13/37 · %32

Ödeşme

20 dk okuma3.880 kelime24 Kasım 2025

Savaş'ın ağzından:

"Hepsini mi?" dedi moruk şaşkınlıkla.

Ellerimi arka cebime koyarken göğsümü öne doğru itip adalelerimin gerilmesini sağladım ve başımla onayladım. Adamın şaşkınlıktan aralanan dudakları kapanırken başını adamlarından birine çevirdi ve "On, on beş adam alıp malları getirin," dedi. Pişkince sırıttım.

Evet bunun olacağını biliyordum. Bu moruğa para deyince çarkı sikiliyordu. Uyuşturucu kullanmamasına rağmen favorilerinden ikincisi de uyuşturucuydu. Milleti uyuşturucuya başlatıp hayatlarının bitmesini izlemek onun için sinemada oturup film izlemekten farksızdı. Hem para kazanıyor, hem de insanların kıvranmasını ona gelip yalvarmasını keyifle izliyordu.

Bu gece onun geçmişime kazıdığı karanlığı silemesem de ona da bulaştırmak için, işi kökünden bitirecektim. Şu aralar Kumsal gibi bir derdim de olmadığından rahattım ve her attığım adımda arkama bakma gereği duymuyordum. Eskiden gözlerinden taşan alevin yarısı bile şimdi onda yoktu. Bir sonraki oynayacağı oyun için korktuğum zamanları hatırlıyordum. Oysa şimdi tek yapabildiği bedenime zarar vermekti.

Önceden anladığını sanıyordum ama demek ki yanılmıştım; ben bedenime değil, adıma gelen yaralarda tökezlerdim. Kumsal bunu biliyor, bana zarar vermekle kalmıyor beni yalvartacak şeyler yapıyordu. Ve oynadığı çoğu oyunda o tek değildi. Sadece onun bildiği, bileceği oyunlar oynamıyordu. Oynadığı her oyun ve benim ona yenilişim attığım adımın arkasında kalan insanların dillerinde oluyordu. Fısıldaşmalar kulağıma geliyor ve benim bir kez daha Kumsal'dan nefret etmemi sağlıyordu.

Ama şimdi öyle değildi. Ondan korkmuyordum. İstesem dakikasında onu öldürebilirdim çünkü savunmasızdı ve o kadar mantıksız hareketler sergiliyordu ki tanıdığıma emin olduğum kızı garipsiyordum.

"Uzun zamandır görüşmüyoruz," deyip düşüncelerimi dağıttı, saçları aklaşmasına rağmen götünün üzerinde oturmak yerine her şeye burnunu karıştıran bunak. Kahverengi gözlerini çevreleyen teni kırışmaya başlamıştı. İnce çıkık dudaklarında bıçakla kazıma isteği duyduğum bir sırıtış vardı. Bunak diyordum ama daha otuzlarının sonundaydı. Sadece ona hakaret etmeyi seviyordum.

"Gerekmedin," dedim tersçe. Aynı zamanda elim arka cebimdeki telefonumda hızlı aramaya aldığım ikiyi tuşluyordu. Büyük mekânının girişine geçerken adamlarının benim geldiğimi haber ettiği zamanki kargaşada adamlarıma mekâna hangi yoldan girerlerse korumalarla karşılamayacakları hakkında mesaj atmıştım. Dışarıdaki korumaları halletmişlerdi ve şimdi tek gereken içeri girmeleriydi. Zaten mekânın girişinin dışında birçok adam istediğim fazla miktarda malı getirmekle ilgileniyordu. Adamlarımın buraya girmesi ve ortalıkta dolaşan dingilleri etkisiz hale getirmesi zor olmayacaktı.

Bir işi ertelemeyi sevmezdim. Bu plan aklıma dün gelmişti ve her şeyi ayarladığım an adamlarımla buraya gelmiştim. Adamlarımdan birini arayıp, girmelerinin zamanı olduğunu anlamalarını sağladığıma emin olduktan sonra ellerimi ceplerimden çıkardım ve rahat bir tavırla omzumu duvara yasladım. Soğuk duvar ince tişörtümün sarmaladığı tenimi irkiltiyordu.

"Ee moruk? Hâlâ kimse seni istemediği için zenginliğini kullanarak milleti altına almaya devam mı?"

Normalde adam psikopatın teki olduğu için pek de ölmek istemediğim zamanlarda ona sataşmazdım ama adamlarımın şu anda mesajımda yazan yoldan içeri girdiklerine emindim. Yani umarım girmişlerdir.

Bu Arslan denilen moruk psikopattı ve psikopatlığı bir insanın ona kötü kötü bakması durumunda bile silahı çekip vurmasıydı. Ben adam öldürmeyi tercih eden değil de eziyet etmek isteyen psikopatlardandım.

Şaşkınlıktan kalın kaşları önce kalkıp sonra da çatılırken birkaç adamı emir almamasına rağmen hareketlenmeye başlamıştı bile. Hiç istifimi bozmadım.

