Yıkılış
"Yanında Dolun da var yalnız. Ona göre girin odaya. Sonra yanlış bir pozisyonda yakalarsın, psikolojini toplayamam."
Güldüm. Ve sonra günler sonra ilk defa gülebildiğim için tekrar güldüm. "Seni seviyorum biliyorsun değil mi?"
Boğaç taşları sürüklerken gözlerini kısa bir anlığına bana çevirdi. Ona sırtımı dönüp elimden kayan telefonu yanağımı omzuma yaslayarak tuttum ve tekrar kulağıma yasladım.
"Bunu gelip bana ilaçlarımı tatları güzel diye bitirdiğini açıkladığın zaman konuşuruz."
Sonuçta ilaçlarını zamanında vermiştim ama değil mi? Yarısını kendi mideme indirmiş olsam bile ona da bırakmıştım. Fedakâr (!) olduğumu herkes söylerdi ama bu seferki fedakârlığım çok büyüktü.
"Yine de seviyorum," dediğimde gülümsediğini getirdim gözlerimin önüne. Önce dudakları yavaşça kıvrılıyordu. Sonra gözlerini kaçırıp başını da çeviriyordu ama gülümsemesi görünüyordu.
"Ben de. Seni bekliyorum. Üzerime örttüğün Spiderman'li örtüm ve arkama yasladığın püsküllü yastığım, elime tutuşturduğun acil durum defteriyle. Ha bu arada. İlk başta polisin numarası olması gerekmiyor mu? Sen pizzacının numarasını yazmışsın."
"O daha önemli," dedim kaşlarımı çatarak. Şimdi burada bu konu üzerinde onunla tartışabilirdim. Tabii Boğaç çok konuştuğum için habire dürtükleyip durmasaydı. Gözlerimi ona çevirdim ve ters bir bakış attım. Başını yana eğip dudaklarını oynatarak "Ağaç oldum," dedi.
"Hadi ben kapatıyorum," deyip cevabı beklemeden kapattım. Zaten onun da diyeceği en fazla şey 'Tamamdır. Kendine iyi bak.' olacaktı. Kendime iyi bakmak için çıkmıştım ya evden. İyi olmam için öncelikle malum kişinin kötü olması gerekiyordu. Telefonu dar paça yırtık pantolonun arka cebine koyduktan sonra Boğaç'a döndüm.
"Patladın."
"Ona âşık mısın?" diye sordu direkt. Kaşlarımı kaldırdım ve ellerimi siyah şişme montumun cebine koydum.
"Bora'dan bahsediyorum."
Koca bir kahkaha patlattım. Güzel mavi gözlerini kıstı. Soğuktan yanakları allaşmıştı ve dudağını iki saniyede bir yalamasa, kabuk tutacak kadar kuruyacakmış gibi görünüyordu. Soğuğun sadece benim yüzümle düşman olmadığını bilmem iyi olmuştu.
"Ne bileyim. O gün mekâna geldiğimde ve seni Bora'nın baş ucunda krize girmiş bir şekilde bulunca aklımdan hiç kimseye böyle değer vermediğim geçti. Aşkı da tatmadığım için öyle olduğunu düşündüm."
"Ona âşık olmadığıma emin olabilirsin," dedikten sonra ilerlemeye başladım. Ben sadece... Hiç arkadaşa sahip olmayan her kız gibiydim. Bana açılan ilk kola koşmuştum ve sımsıkı yapışmıştım. Bırakmaya niyetim yoktu. Şimdi bir sürü açılan kol vardı çevremde, hepsi Kumsal'ın gücünün derdindeydi. Oysa benim derdim güçsüz olduğumda güç verecek, güçlü olduğumda gösteri için değil de onu korumak için kullanabileceğim bir arkadaşa sahip olmaktı.
O arkadaşı neredeyse kaybediyordum. Ve bir daha kaybetme tehlikesine düşmemek için bugün Derin'i tehlikeye atıyordum. Kumsal'ı gün yüzüne çıkarıyordum.
