İnatçı
Bile bile yavaş ilerliyordum. O 'Hızlan' diye uyardıkça adımlarımı yavaşlatıyordum. Gözlerim baygın bir şekilde çevrede gezerken dirseğimden çekildiğimde çığlık atmamamı gördüğüm yeşil gözler engelledi.
"Dalga mı geçiyorsun benimle? İki saattir sana hızlan diyorum ve dönüp baktığımda aramızda neredeyse on metre görüyorum."
Dirseğimi ondan kurtarıp saçlarımı geri attım ve kaşlarımı çatarak baktım. "Motor mu takayım Savaş? Zaten gecenin kaçında beni uyandırdın kendi can korkuna."
Arkasındaki ayın parlaklığını aratmayan gözlerini kıstı. Elini saçlarına geçirip gözlerini kaçırdı ve birkaç küfür mırıldandı. Gözlerimi devirip ayağımla ritim tutmaya başladım.
"Sen burnunu sokmasaydın şu anda o bunak bizi yakalama planları yapmak yerine gökyüzüne bakarak hayatını sorguluyor olurdu. O yüzden o çeneni kapat ve beni takip et."
Ellerimi omuzlarına çıkardım ve sertçe ittirdim. İri cüssesi sayesinde onun aksine ben gerilemiştim. Gülmemekte zorlanırmış gibi dudağını büzdü ve gözlerini kaçırdı. Nefesimi dışarı üfledim. Biraz önceki fiyaskoma rağmen kendimden emin bir ses tonuyla "Bir daha bana karşı emir kullanırsan o çirkin kafanı güzel bir şekilde koparacağım," diye tısladım. Ve ben aksiyon filmlerindeki yumruk sahnelerinde bile gözlerini kapatan kız...
"Pekâlâ. O çeneni kapatıp o ayaklarını ben ittirmeden önce hareketlendirir misin?"
Alayına "Kapa çeneni," diye homurdanıp omzuna vurdum ve ilerlemeye başladım. Çenesine düşmemek için adımlarımı hızlı tutuyordum. Güzü severdim. Rüzgârın tenime dokunmasını, geride bıraktığı karıncalanma hissini de.
Çiseleyen yağmurda ilerlerken Savaş'ın gölgesine bakıyordum. Yere düşen gölgesi kendisini aratmıyordu. Gözleri olmasa o da baştan aşağı siyahtı ve renkli bir yerde olmasına rağmen kendi rengini, siyahı ön plana çıkarmaktan çekinmiyordu.
"O adamla konuştuğumuzda elimize ne geçecek?" dedim ellerimi montumun cebine koyarken. Elime gelen kâğıda sırıttım. Montumun cebinde para bulmaya bile sevinen biriydim. Benim ne işim olabilirdi, Arslan gibi adamlarla, Savaş'ınkiler gibi oyunlarla.
"Arslan'ın çenesini kapatacak."
"Silahını da tabii," diye ekledim parayı parmaklarımın arasından geçirirken. Beni uyandıracak hiçbir şey güzel olamazken bunun bir de Savaş olması berbattı. Evime kadar gelmiş, Bora'yı geçmiş odama girmiş beni dürterek uyandırmıştı. Aslında dürtmek onun yaptığı hareketlere kibar kalırdı. O gün tüm iyi (!) düşüncelerime rağmen Savaş yakalanmamıştı. Ben de yakalanmamıştım. Savaş'tan sonsuza kadar kurtulabilecekken vicdanım ve merhametim yüzünden yine kendi ayağıma sıkmıştım. Böyle kötü bir adama nasıl merhamet edebildiğimi bilmiyordum. Hayat hâlâ benden bütün güzel şeyleri almamıştı demek ki. İnsanlığımdan bir şey kaybetmemiştim.
Yine de Savaş'ın önceliği ben değil Arslan'dı şu anda. Bu yüzden artık Cenk'e odaklanabilirim demişken... Savaş tarafından uyandırılıyordum. Adamın en normal hareketi bile suç içeriyordu. Evime nasıl girmişti?