"Canına mı susadın?" dediğinde dudağımı büzüp başımı yana eğdim. Gerçekten keyifli olduğum sayılı anlardandı. Kahkaham kaşlarının daha da çatılmasına sebep olduğunda "Belki," diye cevapladım.

"Sana küçükken deli ol ki hiç kimse sana karşı gelemesin dediğimde gidip de benim karşıma çıkacak kadar delir demek istememiştim."

Oturduğu koltuktan nihayet ki kalkmıştı ve hemen dibimde adamlarıyla olduğum yere yavaş ama sesli adımlarla yaklaşıyordu.

"Fark etmiyor musun Aslan?" dedim alayla. İsmindeki 'r' harfinin es geçilip Aslan denilmesinden nefret ederdi. "Geçti senden artık," dediğimde gözleri seğirdi. "Anlamadın mı?" dedim alayla. Sıktığı yumruklarına bakarsam gayet iyi anlamıştı. "Moruksun moruk. Bu işleri artık bırakıp kucağına kedi aldıktan sonra çiçek dolu bahçene bakan pencerenin sallanan koltuğunda oturup ölümünü beklemelisin. Şehrin en tehlikeli mafyası denilince akla ilk gelen tipten değilsin."

"Sen mi geliyorsun?" dediğinde omzumu duvardan çekip doğruldum ve ellerimi kotumun cebine koyup başımı hafifçe öne eğerek ona alaylı bakışlarımdan atmaya devam ettim. Sinirden köpürüyordu.

"Benden sonra yerime geçecek kişi sensin Savaş. Bunu şu anda da istediğini biliyorum ama beynin bu kadar geri kalmış ve adımların bu kadar mantıksızken değil bu koltuğa oturmak bu mekânın önünden bile geçmeye hakkın yok."

Onu orta parmağımla onayladım.

Bu hareketimle daha da sinirlenip adamlarına işaret verdiğinde artık adamlarımın şu kapıdan girmelerini diledim. Yoksa biraz sıkıntıya girecektim.

Derin'in ağzından:

Bora burnundaki kanı silerken Boğaç yere yığdığı adamın karnına sert bir tekme geçirdi. Çıkan ses yüzümü buruşturmama neden olmuştu. Bora biraz önce bayılttığı adamdan bana doğru ilerlerken kanaması durmayan burnunu silmekten vazgeçip adımlarını hızlandırdı ve karşıma geçti. Koyu renk gözleri her zamanki parlamasından hiçbir şey kaybetmemişti. Kavga ederken, yumruk yerken bile keyifliydi çocuk.

"Burası karıştı. Arabayı alıp eve geçsen iyi olur."

"Delirdin mi?" dedim şaşkınlıkla. "Savaş'ın bu mekândan hüsranla çıkışını görmek için can atıyorum."

Boğaç artık etkisiz hale getirdiğine emin olduğu adamı bırakıp nefesini üflemesinden sonra yanımıza geldi ve ellerini beline koyup tekrar nefesini üfledi.

"Sabaha kadar burada kalsan bile Savaş'ın o mekândan hüsranla çıkışını göremezsin," dedi Bora. Kaşlarım çatılırken "Nedenmiş?" dedim bir çocukmuş gibi. Ben buraya Savaş'ın yüz ifadesi için gelmiştim. Biraz da evde sıkıldığım için. Ama çoğunlukla Savaş'ın yüz ifadesi ön planda tabii.

"Çünkü Savaş bu mekândan çıkmayacak," dedi Boğaç benim yüz ifademe zıt olduğuna emin olduğum bir rahatlıkla. Dudaklarımı zar zor kapattıktan sonra elimi alnıma yaslayıp gözlerimi kaçırdım. Birkaç adamın dövüşmeye devam ettiği fabrika bahçesinde yere yığılan adamların çıkardığı ses, benim kötü kızlığımın gitmesiyle arkasında bıraktığı pişmanlığın bana yaptığı el hareketinin çıkardığı sesin yanında hiçbir şeydi.

"Be-ben.," diye mırıldandım. Gözlerimi ayaklarıma çevirmiştim çünkü her yumrukta akan kanı görmek yüzümdeki dehşeti daha da arttırıyordu. Savaş'ın yaşamasına gerek duymuyordum ama ölmesine de sebep olamazdım. "Uzun süre ortalıklarda görülmeyecek dediğinde Hakkın rahmetine kavuşacağını da düşünmemiştim!" diye çıkıştığımda gözlerini devirdi. "Onu öldürmeyeceğini biliyors..." derken durdu ve bir süre gözlerime baktıktan sonra "Ne sanıyordun?" dedi. Gözlerimi ondan alıp Bora'ya döndüm.

"Bora..." diye mırıldandığımda Bora ne düşündüğümü anlayıp sinirle inledi ve eliyle yüzünü sıvazladı. Burnundan akan kan yanağına bulaşmıştı bu hareketiyle. Eline de bulaşan kanı tişörtüne silip hararetle salladı.

"Böyle yapacağını biliyordum."

