19/37 · %49

Bağımlı

21 dk okuma4.102 kelime24 Kasım 2025

"Bana güveniyor olmanızdan çok memnunum."

Önümde ilerleyen Cenk'in sırtını izlerken gözlerimi devirdim. Ona dair güvendiğim tek şey kötülüğüydü. Kötülüğüne dair hiçbir şüphem yoktu.

"Ben kendime güveniyorum. Kimse bana yanlış yapamaz."

Yüzündeki yalaka gülümsemesinin gittiğine emindim. "Tabii," diye mırıldanıp benim için kapıyı açtı. Açtığı kapıdan odaya girdikten sonra o ardımdan girip kapıyı kapatırken içerisinde bulunduğum odayı incelemeye başladım. Aynalarla dolu boş bir odaydı. Odanın ortasında demirden bir oturak vardı. Soyunma odası gibi görünüyordu ama soyunurken bu kadar aynanın olmasını isteyeceğimden emin değildim.

Cenk Süren'in evindeydim. Yaptığı bütün kötülüklere rağmen huzurla uyuduğu evi burasıydı işte. Duvarlarının konuşabilmesini ve bana kanıtlar sunabilmesini isterdim. Savaş Atan oynadığım son oyundan sonra bir süredir sessizdi. Bana büyük bir oyun oynamaya da hazırlanıyor olabilirdi, oynadığım oyunun etkilerinden kurtulmaya çalışıyor da olabilirdi bilmiyordum ama nerede olduğunu bile bilmediğim bedeninin üzgün olduğunu hissedebiliyordum. Bana yaptıklarını kendime hatırlatarak pişman olmamaya ve boşluğundan yararlanıp kendi işlerimi halletmeye çalışıyordum. Artık bu kimlikten kurtulmalıydım çünkü git gide daha da tehlikeli bir hal alıyordu.

Cenk Süren'den benim için önemli olan bir şeyi saklamasını istemiştim. Savaş Atan gibi biriyle savaşan Kumsal Karam'ın önem verdiği şeyleri yakınında tutmaması normal karşılanacak bir şeydi. Zaten yaranmak için bin bir takla atan Cenk Süren de bunu sorgulamamıştı. Kumsal Karam gibi bir kızın ona emanet ettiği şeyi korumak için gördüğü en güvenli yerini kullanacağını düşündüğümden onunla gelmiştim. Beni getirdiği bu yer muhtemelen kendisi için de bir saklama alanıydı. Bir evde olmasına lüzum yokmuş gibi görünen bu odaya ulaşmak için birkaç kilitli kapıdan geçmiştik ki bu da düşüncelerimi kanıtlıyordu. Amaçlarımdan biri de saklama alanına dinleyici cihaz yerleştirmekti ki aynalarla dolu olan bu oda bana yardımcı olmuyordu. Cenk Süren düşmanlarına karşı bu ihtimali bile düşünmüş gibi görünüyordu.

Her zaman dikkatli ve temkinli olduğu için üzerine ya da ofisine de dinleme cihazı yerleştiremiyordum. Buraya girilmesinin zor olduğunu düşüneceği için belki kontrol etmez diye düşünüyordum ama yerleştirdiğim dinleme cihazının bir sürü ayna tarafından görüleceği bir oda içerisindeydim. Şu anlık planımda yolunda işleyen tek şey beni özel odasına getirmiş olmasıydı.

Kare şeklindeki aynalardan birine yaklaştıktan sonra elini aynanın üzerine getirip bastırdı. Ayna metalik bir sesle geriye doğru itildikten sonra Cenk'in elini çekmesiyle beraber ileri doğru açılmaya başladı ve Cenk Süren'in meşhur kasası gözler önüne geldi. Sorun şuydu ki kasa bomboştu.

Elinde tuttuğu bana ait önemli bir şey sandığı kilitli kutuyu kasaya koyduğunda başımı onaylamazca sallıyordum. Belki de açılan tek ayna o değildi. Bu oda bir sürü kare şeklinde aynalarla doluydu ve hepsi birer kasa olabilirdi. O kutuyu kasaya yerleştirirken elimi ardımdaki aynaya götürüp bastırdım. Odanın alarmı çalmaya başladığında elimi çekip Cenk'e döndüm.

Kasayı kapatıp camı tekrar geri ittirirken "Emanetinizin ne kadar güvende olacağını ben size göstermeden görmüş olmanıza sevindim," deyip gülümsedi. Yapay bir şekilde gülümserken küfür mırıldandım ki ben bile küfrediyorsam sorun büyüktü.

Aynalar sadece onun eliyle açılabiliyordu. Sorun değildi çünkü eğer gerçekten burada bir sürü kasa varsa onu etkisiz hale getirip aynaları açabilirdim.

"Koskocaman bir kasa odan mı var? Bir avukata göre saklayacak çok şeyin olmalı."

Ellerini tek tek camlara bastırarak gezerken konuşmaya başladı. "Aslında tek bir kasa var. Saklamam gereken bir şey olursa saklamak yerine yok ederim ki benim bile ihtiyacım olursa kullanamayayım."

Tek tek camlara bastırarak dediklerini kanıtlıyordu. Bu odada tek bir kasa vardı o da benim hiçbir değeri olmayan kutumla doluydu. Cenk Süren'in kasası burada değildi. Cenk Süren'in kasasına dair yine hiçbir fikrim yoktu ve öyle bir şeyin de olmadığını iddia ediyordu.