Arkamdan gelmediğini fark ettiğimde siyah spor ayakkabılarımın topuklarında döndüm ve Boğaç'a diktim gözlerimi. "Orayı sevdin herhalde? Oysa demin gitmek için parmağınla sırtıma işkence uygulamıştın."
"Sadece benim görebildiğimi Savaş da görebiliyor mu diye düşünüyordum."
"Anlayamadım?" dedim endişeyle. Bana dönen her türlü meraklı bakışta endişeleniyordum. Kimse çıkıp da bu Kumsal değil demezdi. Kimsenin aklına bile gelmezdi. Ama yine de bu tanımadığım insanlar arasında yine tanımadığım bir kimliğe bürünürken korkuyordum.
"Değişiyorsun," diye mırıldandı hızlı adımlarla yanımdan geçip Savaş'ın geniş malikânesine giden köşeden dönerken. Onun ilerlemesiyle hareketlenen adamlar teker teker köşeden dönerken kalakalmış, yerde çırpınan yaprağı izliyordum. Rüzgâr Savaş'ın o yeşillerinin kısılmasını sağlatabilecek kadar güçlüyken, yaprağın kaldırımda kalma savaşı garipti.
Kumsal değişmiyordu. Onlar Derin'i tanıyorlardı. Daha doğrusu Derin'in üstünü örtemediğim taraflarını görüyorlardı.
Boğaç'a yetişip başımı kaldırdığım zaman adımlarımı yavaşlatma ihtiyacı duymuştum. Simsiyah duvarların üzerine serpiştirilmiş gibi duran sık pencereler açıktı ve içeride tüller dışarıya uçuşuyordu. Benim sevdiğim renkle boyanmış, rahatlığımın sevdiği kadar geniş olan ve korkak tarafımın nefret ettiği kadar ürkütücü olan eve bakarken bugün belki de yüzüncü kez Boğaç beni dürttü.
"Biliyorsun adımı söylediğinde de sana bakabilirim."
Dilini dişlerinin arasına aldı ve sırıttı. "Biliyorum. Sadece bunu yapmak ve senin kaşlarını çatışını görmek zevkli olmaya başladı."
"Dua et seninle işim var," diye homurdanıp, villanın merdivenlerinden çıkmaya başladım. Boğaç önde olmak üzere, adamları arkasından geliyordu. Benim de böyle adamlarım var mı diye merak ettim. Barda benim emrimde olan kişiler görüyordum ama böyle ihtiyacım olduğu anlarda -internetin kesilmesi gibi- arayıp yardım isteyeceğim kişiler var mıydı? Çünkü bu gerçekten havalı gözüküyordu.
Ahşap kapının önünde durdum ve bakışlarımı kapıdaki kilide çevirdim. Çiziklerle doluydu ve bu bana Savaş'ın kaç kez bu eve sarhoşken geldiğini sorgulatıyordu.
"Ee? Zili falan mı çalacağız?"
"Bence de benimle işin var," dedi Boğaç küçümser bir bakış attıktan sonra beni geriye doğru iterek. Birkaç adım geriledi ve kahverengi botlarını kaldırdığı gibi kapıya geçirdi.
Yazık olmuştu şimdi ama.
"Bunu ben de yapabilirdim," diye kafa tuttum eve girerken. Bana cevap vermemeyi yeğledi. Daha da açık konuşursak; umursamadı. Adamlar içeriğe doluşurken etrafıma baktım. "Bora yatak odasındalar," dedi.
"Desene baskın yapacağız," dedi Boğaç merdivenlere yönelirken. Arkasına takılırken gözlerim karanlık girişte geziniyordu. Karanlıktan gördüğüm kadarıyla hiç fotoğraf, ayna yoktu. Savaş'ın giyinişi güzeldi ama gözümün önüne aynanın önüne geçmiş, ıslık çalarken saçının önünü kıvıran bir Savaş gelemiyordu. Ayrıca bir fotoğraf karesinde gülümsemiş, içinde yeşilleri barındırmış, nefretle bakmayan bir yüz de akıl alacak gibi değildi. Girişin boş olmasını yadırgamadım bu yüzden. Savaş gibiydi işte.