Hafif öne doğru eğilip sol elimi kaldırdım ve kendimi gösterdim. "Ama ben onun öleceğini bilmiyordum!" diye bağırdım. Boğaç dikkatle bizi izliyordu.

"O kadarını anlarsın sandım," diye bağırdı o da. Sinirle ayağımı yere vururken bakışlarımı hemen ondan kaçırdım yoksa onu kıracak şeyler söyleyebilir ya da burnunu kıracak bir hareket yapabilirdim.

Boğaç aramızdaki gergin havanın aksine güldü. Ona ters bir bakış attım.

"Senin şu anda sevinçten çığlık atman gerekirken sen üzüntüden neredeyse ağlayabilirsin. Bizim bilmediğimiz bir şey mi var Kumsal?" dedi Boğaç alayla. Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kaçırdım.

"Benim daha onunla işim bitmemişti," diye bahane sundum önüne.

"Ama onun işi bitti artık," dediği gibi ona döndüm ve "Yemin ederim senin boynunu kırabilirim," dedim Bora'ya kötü kötü bakarken. Ellerini iki yana açıp sırıttı ve bir adım geriledi. Sonra 'Ben yokum siz devam edin' dermiş gibi elini salladı, başka zaman olsa gülebilirdim. Ona olan sinirim anında giderken tekrar Boğaç'a döndüm.

"Ben Akın'ı durdurabilir miyim?"

"Arslan," dedi Bora arkamdan.

Gözlerimi kırpıştırıp "Ay, aman Arslan," dedim hemen. Boğaç'ın işkillenmemesine sevinip söylediği sözlere kulak açtım.

"Durdurabilirsin ama bu gece misafiri olursun."

Ben saf saf Boğaç'a bakarken Bora beni dirseğimden tutup çekti. Sırtım, göğsüne çarptığında kulağıma doğru eğildi. "Birlikte olursun demek istiyor."

Yüzümü ekşitirken tekrar öne doğru bir adım attım ve Boğaç'a baktım. Kumsal'la Arslan denilen o adamın arasında olan şeyleri Bora bana anlatmıştı. Kumsal çoğu kez güç ve para için onunla beraber olmuştu. Ve adam ona takıktı. Göz ucuyla Bora'ya baktığımda çevreye baygın bakışlar atıyordu. Bakışları beni bulduğunda kaşlarını çattı. "Hayır."

Beni durduramazdı ama bu durdurmaya çalışmayıp beni zorlamayacağı anlamına gelmiyordu. Bu yüzden hızlı davranıp yerimde sıçradım ve mekânın kapısına doğru koşmaya başladım. Arkamdan seslenişi umurumda değildi. Hiç kimsenin benim yüzümden ölmesini istemiyordum. Önümde uzun bir gelecek vardı ve ben bu hayatı kirli yaşamak istemiyordum.

Adamlar bana bir kez baktıktan sonra önümden çekilip içeri girmeme izin vermişlerdi. Onlarda Kumsal'ı ve Arslan'la ilişkisini biliyor olmalıydılar ya da halim fena olmalıydı. Yüzümdeki dehşetin yanında bir de ayaklarım neredeyse yere basmadan koşuyor olmam görüntümü mahvediyordu muhtemelen.

Adamların gösterdiği yere hızla girdiğimde gördüğüm manzarayla elimle ağzımı kapattım. Kaşından ve burnundan akan kanlar kusursuz bir çizgiyle boynuna iniyor ve siyah tişörtünü daha da koyulaştırıyorlardı. Kollarını iki yanda açmasını sağlayan adamlar bileğinden tutuyorlar ve Savaş'ı kontrol altında tutmak için bir hayli zorlanıyorlardı. O halinde bile direniyor, onca adam olmalarına rağmen onu tutmakta oldukça güç harcamak zorunda kalıyorlardı. Karşısında saçları beyazlamaya başlamış bir adam vardı. Bu tahminimce Arslan'dı.

Birkaç saniye içerisinde gerçekleşen olaylarla içeriye doğru sarsık adımlar attım ama sesim çıkamadı. Arslan belindeki silahı tek ve becerikli bir hareketiyle çıkardı ve Savaş'a yöneltti. Silah patladığında ne olduğunu göremeden çığlığım hislerimi ifade etmiş, korkum gözlerimi yummama sebep olmuştu.

Fırtına olsa bu kadar esemezdi yüzüme. Deprem olsa bu kadar sallanmazdı bedenim, bu kadar az hâkim olmazdım ayaklarıma. Gözlerim deniz olsa, bu kadar derin bakmazdı karanlığa. Saçlarım kum olsa, bu kadar pürüzlü geçmezdi parmaklarımın arasından. Kalbim elimde olsa, çarptığını bu kadar hissetmezdim.

"Kumsal?"

Kapattığım gözlerimi aralarken elimi de yavaşça yüzümden çektim. Gözlerim direkt yeşilleri bulmuştu. Diz çökmüştü, aynı birkaç dakika öncesi gibi. Yine bileklerini tutuyorlardı ama bu sefer Savaş kurtulmaya çalışmıyordu. Bana odaklanmıştı. Benim yüzümden diz çöktüğüne adı kadar emin olmalıydı ki o nefret saçan gözlerini gözlerime dikmişti.