En iyisinin bile açığı olacağını iddia eden Cenk Süren'in açığını bulmak için Kumsal Karam'ın kimliğini almış olmak yetmemiş gibi duruyordu. Bizzat Kumsal Karam'ın bulmaya çalışıyor olması gerek gibiydi. Ama ne olursa olsun bu çıktığım yolda istediğimi alacaktım. İhtimalleri azaltmak ve Cenk Süren'e yakınlaşmak, yerimde sayıyor gibi dursam da beni ilerletiyordu.

**

"Katılmak istediğimi sanmıyorum," dedim önümdeki topluluğa bakarken. Gürültüler baş ağrıtacak cinstendi ama asıl sorun olay şey herkesin birbirini ezerek geçmesiydi.

Ne varmış yani büyükler yarış yapacaksa?

Üç dört ayda bir tekrarlanan yarışın pistine yakın bir yerde insanların birbirlerinin kolunu nasıl kopartabilecekleriyle ilgili yaptıkları deneyleri izliyordum. En iddialı teori şu metal grubunun tişörtüyle gelmiş milletin sırtına atlayarak geri iten adamdaydı. Herkes önlere geçebilmek için kız erkek büyük küçük demeden milleti ittiriyor ya da geriye doğru çekiyordu. Büyüklerden kastım Boğaç, Savaş gibi attığı adımdan toplulukların haberdar olmak istedikleri İstanbul, Kocaeli gibi şehirlerden bu yarış için gelen kişilerdi. Yaşadıkları şehirlerin karanlık sokaklarını kendi karanlıklarına kıyasla aydınlık yapan kişiler, bir de birbirlerini parlatmak için yarış düzenliyorlardı.

Açıkçası; horozla civcivi kapıştırsam daha heyecanlı olurdum.

Araba yarışlarını sevmiyordum. Sevsem bile bu yarış için heyecanlı olamazdım çünkü içinde Savaş vardı. Oyun sırası ondaydı ve ayrıca büyük nefret de ondaydı. Bir haftaya yakın süredir ondan ses seda çıkmıyordu. Halimden memnundum ama başımı yastığa koyup da gözlerimi kapattığımda o gün geliyordu aklıma. Bağrışları ve sonra kırılanları toplama uğraşları. Küçük bir çocukmuş gibi, mantığa sahip değilmiş gibi o parçaları birleştirmeye çalışmıştı ya...

Boğazımdaki hâlâ tam olarak geçmiş olmayan iz, ilk günkü gibi yandı ve dikkatimi Bora'ya vermeye çalıştım. Düşündükçe pişman oluyordum ve bu histen nefret ediyordum. O günkü boğazımdaki parmaklar şu anda muhtemelen pistin içindeki bedende olsa da daha çok boğazımda gibiydi hâlâ.

"Özel davetlisin Derin. Gelmeme ihtimalin yoktu," deyip ilerlemeye başladım. Piste adım attığım an iki saattir mikrofonla konuşup duran sunucu ismimi bağırdı ve insanların öne geçme savaşı birkaç dakikalığına durdu. Gözler bana çevrildi.

"Kumsal Karam da aramıza katıldığına göre yarışa başlayabiliriz ha?"

İlerlemeye devam ederken şu adamın eline mikrofonu verene lanetler yağdırıyordum. Gözlerin üzerimde olmasını sevmiyorum. Gözlerin bana değmemesinden de nefret ediyorum. Bu kadar zıt bir insandım. Kendime bile zıtken başka bir kimliğe ayak uydurmam bekleniyordu.

İnsanlar kenara çekilip bana yol verirken Bora arkamdan ilerlemeye başladı. Etraftaki sessizlik yavaş yavaş bozulurken adam sırıtarak beni süzüyordu. Etrafında yarışa katılacak, tanınmış kişilerden birkaçı daha vardı. Hepsi beni tanıyormuş gibiydi ya da fazla gevşeklerdi. Yüzlerine yapıştırıcıyla yapıştırılmış gibi duran bu sırıtışlardan başka anlam çıkaramıyordum çünkü.

"Yarışı sen başlatacaksın Kumsal Karam," deyip bayrağı uzattı. Bayrağın kalın sapını tutarken gözlerimi arkalarındaki yarışmacılara çevirdim.

"Savaş yok mu?"

"O da geldiğinde ilk seni sordu." Bakışlarımı yüzündeki rahatsız edici sırıtışa çevirdim. Elimde ağır bir cisim varken bana böyle yalakaca bakmamalıydı. Yüzüne indirmem Bora'nın beni tutmayı beceremeyeceği iki saniyeyi alırdı.

"Savaş yok mu?" dedim baygın bakışlarımla tekrar ederken. Yalakalığına karşılık vermediğim için sırıtışını yavaşça sildi. Ya da vücudunun bazı kısımlarını önemli gördüğü için de olabilirdi.

Boğazını temizledikten sonra "Servis alanında. Birazdan yarış başlayacağına göre burada olması an meselesi," dedi. Başımla onayladım. Bakışlarını üzerimde gezdirdikten sonra "İstersen o sırada üzerini değiştir." dedi.

