2/27 · %4

2. BÖLÜM - TEK ÇARE -

31 dk okuma6.049 kelime24 Kasım 2025

"Kahvaltı hazır!" 

Gözlerimi araladığımda güneşten rahatsız oldum. Yorgun elimi pencereden içeriye dolan güneşe doğru kaldırıp gözüme gölge oluştururken diğer elimle gözlerimi ovuşturdum. Bulanık görüşümle beni uyandıran kişiyi algılamaya çalıştım. 

Yeşil gözler bahar gibi doğdu odama. Şimdi güneş gereksizdi. Kızıl, dalgalı uzun saçları omuzlarından dökülmüştü. Gülümsüyordu! Eli yanağıma geldiğinde, avuçlarına sığdırdığı dünyaları verdi bana. "Günaydın."

"Günaydın anneciğim."

Annem "Şey..." diyerek elini çektiğinde gözlerimi kırpıştırdım. Yataktan kalkan annem saniyeler içerisinde Yağmur'a dönüştü. Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken yatakta doğruldum ve yüzümü ovuşturdum. Gülümseyişini unutmuş olmama rağmen, hayalimde o kadar gerçekçiydi ki uzun zamandır ilk defa söverek uyanmamıştım. 

Yağmur suçlu hisseden sesiyle "Asya..." diye mırıldandığında ellerimi yüzümden çektim. Gülümsemeye çalışıp "Sorun yok." dedim. Ama vardı, sorun her zaman vardı ve bitmiyordu.

Güçsüz düşen ellerimle yorganı beceriksiz bir şekilde üstümden atmaya çalışırken Yağmur yaşlı gözleriyle beni izliyordu. Yardım etmemesi gerektiğini bildiği için hareketsiz kaldı. Düşsem de düşürülsem de ben kalkardım. Başka türlüsünü istememem belki de henüz başka türlüsünü görmemiş olmama bahanemdi, bilmiyordum.  Sonunda yorgandan kurtuldum ve yataktan indim. Ayak bastığım tahtanın soğukluğunu düşünmeye çalıştım. Çıkardığı gıcırtı aklımı dağıtmama yardım etmek istermiş gibiydi ama bana kimse yardım edemezdi sanırım. 

Yağmur ne yapacağını bilemez halde kollarını göğsünde kavuşturdu ve yapay bir şekilde gülümsedi. "Annem sevdiğin böreklerden yapmıştı, ben de getirdim. Geldiğimde kapın açık..."

Yere attığım kıyafetlerimi toplarken Yağmur şaşırmış gözlerle baktı. Sanırım katlayacağımı falan sanmıştı. Kucağımda birikmiş kıyafetleri dolabın içine sıkıştırdıktan sonra henüz girdapta boğulmamış olan kıyafetlerimden bir kazak ve pantolon aldım. Kıyafetlerin üzerime yığılmasından korktuğumdan hızla kapatıp omzumu kapağa yasladım. Beni izleyen Yağmur'a sırıttım. "Sen devam et ya."

Yağmur benim hala nasıl yaşıyor olduğuma dair sorgular bakışlar atarken yanıma geldi ve beni dolaptan uzaklaştırdı. "Ben dolabını toplarken sen de git kahvaltını yap."

Alt dudağımı dişlemeye başladım. Ona olan minnet dolu bakışlarımı görmeden dolabı açtı ve üşenmeden toplamaya başladı. Yağmur, Barlas'ın kız kardeşiydi. Bunu bilmiyor olsaydım bile Yağmur'la tanıştığım an tahmin edebilirdim. İkisi de koyu renk gözlerinde karanlığı taşımıyordu. Karanlığa bulaşmış insanları bile yargılamıyorlardı. Aksine yardım edemezlerse kendilerini suçluyorlardı. Yağmur'un simli ojelerine, gülen yüzüne ve her gün başka şekil verdiği uzun kahverengi saçlarına bakanlar onun hiçbir derdi yok sanırlardı. Vardı. Sadece, Yağmur derdini bile severdi. 17 yaşındaydı ve bu sene üniversite sınavına girecekti. Barlas onu eğitimi için özel kuruma verebilecek parayı her ay buluyordu ama Yağmur kabul etmiyordu çünkü eğer kabul ederse mahalledeki yardıma ihtiyacı olan insanlara ve annesine para konusunda yardım edemeyeceklerdi. Bu konuda bütün mahalle ona minnettardı. İyi kötü bir şey bilen ya da çalışılacak kitap bulan herkes Yağmur'a yardım etmeye çalışırdı. Ben de arada onlara gider ve kafamın bastığı konularda Yağmur'u çalıştırırdım. Ya da ev işlerinde annesine yardım ederdim ama Barlas bunu hiçbir zaman bilmezdi. O gelmeden evden uzaklaşırdım. Ona da dediğim gibi, hayatında olmuyordum.