Zaten Savaş kadar olmasa da benim de Arslan'a pek gözükmemem gerekiyordu bu yüzden Cenk'le olan işlerimi çok da göz önünde halletmemeliydim. Savaş buraya gelmemizin bizi ipten alacağını düşünüyordu ve beni de zorla getirmişti.
"Neden arabayla devam etmiyoruz?" dediğimde bakışını üzerimde hissettim ama dönüp ona bakmadım. Geçtiğimiz boş sokaklara ses getiren ayak seslerimizi saymakla meşguldüm. Her endişelendiğimde kendime uğraşacak bir şey bulurdum. Belli bir noktaya kadar arabayla gelmiştik ama sonrasında inmiştik ve yürüyerek devam edeceğimizi söylemişti. Tam o sıra arabayı alıp geri kaçtıktan sonra uyumaya devam etmek istemiştim.
"Bu mekâna arabayla gelirsen diğer gün polisler kapına dayanır."
"Ha?" diye bir tepki koydum bakışlarımı ona çevirirken. Zaten adım seslerimiz benim matematiğimin el atamayacağı noktalara gitmeye başlamıştı. Yere bakarak ilerliyordu ama tökezlemiyordu. Onun tökezleyeceği günleri görebilip göremeyeceğimi merak ettim. Yeni yeni çıkmış sakalları dokunma isteği veriyordu. Karışık saçları kulaklarını örtüyordu ama her rüzgârda geriye yatan saçlarından kulaklarının küçük olduğunu görebiliyordum.
"Mekâna girmiyorlar ama mekândakilerin mekâna girerken veya çıkarken kimliklerini belli edecek bir şeylerini yakalarlarsa diğer gün enselerine çöküyorlar. Yaptığım hiçbir işte onlara kanıt bırakmadığım için zaten yeterince sinirliler, onlara açık vermek istemiyorum."
Ayakkabılarımı yerdeki taşlara sürte sürte ilerlerken fazlasıyla memnundum. Bugün de içimden bir ses tehlikeli olacak, koşmamız gerekecek diyordu ve yine topuklu ayakkabı giymiş olsaydım, artık koşmaya çalışmaz bileklerimi uzatır, 'Alın kesin' derdim.
Sıkı topladığım at kuyruğu saçlarım, saçlarımın önüme gelmesini engelliyordu ama kulaklarımın kızarmasını sağlıyordu. Daha evden dışarıya adım attığım an burnum ve kulaklarım buz kesmişti. Savaş tahta bir evin önünde durunca ben de yanında dikildim. Tahtalardan oluşan, zorlasan iki küçük odalı olacak ev, Savaş'ın bahsettiği mekân için zihnimde oluşan bir görüntüyü kesinlikle yansıtmıyordu. Burası bardan çok, çiftlik hayatı yaşayan emeklilere göreydi.
"Gerçekten mi?" dedim böyle bir evi beklemediğimi yansıttığım sesimle.
"Ne o? Beğenemedin mi?" dediğinde elimi kaldırıp evi gösterdim ve Savaş'a ters bir bakış attım. "Pardon ama Arslan'ın ağzını kapatacak birine mi geldik yoksa Arslan'ın bahçıvanına hangi çiçeği daha çok sevdiğini sormaya mı?"
Çenesini sıvazlarken sırıttı. "Bu lafını hatırlatacağım."
Bir şey dememi beklemeden tahta evin kapısına doğru ilerlemeye başladı. Ben de Savaş'ın peşinden ilerledim. Evin kapısı verandaya adım attığımızda gıcırdamıştı ki bu benim Savaş'a 'Bak gördün mü?' bakışı atmamı sağlamıştı. Hiçbir şey demeyip önüne döndü. Bir şeyler biliyormuş gibi bir hali vardı.