Birkaç adım gerileyip başımı eğdim ve üzerime baktım. Kısa kot şortum ve üzerimdeki şeffaf, içimdeki siyah sutyeni gösteren askılımla bence buraya uyumluydum. Başımı kaldırıp diğer kızların nasıl giyindiğine baktım. Ya da nasıl giyinmediğine.

Bora benim yerime konuşup "Üstü iyi. Yarış başlıyor," diye uyardı adamı. Adam başını onayladı ve arkasındaki yarışmacılara dönüp yerlerine geçmelerini söyledi. Tekrar üzerime baktıktan sonra Bora'ya döndüm.

"Benden soyunmamı beklemiyor herhalde."

Bora gözlerini neredeyse soyunuk olan kızlara çevirdikten sonra yaramaz bir sırıtış eşliğinde bana döndü. "Aslında fena gözükmüyorlar," Ona tam çenesini kapatmasını söyleyecekken adamın beni çağırdığını gördüğümde vücudumu adama döndürdüm ve Bora'ya kısa bir bakış attım. Yarışmacılar arabalarının içerisinden, aralarda dolaşan kızlarla sohbet ediyor, bazılarını arabada yan koltuğa alıyorlardı. Tehlikeli bir yarış olmasına rağmen kızların nasıl bindiğini anlayamıyordum. Normal araba yarışlarından birisi değildi bu. Kim yarışın sonunun, uçurumun ucu olduğunu bile bile bu yarışa katılırdı? Hızını kesemeyip, uçurumdan yuvarlanabilirlerdi. Ve bununla da bitmiyordu, yarış boyunca kazanmak için her yol geçerliydi. Artık silah çıkarıp arkadaki camı tuz buz mu ederlerdi yoksa, arabaya mı çarparlardı bilmiyordum. Polis dahil olana kadar ya da yarış bitene kadar her yol mubahtı.

Savaş'ı görmemiştim ama eğer onu birazcık bile tanıyorsam şu öndeki siyah kapılarında koyu maviden başlayıp maviye giden şimşeklerin olduğu araba onundu. Kumsal'ın boynundaki dövmeye benziyordu çünkü.

Bora arkamdan "Bekliyorum," diye bağırdı.

Arabaların önüne geçtim ve bayrağı kaldırdım. Beni gören yarışmacılar kızlardan ilgilerini çekip bana bağırmaya başladılar. Yüzüme sahte bir sırıtış yerleştirdim. Aslında eğleniyordum. Risk almayı sevmezdim ama bu risk kanımı hızlandırmıştı. Birazdan, şimdi yerinde ileri geri giden kızgın arabalar etrafımdan teker teker geçeceklerdi. Rüzgârları saçımı geriye atacak olsa da arabaların da beni bayağı bir geriye doğru atma ihtimali vardı tabii.

Böyle bir şey olmamasını en içten halimle umuyordum.

"Altınızdaki bebeklerin hakkını verin." Savaş ellerini direksiyona yaslamış dudağını büzmüş ve kaşlarını kaldırmış bir şekilde beni dinliyordu. Hissiz gibi duruyordu.

Kulağımda motorların kızgın sesleri ve izleyicilerin heyecanlı bağrışları varken gözlerimi tekrar Savaş'a çevirdim. Savaş kapısını açtığında onun ne yaptığına anlam verememiştim. Anlamaya çalışamadan siren çaldı ve ben bayrağı indirmek zorunda kaldım.

Belimden tutulup savrulduğumda gerçekten bir arabanın kıçıma tekmeyi bastığını düşünecektim ki Savaş'ın gözlerini görmemle arabadan başka bir şeyin kıçıma tekmeyi bastığına kanaat getirdim.

Şimdi ölecektim. Savaş tek eli direksiyondayken diğer elini de belimden çekti ve kapıyı kapatıp hızını arttırdı. Ben hâlâ şok olmuş bir şekilde pörtleyen gözlerimle ileri bakıyordum.

"Kucağımdan yan koltuğa geçersen sevinirim. Bir de emniyet kemerini tak iki kilo bir şeysin uçarsın."

Savaş'ın görüşünü kapattığım için hızla yan koltuğa geçtikten sonra "Biraz önce uçtum zaten," diye bağırdım. Titreyen ellerimle emniyet kemerimi takarken savrulan arabada bir yerlere çarpmamaya çalışıyordum. Biraz önce ayaklarım yere basarken, elimde bayrak ve arkamda yarış pisti varken şimdi arabanın içerisindeydim.

Uçuruma giden bir arabanın.

"Sen manyak mısın?" diye çığırdım. Nefes nefese kalmıştım. Hızdan korkardım. Hızlı olan her şeyden korkardım. Ve diğer büyük korkumla hızla giden arabada aynı havayı solurken, kontrol onun elindeyken, tabii ki de korkacaktım.

"İltifat ediyorsun," dedikten sonra hızını arttırdı. Ellerim cama ve koltuğun başlığına yapışırken derin bir nefes aldım. Görüntü silikti çünkü araba çok hızlı ilerliyordu. Vücudumun sağa sola savrulmasından daha çok korkutuyordu beni gördüğüm şeyler. Gözlerimi sıkıca kapattım ve nefesimi titrekçe üfledim. Rüzgâr sayesinde yanağıma çarpıp duran saçlarım bile beni ürkütüyordu. Yanımdaki bir doksanlık karanlıksa en büyük korkumdu.

