Değer
Evet şu ayağımı yere çarpma zamanı gelmişti. Ama kastan gözükmeyen adam kollarımdan tutup beni kaldırdığında ayağımı çarpabildiğim şey hava olmuştu. Bora adamı ittirip gözüne yumruğu geçirdiğinde ayaklarım yere basmıştı ama biraz sonra Bora'nın ayakları yerden kesilmişti. Üç adam Bora'yı arabaya doğru çekiştirirken Bora arkasına dönmeye çalışıyor, bana bakıyordu.
"Sorun değil," diye mırıldandım ama sorundu! Bora'nın -bir ara onu öpmeliydim- yumruğuyla yere çakılmış adam sanki biraz önce uçan kişi kendisi değilmiş gibi bir havayla kalktı ve tekrar kollarıma yapışıp beni arabaya sürüklemeye başladı. Ayrıca Bora'nın aramızdaki bağı gösteren hareketlerinden kaçınması gerekiyordu.
"Tamam ben kendim gideceğim!" diye bağırdım. Adam gözlerini Savaş'a çevirdi. Savaş baş parmağını dudağına yaslayıp sırıttı.
"Sürüklenmesi gözlerimin hoşuna gidiyor. Bir konuya açık getirelim," deyip gözlerini bana çevirdi. "Bana değil, gözlerime," dedi sanki bu benim ona tükürme isteğimi azaltabilecekmiş gibi.
"O yüzden sürüklemeye devam et," dediğinde adam yere bastırdığım ayaklarıma inat yapıyormuş gibi tekrar kollarımdan kaldırdı ve arabanın içine doğru ittirdi.
"Kim demiş domuzlar uçamaz diye?" deyip ön koltuğa bindi Dolun. Şimdi ona beyinsizlerin de uçabildiğini gösterecektim. Tam bu düşüncemi yerine getirmeyi planlarken Savaş da ön koltuğa oturunca bütün nefretim Dolun'dan çekildi ve Savaş'a yöneldi. Ellerini direksiyona yaslamış, iki yanıma oturan adamların kapıları kapatmasını bekliyordu.
"Bana bir bakabilir misin?" dediğimde yüzünü yavaşça bana çevirdi. Alnına yaslanmış bir tutam saçını tutup geriye atmak ve sonra da kafasını geriye atmak istiyordum. Yüzüne tükürdükten sonra "Baktığın için teşekkürler," deyip arkama yaslandım.
Savaş gözlerini yavaşça yumdu ve dudaklarını birbirine bastırdı. Savaş gibi ben de idrak etmeye çalışıyordum. Ben ona tükürmüştüm değil mi?
Kahkahalar atmaya başladım. Arabadaki herkes susmuş bana bakıyordu. "Kes gülmeyi," diye tısladı. Öyle gülüyordum ki gülmekten ölebilirdim. Savaş'ın güzel yüzünün aldığı ifade gözlerimin önüne geldikçe kahkahalarım artıyordu.
"Kes dedim!" diye gürledi. "Kahretsin kes şu sikim sesi!"
Gülüşüm onu rahatsız etmişe benziyordu. Hatta benzemiyordu, rahatsız olduğu her halinden belliydi. Onun yüzü tükürükle yıkanmışken benim gülmem sinirlerini bozuyor olabilirdi ya da gülüşümü iğrenç buluyor da olabilirdi. Çok düşük bir ihtimaldi ama gülüşümü güzel de buluyor olabilirdi. Bu düşünceyi anında çürüttüm.
Yanıma oturmuş Savaş'ın adamı, onun biraz sonra arabada tepinecek kadar çok sinirlenmeye başladığını hissetmiş olacak ki omuzlarımdan tutup başımı kaldırdı ve elini ağzıma bastırdı. Eline tükürme isteğimi durdurup elinden kurtuldum ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Biraz önceki isterik kahkahalarımdan eser yoktu şimdi. Bora'yı başka arabaya almış olmaları beni endişelendiriyordu. Yanımda olduğunda ona ne yapacaklarını görebilirdim ama bu şekilde tek gördüğüm Savaş'ın şeytan yüzüydü. Dikiz aynasından baktığı gözlerinden kaçırdım gözlerimi.
