıyorduk.
"Uçurumdan yuvarlanırken öleceğimi sanmıştım."
"Uçurumdan yuvarlanmadın ki."
Bana bakmak yerine spor sayfasındaki toplara bakmayı yeğlediğine mi kızayım, konuşmasındaki rahatlığa mı bilemedim. Arkama yaslandım ve dudağımı kemirmeye başladım.
"Ya nereden yuvarlandım Bora?" dedim ters ters. Resmen havada dönmüş tavana yaslanmıştım. Gerisi boşluktu ve hiçbir şey hatırlamıyordum. Ama uçurumdan yuvarlandığıma emindim.
Bora sonunda ilgisini bana verip alayla baktığında dudağımı büzdüm. Yani, neredeyse emindim.
"Uçurumda durmayı başarabilen bir arabaya çarptın. Sen dağdaki alt yola düştün, yuvarlanan o arabaydı. Açıkçası yarışı kazanmak için durmaktan çok seni kurtarmak için durmuş gibiydi."
Sanki mahalledeki kavgayı anlatırmış gibiydi. Bu kadar rahat olması benim tedirginliğimi arttırıyordu. Ellerimi ağzıma yasladım ve gözlerimi hızla kırpıştırdım. "Ölmedi değil mi?"
Sorum çaresizdi. Sorum yalnızdı. Sorum üzgündü. Babama 'Nerede?' diye sorduğum zamanları hatırlatıyordu. Başını onaylamazca salladığında ellerim ağzımdan düştü ve kucağıma yaslandı. Nefesimi dışarı üfledim ve gözlerimi kaçırdım.
"Adam ölseydi bana söyler miydin?" dedim hemen gözlerimi ona çevirerek. Dediği her şeye hemen inanıyordum ama bazı şeyleri beni korumak içinde gizlemişti zamanında. Yine de bir refleks gibiydi ona güvenmek. Bora söylerdi ben onaylardım işte. Hipnoz olmak gibiydi. Onun söylediği benim inanacağım şey olurdu.
"Açık konuşmak gerekirse, hayır."
Gözlerimi irice açtım ve ellerimi masanın üzerine yaslayıp masaya yaklaştım. "Adam öldü mü ölmedi mi Bora?"
"Ya ölmedi," deyip kalktı ve bana cevap verme fırsatı vermeden elimden tutup beni de kaldırdı. "Tipi biraz kaymış ama yine de ölmedi."
"Kim, Kumsal mı?"
Sesin geldiği yöne dönerken Bora elini elimden çekip belime koydu ve sahiplenircesine kendine yasladı. Savaş'ın yeşilleri ikimizde de alayla geziniyordu. Yüzündeki sırıtış keyifli olduğunu gösteriyordu. Beni öldürecek gününde gibiydi.
"Çünkü o uçurumdan yuvarlanıp ölmesi gerekiyordu ama sinir bozucu görünüşüyle hâlâ aramızda."
En çok o sevinirdi herhalde Kumsal'ın öldüğüne. Derin'in öldüğüneyse... Hiç kimse sevinmezdi. Ama Bora'dan başka kimsenin de üzüleceğini sanmazdım. Hiç değilse Kumsal'ın öldüğüne üzülecekler olurdu.
Bora'nın sahiplenme alanından çıktım ve Savaş'ın karşısına dikildim. Bora'nın gerilen vücudunu görmesem de hissedebiliyordum. Biraz uzağımızda duvara yaslandı ve bizi izlemeye başladı. Başımı hafifçe kaldırdığımda buz mavilerime dikti benim yanımda canlı kalan ama Bora'nın yanında donuk kalan yeşillerini.
"Dert ettiğin şeye bak. Haftaya bir daha yuvarlanırım, sorun kalmaz," dediğimde Bora'ya bakarken düz bir çizgi halini almış dudakları tekrar kıvrıldı. Sırıtmıyordu. Gülümsemek de sayılmazdı aslında. Ona özgü bir...Mimikti. Dudakları böyleyken gözlerinin soğuk bakışları orantısızdı.
"Beni çağırmayı unutma," dedikten sonra yanağımı sıktı. Gözlerimi kısarak bu hareketini izlerken yüz ifademe gülecekmiş gibi olsa da toparladı. Barın çıkışına yöneldiğinde iki saniye konuşmak için buraya neden geldiğini sorgularken bana doğru dönüp "Ha bu arada..." dedi.
"Sanırım yarın öleceğiz. Biraz yaramazlık yapmış olabilirim," dedikten sonra ellerini deri ceketinin ceplerine yerleştirip topuklarının üzerinde ileri geri sallandı. Bu hareketiyle yaramaz bir çocuğu andırıyordu. Annesinin biblosunu evde top oynarken kıran ve açıklamaya çalışan küçük bir oğlan çocuğu.
"Kumsal'la ne alakası var?" diye sordu Bora.
"Şu alaka ki, olaya belki de o saatlerde evinde süt içen Kumsal'ı da karıştırdım."
"Çünkü?" deyip tek kaşımı kaldırdım. "Çünkü ibnelik beleş."
Gözlerimi devirdim. Savaş başını yana eğip sırıttı ve gözü boynumda takıldı. Saçlarımı öne doğru atma gereği duydum. Dün Bora sahte dövmeyi artık yenilemem gerektiğini söylediğinde üşenmek yerine onay vermeliydim belki de. Biraz silikleşmeye başlamıştı. Birkaç saniyede bunu fark etmemesini umdum ve ben de başımı yana eğdim.
"Ne yaramazlık yaptığın umurumda değil ama Kumsal'ı hiçbir olaya karıştıramazsın."