Elini kapının kulpuna getirdi. Ben açacak sanarken o aksine kapının kulpundan destek alıp ayağını kapı kenarına yasladı ve kapının üzerindeki çıkıntıdan bir şey alıp aşağıya atladı. Ben elinde parlayan şeyi görmek için birkaç adım yana kayarken o elindekini kapı kenarına hizalayıp ittirdi. Kapı gürültüyle açıldığında başını bana çevirip göz kırptı. Ona sorgulayarak kaş göz yaptım. Havalı bir girişi olabilirdi ama hâlâ bir bahçıvanın ya da çiftçinin evinin olduğunu düşünüyordum.
Başını beni mal olarak gördüğünü gösteren bir şekilde onaylamazca salladı ve önüne dönüp aralanmış kapıyı ittirdi. Karanlık giriş de düşüncemi değiştirmeye yetmemişti. Elimi duvarlarda gezdirirken düşmemeye ya da bir şeye çarpmamaya çalışıyordum.
Yüzüme ışık geldiğinde gözlerimi kısıp elimi yüzümün önünde tuttum. Savaş fenerini yaktığı telefonu bana doğru tutuyordu. "Beni takip et. Alt kata ineceğiz."
"Yoksa kazma kürekler alt katta mı?" diye dalga geçtim. "Pek sayılmaz," dedi keyifli sesiyle. Ayak seslerini duyduğumda her ne kadar alt kattan medet ummasam da arazinin ortasındaki ışıksız bir evde tek başıma kalma korkumdan tıpış tıpış arkasına düştüm. Işığı ileri tutuyordu ve bu şekilde yeri boylamamak için gördüğüm eşyalarda kenara çekiliyordum. Geniş bir kütüphane gördüğümüzde Savaş durdu. Telefonu bana uzattığında ona ne yaptığını sorgular bakışlar atmama rağmen telefonu aldım ve kütüphaneye doğrulttum. Kütüphaneye yaklaştığında bir kitabı çekip çıkartacağını ve kütüphanenin sağa doğru kayarak bir tünel ortaya çıkaracağını sandım ama onun yaptığı şey çok daha başkaydı.
Attığı tekme sayesinde birkaç raf yere serilirken Savaş onları arkaya itekleyip eğildi ve açılan rafların ardındaki duvara bir tekme daha geçirdi. Duvar sandığım şey sesle geriye doğru düştü ve merdivenlerden ortaya çıktı.
"Vay be," diye mırıldandım. "Çok müthiş."
"Dalga mı geçiyorsun?" dedi doğrulup saçını karıştırırken. "İki üç merdivenden geçmek için kıyak dursun diye gizli yerler yapmışlar ama şu köşeye merdiveni koysalar çok daha zahmetsiz olurdu."
"Aksiyonu kalmazdı," dedim bilmiş bilmiş. Bana ters bir bakış attı. "Yemişim aksiyonu. Her yerim ağrıyor zaten. Ayrıca daha kolay bir girişi de var ama hem sana şov yapmak istedim hem de kalabalıktan geçmek istemedim."
Yüzünde ve boynunda gözüken geçmemiş morluklara baktıktan sonra omuz silktim. "Dikilmeye devam edeceksen kolaylık sağlamak için tekmeyi kıçına basabilirim."
"Çok kibarsın ama kalsın," diye tısladım merdivenlerden inerken. Arkamdan merdivenlere inip geri döndü ve aşağı düşmüş kapağı alıp açık duvarı kapattı. Önüne döndüğünde ben de önüme dönüp inmeye devam ettim. Her indiğim merdivende mırıltı gibi gelen sesler yükseliyordu ve ritmi oluşturuyordu. Merakla Savaş'a baktığımda ellerini pantolonunun cebine koydu ve omuz silkti. Gözlerinde zafer pırıltıları vardı.
Böylelikle alt katta çiftçinin malzemeleri olduğuyla ilgili düşüncem çürümüş oldu. Savaş buraya daha önce gelmiş olmalıydı ki yaptığı her şeyden emindi. Merdiven bitiminde yol ikiye ayrılıyordu. İki yolda karanlık olduğu için olduğum yerde kalmak daha mantıklı ama illa bir yerden gideceksek...