Herhangi bir tehlike durumunda beni korumazdı. Biliyordum. Tam olarak bilmesem de onun değer verdiği bir şeylere zarar vermiştim ve yıkılışını görmüştüm. Kendi yıkılışının sorumlusu benken, benim direnişime neden yardım edecekti ki?

Sen yardım etmiştin, dedi arada sırada gözüken ve sonra tekrar uçlara doğru kayan Derin tarafım. Ben yardım etmiştim, yardım dilenmediği anlarda bile. Zaten hiçbir zaman yardım da istememişti. Benden yardım isteyen herkese yardım ederdim. Annemin kızıydım ben. Beni kurtarmak için canından olan annemin.

Araba sola doğru savrulup tekrar toparladığında "Korkuyorum. Yavaşla," diye bağırdım. Her aldığı nefes sesinde benim kalp atışım biraz daha hızlanıyordu.

Hızını arttırdı. "Sen korktuğun kadar yaşıyorum ben Kumsal."

Gözlerimi yavaşça araladım ve kaskatı olmuş yüzünde bir mimik aradım. Tek gördüğüm parlayan gözleriydi. Nefretle parlıyordu.

"Korkum sen değilsin," diye yalan söyledim. Yalan söylemekte zorlanmıyordum. Bana alaylı bir bakış attı. Anlaşılan o ki o da yalanı anlamakta zorlanmıyordu.

"Asıl korkumuz birbirimiziz. Bu şeyi siktir edemiyorum," dedi gözünü tekrar yola çevirerek. Sağa sola doğru kavisler çiziyordu. Böylelikle arkasındaki arabalar Savaş'ı geçmeye henüz cesaret edemiyorlardı.

Asıl korkumuzun birbirimiz olduğunu itiraf etmişti. Daha doğrusu aslında Kumsal'dan korktuğunu. Benim oynadığım oyunlar Kumsal'ınkine benzemiyordu ama öncesinde Kumsal neler yaptıysa şimdi hiçbir şey yapmamama rağmen öfkesi artmaya devam ediyordu. Pekâlâ hiçbir şey yapmadığım gerçeğini bir hafta önce silmiştim.

"Ve korkutan şeyler bağımlılık yapar," diye devam ettirdi ben sessiz kaldığımda. Ses tonu umursamazdı. Hareketleri de öyle. Ama öyle bakışları vardı ki yıllarca konuşmasa, oyun oynamasa bile öfkesini görebilirdim. Acımasızlığını fark edebilirdim. Önüme döndüm ve ağzımda atan kalbimi yavaşlatmaya çalıştım.

"Mutlu eden şeyler bağımlılık yapar," diye düzelttim. Başını onaylamazca salladı. "Biraz bile mutluluğu hatırlasaydım sana cevap verirdim." Ciddi yüzünde bir mimik yakalayabilmiştim ama bunu tanımlayacak kadar tutmamıştı yüzünde. Her gün gördüğüm alaylı yüzünden çok farklıydı. Ya da öfkeli yüzünden. Ona verecek cevap bulamıyordum ama onun da cevap beklediğini sanmıyordum zaten. Elini bana getirdiğinde yemin ediyorum hayatım önümden film şeridi gibi geçti. Oysa vurmak ya da zarar vermek yerine ensemden tutup başımı eğdi ve kendisi de hafifçe başını yere eğip, diğer eliyle de direksiyonu sabitlemeye çalıştı. Silah sesleri kulağıma gelince Savaş fazlasıyla ağır bir küfür mırıldandı.

"Sana katılıyorum," diye mırıldandım. Onun söylediği şeyi milyonlar verseler söylemezdim. Cümlenin yarısında kızarıp bozarmaktan bir hal olurdum çünkü. Ama oysa sanki hâl hatır soruyormuş gibi duraksamadan söylemişti.

Ensemdeki elini çekti. "Beyninin dağılmasını istemiyorsan başını kaldırma."

Bir kurşun saçlarımı savurup Savaş'ın sırtının üzerinden geçti ve camdan dışarı çıktı. "Kaldırmayacağıma emin olabilirsin," dedim hemen telaşla. Bu görüntüyü gördükten sonra ön konsolda yaşama kararı bile verebilirdim. Tanrım... Şimdi ne güzel bayrağı indirdikten sonra bir araba beni sürüklemediği takdirde Bora'nın yanına gitmiş, onun saçma yarış fikirlerini dinliyor olurdum, Savaş beni arabaya çekmemiş olsaydı.

"Hadi be. Neredeyse geberiyordum," diye mırıldandı Savaş. Sonra arkasına yaslandı ve elini arka koltukta gezdirdikten sonra elindeki silahla tekrar öne doğru hafifçe eğildi.

"Senden camdan dışarı sarkmanı ve arkadakilere gerilemeleri için ateş etmeni istiyorum."

Kahkaha attım. Bakışları kısa bir anlığına bana çevrildi ve kaşlarını kaldırıp tekrar yola odaklandı. "Evet o fıkrayı biliyorum."

Silahı bana doğru uzattığında ona hareket çekme isteği bütün vücudumu sardı. Ona ters ters baktım yanağım ön konsola yaslı bir şekilde hâlâ eğikken. "Başımı kaldırmamamı söylemiştin."