"Baskın!"
Boğaç'ın keyifli sesine karşın Savaş sadece üzerine aldığı Dolun'u yana itip doğruldu ve gözlerini devirdi. Yavaş adımlarla odaya girdim ve omzumu siyaha boyanmış duvara yasladım. Acaba (!) neden duvarın siyaha boyanmış olacağını önceden tahmin etmiştim?
"Seks saatleri dışında yapamaz mıydınız şu sikik oyunu?"
"Mesaj olarak saatleri yollasaydın keşke," dedim alayla. Gözlerimi, gözlerinde tutmaya çalışıyordum. Çalışıyordum çünkü o kot pantolonu dışında çıplakken ve pürüzsüz teni kaslarla doluyken tek ilgi odağım gözleri olmuyordu.
Dolun doğrulup gömleğine kollarını geçirdi ve başını eğip düğmeleri iliklemeye başladı. Savaş yatakta oturur vaziyetteyken ellerini pantolonunun dizlerine yaslayıp bakışlarını Dolun'a çevirdi.
"Güzelim, giyinmeseydin. İşimiz kısa sürecek zaten."
Omzumu yasladığım duvardan doğruldum ve Savaş'a ters bakışlar attım. Onun bu kadar rahat davranmasını sağlayan bende gördüğü güçsüzlüktü. Bende gördüğü merhametti. Bana acımayan bir insana yardım eden biriydim ve bu Savaş için güçsüzlüktü.
"Bize bodrumunu göstermek ister misin Savaş?"
Savaş'ın bakışları anında beni buldu ve sülalesinin rahat olduğunu gösteren yüz ifadesi silinip yerini tedirginliğe bıraktı. Gözlerinde gördüğüm duyguyla sırıtışım yüzümü kaplarken bakışları Boğaç'ı buldu ve yataktan kalkıp ona yöneldi.
"Orospu çocuğu!"
Boğaç'ın adamları Savaş'ı tutup geriletirken Boğaç'ın kendini korumak için yaptığı tek şey ellerini ceplerinden çıkarmak olmuştu. Oysa ben olsam şimdiye aşağıya inmiş, kapıdan çıkıyor olurdum." Bilirsin. Paylaşmak güzeldir Savaş."
"Ağzını yeteri kadar açarsan sana paylaşmanın başka bir boyutunu göstereceğim."
Dört kişinin, bir bedeni tutarken zorlanması şaşırtıcıydı. Savaş öyle çok yapılı, çok kaslı biri değildi. Bu arada direkt çıplak göğsüne bakarak düşünüyordum bunları. Kaslıydı ama insanları geriletecek cinsten değildi. Savaş gücünü vücudundan değil, öfkesinden alıyordu zaten. Nefretinden. Gün gelir de onu nefretinden soyutlayabilecek birini bulursa eğer, bugünkü kadar güçlü olacağını sanmıyordum. Ama değer vermek her zaman güçlü olmaktı zaten.
Boğaç "Bodrumun yolunu söylemek ister misin Savaş? Hatırlayamıyorsan da sorun değil. Ben biliyorum," dedi ve kapıya yöneldi. Savaş'ın vücudu öne doğru atıldı ama adamlar çok geçmeden tekrar tuttu.
"Boğaç seni pişman ederim!" diye kükredi. Yatağının üzerindeki tişörtünü suratına fırlatırken "Önce sen bir pişman ol da," deyip kapıya yöneldim. Bakışlarımı ondan çekmeden önce, gözlerini bana çevirdiğini görebilmiştim.
"Savaş..." diye mırıldandı Dolun. Herhalde onu yatakta bekleyip beklemeyeceğini soruyordu. Eğer bana sormuş olsaydı ona çok uygun cevaplar verebilirdim. Merdivenlerden inerken ardımda küfürler mırıldanan, arada sorun çıkartan ama dört kolun sarmasıyla hareketsiz kalmak zorunda kalan bedenin gerçekten acı çekmesini diledim. Bu şey, Boğaç'ın da dediği gibi ona zarar vermeliydi.