"Bence sağ," deyip sağa yöneldim. Adım seslerinin uzaklaştığını fark ettiğimde arkama baktım. Savaş soldan ilerliyordu. Geri dönüp hızlı adımlarla ona yetiştim.
Dirseğimi yavaşça karnına geçirdim. "İnsan bir söyle..."
Sözümü kesmemi sağlayan gürültüyle dudaklarım aralanmıştı.
"Aman Tanrım," diye mırıldandım ama kendim bile duymamıştım. Havada uçan içki şişeleri- ve sanırım şu havadaki siyah şeylerden birkaçı sutyendi- etrafa yayılan ter kokuları, baş ağrıtan yüksek sesli müzik ve göz acıtan sigara dumanları.
"Kürek yokmuş," diye bağırdı Savaş sesini duyurabilmek için. Yüzündeki alaylı sırıtışa sinirle baktım ve kollarımı birleştirip gözlerimi kaçırdım. Pekâlâ mekân tahta ev değildi. Mekân tahta evin altındaki bu hazineydi. Burnuma gelen kötü kokularla yüzümü buruşturdum. Pek de hazine sayılmazdı aslında...
Savaş ilerlemeye başladığında, birbiriyle dans eden, çoğu çıplak bedenlerin arasında arkasındaki yerimi aldım. İlerlerken montuma sıkıca sarıldım ve mümkün olduğunca az kişiyle temas etmeye çalıştım ki en azı bile yüz kişiyle falan tenlerimizin değmesiydi.
Yanından geçtiğim bir adam elinde tuttuğu içki bardağını kaldırdı ve bana yamuk bir gülüş atıp bacaklarımı beğeniyle süzdü. O ana kadar ne göz rengimi, ne saç rengimi, ne de burnumun olup olmadığını fark ettiğini sanmıyordum. Tek ilgisi bacaklarımdı. Sonunda yüzüme bakmayı da akıl edecek olmuş ki bakışlarını yavaşça yüzüme çıkardı. İçkiyi bana doğru uzatıp "İçelim sevişelim bebeğim," diye bağırdı.
Ses tonuna mı, beni süzdüğüne mi, yoksa dediği lafa mı yoksa hepsine mi bilmem bir şeye sinirlendim ve yumruğu suratına geçirdim. "Git önce burnundaki kanı temizle," dedikten sonra iğrentiyle ekledim; "Bebeğim."
Adam eliyle burnunu kavradıktan saniyeler sonra yanından geçen birinin elindeki içkiyi aldı ve sırıtarak içmeye devam etti. Biraz önce olanları hatırlamıyor gibiydi. Yüzümü buruşturdum. Burada ne biçim bir uyuşturucu dağıtıyorlardı?
"Yanımdan ayrılma dediğimi hatırlıyorum," deyip dirseğimden tutup çekelemeye başladı Savaş.
"Hayır demedin."
"Benimle laf yarışımı yapıyorsun?" dedi ters ters. Gözlerimi devirdim. Ona gelen hiçbir lafı kaldıramıyordu. Ya da kaldırmayı tercih etmiyor, karşındakine kaldırması gereken bir şeyler veriyordu.
Bağırmak zorunda kaldığımız mekândan şimdiden iğrenmiştim ki daha gireli birkaç dakika oluyordu. Bitmek bilmeyen pistte oldukça ilerlediğimizde Savaş durunca ben de durmak zorunda kaldım ve dirseğimi ondan kurtardım. O çekeleyince çoğu insan bana dokunamıyordu çünkü Savaş'ın cüssesiyle yolumuzdan çekiliyorlardı. Savaş burada ya tanınıyordu ya da onu gördüğüm ilk günkü bana baktığı gibi bakıyordu çevresine de. Kimsenin bana dokunamamasından memnun olduğum için kolumu ondan çekmemiştim ama şimdi durduğumuzda göre ona gerek yoktu.