"Ama sonra benim beynimin senin beyninden daha önemli olduğu kanısına vardım. O yüzden..." deyip gözü hâlâ yoldayken silahı elime tutuşturdu. Silahın soğukluğu, terlemiş avucumdan kayacağı sırada zar zor tuttum ve başımı yasladığım ön konsoldan çeksem de doğrulmadım.

"Hayır," deyip ona geri vermeye çalıştım. "Beynim senin için önemli olmasa bile çok beyinsiz insan gördüğüm için beynimin dağılmasını istemiyorum."

Alttan attığım lafıma karşılık sadece gözlerini bana dikti ve "Camdan sarkıp, o silahı kullanmazsan silahı senin üzerinde kullanırım," dedi. Savaş o silahı bana doğrulttuğunda yaşama ihtimalim olmadığı için homurdanarak silahı aldım ve emniyet kemerimi çıkardıktan sonra doğrulup başımı camdan çıkardım ve düşmemek için tutundum.

"Zaten sana bana değil de arabaya zarar vermeye çalışırlar."

"Dua et arabayı kullanıyorsun. Yoksa bu silahı bizzat ben beynini dağıtmak için kullanırdım."

Arabayı sola doğru savurduğunda koltuğa tutunmasam popomla Savaş'ın uzun bir bakışma geçireceği kesindi. Savaş'a ters bakışlar attım. Sırıtıp önüne baktı. Düzgün dişlerinden -tabii ki de dudaklarına bakmıyorum- bakışlarımı çekip dizlerimin üzerinde koltukta oturdum ve göğsümü yarı yarıya açılmış olan cama yaslayıp silahı tutan elimi dışarı çıkardım.

Şimdi ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Silah kullanmayı bilmiyordum ve birilerine zarar vermek de istemiyordum. Gelişine bassam bir de birine zarar gelirse burada Savaş'ın beynimi dağıtmasına gerek kalmazdı. Kendimde yapabilirdim bu işi.

Ben kararsızlık arasında kalmışken yanımızda ilerleyen araba direksiyonu bize doğru kırdığında son anda elimi içeri çektim. Ben sola doğru savrulurken Savaş bir saniye sürmeden direksiyonun hâkimiyetini alabildi ve yoldan çıkıp uçurumdan yuvarlanmamızı engelledi. Sert bir şekilde koluna yaslanmış başımı itti ve başını eğip bize çarpan arabanın sürücüsüne baktı.

"Bu piçi de hiç sevmemiştim zaten," deyip elimden silahı aldığı gibi o arabaya yöneltti ve gözünü bile kırpmadan ateş etti. Bir çığlık koparıp vücudumu koltukta beceriksizce döndürdüm ve koltukla ön konsol arasına düşmemek için koltuğa tutunup bakışlarımı yandaki arabaya çevirdim. Araba önce yavaşladı sonra da arkadaki arabayla çarpıştı.

"Tanrım..." diye mırıldandım dehşetle. Evet, Savaş sadece tekerine sıkmış olabilirdi ama bu bir kazaya yol açmıştı ve iki tarafın da büyük hasar aldığını düşünüyordum. Ve yine evet Savaş bunu yapmasa o araba bizi yoldan çıkartmaya çalışıyordu ama bu olan biteni değiştirmiyordu.

Ellerimi kulağıma yasladım ve gözlerimi kapadım. "Yarım bıraktığın işi tamamla," dedi Savaş ve yanağımdaki silahın soğukluğunu hissettim. Bana vermeye çabalıyordu ama hayatta alamazdım. İsterse beynimi dağıtabilir, sonra da ziyafet çekebilirdi ama ben onun yaptığını yapamazdım. Ellerimi kulağıma daha da bastırdım. Sesinde gram pişmanlık yoktu ve bu ondan daha da korkmama sebep oluyordu.

Bugün herhangi birine gözünü kırpmadan bunu yapabiliyorsa nefret ettiği Kumsal'a neler yapmazdı ki?

"Kumsal al şunu!" diye kükredi.

"Yapamam," diye mırıldandım.

"Nasıl yapamam?" dedi şaşkınlıkla. Daha çok öfkeliydi. Silahı bana doğrultmasına az kaldığını hissedebiliyordum. "Arkamızda bir düzine birinci olmak isteyen lavuk var ve sen bir silahı eline alıp onlara doğrultamıyor musun?"

"Kimseye zarar vermeyeceğim."

"Onlar sana zarar verecek," diye bağırdı benim kısık sesimin aksine. "Sen sikimde değilsin ama sonra o kurşunlardan biri bana da gelecek. Hem arabayı bu hızda kullanıp hem de camdan dışarı çıkabiliyor olsaydım seni yanıma almazdım zaten."

"Başka birini seçseydin," diye mırıldandım. O kızlar buna yarıyordu demek ki. Gerçi kızların neredeyse hiç kapanmamış çıplak tenlerine bakarken yarışa odaklanabilecekler miydi sürücüler bilemiyordum. Arkadaki silah seslerine göre yarış için de zaman ayırabiliyorlardı.

"Başka birini o camdan dışarı çıkması için tehlikeye sokmam."