Bodrumda ne olduğunu bilmiyordum. Ama önemli olan içindekiler değildi. Savaş'ın o şeylere kattığı değerdi. Savaş şu an kimseye değer vermiyordu ama bu, bir şeylere değer vermeyeceği anlamına da gelmiyordu.
Bodrum katına indiğimizde Boğaç'ın bir düğmeye basmasıyla karanlık gitti ve tozlar çıktı gün yüzüne. Karanlıkta sorun yoktu ama tozları görünce yüzümü buruşturmak zorunda kalmıştım. Ne garipti ki biraz önce de vardı tozlar. İnsan olanla değil görülenle ilgileniyordu. Savaş benimle değil, gördüğü Kumsal'la ilgileniyordu. Bu yüzden anlayamıyordu. Savaş bana bakarken göremediği taraflara değil Kumsal'a benzeyen taraflarıma bakıyordu.
"Şimdi hemen evimden siktirip gitmezseniz, benim siktirip göndermemle gitmek zorunda kalacaksınız."
Kısa yoldan kibar olma, hakkında bir kitapçık olsaydı kesinlikle yılbaşında onu Savaş'a hediye ederdim. Cidden. Yılbaşında Kumsal'la Savaş oturup "Bütün yıl ne güzel oyunlar oynadık ya. Bak geçen ki senin beni kestiğin oyun çok başarılıydı, tebrik ederim," tarzı konuşmalar yapıyorlar mıydı?
"Şunun çenesini kapatamaz mısınız? Baş ağrısı çekenler ya da bu sesten sonra çekecekler var burada," diye sızlandım parmağımla Savaş'ı gösterirken. Savaş öyle bir baktı ki 'Öyle mi sürtük?' diye bağırmasına az kaldığını düşünmeye başlamıştım. Neyse ki kas adamlardan biri elini Savaş'ın ağzına götürdü. Kas adamlar diyordum çünkü birkaç saniye daha geç doğsalardı dünyaya tamamen kas olarak gelecekmişler gibiydi şu an cüsseleri.
O elin Savaş'ın ağzında kalması saniye bile sürmemişti. "Yabani," dedim dudaklarım kıvrılırken. Kolunu ayağını kullanamasa bile dişleri hâlâ ondaydı. Hiçbir özgürlüğü olmasa bile o gözleri onda olduğu sürece yeterince özgürdü zaten.
Boğaç, Savaş'a dönükken baş parmağıyla omzunun üzerinden arkasını gösterdi ve Savaş'a kaş göz yaptı.
Savaş gözlerini Boğaç'a dikip dudağını büzdü. Düşünürmüş gibi bir hali vardı. Daha neyi düşünüyordu anlamamıştım. Sonuçta her türlü o kapı açılacaktı. Kumsal'la oynadıkları oyunlarda birbirlerine saygılılardı ve Savaş'ın reddetme ihtimali yoktu.
"Seçenekler?" diye sordu.
"Ya şifreyi verip o kapıyı açmamızı sağlayacaksın ya da şifreyi girip o kapıyı açacaksın. Sana sunduğumuz seçenekler bunlar ve seçme hakkında fazlasıyla özgürsün," dediğimde dudağını yaladıktan sonra dişlerinin arasına alıp dudağını büzerek dişinden kurtardı.
"Malum seçenek bol. Biraz düşünme zamanı verirsiniz ha?" diye dalga geçti. Sesinden ve yüzünden hiç taviz vermiyordu ama gözleri şimdi koyulaşmıştı. Her zamanki gibi öfkeliydi ama yanında bir duygu daha vardı. Endişeliydi. Benim onun oyununda Bora için olduğum gibi. Hiç acımadan hiç düşünmeden devam etmişti oyununa. Ona istemesem de merhamet edip durmama rağmen bana acımasızca davranmıştı. Ondan nefret ediyordum ve acı çekmesine ihtiyacım vardı.
Kapının bir an önce açılması için elimi aşağı yukarı salladım. "Eğer bu zor kararı verdiysen şifreyi alalım ya da direkt sen gir."