"Şu odayı görüyor musun?" diye bağırdığında eliyle gösterdiği yere baktım. Birkaç kapı vardı ama sanırım önünde adamların durduğu kapıyı ima ediyordu. Elimi o kapıyı göstermek için kaldırıp "Şu oda mı?" diyeceğim sıra bir kızın kafasına elim çarpınca dudağımı ısırdım.
'Pardon' diyecektim ama kız sinirle bana dönüp "Ne yapıyorsun be sürtük?" dediğinde bütün kibarlığım gitmişti.
Elindeki içkiyi alıp suratına doğru fırlattım. İçki suratına yayılırken cam bardağın çarptığı yanağı kıpkırmızı olmuştu. Koyu renk gözleri, öfkeyle yanıyordu. Bardak yere düşüp kırıldı ve aynı anda kız da benim saçlarıma yapıştı.
Ama saç olmamıştı işte...
Ben kolunu çizip saçımı kurtarmaya çalışırken belimden tutulup birden çekildiğimde kız da saçlarımı bırakmak zorunda kalmıştı. Savaş beni bir kenara kızı bir kenara fırlattıktan sonra başta kalabalıklığına homurdandığım bar, şimdi kalabalıklığı sayesinde benim yere düşmemi engellemişti.
"Şu mevzuyu kapattıktan sonra ne bok yersen ye ama şu iki dakika rahat dur," dedi Savaş sinirli gözlerini gözlerime dikip.
"Görmüyor musun kızın ne yaptığını? Bir çarptık diye hemen..." Arkasında gördüğüm şeyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Arslan'ın evinde gördüğüm birkaç adam hemen duvarın dibinde etrafta gözlerini gezdiriyorlardı ve elleri bellerindeki silahlarındaydı.
"Savaş bir problemimiz var."
"Lanet girsin," diye homurdandı başını problemin ne olduğunu görebilmek için geriye çevirirken. Benim gördüğüm şeyi gördüğünde yüz ifadesi dehşetlendi ve "Lanet siksin," dedi bu sefer. Başka bir zaman olsa bu dediğine gülebilirdim ama Savaş'ın gerilemeye başladığından anlıyordum ki gülecek zaman değildi.
Adamın bakışlarıyla bakışım kenetlendiğinde adam önce gözlerini gezdirmeye devam etti ama saniyeler içerisinde tekrar bana baktı. Dudakları aralandı ve yanındakini dürtüp çenesinin ucuyla bizi gösterdi. Yanındaki adam bir şeyler söyledi ve hareketlendiler. Önlerindeki insanları Kızıldeniz gibi ikiye ayırıp kenarlara fırlatırlarken olduğumuz yere yaklaşıyorlardı. Savaşla ben gerilerken insanlara çarpıyor, özür dileme gereği duymadan başka bir insanla çarpışıyorduk. Ben insanların arasından geçmeye çalışırken Savaş insanları iki yana fırlatarak ilerliyordu. Adam belindeki silahı çıkardığında Savaş "Boku yedik," derken ben de "Ayvayı yedik," demiştim.
Adamlar birkaç metre ötemizde, bize zarar vermeyi amaçlarlarken bile Savaş sanki havadan sudan sohbet ediyormuşuz gibi durdu ve bana alaylı bir bakış attı. "Birazdan ölebiliriz ve sen hâlâ küfredemiyor musun?"
Dudağımı büzdüm ve silahı doğrultan adama baktım. Kalbim motor gibi hareketlenirken "Haklısın," diye mırıldandım. "Bayağı boka battık," dediğimde Savaş sırıttı elini cebine attı.
"Ne yapıyorsun?"
"Yazı tura atacağım," dediğinde inanıp "Kurtulup kurtulamayacağımız için mi?" dedim. Bana sanki kulağım burnumdaymış gibi baktı ve yavaşça "Hayır," dedi.
Cebinden çıkarttığı silahla beraber cevabını fazlasıyla vermişti. Gözlerim pörtledi ve "Ne yapıyorsun? Elinden beni kaçırarak kaçtın ve bir de adamlarına zarar ver de mezarını tırnaklarıyla açsın değil mi?" diye bağırdım.