Gözlerimi daha önceden kapatmış olduğum için mutluydum çünkü eğer kapatmamış olsaydım şimdi yaşların süzüleceğinden emindim. Savaş Kumsal'dan nefret ediyor olsa bile yine de bana karşı bu kadar değersizmişim gibi bakması beni üzüyordu. Umursadığım bana öyle bakanın Savaş olması değildi, umursadığım birinin bana o kadar nefret ve öfkeyle bakmasıydı.

"Dedi biraz önce adama kaza yaptıran adam," dedim kısık sesle.

"O rakibimdi. Yanıma oturacak kız, ortağım olacaktı."

Ellerimi kulaklarımdan çektim. Hiçbir şey değişmiyordu. Ne silah sesleri gidiyordu, ne de Savaş'ın sesi. Gözlerimi yavaşça araladım ve vücudumu ona döndürdüm. Elimi öfkeyle havada savururken "Derdin ne?" diye bağırdım. Habire benden ne kadar nefret ettiğini gösteren şeyler söylüyordu. Hiç unutmaz mıydı? Birkaç saniyeliğine olsa bile bana nefretle bakmasa olmaz mıydı?

Yeşil gözleri öfkeyle parladı ve direksiyonu tutan parmaklarını sıkılaştı. "Derdim mi ne?" O konuşunca biraz önce bağırmadığımı fark ettim. Onun bağrışının yanında benimki fısıldayıştı.

"Sadece hayatımı siken kızın nefes almamasını istiyorum."

"Küfretmeyi kes!" dedim yüzümü buruştururken. Bir kahkaha attı ve yüzüm yavaşça gevşedi. Alayla dolu olan kahkahası bile, birçok mükemmel şeyi sıradan yapıyordu.

"Günümün çoğunda seni nasıl öldürebileceğimi düşünüyorum ve senin tek takıldığın nokta küfretmem mi?"

Biri kafama silah dayamalıydı. Gerçekten. Bunu biri yapmayacaksa ben yapabilirdim. Adam orada nefesimi kesmek istediğini söylüyordu. Ben yine de onun küfrüne takılıyordum. En son oynadığım oyun yüzünden bugün hiç olmadığı kadar benden nefret ediyor gibiydi. Aslına bakılırsa ona yeterince acımasız olamadığım zamanlarda o da kendi çapında acımasızlığı azalıyor gibiydi ama bir hafta önce ona eski Kumsal'ı hatırlatmış gibiydim sanırım.

Elimi ön konsola yasladım ve parmaklarımla ritim tutmaya başladım. Bakışlarımı öfkeli gözlerinden alalı çok olmuştu. Benim şu anda cenin pozisyonunda arabanının zemininde olmam gerekiyordu ama korkmuyordum. Bu sağlıksızdı çünkü etrafımda birçok araba lastiklerinin çıkarttığı çığlıklar, zihnimdeyse Derin'in çığlıkları vardı.

Korku bağımlılık yapar, demişti Savaş. Bağımlılık yapardı.

Belki de Kumsal'la Savaş'ın arasındaki şeyin özeti buydu. İçimdeki bir tarafım bunun yanlış olduğunu söylüyordu ama ona katılıp katılmamaya karar veremeden benim olduğum tarafa bir araba çarpınca tekrar çığlık attım ve ellerimi ön konsoldan çekip Savaş'ın koluna tutundum. Koltukta Savaş'a doğru yaklaşmış, içe doğru çökmüş arabaya dehşetle bakıyordum.

"Bu arabanın kaç para olduğunu kıçına dövmeyle yazacağım," diye mırıldandı Savaş bize çarpan arabaya bakarken. Onun bir şey yapmasına gerek kalmadan diğer bir yarışmacının silahıyla arabanın tekeri patladı ve yavaşça durdu.

"Kaybetti," dedi Savaş.

"Hayır kazandı," dedim. Bakışlarını bana çevirdi. Ona yola dönmesini söylemek istiyordum ama bana bakmasından da memnundum. Öfkeli ya da nefret dolu olmak yerine cevap bekleyen bakışlarıyla dudaklarımı araladım.

"Bir kişi haricinde bütün yarışmacılar pist içindeyken zarar görecek belki kazayla ölecek ve kazanan kişi de büyük bir ihtimalle uçurumdan uçacak. Oysa o sadece görevlilerin gelip kendisini almasını bekleyecek."

"Yaşamak kazanmak değildir," dedi Savaş dirseğini kaldırıp elimi kolundan atarken. Onun kolundan tutunduğumu fark edip geriye doğru yaslandım ve ellerimi iki bacağımın arasına yerleştirip, titrememi azaltmaya çalıştım. Beni o arabanın, arabaya çarpmasından daha çok korkutuyordu ama ben yine başka bir korkuda ona tutunmuştum.

"Ama bizim ilişkimizde ölmeyen kişi kazanacak."

Başıyla onayladı. "Çünkü ölen diğerine dayanamamış olacak."

Tüylerim diken diken olmuştu. Oyunların sonunda onun yüzünden öleceği ya da öldüreceği biriyle nasıl bu kadar rahat konuşabiliyordu?