Kurşunun ona isabet etmediğini anlamam gözlerine dalmamdan sonra olabilmişti ancak. Gözlerimi duvarın Savaş'ın hizasında olan kısmındaki kırılan aynaya çevirdim. Ya Arslan denilen adam atışta iyi değildi ya dikkatini dağıtmıştım ya da amacı zaten vurmak değil korkutmaktı.

Deli gözüyle bakmayacaklarını bilsem burada zıplayıp çığlık atabilirdim. Eğer gözlerimi araladığımda Savaş'ı, gözlerini bir daha aralayamayacak bir şekilde görseydim ömrüm boyunca bu yükü taşımak zorunda kalırdım.

"Döndüğünü bilmiyordum," dedi otuzlarının sonundaki adam kalın kaşlarını kaldırarak. Aslında ben göbekli, pala bıyıklı, elinde tespih olan birini beklemiştim ama dönüp dönüp bakılacak bir tipti. Yakışıklı değildi ama karizmatikti. Kaşının hemen yanındaki uzun silik yara izinin onun karizmatik olmasında büyük bir payı vardı.

Hiçbir şey demedim. O da zaten bir şey dememi beklemeden elindeki silahı kenara atıp bana doğru gelmeye başladı. Kahverengi iri gözleri parlıyordu. Beğeniyle olan süzüşünü pek beğendiğim söylenemezdi. Beni çıplak hayal ettiğiyle ilgili endişelerim vardı.

Ellerini dirseklerime koyup geniş bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. "Yukarı çık bebeğim. İşimi hallettikten sonra geleceğim."

Ah. Güzel bir özlem giderme sahnesi.

Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Savaş'ı kurtardıktan sonra kendimi de kurtarmam gerekecekti.

"İşin Savaş' mı?" dedim ters ters. Gülümsemesi yavaşça soldu. Gözlerindeki pırıltı daha da alevlenmişti ama bu pırıltılar öfkeden kaynaklıydı. Savaş buraya Arslan'a oyun yapmak için gelmişti ve anlaşılan Arslan da durumu öğrenmişti.

"Hak ediyor," dedi duygu yoksunu sesiyle. Gözlerimi Savaş'a çevirmemek için zorlandım. Hak ediyordu. En acılı ölümleri hak ediyordu. Ama benim yüzümden değil.

"Şerefsizin teki olabilir ama gece boyunca sadece benimle ilgilenmeni isterim."

'Gece boyunca' lafını duyduğu gibi yüzündeki ciddi ifade gitti. Böylece beni çıplak hayal ettiği hakkındaki düşüncelerim kanıtlanmış oldu.

"Onu erteleyebilirim," dedi dirseklerimdeki ellerini yavaşça omzuma çıkarırken. Dokunuşlarından rahatsızdım ama geri çekilmenin de sırası değildi. Elimi yanağına çıkardım ve baş parmağımla pürüzlü tenini okşadım.

"Sal gitsin işte. Daha sonra ağına düşer nasıl olursa."

Kendimi Survivor'daki gruplaşmaya çalışan yarışmacılar gibi hissetmiştim bir an.

"Ben de buradayım," diye seslendi Savaş bıkkınla. Gözlerimi ona çevirdiğimde başını yere doğru eğmiş ağzındaki kanı tükürdüğünü gördüm. Başını kaldırıp ikimize de bakışlarını fazla uzatmadan baktı.

"Pek farkında değilsiniz gibi duruyor," diye devam ettirdi.

"Tehlike içerisindeyken bile sikik çenen durmuyor Savaş," diye tısladı Arslan. "Senden neden daha önce kurtulmadım acaba?"

Yanağındaki elimin önem yitirdiği saniyelerdi. Onun dikkatini kaybetmiştim. Savaş zekâsızı birkaç dakika daha sussaydı, elini kolunu sallaya sallaya çıkabilecekti ama yaramazlık yapmadan duramıyordu. Elimi kendime çektim. Arslan da ellerini omuzlarımdan çekmiş, vücudunu Savaş'a döndürmüştü.

Savaş yüzüne tehditkâr bir ifade yerleştirdi. "Beceremediğin için olmasın?" diye sorduğunda dudağımı ısırdım. Ölmek istiyorsa ona bir sürü öneri verebilirdim ama benim halt yemem yüzünden değil de kendi isteyerek gittiği yerde ölmeliydi.

"Becerilerime olan inancını geri getirebilirim, ama ölü olacağın için sana pek fayda sağlamaz."

"Öldüreceksen bekleme. Sıkıldım."

Elimle yüzümü sıvazladım. Yüzüne tekmeyi geçirip 'Sus artık!' diye bağırmak istiyordum. Kollarından bir sürü ızbandut tarafından tutuluyorken, diz çökmüş bir vaziyette vücuduna hâkim değilken nasıl bu sözleri söyleyebiliyordu hiç bilmiyordum. Arslan'ın onu öldüremeyeceğini düşünüyor gibiydi ama ona katılmıyordum.