Savaş'ın ilgisi Bora'ya kayarken başını geriye atıp kahkaha attı. "O kısmı çoktan geçtim ben kardeşim."
Savaş'ın alayla söylediği cümleye takıldı kafam. Kardeşim... Savaş'ın bir kardeşi olması ihtimalini garipsemiştim. Daha doğrusu Savaş'ın bir aileye sahip olma ihtimalini. O yanında taşıdığı ızbandutları kendi hayatı için boşa atar, uzağında olanlaraysa kendi zevki yüzünden zarar verirdi. Kendi istekleri yüzünden. Bir ailesi olma ihtimali, birilerine değer verme ihtimali demekti. Ve Savaş'ın değer verme yeteneğine sahip olduğunu sanmıyordum.
Bora'nın neredeyse öleceği o lanet mekânda olduğumuz gün söyledikleri geldi aklıma. Savaş zamanında birine ya da birilerine değer vermişti.
Bora sinirle öne atıldığında kolundan tutup geri çektim ve ben öne doğru birkaç adım atıp Savaş'a diktim gözlerimi. "Neye karıştırdın?"
"Adamlarımla bir mekânı bastım. Silahım resmen ziyafet çekti. Sonra o mekânın sahibinin götünde gezindiği bir adam var. Benden hesap sordu, ben de baktım ölüyorum direkt seni attım ortaya."
Yüzümü ekşittim. "Senden benim istediğimi söyledin değil mi?"
Dudağını büzüp başıyla onayladı. "O da benim ölme tarihimi bir gün uzattı, eyvallah iyi adam," dediğinde neredeyse gülecektim. Öleceğinden bahsediyordu ama hâlâ dalga geçmeyi başarabiliyordu.
Benim de öleceğimden bahsediyordu ama benim rahat olmam çok başkaydı. Tek yapacağım şey o adama benim söylemediğimi, söylemek olacaktı ve sonra Savaş'ın ölümünü izlerdim. Bir daha onu kurtarmayacaktım. Kendimi de yakmayacaktım. Kafasına göre mekân basıyorsa, kafasına da silah basılmasına hiçbir şey diyemezdi. Ondan nefret ediyordum ve bana verdiği her zararda bu nefretim artıyordu. Dün beni uçurumdan düşebileceğim bir arabada terk etmişti ve birileri tarafından kurtarılmasam şu an ölüydüm. Ama bu onun umurunda bile değildi.
"Savaş biliyorsun seni severim ve ölmeni hiç istemem. Ama ölmen için elimden geleni yapacağım," deyip sırıttım ve Bora'nın elinden tuttum. Mekânın çıkışına doğru yönelirken yüzümde hâlâ bir sırıtış vardı.
"Beni yalanlayamazsın çünkü sana bir şey deme fırsatı vermeyecek. Merih Yakın, tanırsın."
Omzumun üzerinden ona baktım. "Öleceksin ve derdin benim de ölmem mi?"
Omuz silkti ve deri ceketi ceplerindeki elleriyle kaldırdı. Büyük elleri neredeyse bütün cebini kaplıyordu. "Hayır. Belki o seni öldürürken kaçabilirim." Güzel plan...
"Yarın gelmeyeceğim Savaş. Canıma susamadım. Ve senin ölmen de umurumda değil."
Bana attığı soğuk bakışla gerilemek istesem de başımı dikleştirdim. Korkarken daha cesur gözükmek zordu. "Ama benim umurumda."
"Herkesin ölmesi umurundadır.," diye mırıldanmamı kesti. "Benim ölmem değil, senin ölmemen umurumda. Ya yarın gelip benimle ölürsün ya da benimle yaşarsın veya yarına kadar ben seni öldürürüm ve yarın da kendim ölürüm."
Ölümden bu kadar rahat konuşması garipti. Eğlenceliydi aslında Savaş. Savaş'la konuşurken onun dudakları kıvrıldıkça benimkiler de kıvrılıyordu. Bazı zamanlarda onunla ilgili bildiğim şeyleri unuttuğumda eğlenilecek, sevilecek biri gibi duruyordu ama öyle değildi işte. Ayrıca ölüp ölmememin umurunda olduğunu söylemişti. Muhtemelen ölmem kısmı umurundaydı. Ölmemem için bir çabasını göremiyordum.
Ters bir şekilde ona bakarken olduğum yere ilerlemeye başladı. Ardımdaki kapıdan çıkmak için yanımdan geçerken elini belime koydu. Vücudumu kendine döndürdü ve bir adım atıp elini de belimden çektikten sonra ilerlemeye devam etmesine kadar olan o kısacık sürede kulağıma eğildi ve fısıldadı.
"Ölmeyeceğiz. Sadece bana güven."
Bakışlarım onu takip ederken kapıdan çıkmadan önce tekrar bana baktı. "Ama ben olsam güvenmezdim," diye ekledikten sonra kapıdan çıktı ve gözden kayboldu. Dokunuşu artık belimde değil zihnimdeydi. Boynuma üflerken ki fısıldayışıysa söyleyip de kapıdan çıktığından beri tekrar tekrar kulağıma geliyordu. Ona güvenmemi söylemişti. Kendisi olsa güvenmeyeceğini söylemeden hemen önce. Savaş herkesi kolunun altına alacak kadar güçlüydü çünkü kimseyi de karşına almaktan çekinmezdi. Bora'dan mı gizliyordu yoksa daha fazla etki bırakmak mı istemişti bilmiyordum ama kulağıma fısıldamıştı. İki kelimeydi. İki kelimeydi işte ama bir hafta kadar önce beni uçurumdan yuvarlanacak bir arabada bırakan da 'Bana güven' diyen de aynı kişiydi.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!