Gülmeyi kestiğimde adam elini ağzımdan çekti ve direkt konuşmaya başladım. "Bora benim umurumda değil. Boşuna yoruluyorsun."
"Ona gecenin sonunda karar vereceğiz," deyip bir u dönüşü yaptı ve gaza bastı. Sırtım geriye doğru yaslanırken iki yanımdaki adamların gömleklerinden tutup dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Gecenin sonuna kadar yaşamamı istiyorsan şu lanet arabayı daha yavaş sür."
Reddetmedi ama hızını da azaltmadı. Arabayı bir sessizlik kapladığında dudağımı ısırdım ve gözlerimi camdan dışarıya çevirdim. Bora'nın canının yanmasını istemiyordum.
Küçük, terk edilmiş fabrika gibi bir yerin önünde ani fren yaptığında öne doğru savruldum ve kolunu geriye doğru çevirip omzumdan ittirdi ve tekrar koltuğa oturdum. Camla öpüşmemek için emniyet kemeri şarttı. Ama ite kaka bindirildiğim ve benim canımın yakılmasına giden bir arabada emniyet kemeri takmak düşüneceğim son şeydi.
Kaşlarımı kaldırıp Savaş'a baktığımda başını geriye çevirdi. Arabadan inmeden önce "Sülük gibi yapışacağın şeyin benim arabamın camı olmamasını tercih ederim," deyip arabadan indi. Ona hareket çekip parmağımın oynayıp oynamadığını sormak istiyordum. Annem tarafından terbiyeli yetiştirilmiştim ama annemin terbiyeli olmamı söylerken Savaş gibi bir insanın dünyada yaşadığından haberi olduğunu hiç sanmıyordum.
Adam elini bileğime getirdiğinde anında çektim. "Ben ineceğim," diye tısladım. Adam arabadan indiğinde açtığı kapıdan ben de indim. Dolun deri taytını her adımında ne kadar güzel taşıdığını göstererek Savaş'ın yanına gitti. Savaş mekânın önünde duran diğer bir arabanın içinden çıkarılan Bora'ya bakıyordu.
Mekâna yaklaşmak yerine orada dikilmeye devam ettiğimde adam beni sırtımdan ittirdi. Anlık sinirle arkama döndüm ve yumruğu suratına geçirdim. Adam geriye doğru yalpalamıştı. Bora'nın arkadaşı olduğum nereden de belliydi. Adam Hulk'tan bir anda Şirin Baba'ya düşmüştü gözümde. O da öyle hissediyor olmalıydı ki yüzünde 'Bırakıyorum bu işi' dermiş gibi bir ifade vardı. Diğer adam bana uzandığında kollarını geri çekmesine yetecek tek hareketimle ondan da kurtuldum. Eli erkekliğine giderken gözleri acıyla bakıyordu. Başka zamanda olsak gülebilirdim. Önüme dönüp bana doğru gelen bir adamın saçımı kavramasından son anda geri çekilerek kurtuldum ve uzattığı elini bileğinden tutup çevirdim. Onu önüme çektiğimde dizinin arkasına tekme atıp onun diz çökmesini sağladım. Hafta sonu Bora'yla yaptığım çalışmalarda Bora'nın önümden pizzayı alıp çalışmaya devam etmem gerektiğini söylediği zamanda ona hakaret etmek yerine ne kadar haklı olduğunu söylemem gerekiyordu. Aylardır yaptığımız çalışmalar etkisini gösteriyordu.
Kurtulduğum diğer adamı da ardımda bıraktığımda Savaş hızlı adımlarla bana doğru geliyordu. Üç adamı haklayabilmiştim. Hepsi de Savaş'tan cüsseliydi. Zihnimde aksiyon filmlerindeki heyecanlı şarkı vardı. Yumruğu kaldırdığım sırada çenemden kavrayıp kendine doğru çektiğinde o heyecanlı şarkı, yarışma programlarında soruyu yanlış bilen yarışmacıya ithafen çalan o melodiye dönüşmüştü.