Metalik bir ses geldiğinde elimi yüzümden çektim. Arslan silahı tekrar eline almıştı ve Savaş'a doğrultmuştu. "Beklemiyorum Savaş. Bilirsin fantezileri severim. O yüzden; Son sözün var mı?"

"Var," dedi patlamış dudağını yalarken. Sanki metalik tat benim de dilime gelmişti bu hareketiyle. Gözlerindeki parlama biraz sonra öleceğini düşünürsem, oldukça mantıksızdı. "Belanı sikeyim," dedi Savaş rahatlıkla. Ölmeden önce söylenecek en güzel laf sayılmazdı tabii.

Omuzlarını dik tutup, silahtan çıkacak kurşuna gerdi bedenini. Gözlerindeki parlamaya, yüzündeki sırıtış da eklenmişti. Savaş'ı geri zekâlı olarak gördüğüm ilk an tabii ki değildi ama onu salak olarak görmemin yanında bir de çözemediğim bir his de kaplamıştı içimi. Cesareti beni büyülemişti. Aynı zamanda da korkutmuştu çünkü o ölümden korkmuyordu. O zarar görmekten korkmuyordu. Yaşaması beni tehlikeye atıyor olsa da Arslan tetiği çektiğinde "Dur!" diye bağırdım. Arslan bakışlarını bana çevirirken Savaş homurdandı. Ne ölmeye meraklı herifmiş böyle.

"Bırakın şu köpeği," dedi Arslan neredeyse kükreyerek. Savaş'ın sandığı gibi Arslan da aslında onu öldürmek istemiyor gibiydi. Adamları Savaş'ın bileklerini bıraktığı gibi Savaş öne doğru yığıldı. Yüzünü acıyla buruşturdu ve yerden destek alarak kalkmaya çalıştı.

"Yeri mermer yapan aklını..."

Savaş'ın küfrünü 'Bip' lemek, daha doğrusu Arslan'ın tekrar onu öldürmeye çalışmasını engellemek amacıyla hemen Arslan'ın elinden tuttum ve dikkatini üstüme aldım.

Gözleri bana döndüğünde çattığı kaşları gevşedi ve gözlerindeki koyuluk yavaş yavaş varlığını yitirdi. "Yolu biliyorsun değil mi?"

Hangi yolu kastettiğini anladığımda sessizce yutkundum. "Evet ama...Önce biraz açım..."

Kaşları tekrar çatıldı ve sözümü kesti. "İki yıldır ortalıklarda yoksun Kumsal." Elini saçlarıma getirdiğinde irkildim. Bana dokunmasını istemiyordum. Geri çekildiğim için eli kayarak saçımdan düştü.

"Seni özledim," dediğinde dudağımı ısırıp gözlerimi kaçırdım. Al işte. Şimdi bu otuzlarının sonundaki bir doksan ızbanduttan nasıl kurtulacaktım? Savaş ayağa kalkmış, duvardan destek alarak dikiliyordu. Gözlerini araladıktan sonra derin bir nefes alıp elini duvardan çekti. İleriye doğru bir adım attığında dış görünüşüne bakmasak ölesiye dayak yediğini kimse anlayamazdı. O yürüyüşü hiçbir zaman değişmiyormuş gibiydi.

Salondan çıkarken bana göz kırptı. Nedense ben bunu 'Boku yedin' olarak algılamıştım. Tekrar Arslan'a döndüm. İtiraz istemezcesine bakıyordu. "Sana yolu göstermeleri için birkaç yardımcım eşlik edecek."

Kaçma ihtimalimi azaltmaya çalışıyormuş gibiydi. "Hayır," dedim ve genişçe gülümsedim. "Yolu biliyorum Arslan," dedikten sonra arkama dönüp ben de salondan çıktım. Yeterince sorun çıkartmayacak gibi görünmüş olmalıyım ki salonun kapısından bana bakmak dışında hiçbir şey yapmadı. Zaten tek bir koridor olduğu için o tarafa doğru ilerlemeye başladım. Koridorda bir sürü adam vardı ama hepsi benim geldiğim yöne doğru ilerliyorlardı. İlerisinin boş olduğunu umuyordum çünkü bu adamlar varken benim buradan sıvışmam pek mümkün değildi. Yerde damla damla kanlar vardı. Savaş da evden çıkmak için bu yolu kullanacaktı. Adımlarımı hızlandırdım. Yanımda telefonum olsa Bora'yı arardım. O beni bir şekilde buradan çıkarmayı başarırdı.

Koridorda ilerledikçe umduğuma yaklaşıyordum. Sesler kesiliyor, koşturan adamlar azalıyorlardı. Koridorun genişlediği kısımda ağır ağır ilerleyen Savaş'ı gördüğüm gibi koşar adımlarla ona yetiştim. Kolundan tutup sertçe kendime döndürdüğümde ağzından bir acı inlemesi döküldü. Bana döndüğünde yüzümü buruşturup elime bulaşan kanı onun pantolonuna sildim.