"Sağ ol." diye mırıldandığımda Yağmur geniş bir şekilde gülümsedi ve güzel dişlerini sergiledi. Yanağımı öpmeye çalıştığında uzaklaştırdım. "Yok daha neler."

Yağmur bu tarz cıvıklıklara bayılan bir kızdı ama ben aksine hiç sevmezdim. Bu yüzden Yağmur hep sevgililerimin bana katlanamayıp ayrılacaklarını ve evde kalacağımı söylerdi. Biraz haklı olabilirdi ama neyse ki evlenmek gibi bir amacım yoktu. Yağmur gülüp omuz silkti ve toplamaya devam etti. Odadan çıkıp mutfağa yönelirken seslendim. "Canan sultana da teşekkür ettiğimi söylersin."

"Bugün de uğramazsan yarın da helva yollayacağını ama senin yiyemeyeceğini söyledi." 

Gülümseyerek merdivenlerden indim. Barlas'ın annesi Canan teyze bu mahallenin aksine beni çok seviyordu. Birçok kez mahalleden tepki toplasa da onların ağzını kapatıp elimi daha sıkı tutuyordu. Barlas'ı kendimden uzak tuttuğum için bana arada sinirleniyordu ama aslında beni anlıyordu. Yine de bir gün Barlas'la evleneceğimize o kadar inanıyordu ki Yağmur'a çeyiz düzerken, bana da birkaç şey yapıyordu. 

Neşeli olduğumdan merdivenleri hızlı hızlı inmiştim ve merdivenler 'Bir daha olmasın' dermiş gibi sallanmıştı. Dudağımı ısırarak merdivenin tahta dayanağını okşadım. "Kusura bakma, unutmuşum moruk." 

Evin sınırlarını zorluyordum ve bir gün 'Enkaz altında kaldı' diye haberim çıkacaktı. Mutfaktan gelen kokuyu aldığımda olduğum yerde durdum ve gözlerimi kapattım. Canan sultan sen harikasın! 

Genellikle kahvaltılarım iş yerinde -o çöplüğe iş yeri demem biraz komikti- yaptığımdan alışık olmadığım bir durumdu. Canan teyze her sabah çağırıyordu ama bu da her sabah Barlas'la yüz göz olmam demekti ki annesiyle bu kadar haşır neşir olduğumu bilmiyordu. Kahvaltımı yaptıktan sonra açık mavi kazağımın altına kot pantolonumu giydim. Siyah şişme montumu da üstüme çektikten sonra saçlarımı montumun içinden çıkardım ve aynaya baktım. Yüzüm gittikçe soluklaşıyordu. Çok yoğun olduğumdan dinlenemiyordum. Pek halsiz hissetmiyordum ya da halsiz hissettiğimi hissedebileceğim bir zaman vermiyordum kendime ama yakın zamanda hasta olacağım kesindi. Kemal bakardı bana artık! Bir çorba üç yüz lira, ıhlamur iki yüz lira derdi ve para verdiğim sürece sonuna kadar ilgilendirdi. Kapıyı açıp çıkarken Yağmur'a seslendim. "Ben çıkıyorum!"

Kafes dövüşleri olduğu için patronun adını 'kafes' koyduğu iş yerime doğru yürümeye başladım. Bu ismi bulduğu günden beri ne kadar yaratıcı olduğundan bahsediyordu ve onu onaylayan kişilerin maaşını yükseltiyordu. Yağmur yağdığı için sokaklarda insanlar yoktu. Bu da mahalleden çıkana kadar rahatsız eden bakışlara katlanmak zorunda olmadığım anlamına geliyordu. Hazır onlar evlerindeyken duvarlarına 'İstediğiniz kadar rahatsız olun, buradayım şerefsiz evlatları' yazabilirdim. Sonra da muhtemelen evimi taşlarlardı. Mutlu son!