Havamı yediler.
"Önce yüzüme tükürdün. Sonra bir korumamın bamyasını hıyar yaptın. Şimdiyse bana vurmaya kalkışıyorsun ha?"
"İstersen tekrar tükürebilirim," dediğimde çenemi tutan ellerini enseme kaydırıp başımı eğmemi sağladı ve beni ensemden tutarak mekâna doğru ilerlemeye başladı.
Barakaya girdiğimizde beni öne doğru attı ve son anda yerden destek alıp güzel burnumun, tıp kitaplarına konu olmasına engel oldum. Kendimi sırt üstü çevirirken acıyla inledim. Sürü gibi olan adamlar Savaş'ın ardından mekâna girerken Savaş alfa gibi gözüküyordu. Kuyruğu kesilmiş bir kurt.
Bu düşünceme gülebilirdim tabii, Bora'yı ite kaka mekâna sokmuyor olsalardı. Elim soğuk mermerde gezinirken nefesimi titrekçe üfledim ve gözlerimi tavana çıkardım. Bora tahminimce sandalyeye bağlanıyordu çünkü ettiği küfürlerin haddi hesabı yoktu. Bir bana bağırıyordu, ona bakmam için. Bir Savaş'a bağırıyordu bana bakmaması için. Açıkçası ben de bağırmak istiyordum.
"Yeri sevdin sanırım."
"Kıçım da seni sevdi," diye tısladım gözlerimi hâlâ tavanda gezdirirken. Üçgen şeklinde uzanan çatının gerçekten tadilata ihtiyacı vardı. Bölük bölük çatlaklar yüzünden içerisi soğukken, kırılan kısımlardan yansıyan ışık mekânı dolduruyordu ve mekândaki tek karanlık Savaş olarak kalıyordu. Yerden kalkmak için de üstün bir çaba harcadıktan sonra eteğimi düzeltip gözlerimi Savaş'a çevirdim. Duvara yaslanmış beni izliyordu. Her bir tepkime kaçırmadan bakıyor ve sanki aklına kazırmış gibi dikkatle izliyordu.
Savaş "Kıçını ben de severim," dediğinde onu umursamayıp bakışlarımı Bora'ya çevirdim. Bağlandığı sandalyede bana bakıyordu. Bana güneşi anımsatan saçlarının bir tutamı alnına yaslanmıştı. Gözleri ilk defa parlamıyordu. Kendisi için endişelenmediğini biliyordum. O hiçbir zaman kendisini düşünmezdi.
"Onu umursamadığını söyledin ama şimdiki yüz ifadeni bir görmelisin." Gözlerimi Savaş'a çevirdim. Keyifle kıvrılmıştı dudakları. Zevkle harmanlanmıştı yeşil gözleri. Acıya bürünmüştü dudakları.
"Ne varmış?" dedim ters ters. Yüzümü ifadesiz tutmaya çalışıyordum. Bora'yı umursamadığımı düşünürse onu bırakabilirdi. Onu bırakmalıydı. Bırakması için her şeyi yapardım. Benim ölmemi istemediğini biliyordum ama onun Bora'yı öldürmesini ne engellerdi ki?
"Onu seviyorsun," dedi sanki bir rüyadan uyanırmış gibi. Ya da o rüyaya yeni dalıyordu. Yaslandığı duvardan doğruldu. Dolun hemen yanında, bu ortamda hiçbir şeye dokunmak istemiyormuş gibi kollarını kendine sarmıştı ve gözleri iğrentiyle bakıyordu çevreye.
Ben de sana iğrentiyle bakıyorum pislik.
Savaş göz hizama girdiğinde Dolun'a kötü bakışlar atmayı kesip gözlerimi ona çevirdim. "Onu sevmiyorum," dedim. "Kimseyi sevmem. Biliyorsun."