"Bunu bir özür dileme olarak mı algılamalıyım?" dedi gözleri baygınca bakarken. Elimde olmadan güldüm. Hem morarmaya yüz tutmuş, boynundan kanların yol aldığı kolunu acıtmış, özür dilemek yerine elime bulaşan kanı ona silmiştim. Pekâlâ o beni bıçakla delik deşik ettiği gece hiç de özür dilememişti.

"Benim buradan çıkmam lazım," dediğimde kaşlarını kaldırdı ama bu hareketi patlamış kaşını acıtmış olmalıydı ki yüzünü buruşturarak kaşlarını indirdi. Sırıttım. Onun canının acıması kadar zevkle izleyebileceğim bir şey yoktu.

"Geldiğinde bayağı istekli duruyordun?"

Şimdi istediğim gibi Savaş'ı kurtardığıma göre, sıra kendime gelmişti. Savaş bu haliyle bana yardım edemezdi, yüzü dağılmamış olsaydı bile yardım etmezdi ama hiç değilse öneri verebilirdi. Sonuçta ben olmasam şu anda öteki tarafı boylamıştı.

Omuz silktim. "Artık değilim."

"Sana iyi şanslar," diye dalga geçtikten sonra koridorda ilerlemeye devam etti. Hemen ona yetiştim ve yanında yürümeye başladım.

"Bana yardım etmek zorundasın."

"Hiçbir şey yapmak zorunda değilim. Umurumda değilsin."

"Seni kurtardım," diye hatırlattığımda durdu ve bana dönüp o koyulaşan gözlerini dikti gözlerime. "Sana beni kurtarma demiştim, değil mi?"

Ne yazık ki, demişti. Benden onu kurtarmamı istememesinin yanında kamp zamanı bunu sert bir şekilde dile getirmişti.

"Bu ben olmasam seni bırakmayacağı gerçeğini değiştirmiyor."

"Sen olmasan, diz çökmüş bir vaziyette olmak yerine, onu diz çöktürürdüm," diye tısladı. Onu diz çökmüş bir şekilde görmek bana bir haftalık enerji vermişti.

Kaşından akan kan, dudağından akan kana karışıp boynunda ilerlerken kurumuş yerleri, kırmızılığıyla tekrar ıslatıyordu. Kırmızı... Aramızdaki karanlık renkti. Daha doğrusu Kumsal'la arasındaki.

Parmağımı göğsüne sertçe yasladım. "Benim oyunum buydu. Ve ölmeni değil, yaşamanı tercih ettim. Şimdi sen de beni kurtaracaksın."

Başını bana doğru eğdiğinde burnu burnuma çarptı. Dudaklarım aralanmasına rağmen, hava burnumdan dolmuyor, dudaklarımdan çıkmıyordu. "Bana emir vermeye devam edeceksen o elini göremeyeceğim yerlerde tutsan iyi edersin."

Tehdidini umursamasam da parmağımı göğsünden çekmiştim. "Senden tut kolumdan, koru beni demiyorum. Senden sadece buradan nasıl çıkmam gerektiğini söylemeni istiyorum," dedim bıkkınca nefesimi üfleyerek. Bu eve ilk defa giriyordum ve yıkılsa yeni bir kasaba olacak kadar büyük bir evdi. Gece su içmeye kalktığında göç edecekmiş gibi hazırlanıp odadan çıkmalıydın. Öyle bir evdi.

Elini kaldırıp koridorun sonunda genişleyen kısımdaki görünen kapıyı işaret etti. "Kapı orada Kumsalcığım," dedikten sonra elini arkasında tuttu ve gözlerimi merdivenlere çevirmemi sağladı. "Merdivenler de orada. Ya kapıdan elini kolunu sallayarak çıkar, iki saniye sonra o kollarından tutulursun ya da merdivenlerden çıkar, bir gece Arslan moruğuna katlanır, diğer gün mis gibi çıkarsın."

"Çok yardımcı oldun," diye tısladığımda omuz silkti. "Her zaman," diye dalga geçip ilerlemeye devam etti. Dudağımı ısırıp arkama baktım. Koridorda kimse gözükmüyordu ama Savaş'ın ilerlediği geniş yerde adamlar olduğuna emindim. Kapıya adam koymayacaktı da nereye koyacaktı?

O merdivenlerden çıkmayacağıma emindim. Hiç değilse saçımdan sürüklemeye kalkışmayacakları sürece. Saçım önemliydi.

Savaş'ın arkasından seslendim. "Bana bir keresinde birbirimizden nefret ettiğimizi, ama bizden nefret eden kişilerin olduğu yerde birbirimize güvendiğimizi söylemiştin."

"Sana bir keresinde umurumda olmadığını da söylemiştim," dedikten sonra durup omzunun üzerinden bana baktı. "Ah. Sanırım birkaç dakika önceydi," dedi alayla.

Yanaklarımı şişirip, nefesimi üfledim. "Hatırlıyorum," diye tısladım. Yardım edecek son insandan yardım istiyordum. Ama burada yardım isteme ihtimalimin olduğu tek kişi de oydu.