"Direksiyonu tut," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Ürkek bakışlarımı görmezden geldi ve koltuğunu geriye doğru yatırıp camı tamamen açtı. Silahı düşürdüğü aradan aldı. Direksiyonu tutmamı beklemeden başını camdan çıkardı. Ne yapacağını anladığımda ellerim anında direksiyonu tutmuştu. Araba sürmek konusunda iyi değildim ama insanın yaşamı söz konusu olunca burayı toz duman edebilirdim. Titreyen ellerim bu düşünceme pek katılmıyordu ama şimdilik idare edebiliyordum. Hiç değilse uçurumdan yuvarlanacak kadar kötü sürmüyordum. Ama arabayı şöyle bir sola savurup Savaş'ı camdan fırlatmak için nelerimi vermezdim...

Savaş ateş ettiğinde yerimde sıçradım ve direksiyonu daha sıkı tuttum. Kurşunun bir yere isabet edip etmediğini merak ediyordum. O ateş etmeye devam ederken dudağımı kemirmeye başladım. Bir ayağı gazda diğer ayağıysa yerdeydi. Dizini destek almak için koltuğa yaslamıştı. Kafasını kurşun yağmuru olmasına rağmen çıkardığına göre deliler hastanesinde Kumsal'ın yanına Savaş'a da yer açmalılardı. Belki okey oynarken eski oyunlarından konuşurlardı.

Tekrar izleyicilerin olduğu alana girmiştik. Burada silahların kesileceğini sanmıştım ama aksine artmıştı. Çünkü uçuruma yaklaşıyorduk.

İzleyiciler silah seslerinden korkmuyor, kahkahalar atıp alkışlıyorlardı. Gözüm Bora'yı aradı ama bu hızda giderken Bora'yı seçebileceğimi sanmıyordum. Savaş tekrar koltuğa oturunca ellerimi direksiyondan çektim.

"Oyun," dedi. Durgun bakışlarımı ona çevirdim. Bu arabaya bindiğim an kalbim ağzımda atıyordu ama şimdi kalbimi bile hissedemiyordum. Nasıl bir işin içine girdiğimi yeni yeni anlıyordum. Ya ölecektim ya da öldürecektim bu kimlikle.

Merak ettiğimden değil de yüzüme dik dik bakmasın diye ince açık renk kaşlarımı kaldırdım. Direksiyonu beceriksizce tutmasına rağmen savrulmuyorduk. Gözleri gözlerimdeydi ve...

Sırıtışını gördüğümde dakikalardır hissetmediğim kalbim kendini gösterdi. Bir şeyler çeviriyordu.

"Benim amacım kazanmak değil, ölmenle pes etmen demiştim ya," dedikten sonra sırıtışı genişledi ve elini kapıya getirdi. "Fren tutmuyor. Artık hızdan bu kadar korktuğuna göre atlayamazsın. Biraz önce kimseyi öldürmeyeceğim demiştin ya, dalga mı geçiyorsun Kumsal? Biraz sonra ölmemek için bir insan katliamı çıkartacaksın. Ve ben sana yeniden öfkeyle dolacağım. Her gün bana yaptığın da aynı şey çünkü." Sırıtmasına rağmen nasıl bu kadar öfkeli konuşuyordu? Gözlerinin bu kadar güzel olmasına rağmen nasıl bu kadar kirliydi bakışları. Ürkütücü ve çirkindi?

"Hayır," diye mırıldandım elimle kolunu tutmaya çalışırken. Kapıyı sonuna kadar açmasıyla saçlarım geriye savruldu ama elim saçlarımın intikamını almak istiyormuşçasına ileri atıldı ve Savaş'ı tutmaya çalıştım.

Tutamadım.

Direksiyonu tutan birinin olmamasıyla araba uçuruma doğru savrulunca direksiyonu son anda kontrolüm altına aldım. Titreyen vücudumu şoför koltuğuna oturttum ve sinirle bağırdım. Defter verseler tutamayacağım elim, şimdi biraz öncesine kadar Savaş'ın güçle tuttuğu direksiyonda duruyordu. Arabayı düz hizalamaya çalışırken göğsüm hızla inip kalkıyordu.

Frenler tutmuyor, demişti Savaş. Bir elimi direksiyondan çekip saçlarıma götürdüm ve sinirle çekiştirdim. Ona kanmıştım. Başımı eğip beni kurşundan kurtardığında şaşırmıştım. Gözlerime cevap bekler bir şekilde bakınca rahatsız olmamıştım. Bugün ondan hem çok nefret etmiş, hem de ona çok ihtiyaç duymuştum.

Beni öldürecek adama ölmemek için sığınmıştım. Araba savrulduğunda elim direkt ona yaklaşmıştı her seferinde. Refleksler asıl bizi gösterirdi. Düşünmeden yaptığımız şeyler asıl istediklerimizdi. Savaş arabadan atlarken düşündüğüm şey ya uçurumdan uçacağım ya da izleyicilerin arasına girip onlara çarpıp onları öldürerek yavaşlayacağım değildi. Savaş arabadan atlarken uçurumdan düşebileceğini düşünmüştüm.

Yine onu korumak, kurtarmak istemiştim.

Sol taraf yeşilliklerle doluydu. Bu yüzden atladığında birkaç kez yuvarlandıktan sonra yavaşlayacaktı ve temas ettiği yeşillikler onu koruyacaktı ama benim için durum hiç iç açıcı değildi.