Sesimin inandırıcı çıkmasını umuyordum. Yüz ifademi sabit tutmak konusunda daha iyiydim. Kaç kez ağlamak isterken gülmüştüm, gülümsemiştim. Bu konularda iyiydim. Ama ses her şeyi mahvediyordu. Ya da bakışlar. Gözlerimi ondan kaçırırsam daha fazla pot kıracağım için gözlerine bakarken başka şeyler düşünmeye çalışıyordum. Pandaların rakı içip kalça salladıklarını düşündüm. Saçma olsa da aklımı dağıtmaya yetmişti.
"Öyle diyorsan öyledir," dedikten sonra tehditkâr bir sırıtış yerleştirdi yüzüne. Keyif alıyordu. Tehlikeli olan her şeyden keyif alıyordu. Tehlikenin kime göre olduğu umurunda değildi.
Başıyla işaret verdiğinde adamlar bana yaklaşmaya başladı. Bora bağırırken ben bir adım bile gerilemedim. Gerilesem de tutacaklardı, dursam da. Ne fark ederdi ki? Bana yarar sağlamak yerine Savaş'ın bakışlarının daha da küçümser olmasını sağlıyordu tepkilerim.
Bora'nın oturduğu sandalyenin bir metre kadar karşısına koydukları sandalyeye omzumdan ittirerek oturtturdular ve kollarımı geriye doğru çekip bağlamaya başladılar. Bora'ya bakmamaya çalışıyordum. Parlamayan gözlerini sevmiyordum. Ben parlayan gözlerine alışmıştım ve şimdi o da çaresiz olunca korkum artıyordu.
Bir adam elindeki iple Bora'nın arkasına geçti. İpe dikkatle baktığımda iğnelerle çevrilmiş olduğunu gördüm ve nefesimi tuttum. Gözlerim direkt Bora'ya döndü. Oysa benim arkama bakmış, kaşlarını çatmıştı.
Başımı geriye çevirip arkama bakmaya çalıştım. Aynı ipi tutan başka bir herif arkamda dikiliyordu. Nefesimi titrekçe üfleyip başımı önüme çevirdim. Bora'nın gözleri irileşmişti.
"Orospu çocuğu!" diye bağırdı Savaş'a. "O iğneleri tek tek götüne sokacağım."
Savaş'ın kaşları kalktı ve alt dudağını ısırdı. Dudağı dişinden kurtulduğunda gerildi ve Savaş'ın sırıtışından bir kez daha nefret ettim.
"O iğneleri kendinden çıkarman gerecek önce," dedikten sonra ipi tutan adama emir verdi. Adam diz çöküp ipi Bora'nın kollarına değmeyecek şekilde doladı ve bir anda uçlarından çekti. İğneler Bora'nın tenine gömülünce Bora'yla aynı anda bağırdım.
Sanki bana değmiş gibi ben de hissetmiştim. Savaş'ın gözleri bana dönünce yüzümdeki dehşet ifadeden kurtulmaya çalıştım ama hızla inip kalkan göğsüme engel olabileceğimi sanmıyordum. Gözlerimin dolmaması için üstün bir çaba harcıyordum. Tek bir iğne parmağıma battığında bile Bora'ya nazlanan ben şimdi Bora'yı kollarına iğneler batarken izliyordum.
"Sorun yok," dedi gözlerimin dolduğunu görünce. Başımı onaylamazca salladım. Vardı. Sorun vardı. Canının ne kadar çok yandığını tahmin edebiliyordum. Elimden gelse buradaki herkesi kül ederdim Bora'nın canı yanmaması için. Ama elimden gelmiyordu işte.
Kollarıma çarpan havayla başımı geriye çevirdim. Benim arkamdaki adam da tenime değmeyecek şekilde ipi koluma dolamıştı. Bora ne olduğunu fark ettiğinde "Hayır, hayır!" diye bağırmaya başlamıştı. Gözlerimi sıkıca yumdum ve gelecek acıyı bekledim.