"Adamları vurmayacağım," deyip pis pis sırıttı. "Buradan kaçabilmem için..."
"Kaçabilmemiz için," diye ekledim hemen. Kendi başıma bu adamlardan kaçıp o araziyi geçip evimi bulamazdım. Evi bırak, otobanı bile bulamazdım. Savaş'a önümüzdeki yarım saat ihtiyacım vardı ve ölmese iyi olurdu.
"O adamların önüne engel koymam lazım ki onlar onla uğraşırlarken ben de koşarak mekândan çıkabileyim."
"Biz de," dedim tıslayarak. Beni geçiştirirmiş gibi elini salladı ve sonra silahı doğrulttu.
"Sıradaki kurşunum, sigarasını pantolonumda söndüren piç kurusuna," deyip tetiği çekti ve ateş etti. Bir adam acıyla inleyip kolunu tuttu ve silahın sesini duyan birkaç insan duraklayıp çevresine bakındı. Savaş'ın nefretini kaptığı apaçık belli olan adam kolunu sıkıca tutarken Savaş sigarasını kotunda söndüren adamla yetinmeyip boşluğa ateş etti. Onun her ateşiyle çevredeki insanlar telaşlandı ve mekânı dolduran şey müzik değil çığlıklar oldu. İnsanlar polisin geldiğini sanıp, birbirini iterek -genellikle ezerek- çıkışlara giderlerken bizim peşimizde olan adamlar onlarla birlikte bir ileri bir geri sürükleniyorlardı. Herkes bizim olduğumuz taraftan, diğer çıkışa koştuğu için rahatlıkla arkamı dönüp geldiğim yönde koşmaya başladım. Savaş da birkaç ateşten sonra peşime takıldı. Yavaş yavaş indiğim merdivenlerden şimdi koşarak çıkıyordum. Savaş'ın kapattığı metal kapağı hızla açtıktan sonra ayağımı dışarı attım. Savaş daha fazla beklemek istemiyor olacak ki beni ittirdi ve vücudumu dışarıya çıkardı. Ben acıyla inleyip elimle yerden destek alırken Savaş da çıktı ve kapağı tekrar kapattı.
Beni beklemeden tahta evin kapısına yöneldiğinde peşine takıldım ve koşmaya başladım. Biraz önce bomboş olan arazi, diğer çıkışlardan çıkan insanlarla doluydu. Başta koşar olan adımları zamanla yavaşlıyor ve durup arkalarına bakıyorlardı. Tehlikenin geçtiğini fark ettiklerindeyse buldukları kafaya devam ediyorlardı ve gülüşüyorlardı. Taşa takılıp tökezlediğimde düşmekten son anda kurtulup koşmaya devam ettim ve bir daha arkama bakmadım.
"Boşu boşuna geldik," diye tısladım koşuşlarımız yavaşlarken.
"Hayır," dedi keyifli sesiyle. Yürür adımlara dönüp başımı ona çevirdim. Benim aksime oldukça rahat görünüyordu ve yeşilleri parlıyordu.
"Adam geldiğimizi anladı ve şu saç baş giriştiğiniz kız var ya."
"Evet o pislik," dedim memnuniyetsizce.
"Bizi kurtaracak lavuğun kızı."
"Hâlâ pislik olduğunu düşünüyorum," diye tısladım. Omuz silkip elini cebine koydu ve telefonunu çıkartıp rehbere girdi. Ellerinde, büyük telefonu bile küçükmüş gibi duruyordu. Sigara kokusu sindiğine emin olduğum ve koşuş yüzünden dağılmış olan saçlarımdan tokayı sürterek çıkardım ve cebime koydum. Saçlarım omuzlarıma dökülürken rüzgâr saniyesinde geriye attı saçlarımı.