Kafese geldiğimde patronum Ata'nın gözüne çarpmamak için gizlice odama geçtim. Erken geldiğimi görürse yanına çağırırdı ve bir sürü boş muhabbet işte. Ata otuza yakın yaşı olan, yakışıklı ve zengin ama beyin yoksunu adamın tekiydi. 'Bu ülkede ne yapmak suç?' sorusuna kolay yoldan Ata'nın sabıkası gösterilebilirdi. Ama sanırım en büyük suç annesinin onu doğurmasıydı. Annesinin karnındayken de ultrasonda uyuşturucunun çıktığına iddiaya girebilirdim. Çoğu kötü insan gibi o da zengindi tabii. Yaklaşık beş tane falan sevgilisinin olmasına rağmen hala tek aşkının ben olduğumu iddia ediyordu. Ne diyorduk böyle erkeklere? Hah, şerefsiz!

Odama geçtim. Burası dövüşlere çıkmadan önce hazırlanmam için verilen odaydı. Eğer kafeste zarar görmezsem falan diye dikkat çeken bir kozu daha vardı Ata'nın. Görünüşüm! Bu yüzden her dövüşe birbirinden güzel farklı farklı elbiseler getirirdi ve ben içlerinden seçerdim. Açık giyinip daha fazla ilgi çekmemi falan istemiyordu, o konuda haksızlık yapamazdım ama güzel giyinmemi tercih ediyordu. Deri bir büstiyerin altına siyah, dar ve yırtık pantolon giydim. Dalgalı kızıl saçlarımı perçemlerimi almadan dağınık bir şekilde tepeden topladım. Makyaj yapmayı sevmiyordum ama bu solukluğu gören izleyiciler dövülen kişinin ben olduğumu sanabilirdi. Bu yüzden biraz allık ve farla yüzüme renk verdim. İddialı, parlak bir kırmızı ruj sürdükten sonra kendime iğrenerek baktım. Bütün bu sahteliklerin arasında kişiliğimi unutmaktan korkuyordum. Bir gün gerçekten bu işe isteyerek gelip sırf biraz daha maaş için Ata'ya iyi davranmaktan veya kafesin etrafında atılan laflara gülümseyecek olmaktan korkuyordum. Karanlıkta dolaşıyor olabilirdim ama çıkacak kapımın kalmayacak olması ürkütüyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra odanın ışığını kapatıp koltuğa uzandım. 

Normal bir işte çalışmayı en çok istediğim zamanlarda olmama rağmen aynı zamanda normal bir işin getireceği paranın en çok yetmeyeceği zamandaydım. Burada haftanın her günü şampiyonluk maçı olmadığı için daha az gün çalışarak daha fazla para kazanabiliyor, geri kalan günlerde de günü birlik işlere gidebiliyordum. Başka işlerde böyle bir şans bulamazdım. Kemal ve babamın alacaklılarına düzenli olarak ödediğim para yetmezmiş gibi artık bulmam gereken yüklü bir para vardı ve çevremde yardım edebilecek hiç kimse yoktu. Aslında mahalle kendi içerisinde yardımsever bir mahalleydi ama bana bir mucize olup da yardım etmek isteseler bile paraları yetmezlerdi. Çalıştığım işten, yaşadığım geçmişe her şey onları benden uzaklaştırmıştı. 

Acaba Barlas da böyle bir işte çalıştığım için benim hakkımda yanlış düşünüyor muydu?

Hiç kimsenin düşüncesini umursamıyor olabilirdim  ama işte bu canımı acıtırdı. 

" Final dövüşü neredeyse başlayacak Asya hanım hala ortada yok!"

Odamın kapısı ve ışığı hızla açıldığında gözlerimi devirdim. Beni gören Ata keyiflendi ve arkasında sürüklenen çalışana sırıttı. "Ben sana demiştim Asya asla geç kalmaz diye."

"Evet kesinlikle beş dakika öncesinde beni kovmayı düşünecek kadar sinirli değildin, biliyorum."

Dediklerime başını sallarken bakışları makyaj masasına uzattığım çizmelerime kaydı. 'Pislik' kelimesinin tanımıyken titizlik konusunda takıntılıydı. Dişlerini sıktıktan sonra gözlerime baktı. Sanırım kovulacaktım. 

O da böyle düşünmüş olmalı ki beni kovmamak için hızla odadan çıktı. Çalışan 'Ne yaptın sen?' dermiş gibi dudağını ısırarak bana bakıyordu. Omuz silktikten sonra ayağa kalktım ve son kez aynada saçımı düzelttim. İstiyorsa beni kovabilirdi. Artık kendi giyinip kafesin içine girerdi. 