"Birbiriniz için her korktuğunuzu gösterdiğinizde birbirinizin çektiği acı artacak," Savaş'ın sözüyle gözlerimi araladım. Gözlerini Bora'ya çevirdi.
"Bebeğim için çok korkuyorsun Berkay."
Bebeğim lafına mı kızayım, Bora'ya, Bora'nın nefret ettiği çocuğun ismiyle seslenmesine mi güleyim bilememiştim. Tenime batan iğnelerle ikisini de yapamadım ve çığlık attım. Başım öne doğru eğilirken gözlerimi sıkıca yummuştum. Boğazımın acımasına sebep oluyordu çığlıklarım. Her saniye geçtikçe acı azalmak yerine artıyordu. Sanki daha da sıkıyormuş gibiydi.
Tabii ya. Bora benim için korkuyordu. Savaş'sa daha çok sıkmasını emrediyordu.
"Dur artık ne olur."
Acıyı çeken ben olmama rağmen yalvaranın Bora olması mantıksızdı. Bu kadar bağırmam yerine bana merhamet etmesi için yalvarmam gerekiyordu. İplerden kurtulabilmek için eğilmek yerine sırtımı sandalyeye yaslayıp acımı azaltmam gerekiyordu. Ama gerçekler değişmezdi. Acı çekerken azalmasını değil bitmesini isterdik. İplerden kurtulursam bitecekti, doğrulursam azalacaktı.
"Şunu yapmayı kes! Daha da yakıyorsun canını! Duyuyor musun beni?"
Bora'yı duyuyordum ama algılayamıyordum. Gözlerimi kapatmış karanlığı izliyordum. Duyduğum şeyler çığlıklarımdı. Bora hâlâ benim için korktuğunu gizleyemiyor olmalıydı. Bunun nereye kadar gidebileceğini merak ediyordum. Daha ne kadar sıkabilirlerdi ki ipi?
"Güzelim, beni dinle. Sen bağırdıkça odaklanamıyorum anladın mı? Senin yüzünü göremedikçe canının çok yandığını hissettikçe yüzümdeki ifadeden kurtulamıyorum. Lütfen doğrul. Yalvarırım canını daha da yakıyorsun böyle."
Yavaşça doğruldum. Dudağımı ısırıp çığlıklarımı kestim. Gözlerimi de yavaşça araladım. Yaşlar bunu bekliyormuş gibi yanağımı ıslatmaya başlamıştı.
"Onun için korkmuyorum," dedi Bora. Yüzünü ifadesiz tutmaya çalışıyordu ama bakışları acı doluydu. Nasıl göründüğümü tahmin edebiliyordum. Muhtemelen ısırmaktan dudağımı patlatmıştım. Metalik tadı alamıyordum çünkü hissettiğim acıya odaklanmıştım. Ve saçlarım terden yanaklarıma yapışmış olmalıydı. Kolumdan akan kanları görmek için de zorlanıyor olmasa gerekti.
İp kollarımdan bir anda çekildiğinde dudağımı serbest bırakırken nefesimi titrekçe dışarı üfledim ve gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Kollarım yanıyordu ama yine de kızgın kumdan soğuk denize doğru adım atmış gibi hissediyordum. Deminki acının yanında şu an hissettiğim acı hiçbir şeydi.
Bora'nın arkasındaki adam tekrar yerde diz çöktüğünde gözlerim irileşti. Bunu tekrar mı yapacaktık? Kalbimin atışları hızlanırken yüzümü ifadesiz tutmaya çalışıyordum. Korktuğumu belli edersem ipin uçlarını çekecekti ve ben tekrar Bora'nın acı çektiğini görecektim.