Emniyet kemerini takarken çevredeki sesler bir uğultu olarak geliyordu kulağıma. Frene kaç defa basmıştım bilmiyordum. Durduramıyordum arabayı ve metreler sonra izleyicilerin olduğu alandan çıkıp uçuruma yaklaşacaktım. Savaş izleyicilerin arasına gireceğimi düşünüyordu. Kumsal'ın öyle biri olduğundan emindi.

Ama ben yapamazdım. Savaş sırf kendi haklılığını göstermek için onca insanın canını düşünmeden feda etmişti ama ben kendi yaşayamadığım hayatımı sürdürmek için kimsenin hayatına son veremezdim.

Direksiyona öfkeyle vururken hıçkırdım. Bora üzülürdü. Bora çok üzülürdü. Benden güçlü değildi biliyordum. Öyle görünüyordu ama ikimizi de etkileyen bir olayda moral veren taraf ben olurdum. Dışarıda beni arkasına çekerdi ama evimizde kollarımın arasına girerdi.

Ah bir de babam vardı. Beni hayatından çıkartıp kızı olmadan devam eden babam. Mutluydu büyük bir ihtimalle. Benim mutluluğumu o kadar sömürmüştü ki mutlu olmaması imkânsızdı.

O üzülür mü emin değildim. Ne komikti ki babamın vereceği tepkiyi bilmiyordum. Herkes üzülür, demez miydi? Her baba evladını kaybettiğinde üzülmez miydi?

Hıçkırarak ağlarken izleyicilerin olduğu alanı geçmiştim bile. Sona yaklaştığımızı belli eden bağırtılar yükseliyordu sunucudan. Herkesin dikkatli olmasını söylüyordu. Fren tutsa bile uçurumda duramayacak kadar beceriksizken benim frenim bile tutmuyordu. Gözlerim dolu olduğu için görüşüm bulanıktı. Zaten göremediğim için gözlerimi kapattım. Görmemek bazen en güzeliydi. Göreceğin şey karanlıktan daha kötüyse.

Alanı geçmemize rağmen izleyicilerin bağrışlarını hâlâ duyabiliyordum. Uçuruma metreler kaldığını söylemişti sunucu. Arkamda araba var mı bilmiyordum. Ama önümde olduğunu görmüştüm gözlerimi kapatmadan önce.

"Artık durmaya hazırlanmalısınız," dedi sunucu. Tek yaptığım başımı direksiyona yaslamaktı. Hazırdım şimdi.

Araba sarsıldığında başım geriye savrulup, tekrar direksiyonla buluştu. Acıyla inlerken elimi alnıma götürmek istiyordum ama ellerim hava da savruluyordu ve sonrasında çıkan hava yastığı önümü doldurdu.

Hissettiğim gürültü, duyduğum gürültüden daha fazlaydı. Gözlerimi açmaya korkuyordum ama ne olduğunu da biliyordum. Arabanın ters dönmesiyle vücudum sertçe arabanın tavanıyla buluşurken çığlık atmak yerine bekledim. İzleyicilerin çığlıklarını duyar gibiydim. Benim yerime de çığlık atıyorlardı, onların yerine de can acısı çekiyordum.

Burnuma duman kokusu doluyordu ve vücudumdan akan kanın sıcaklığıyla çevremdeki alevlerin sıcaklıkları iyi anlaşmıştı.

Biraz önce duyduğum gürültünün yanında sessiz kalan sesten sonra vücuduma hava akın etti. Saçımı savurup, kabartan rüzgârın varlığını aslında sevdiğimi fark ederken ölü olup olmadığımı merak ediyordum. Duyuyordum, hissediyordum ama hareket edemiyordum. Gözlerimi açamıyordum gerçi açmak da istemiyordum.

Vücuduma dolanan güçlü kollar beni çekerek arabanın altından çıkardı ve etraftaki sıcak alevlerden sonra sırtımın soğuk taşlara değmesi gözlerini güneşe açmak gibiydi. Önce rahatsız oluyordunuz ama sonra iyi geliyordu.

Bu his fazla sürmemişti çünkü havaya kaldırıldığımı hissetmiştim. Başım birinin göğsüne yaslanırken kollar vücuduma sarılmıştı. Kollarım, güçlü kollara sürterek serbest kaldı ve havayı savurarak iki yanıma düştü. Başımsa onları ayıplarcasına birinin göğsüne yaslanmıştı. Ve düşmeye de niyeti yoktu.

"Neden pişman olmamı sağlıyorsun? Neden sanki herkesin hayatını mahvetmiş kişi değilmişsin gibi bakıyorsun," diye fısıldadı acı dolu bir ses. "Kimsin sen?" Yüzüme fısıldayışı, rüzgârdan daha büyük bir etki bırakmıştı. Savaş.

"Neden kendini kurtarmıyorsun?"

Kendimi kurtarmamıştım. Çünkü kurtardığım takdirde insanlar ölecekti. Belki çoğu zarar görecekti ama o hızla çarptığımda kesinlikle birkaç kişinin öleceğini biliyordum. Savaş da buna şaşırıyordu. Kumsal neden başkasını düşünüyordu ki?

"Ve neden seni kurtarıyorum?"

Bir gürültü mahvetmişti hayatımı. Şimdi yine aynı gürültü kurtarıyordu bedenimi.

92

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!