Odamdan çıktığımda dövüşçülerinin hazırlandığı odaların dolu olduğu koridordan geçmeye başladım. Hepsi buradan geçtiğimi artık öğrenmiş olduklarından kapıları açık hazırlanıyorlardı. Amaçları beni görmek ve hayalleri beni etkilemekti. 

"Şşt güzelim! Biraz eğlenmek ister misin?"

Sırıttıktan sonra bana seslenilen odaya döndüm. Adamın teki göz kırparken kaslarını göstermek için tipten tipe girdiğini fark etmediğimi sanıyordu. Gülümseyerek odaya girdim ve kapıyı kapattım. Adam geniş bir şekilde sırıtırken ona yaklaşmaya başladım. Şimdiden diğer dövüşçülere atacağı havayı planlıyor gibi görünüyordu. "Hadi eğlenelim." dedikten sonra erkekliğine tekme attım.  Acıyla inleyip hareketsiz kaldığında güldüm. "Ben eğlendim de, seni bilmiyorum." dedikten sonra onu yere ittim ve odadan çıktım. Diğer dövüşçüler kapıda dikilmiş bekliyorlardı. Aramızda bir şey geçtiğini sanan memnuniyetsiz yüzler kapıdan çekilmemle yerde kıvranan adamı gördüler ve gülmeye başladılar. "Helal olsun be Asya." diyen adama gülümseyerek döndüm. "Seninle de eğlenelim mi?"

Adamın gülüşü yavaşça solduğunda gülerek yürümeye devam ettim. Kalkıp kafeste dövüşüyorlardı ama bana kafa tutmuyorlardı. Onların yanında sadece klavye delikanlısı olabilirdim ama neyse ki onlar bunu bilmiyorlardı. Onları patakladığım zamanlarda yaptığım benden etkilenmelerini ve biraz da dövüş bilgimi kullanmaktı ama onlar çok iyi dövüşüyorum sanıyorlardı. İyi dövüşüyordum ama onlar çok daha iyi dövüşüyordu. Benim için sıkıntı yoktu, böyle sanmaya istedikleri kadar devam edebilirdi ama bir gün öyle olmadığını fark ettiklerinde oluşacak sıkıntı büyüktü. İşte o zamana kadar bu şekilde eğlenebilirdim.

Bahse giren adamların dolu olduğu alana gireceğimiz kapıda Ata beni bekliyordu. Yanına gittiğimde kolunu uzattı. "Çalışanlarıma zarar veremezsin." 

Koluna girerken alayına karşılık kaşlarımı kaldırdım. "Çalışanlarını birbirlerini dövsünler diye bir kafesin içerisine kapatıyorsun."

Bir süre düşünerek baktıktan sonra gülerek başını salladı. "Pekala, o zaman cümleyi düzeltiyorum. Çalışanlarıma illa zarar vereceksen müşterilerin önünde ver ki biraz para kazanalım."

"Bence patronunu döven bir çalışanı çok ilgi çekici bulabilirler."

Tek kaşını kaldırarak bana baktığında omuz silktim. "Sadece bir öneri."

Kabul etmesini tabii ki beklemiyordum ama güzel olabilirdi. Tek kaşı inerken bana gülümsedi. Her zamanki gibi mavi gözleri bana bakarken ışıldıyordu. Bazen öyle bakardı ki sevgili koleksiyonu olan bir adamın bana gerçekten aşık olduğunu sanırdım. Maaşımı iyi tutuyordu ve ona kafa tutmama da çoğu zaman izin veriyordu. Sık sık bana pahalı hediyeler alıyordu ve ona geri veriyor olmamdan bıkmıyordu. Hepsinde reddedilmesine rağmen bana ilanı aşk etmekten de vazgeçmiyordu. Ya benimle çok eğleniyordu ya da gerçekten bu yürüyen suç makinesi bana aşıktı. Büyük patron olan babası birçok kere beni kovmak istese bile buna izin vermemişti. Babasının gözünde ben oğlunun servetine konmayı planlayan havuç kafanın tekiydim. Sanırım o da oğlunun gözlerindeki ışıltıyı görmüş ve bütün parasını bana yedirecek olmasından korkuyordu. Ama benim hiçbir şey de gözüm yoktu. Ata'da, hiç yoktu. Bana kibar ve cömert bir şekilde davranıyor olmasına rağmen onun gerçekte kim olduğunu biliyordum.