Bu gerçek korkumu arttırmıştı ama gizlememi de sağlamıştı. Gözlerimi Bora'nın arkasındaki adama çevirdim. Savaş'tan emir bekliyordu. Belki evde onu bekleyen bir ailesi vardı. Eve giderken bakkala uğrayıp çikolata alacağı, sevindireceği çocukları. Ama burada şimdi ipi çekmeyi bekliyordu. Savaş'tan emir aldığında acımadan ipi çekecekti ve Bora'nın bağrışı ona müzik gibi gelecekti.
"Siktir çok heyecanlı." Bora'yla ikimiz de Savaş'a ters bir bakış attık. Bir elinde tutacağı çekirdeği eksikti. Dikkatle bakıyordu ikimize de. Keyifliydi. Yüzüne yaydığı sırıtışı bunu gösteriyordu. Benim acı çekiyor olmam onu mutlu ediyordu. Adını doğru söylemeyi şiddetle reddettiği Bora'nın acı çekmesinden de hoşlanmış gibi duruyordu.
"Yoksa korkuyor musun Kumsal?"
"Televizyon sunucuları gibi davranmayı kes," diye tısladım. "Ne?" deyip alayla güldü. Ellerini açıp arkasındaki adamlarını gösterdi. "Seyirci olacakları merak ediyor."
"Piçin tekisin," diyen Bora'ya teşekkürlerimi belirten bir bakış yolladım.
"Bununla gurur duymuyorum," dedikten sonra ellerini cebine yerleştirdi. Giydiği siyah asker botlarıyla, araladığı bacaklarına sarılan siyah dar pantolonuyla ve üzerine çektiği koyu yeşil bluzunu tam kapatamayan siyah montuyla, sağa eğilmiş koyu saçlarıyla güzel görünüyordu.
"Kumsal korkmuyor gibi gözüküyor Berkant. Sence ona bir ilham verelim mi?" Savaş'ın dediğiyle birlikte Bora'ya döndüm. Bir daha ona başka bir şekilde seslenirse iğne falan demeyip iplerden kurtulacakmış ve yumruğunu sallayacakmış gibi duruyordu.
"Bence verelim," dedi Bora'nın kötü bakışları dışında cevap alamayan Savaş kendi kendini cevaplayarak. Adama işaret verdiğinde adam ipleri biraz çekti ve Bora'nın vücudu kasıldı. Fazla bastırmıyordu ama iğneleri değdirmeye başladığını anlamıştım. Savaş ilham kaynağından memnun olmuş muyum diye gözlerini yüzüme çevirdi. Yüzümü ifadesiz tutmaya çalıştım ama ne kadar acı çektiğini tahmin etmeye çalışıyordum.
"Malzemeyi kısma. İlham yeterli gelmedi herhalde," dedi Bora'nın arkasındaki adama Savaş. Adam mesajı alıp ipin uçlarını hızla çektiği Bora acıyla inledi. Gözlerimi kırpıştırıp kıpırdandım. Gözlerim yere damlayan kanlara dalmıştı. Damlayan damlalar arttıkça Bora'nın sesleri de yükseliyordu. Kendimi zorluyordum ama kan arttıkça korkumda artıyordu.
"Savaş yeter artık korktuğunuz sürece acı çekeceksiniz demiştin. Korkmuyorum. Kes artık şunu."
"Korktuğunu biliyorum."
Gözlerimi ona çevirdim. "Ama göremiyorsun. O yüzden artık kes şunu."
İşaret parmağıyla burnunu kaşırken düşünceli görünüyordu. Daha fazla keyif alacağını ummuş olmalıydı. Ama rol yapmada gittikçe gelişiyordum. Hadi ama ben alakam olmayan bir kızın kimliğiyle yaşıyordum. Korktuğumda daha çok acı çekeceğini düşünebilecek durumdayken yüz ifademi sabit tutabilmeliydim.
"Piçin tekisin derken Baran haklıydı. Piçin tekiyim ve sözlerimi de tutmam," dedikten sonra Bora'ya yaklaşmaya başladı. Sandalyede öne doğru gitmeye çalışırken "Savaş ne yapıyorsun?" diye bağırdım. Arkasındaki adamı elini kaldırmasıyla yollayıp Bora'nın arkasına geçti. Kollarından ipi çektiğinde Bora'yla beraber ben de rahatlamıştım ama ipi Bora'nın boynuna dolayınca gözlerim pörtlemişti.