Savaş başıyla onayladı. Bu kadar çabuk pes etmesini anlayamamıştım ama kapının açılmasını çok istediğim için uzatmadım. Kolları geriye doğru çekilmiş, adamlar tarafından tutulurken, sanki benim yerimde olan kişi oydu. Oyun sırası ondaymış ve oyununu oynuyormuş gibi rahattı.
"'Pezevenk' in yedinci harfi, kaltağın ikinci harfi kahpenin üçüncü harfi."
Boğaç durumu anlamayıp şifreyi girerken elimle yüzümü sıvazladım ve Boğaç'a seslendim. "Boşuna yorulma Boğaç." Elimi yavaşça yüzümden çekerken Boğaç da ne olduğunu anlamış olacak ki elini şifrenin girildiği elektronik kısımdan çekip Savaş'a döndü. Sanki bir trene yetişmeye çalışıyormuş gibi hızla Savaş'a döndüm ben de. Tepkilerini kaçırmayı sevmiyordum.
Dilini dişleriyle yoğururken güldü ve gözleri kısıldı. "Yiyorsa zorla öğren şifreyi yarram. Çünkü ben söylemeyeceğim."
Nefesimi dışarı üfledim. Boğaç gözlerini bana çevirdi. Gözlerinden içeridekilerin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyordum. Hem merakımdan hem de Savaş'ın gözlerinde gördüğüm endişenin artmasından, o kapının açılmasını istiyordum.
Gözlerimi kapıya çevirdim. Kapının olduğu duvarda gözlerimi gezdirirken duvarın kenarında gördüğüm şeyle sırıtıp hareketlendim.
"Böyle devrelerde..." deyip kapının yanındaki küçük şifre girme yerine doğru ilerlemeye başladım. "Şifre sabittir. Değiştirebildiğin şey şifrenin son harfidir. Gerisini sana şirket verir çünkü sistemin kabul ettiği harfler sınırlıdır."
Savaş başını yana eğmiş beni izliyordu. Güvenle kaldırdığı çıplak omuzları hâlâ düşmemişti ama bakışlarındaki merakı görebiliyordum. Sessiz kalmasından da anlıyordum ki şu anlık söyleyebileceği ego fışkıran cümleleri yoktu.
Tekrar şifrenin yazıldığı kısma döndüm ve eve sonradan dahil edilen duvarın köşesindeki şirket reklamındaki numaraları yazmaya başladım. Bizim evde de böyle bir şey vardı ama babamın kullanış amacı çok başkaydı.
Aklıma gelen anılarla ensem karıncalanmıştı. Annemin ölümünden kendimi suçladığım kadar beni suçlayan bir babam vardı, beni görmeye katlanamadığı günlerde buraya kapatırdı. Kendime gelmek için gözlerimi kırpıştırdım ve numaraları girmeye devam ettim. Her tuşa bastığımda çıkan sesle sırıtışım genişliyordu. Numaralar bitince tek lazım olan şey harfti. Doğru tutturmam gereken bir harf.
"Devam et, bebeğim."
'Bebeğim' kelimesini söylememesi için uyarmama rağmen sırf sinir etmek için o ince çıkık dudaklarını oynatıyor ve o kelimeyi söylüyordu. Duraksadığımı görmüştü ve devamını getiremeyeceğimi düşündüğü için özgüveni yerine gelmişti. 'K' harfine basıp vücudumu ona döndürdüm. Arkamda, kapının açıldığını belirten sesle beraber kaşlarım kalktı ve sırıtışım genişledi.
"Devam ettim bebeğim," dedikten sonra topuklarımın üzerinde dönüp geniş odaya girdim.
"İlhamını ben verdim ama," dedi arkamdan ilerlerken. Dudaklarım kıvrıldı. Evet onun 'bebeğim' demesi onun bana bebeğim dediği zamanları aklıma getirmişti. Ve sonra vurgulayarak söylediği her şeyi. Aramızdaki karanlık renk kırmızıydı.