"Hadi başlayalım."

Derin bir nefes aldım ve Ata'yla beraber ilerlemeye başladım. Sahneye çıkışımızla seyirciler arasında bir uğultu koptu. Şiddet izleme hayaliyle parıldayan gözlere bakarken kahkahalar başımı ağrıtıyordu. Yetimhanede insanların baskısı altında yaşayan kardeşimin oyuncağına sımsıkı sarılmasını hiç görmedikleri için mutluluğu bu sanıyorlardı. Mutluluk bu olmamalıydı. Mutluluk zarar gören insanlara yardım ettikten sonra değiştirebildiğin şeyleri izlerken gülümsemen olmalıydı, zarar gören insanları izlemek değil! 

Bütün dünya barış içerisinde olsun, düşüncelerim an itibariyle sonlanıyordu çünkü bu insanlar değişirse benim de işim gücüm kalmazdı. Kalabalığa gülümsedim. Aferin, devam edin böyle.

Kafes isimli mekanın izleyiciye açık olan kısmı büyük bir alandan oluşuyordu. Çalışanların girip çıkabileceği birkaç kapıyla bağlantısı olan sahne fazla büyük değildi çünkü asıl olay sahne değildi. Sahne Ata'nın çıkıp izleyicilere saçma sapan konuşması için ve biraz da iş olsun diye olan bir yerdi. İzleyicilerden oldukça yüksek olduğu için sadece bir şey atarlarsa bize ulaşabiliyorlardı. Sahnenin ön tarafından kafese giden bir yol vardı. Bu yol da sahnenin yüksekliğinden daha alçaktı ve bu yolun etrafı da izleyicilerle çevrili oluyordu. Bu yoldan geçmek bazen tehlikeli olabiliyordu. Bilin bakalım bu yoldan kim geçiyor? 

Altıma giydiğim pantolona baktım. Bu yüzden burada çalışmaya başladığım ilk günlerdeki acemiliğim dışında hiç elbise giymemiştim. O yoldan geçerken bacağıma ulaşmak isteyen insan dışı varlıklar çıplak tenime zarar verebiliyorlardı. Ayrıca sahne, yol ve kafes daha yüksek kaldığı için iç çamaşırımı çok rahat bir şekilde görebilirlerdi. Hoş, giymediğimde de hayal edip ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu durum çok sıkıntı olmuyordu çünkü ben sadece günün final dövüşlerine çıkıyordum. Bu da insanları günün sonuna kadar kalıp daha fazla iddia oynamaya ve daha fazla para kazandırmaya zorunda bırakıyordu.

Sahneden kafese giden yolun haricinde mekanın sol ve sağ kısmından da kafese gelen iki yol daha vardı. Buralardan da dövüşecek olanlar geliyordu. 

Ata mikrofonu kontrol ettikten sonra insanlara geniş bir şekilde gülümsedi. "Değerli arkadaşlarım, hoş geldiniz!"

Ata'nın yaptığı işi bir sanat kabul etmesine çok gülüyordum. Her dövüş akşamı burada olan insanları seçilmiş kişiler ve burasını da bir resim galerisi falan kabul ediyordu. Ona kalırsa her ülkenin böyle işletmelere sahip olması gerekiyormuş. Fazla 'Dövüş Kulübü' izlemiş deyip, irdelemiyordum. 

"Günün sonuna geldik ve şimdi en sevdiğiniz kısım!"

Tuttuğu elimi kaldırdı ve beni yola doğru yönlendirdi. Yürümeye başladığımda Ata'nın elini de bırakmak zorunda kalmıştım. Ata her seferinde elimi bırakmadan önce cesaret verme amacıyla elimi sıkardı. Kendisinin, korkacağımı düşündüğü buradaki insanlardan farksız olduğunu düşünürdü. Ne büyük bir yanılgı! Altımda bana ulaşmaya çalışan insanları görmemeye çalışarak başım dik bir şekilde kafese doğru yürümeye devam ettim. Gülümsüyordum çünkü gülümsemek zorundaydım. İnsanların anlayışı yoktu ve verdikleri paranın karşılığını almak istiyordu herkes. Ben bir önceki seferde mutsuz olup onların az eğlenmesini sağlayamayacağım gibi bugün de mutsuz olamazdım. Bu ve bunun gibi birçok sebepten gittikçe yaşlanan dünyanın insanlığın sonunu değil, insanlığın dünyanın sonunu getirdiğini düşünüyordum.