"Savaş!" diye haykırdım. Savaş umursamadan ipin uçlarını çekti. Anında boğazından kanlar boşalmaya başlarken Bora gözlerini irice açmış, bağırmamak için kendini kasıyordu. Sandalyede tepinirken gözyaşlarıma engel olamıyordum.
"Savaş yapma dur artık!" diye bağırdım. Lanet olsun sanki acısını ben hissediyordum.
"Savaş yalvarırım dur! Kes şunu, bırak şu ipi ne olur!"
Hıçkırarak ağlarken konuşmaya çalışmak, suda nefes almak gibiydi. Boğuluyordum. Boğulduğumu hissediyordum. Bora kadar hissediyordum hem de.
"Dur artık..."
"Onu öldürebilirim," dedi kararla. Gözlerim yaşlıyken ve yanaklarımın kuru bir kısmı yokken başımı onaylamazca salladım ve ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. "Yapma."
"Söyle," diye bağırdı.
"Ne bekliyorsun?" diye bağırdım ben de. Şimdi yeşilden çok siyah gözüken gözlerini gözlerime dikmiş sinirle soluyordu. Bora'yı kaybedemezdim.
"Ona değer verdiğini söyle!"
"Ona değer veriyorum!" diye bağırdım hiç beklemeden.
"Onlara değer verdiğimi söyle."
Kime değer verdiğini bilmeme rağmen "Onlara değer veriyorsun!" diye bağırdım Savaş'ın gözlerine, kızarmış gözlerimle bakarken. Kalbimin sesi Bora'nın bağrışlarını örtüyordu. Ama akan kanı örtebilecek hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey.
"Onlara değer veriyordum!" diye kükredi. "Lanet olsun onlara değer veriyordum! Ve sen bana kimseye değer vermemem gerektiğini söyledin."
Onu anlamıyordum. Dediği şeyleri anlamıyordum. Bağrışı adamları geriletiyordu. Vücudumu titretiyordu. İsterik bir şekilde başımı onaylamazca sallarken tek yapabildiğim ağlamaktı.
"Seni dinlemedim ve ne oldu bir baksana!" Yerimde sıçradım ve bir kez daha hıçkırdım.
"Savaş lütfen..."
"Savaş lütfen ha?" diye bağırdı öfkeyle. Kalın kaşları neredeyse birleşecek kadar çatılmıştı. Gözleri gözlerime bakarken boğazını sıktığı kişinin Bora değil de ben olmamı istediğini düşünüyordum. Belki bana baktığı için ipi çekiyordu. Ya da ben ona baktığım için.
"Bana sevdiğin bir şey söyle," dedi. Bağırmamıştı. Ama yine de titremiştim. Ses tonu öylesine nefret doluydu ki.
Kalbim taş kırma makinesi gibiyken sevdiğim bir şeyler aradım. Bu soruyu Kumsal'a sorduğunu fark ettiğimde aklıma hiçbir şey gelmemişti. Kumsal ne severdi ki?
"Kediler," dedim kekeleyerek. Ağlamamamı durduramıyordum. Bir parçam gibi olmuştu. Sanki doğduğumdan beri ağlıyormuş gibiydim.
"Kediler," dedi düşünürcesine. Gözlerime bakıyordu hâlâ Ama farkında olduğunu sanmıyordum. İpi bıraktığında Bora'nın vücudu öne doğru eğildi. Hiçbir zaman hissetmediğim bir korku kapladı bedenimi. "Ölmedi değil mi?" diye bağırdım. Savaş cevap vermediğinde ağzıma gelen bütün küfürleri bağırmaya başladım. Sandalyede tepiniyor, iplerden kurtulmaya çalışıyordum. Gözlerim Savaş'ta, Bora'da ve yerdeki kanlarda geziniyordu.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!