"Yani adam bizim geldiğimizi anlayacak ve hemen 'Kesin bunların Arslan'la problemi olmuştur. Hatta benden yardım istemek için gelmişlerdir. Dur hemen Arslan'ın çenesini kapatayım' mı diyecek?" dedim alayla. Bakışlarını telefonundan çekip bana kısa bir bakış attı. Gözlerini saçlarıma indirdikten birkaç saniye sonra tekrar telefona baktı. Saçlarım Kumsal gibi maşalı değildi ve saçlarımı saldığımda ilgisini çekmiş olmalıydı. Uykumdan uyandırmış olsa da dünden kalan makyajımlaydım ve bu yüzden hâlâ Derin Andaş yerine Kumsal'ı görüyor gibiydi saçlarım haricinde.
"Ona sadece işim düştüğünde giderim. Arslan'la olan mevzumuz da çoğu mekânda duyulmuş. Baktık birkaç güne Arslan lavuğu hâlâ konuşuyor, tekrar geliriz."
"Gelirsin," diye düzelttim. Telefonda birini arayıp kulağına yaslarken bana alaylı bir bakış attı. "Ne o? Demin her şeye kendini de sokuyordun."
"Ben de sana sadece işim düştüğünde gelirim," deyip göz kırptım. Kaşlarını kaldırdı ve 'Sana gösteririm' dermiş gibi başını salladı. Aradığı kişi açmış olacak ki gözlerini gözlerimden alıp ileri baktı ve dikkat kesildi.
"Mekânın gerisinde kalan arazideyim. En fazla beş dakika beklerim. Çabuk gel."
Cevap beklemeden telefonu kapattı ve cebine koydu. O dağıtmasına rağmen her seferinde rüzgârın düz bir şekilde geriye yatırdığı saçlarını usanmadan bir kez daha dağıttı.
Gözlerimi ondan alıp çevreme bakınmaya başladım. Buradan şehir içindeki gözüken yerlerden en yakını bile kilometrelerce uzaktaymış gibi küçük görünüyordu. Savaş her kimi çağırdıysa ben de onunla beraber beklemeye başladım. Tahminimce bir saat içerisinde gün ağaracaktı ve sonunda eve gidiyor olmamız şu anlık tek tesellimdi.
Birkaç dakika sonra önümüzde son model beyaz bir araba durduğunda nefesimi dışarı üfledim ve arka kapıyı açmak için elimi uzattım. Savaş elimi tutup bana doğru itti ve sırıttı.
"Sadece işin düştüğünde gelirsin ha?" dedikten sonra ön kapıyı açtı ve binmeden önce "Telefonunun da kartını aldım bu arada. Çevreyi izlerken fazla dalgın oluyorsun. Saatler sonra eve vardığında beni ararsın. Büyük bir ihtimal ben o sıra yüzüncü uykumu çekiyor olurum," dedi ve göz kırpıp arabaya bindi.
"Savaş!" diye bağırıp öne atıldım ve kapıyı açmaya çalıştım. Manikürlü parmaklarımı kırmayı bile göze alıp kapı koluna yüklenirken Savaş'ın bindiği arabanın sürücüsü gaza basınca elim boşluğa düştü ve yere yapıştım. Son anda yerden destek alıp yüz üstü düşmemi engellemiştim. Dizlerim yeşilliklere sürtünürken hemen başımı kaldırıp arabanın arkasından sinirle "Aptal!" diye bağırdım.
"Beyin fakirliği yaşayan aptal!" diye bağırdım ve sonra arabanın tozu dumana katarak hızla ilerlemesini izledim Söylediklerimi duyacağını düşünmüyordum ama arabanın camını açıp kafasını çıkarmadan sadece elini sallandırdı ve bana orta parmağını gösterdi.
"Evet evet sensin o!" diye bağırdığımda kafasını çıkarabilmişti en sonunda. Yanındaki çocuğa bir şey söylemiş olacak ki araba u dönüşü yaptı ve araba olduğum yerin çevresinde dönmeye başladı yavaşça. Ben tekrar binmeye çalışmayayım diye hareket halindelerdi.
"Beni orta parmağa mı benzettin sen?"
"Ne o? Yoksa benzetilmek istediğin başka bir parmak mı vardı?" diye tısladım ve ellerimle yerden destek aldım. Bölük bölük yeşillik olan taşlı yolda ellerimi yasladığım yeşilliklerin nemi ve toprağı elime de geçmişti.