Sadece birkaç dakikalığına Kumsal'ın gözünden bakmak istedim bu geniş odaya. O anlardı. O şaşırırdı veya sırıtırdı. Ama Derin olarak baktığımda gördüğüm tek şey bir geminin çeşitli parçalarıydı. Paslanmış ve odanın duvarlarına özenle yerleştirilmişlerdi. Geminin pencereleri, küçük parçaları ve birkaç eski pusula.
Duvara montelenmiş rafların üzerine kurşunlar ve kırılmış kupalar vardı. Sanki gizleniyormuş gibi camla çevrelenmişti ve altında örtü vardı.
Kumsal olsa anlardı ama ben sadece bakakalmıştım. Bu kadar eski ve pis şeylerin bir araya gelip de Savaş'ın gözünde ne anlama geldiğini merak etmiştim.
"Geziniz bittiyse yavaş yavaş boşaltın odayı. Çıkışlar gelirken sağda dönerken solda. Acil çıkış istiyorsanız da benim olduğum tarafa gelin."
Sesi yine aynı keyifli tona bürünmüştü. Buraya sadece iki göz gezdirip bir de parmağımla tozlara bakmak için geldiğimi sanıyorsa yanılıyordu. Benden öyle bekliyordu çünkü Kumsal'ın eskisi kadar güçlü olmadığını sanıyordu. Ama Bora'ya zarar vermesi benden merhametimi almıştı.
Bakışlarımı ona çevirdim. "Gezimiz bitmedi Savaş. Daha yeni başladı."
"Ha?" dedi kaşlarını kaldırıp. "İyi öyleyse. Nereden girdiğinizi bildiğiniz gibi çıkacağınızı da bilin dedi."
Ağır tehdit, korku ve dehşet içeren cümlesini umursamadan gözlerimi Boğaç'a çevirdim. Bana yayvan bir sırıtış yolladı Savaş'ın arkasından, kapıya yaslanmış bir şekilde. Onun da eğleneceği kesindi.
"Sen neyi seversin Savaş?" dedim elimi duvara yaslanmış parçalarda gezindirirken. Savaş'ın gözleri elimdeydi. Yaptığım her bir hareketi dikkatle izliyordu. Yavaş yavaş endişesinin arttığını görebiliyordum. Neydi bu oda Tanrı aşkına? Neydi bu parçalar? Bu kurşunlar?
Boğaç da biliyordu ama muhtemelen Kumsal da bildiği için soramıyordum. Bazen acımasız olmaktan daha zor oluyordu hiçbir şey bilmememe rağmen bir şeyler biliyormuş gibi davranmak. Hiçbir şey yapmamama rağmen Savaş'ın nefret dolu bakışlarının odağı olmak...
"Her sike burnunu sokmayanları," diye net bir cevap verdi.
"O zaman beni sevmiyorsun," derken elimin altındaki sökülmüş, yuvarlak gemi penceresini yavaşça ittim. Geriye doğru yuvarlanıp, beton zemine düştü ve tok bir ses bıraktı. Çıkan gürültüyle bakışlarımı Savaş'a çevirdim. Tutan kollardan kurtulmuştu. Birkaç büyük adımda bana ulaştı ve büyük ellerini küçük boğazıma yaslayıp beni sertçe duvara yapıştırdı. Şimdi yeşil diyenlere sorunlu gibi bakacağım bir renge bürünmüştü gözleri. Hızlı nefes alıp veriyordu ve boğazımı sıkıyordu.
Gözlerim fırıldak gibi dönerken küçük ellerimi büyük ellerinin üzerine yerleştirdim ve çekmeye çalıştım. Elim eline değdiği gibi ellerini çekti ve omzumdan tutup kendine doğru çekti. Birkaç saniye sürmemişti o yeşil gözlerine birkaç cm yakınlıktan baktıktan sonra o çektiği omuzlarımdan ittirip, daha fazla acı veren bir şekilde sırtımı duvara bütünleştirmesi.