"Hafızan kuvvetliymiş," dedi o alayla parlayan gözlerini üzerimden çekmeden önce. Önüne dönüp ilerlemeye devam etti. Birkaç adım sonra genişleyen kısma geçecekti ve ben de muhtemelen adamların gelip beni sürükleyerek götürmelerini bekleyecektim. Açıkçası, çok daha güzel planlarımın olduğu zamanlar vardı.

Gözlerimi sırtından alıp merdivenlere çevirdim ve kollarımı birbirine sardım. Geriye doğru adımlarken sırtım duvara değdiğinde durdum ve omuzlarımı düşürürken nefesimi dışarı üfledim.

Adamlardan birinin yanıma gelmesi en fazla üç dakika sürmüştü. Yanımda uzun süre dikildiğinde "Pekâlâ," diye homurdandım. Hiç değilse çekiştirmek yerine bakışlarıyla psikolojik baskı uyguluyordu. O arkamdayken merdivenlere yöneldim. Odada bir şey bulabileceğimi umuyordum. Bitmek bilmeyen duvarla şarap rengindeki koridorlardan geçtikten sonra kapıyı itip odaya girebilmiştim. Boş odada içeri adımlarken adam "Arslan Bey birazdan gelecekmiş," deyip çıktı.

Ben de onu bekliyordum zaten!

Adımlarımı hızlandırıp pencereye gittim ve yerden yüksekliğine baktım. Tahminen ikinci kattı. Atlarsam bacağımı kırabilirdim ama burada kendi gururumu kırmaktan daha iyiydi. Pencereyi sessiz bir şekilde açmaya çalıştım. Gıcırdayarak açılan pencere benim en ağır küfürlerimden birini fazlasıyla hak etmişti. Küfrü çok sevmeyen bir insan olarak en ağır küfrüm 'Göt' falandı.

Aşağıya doğru baktım ve yutkundum. Pencereyi açmadan yükseklik daha azmış gibi geliyordu. Ya da gerçekten atlama zamanım geldiğinde korkum kendini göstermişti. Geriye doğru adımlayıp odada gözlerimi gezdirdim. Filmlerdeki gibi çarşaf bağlayıp atlasam, çarşafa dolanır daha çok zarar verirdim kendime kesin. Ne şanslıydım ne de becerikli. Ben çarşafsız, yorgan ve yastıksız yatağa sonra da dolaba bakarken camdan ses gelince kaşlarımı çatıp cama yöneldim. Ben pencereye ulaşmadan cama küçük bir taş çarptı ve yine aynı ses çıktı. Adımlarımı hızlandırdım ve pencereden aşağıya doğru sarktım hafifçe. İşte bunu gerçekten beklemiyordum.

"Beyaz atlı prensin geldi."

Savaş'ı görmek ilginç bir şekilde içimi güven doldururken "Saçlarımı uzatmamı beklemiyorsun herhalde?" dediğimde dilini şaklattı.

"Direkt atla."

Bir ona bir de yerdeki taşlara baktım. Yükseklik korkum yoktu ama daha önce yüksekten atlama riskim de olmamıştı. Başımı geriye çevirip kapıya baktım ve daha açılmamış olduğunu görüp tekrar aşağıya doğru sarktım. Çok zamanım olduğunu sanmıyordum.

"Hadi, prenses. Çok bekleyemeyeceğim."

Prenses derkenki imasına gözlerimi kıstım. "Beni tutmazsın," dediğimde omuz silkti.

"Tutacağına söz ver," dedim tutmayacağını açık bir şekilde göstermiş olmasına rağmen. Başka türlü atlayabileceğimi sanmıyordum. Ona güvenmiyordum ama daha önce hiçbir sözünü de duymamıştım. Sözlerini tutup tutmadığını bilmiyordum. Bilmediğim şeye daha çok güvenirdim. Bildiğim şey kötüyse eğer...

"Bak Kumsal. Vücudumun büyük bir kısmı morluklar içerisinde ve tek istediğim şu sikik mekândan çıkıp eve gitmek. Anlatabildim mi? Atla."

Tam olarak söz vermiş sayılmazdı ama tutmayacağım diye bir şey de söylememişti sonuçta. Derin bir nefes alıp bir bacağımı sarkıttım. Savaş sayesinde kesik olan bacağım acımıştı ama beklemeye zamanım yoktu. Elimi pencerenin kulpundan sıkıca tutarken diğer bacağımı da sarkıttım ve pencereye oturmuş oldum. Şimdi tek yapmam gereken atlamaktı. Koridordan sesler duyduğumda dudağımı ısırdım ve ne olacaksa olsun, diye düşünüp elimi soğuk kulptan çekip, kalçamı öne ittim. Rüzgâr saçlarımı geriye iterken, ağzımdan bir çığlık kaçmasına engel olamadım.

Ben taşlara yapışırım, diye düşünürken güçlü kollar tarafından tutulmam hesaba katmadığım bir şeydi. Ve başımı kaldırdığımda gördüğüm gözlerinin yakınlığını da hesap edememiştim.