"Her zaman serçe parmağa benzemek istemişimdir," dedi alayla. Sonra birden ciddileşip "Arabayı üzerine sürdürtürüm, hangi parmak olacağına kendin karar verirsin," dedi tehditkârca. Yeşil gözleri koyulaşmıştı ama sinirinin arkasında, her anındaki gibi bir alay yatıyordu. Bu alaya rağmen arabayı üzerime sürdüreceğine, hatta yetinmeyip beni çiğneteceğine hiçbir şüphem yoktu. Sırf kendisi kaçabilmek için barda birini vurmuştu. Manyak herifin tekiydi. Tamam ölümcül bir vuruş değildi ama sonuçta vurmuştu! Cesaretliydi ama kendi canına da düşkündü. Cesaretini ya kazanacağına emin olduğu anlarda ya da kaybettiğini düşünmeye başladığı anlarda kullanıyordu. Kumsal'ın hayatındaki birini tanımaya başlamam ve de en önemlisi bu kişinin Savaş olması garipti.
"Bana bir baksana. Seni umursadığımı mı sanıyorsun?" diye bağırdım. Ona öfkeliydim. Daha doğrusu saatlerimi yollarda harcamak istemiyordum. Hem yolu bile bilmiyordum! Sırf söylediğim söz, egosunu okşamadı diye beni arabaya almamıştı. Bora'ya nasıl ulaşacağımı bilmiyordum.
"Bakıyorum."
Söyleyeceği sözü her zamanki alaylarından biri olarak düşünüp dudaklarımı bağırmak için açmıştım ki sakin söylediği sözle dudaklarımı birbirine bastırdım. Birkaç saniye lazımdı bana. Birkaç saniye daha sadece bakmalıydık ve ona gözlerinin rengini söyleyebilmeliydim. Yeşilin hangi tonu olduğunu, karanlığın kaçıncı anlamı olduğunu, ifade edebilmeliydim ona.
Cevap vermeyip, ona bakmayı tercih ettiğim için kendisi konuşma gereği duydu. "Eğer sözünü geri alırsan, ben de seni arabaya alırım."
Bunu gıcıklığına yaptığını biliyordum. Söylediğim söz ona falan dokunmuyordu sadece bana küçücük zarar gelmesi bile onu fazlasıyla keyiflendiriyordu. Onun gözlerinde gördüğüm her parıltıda Kumsal'ın ona ne yaptığını merak ediyordum. Çünkü o parıltılar hiçbir sadistte bulanamayacakken hiçbir masum insanda da bulunamazdı.
"O zaman gitsen iyi olur Savaş. Çünkü sözümü geri almayacağım."
Omuz silkti. "Keyfin bilir. Yolu karıştır diye söylüyorum; geldiğimiz yolda değilsin. Ya da geldiğimiz yönde de değilsin. Akıllılık edip arabanın gittiği yoldan gitmeye kalkışma; uzun yolu tercih edeceğiz bayağı karışık bir yol. Eve gitmede en içten dileklerimle, kolay gelsin."
Sinirle dişlerimi gıcırdattım. Arabanın camını kapatmadan önce "Önceden bu kadar inatçı değildin. Özellikle söz konusu kendinsen," dedi ve araba hızla ilerlemeye başladı. Kollarımı birbirine dolayıp ben de ilerlemeye başladım. Nereye ilerlediğim hakkında bir fikrim yoktu. Ya da Savaş'la ne yapacağımla ilgili. Dediği gibi o adam geldiğimizden ve ne için geldiğimizden haberdar olacaksa Savaş'ın ilk amacı oyununu oynamak olacaktı ve bu başka işlerle meşgul olacağı için benle ilgilenmeyecek sandığım hayallerimi suya düşürüyordu.
Kumsal hakkında yeni bir şey öğrenecektim o oyunla, aynı zamanda Derin'den de bir şeyler kaybedecektim.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!