"Dokunmayacaksın anladın mı? Hiçbir şeye. Hiçbir şeyime," Delirmiş gibi bağırıyordu. Çoğu dediğini anlamıyordum ama anladıklarım yetiyordu zaten. Cümlelerine gizlediği korkular, benim de vücuduma bulaşmıştı. Adamlar kollarından tutup onu geriletirlerken o sadece bir pencere yere düştü diye deli gibi bağırıyordu.
O kadar mı değer veriyordu bu hurdalara?
Neydi ki bunlar?
Gözlerimi kırpıştırdım. Bağırıp, çağırıyordu ama hiçbir şey anlayamıyordum. "Hiçbir şeye dokunamazsın. Onlara da zarar veremezsin!"
Krize girmişti. Artık bundan emindim. Normalde de sinirli biriydi ama daha çok alaya alırdı. Şimdiki sinir değildi. Söylediklerinin farkında bile değildi, emindim. Kendi kendine konuşuyordu. Günah çıkarmanın, nefret çıkarmasını yapıyordu. Adamlar bıraksa tekrar boğazıma sarılacağına emindim.
Onun davranışları beni şaşırtmanın yanında hoşuma da gitmişti. Ona zarar verebilen bir şey bulmuşken bu odadan çekip gidersem öncelikle Bora olmak üzere, kendime de haksızlık etmiş olurdum. Bora orada can çekişmeyi hak etmiyordu, ölümle burun buruna gelmeyi hak etmiyordu. Ama Savaş her şeyi hak ediyordu. Kumsal'sa her şeyi yapabilecek bir kızdı. Güzel bir ikililerdi ama Savaş'la ben iyi bir ikili değildik.
Gözlerimi döndüren şeyle tekrar hurdalara döndüm. O kimliği almam bir şeyi değiştirmemişti. Hayatımı geri almaktan çok uzaklarda hâlâ ezilip zarar görüyordum. Herkes tarafından olmasa da Savaş'ın ezmesi herkesin ezmesinden de beterdi zaten.
Yerdeki pencereyi alıp diğer hurdalara doğru savurdum. Savaş'ın bağrışları kesilmişti ya da ben çok gürültü çıkarıyordum. Önüme gelene tekmeler savurdum ve yığılmalarını sağladım. Tutunacak, kaldırabileceğim şeyleri, diğer hurdaları kırıp dökmekte yardımcı olarak kullanıyordum.
Duvara yaslanmış hurdaları yeterince kullanılamayacak hale getirdiğimde yerde birikmiş şeylerin üzerine çıkıp camla çevrilmiş rafları yıkmaya başladım. Bütün oda sessiz bir şekilde benim çıkarttığım gürültüyü dinliyor ve izliyordu.
İçimdeki gürültüyü dışarıya vurmanın verdiği rahatlıkla hurdalardan, beton zemine indim ve bakışlarımı kapının önünde dikilmiş Savaş ve ardındakilere çevirdim. Savaş'ın kaşları kalkmış ve gözleri irileşmişti. Vücudu hafif öne doğru eğilmişti ve hareketsizdi. Gözleri gözlerimde değil, yerdeki döküntülerdeydi. Başımla onayladığımda adamlar Savaş'ı bıraktı. Savaş öne doğru yalpaladıktan sonra toparladı ve dizlerinin üzerinde çöküp elini yerdeki kırık dökük dağınıklıkta gezdirdi. Birkaç parçayı eline aldı ve birbiriyle birleştirmeye çalıştı. Olmadığını fark ettiğinde başka bir parça aldı. Sonra da başka bir parça. Olmadığını anladığında sinirleniyor sertçe bırakıyor ama başka bir parçayı çok narinmiş gibi kibarca tutuyor yine birleştirmeye çalışıyordu.
Bunları yaparken... Fazlasıyla normal gibi görünüyordu. Değer verdiği bir şeyleri kaybetmiş herkes gibi... Aramızdaki döküntüyü saymazsak benim önümde diz çökmüş gibiydi. Gözleri hızla dönüyor, düzeltebileceği şeyler arıyordu. Odadaki tek ses ikimizin hızla alıp verdiğimiz nefeslerimizdi. Onunkisi üzüntüdendi, benimkisi deminki öfkemden. Her zaman tam tersi olurdu ama bu sefer o da büyük oynamıştı. Bana istediği kadar zarar verebilirdi ama Bora'ya zarar vermesi benim için her şeyden ağır olmuştu. Onun ilk defa yıkılışını görmemden daha garip bir şey varsa oda nefes alışverişlerimizin aynı olmasıydı. O kadar üzgündü. O kadar öfkeliydim.