Pantolonumun diz arkası kısmından geçirdiği kolu gevşekti ama belimden kavrayan kolu diğerinin sıkılığını da almış gibi sımsıkıydı. Gözleri yorgun bakıyordu ama tutuşu güçlüydü. Aynı yürüyüşü gibi.

"Odaya giriyordu," diye fısıldadım gözlerimizin çok kenetlendiğini fark ettiğimde. Onun bakışlarını yorumlayamazken benim bakışlarımın da nasıl olduğuna dair bir fikrim yoktu. Şaşkın? Beni kurtarmıştı. Bunun altından da bir şey çıkacağını biliyordum ama bu kurtardığı gerçeğini değiştirmezdi.

Kollarını birden çektiğinde kalça üstü yere yapıştım ve acıyla inledim. O hızlı adımlarla alçak duvarın üzerine atlarken "Hareketlen," diye bağırdı hâlâ yerde olduğumu gördüğü bana.

Sızlanarak yerden kalktım ama arkadan Arslan'ın sesini duyduğumda sızlanan şey bacaklarım olmuştu. Benden beklenmeyecek bir şekilde hızla koştum ve duvardan atladım. Bu hareketim yüzünden bir haftamın ağrılı geçeceği kesindi. Savaş tam da beklediğim gibi önden ilerliyordu. Koşmuyordu ama adımları hızlıydı. Başımı çevirip pencereden bana bakan Arslan'ı ve emir verdiği adamlarını gördüğümde sessiz bir küfür mırıldanıp koşarak Savaş'a yetiştim.

"Sen de koşsan iyi edersin," dedim yanından koşarak geçerken.

"Götün tutuştu değil mi?" Ben koşmama o hızlı adımlarla ilerlemesine rağmen aramızda pek fark yoktu. Uzun bacakları sayesinde koşmasa da pek bir şeyi değiştirmiyordu.

"Psikopat, evi bir doksan heriflerle olan bir adamdan pencereden atlayarak kaçtığım ve adamlarının arkamda olduğu için mi? Evet biraz tutuştu."

Ayağımdaki topuklu ayakkabıları çıkarmak için durdum ve kaç para bayıldığımı umursamadan ayakkabıları kenara fırlatıp koşmaya devam ettim. Asfalt yoldaki her adımımda soğuk, topuklu ayakkabılarla koşmamın verdiği kızarmalara iyi geliyordu. Arkadan sesler gelince Savaş da artık havalı yürüyüşümü bırakma zamanı geldi, diye düşünmüş olacak ki koşmaya başladı.

"Eğer yakalanırsak ilk seni öldürmelerini söyleyeceğim," dedikten sonra koştuğu için aramızdaki farkı açtı. Kaşlarımı çatıp ona yetişmeye çalıştım. Eğer biri yakalanacaksa o yakalanmalıydı ki onunla uğraşırlarken ben de arayı açabileyim. Ama onda bu bacaklar ve bu kalça varken onu geçmem imkânsızdı. Pekâlâ kalça kısmı nereden çıkmıştı bilmiyordum. Hemen arkasındayken görüş alanıma girebilecek o kadar şey vardı ama ben kalçasını tercih etmiştim.

"İyi ki yardım ettin," diye tısladım hızlı nefes alışverişlerimin arasından. Ben de eğer yakalanırsak ilk onu öldürmelerini söyleyecektim. Adam psikopattı, altından biri kaçtı diye öldürmezdi ama biri ondan kaçabildi diye sinirlenebilirdi.

Yol ayrımına geldiğimizde durdu ve başıyla diğer yolu gösterdi. "Sen o yoldan güzellik. Yakalanacaksak, birimiz yakalanalım."

Savaş'ın gösterdiği yere doğru gerilerken "Umarım sen yakalanırsın Atan," dedim.

Başını yana eğip sırıttı. "Düşüncelerimiz karşılıklı Karam."

Önüme dönüp koşmaya başlayacağım sırada seslenip beni durdurdu. Çıplak ayağımı yere sürterek döndüm ve yeşillerine baktım. Saçlarım terden enseme ve alnıma yapışmıştı. Göğsüm hızla inip kalkıyordu ve Savaş da benden farklı sayılmazdı. Tek fark, o daha kötü durumdaydı. Ama yine de benden hızlı koştuğu gibi bir gerçek vardı.

"Seni kurtardım çünkü ödeşmemiz gerekiyordu. Oyunların başlama amacı da bu değil miydi zaten? Bundan sonra beni kurtarmayacaksın ve beni de seni kurtarmak zorunda bırakmayacaksın."

Cevabımı beklemeden geri dönüp koşmaya başladı. Ayak sesleri de yakınlaşmaya başlamıştı. Nefesimi titrekçe aldım ve ben de arkama dönüp koşmaya başladım. Şehrin bu kısımlarını çok iyi bilmememe rağmen arkamda ne olduğunu biliyordum ve bunun yüzünden önümde ne olduğu pek de önemli değildi.

91

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!