Öyle çaresiz görünüyordu ki yanına oturup ona yardım etmek istiyordum. 'Bak şu şunun parçası galiba' diyebilmek istiyordum. Bütün geceyi onunla, burayı toparlayarak da geçirebilirdim. Her nefes verdiğimde hissettiğim yanmayı azaltırdı belki.
Onun yanından geçip kapıya yönelirken gözlerimi yüzünü görebileceğim son açıya kadar ayırmadım. Bana bakmıyordu. Bu odada olan hiç kimseden haberdar değil gibiydi. Sadece o vardı ve düzeltmeye çalıştığı döküntüler.
Elini boğazına getirdi ve zorlukla yutkundu. Elimi boğazıma götürdüm ve Savaş'ın sıktığı kısımların yandığını hissedip gözlerimi yüzünden çektim ve odadan çıktım. Dolun kenara çekilip merdivenlerden çıkmam için yol verdi. Gözleri odanın içerisinde diz çökmüş Savaş'taydı. Onun gözlerinde gördüğüm üzgünlük daha kötü hissetmeme sebep oldu. O bile üzülüyorsa benim de üzülmem gerekmez miydi?
Üzülüyordum zaten ama bunu rahatça gösteremez miydim?
Merdivenlerden çıkarken Boğaç ve adamları da peşime takıldı. Kulağıma hâlâ birbirine çarpan metaller ve mermerlerin çıkarttığı ses geliyordu. Bıkmadan, usanmadan birleştirmeye çalışıyordu artık birleşmesi imkânsız olan döküntüleri.
Bugün güçlü hissediyordum. Bir o kadar da güçsüz.
"Arabalar arkada. Arkadan çıkalım."
Başımı belli belirsiz salladım. Arkasının hangi taraf olduğunu bile bilmiyordum. Arka kapıdan çıkmak için kapının olduğu odaya girerken Boğaç beni durdurdu. "Yerde çok eşya var. Dikkat et. Ben gideceğim ve sana arkadan yol açı..."
Işığı yakarak susturdum onu. Ters bakışlarını yüzüme çevirdiğinde pişmanlıkla dolu olmasaydım mutluluk için de küçük bir yer açabilirdim. Boğaç eğlenceli bir kişilikti. Her şeyi çok ciddiye alması bazen iyiydi ama bazen de onu şimdiki gibi komik durumlara düşürebiliyordu.
Gözlerim odadaki kapıyı ararken duvarlarda gördüğüm şeylerle kıvrılan dudaklarım düz bir çizgi şeklini aldı ve avuçlarımın terlediğini hissettim. Düzene girmeye başlamış nefes alışverişlerim tekrar hızlanırken gözlerimi kırpıştırdım ve elimi boynuma götürdüm duvarlara bakmaya devam ederken.
Anlamını bilmediğim bakışlar, sözler ve görüntüler artıyordu. Boğaç pek şaşırmışa benzemiyordu. Sadece duvara baktıktan sonra boynumda gözlerini gezdirdi ve kapıya dönüp ilerlemeye başladı. Gözlerim duvarda gezinirken ben de arkasından ilerledim.
Ve Kumsal'la Savaş'ın arasındaki tek şeyin oyunlar olmadığını anladım. Aralarında anılar vardı, sadece birbirlerinin anlam yüklediği sözler ve bakışlar. Birbirlerine saygı duyuyorlardı ama sevginin yanından bile geçmiyorlardı.
Kumsal'la Savaş'ın arasında olan asıl şeyi merak ediyordum ama neden duvarın her kısmına kalemlerle karalanmış resmin Kumsal'ın boynundaki dövme olduğu şu an daha ön plandaydı.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!