Hemen arkamdan benimle beraber bir çalışan daha geliyordu. Kafese girmeden hemen önce beni hafif bir şekilde ittirecekti ve kapıyı kilitleyecekti. Her seferinde aynı şeyi izleyen insanlar, her seferinde de heyecanlanıyordu. 

Onca uğultunun arasında arkamdaki çalışan Serkan kulağıma eğildi. "Hazır ol."

Serkan hafif bir şekilde itti ve kapıyı kilitledi. İnsanlardan uğultu koptuğunda yüzüm ekşidi. Onlara olan mide bulantımı kafesten korktuğuma yorup daha da eğleniyorlardı. Ata'ya dönüp başımı salladım. Ata benim zarar görmeden kafese ulaştığımı gördükten sonra konuşmaya devam etti. Her seferinde bunu beklerdi.

"Bugün bir ilk gerçekleşti. Bir adam tek gecede bütün rakiplerini yenerek şampiyonla yarışmaya hak kazandı. Bildiğiniz üzere şampiyonumuz aylardır kimseye yenilmiyor. Hepinizin de ona oynadığına eminim. Bakalım bu gece biz mi batacağız, siz mi?"

Şampiyon diye bahsettiği adam Enes'ti. Kazanmak için her türlü pisliği yapardı ve aslında tehlikeye girdiğim dövüşler de onun dövüşleriydi. Kimseye acımazdı. Karşısındakinin kazanma şansının olduğunu anladığı anda gerekirse beni bile araya alırdı ya da düşünmeden yaptığı hareketlerle beni tehlikeye atardı. Bir şekilde kazanırdı ve kendini süper kahraman sanırdı. İnsanların kendilerini kandırması çok kolaydı.

"Belki de bu gece her şey değişir! İlk olarak, üç aydır kimseye yenilmeyen şampiyonumuz Enes Yiğit!"

Kafese gelen sağ yolun başında belirdi Enes. Sinirli görünüyordu. Bu geceki dövüşleri izlememiştim ama yüz ifadesinden anlaşılan Enes'le dövüşecek olan yeni adam iyi dövüşüyordu. İzleyicilerin bağırışlarıyla keyfi yerine geldi ve egosunu tatmin ederek kollarını kaldırdı. Gözlerimi devirdim ve kafese yaslandım. Dövüş boyunca olabileceğim kadar ondan uzak durmam gerekiyordu yoksa hastaneyi boylayabilirdim. Ata çoğu zaman dövüş öncesinde Enes'i uyarıyordu ama Enes dövüş sırasında kendinden geçiyordu. Ata onu kovmak istiyordu ama ondan daha iyi dövüşen birini de bulamıyordu. Bu yüzden bu gece onu geçebilecek biri çıktığı için keyfi yerindeydi. 

Enes de kafese girdi ve arkasından çalışan kafesi kilitledi. Bana pis bir şekilde sırıtarak yaklaştı eve elimi tuttu. Önümde hafifçe eğilip elimi öptü. "Sana ölüyorum."

Yalaka.

Sırıttım. "Yumruklarına dikkat et ki ben de ölmeyeyim."

Gülümsedi. "Umarım." Gülümsediğinde dövüşlerde kırdığı burnunun eğriliği daha da belirginleşiyordu. Kırığının ve kişiliğinin dışında başka bir kusuru yoktu ve bunu bende de kullanabileceğini sanıyordu. Oysaki biraz daha az dövüş biliyor olsaydı onu bir gün pataklayacaktım. Enes'in elimi tutan elini ittirdim ve pis gülüşünden gözlerimi aldım. 

"Ve, günün parlayanı şampiyonumuzla dövüşmek için geliyor. Kendine 'Siyah' diyor!"

Tepki veremediğim ilk birkaç saniye içinden ürperti bütün vücudumu dolaştı. Gözlerim irileşirken korkuyla bakışlarımı kafese gelen diğer yola çevirdim. Barlas onun için atılan çığlıklar eşliğinde kafese doğru gelmeye başladı. Göz göze geldiğimizde başımı onaylamazca salladım. Yapamazdı. Bu tarz şeylerde onun hiçbir zaman işi olmamıştı, olmamalıydı da. Ata ona kancasını takarsa buradan kurtulması zor olurdu. Ayrıca biraz sonra dövüşeceği çocuğun tanktan bir farkı yoktu. Kendisini düşünmüyorsa, Canan teyzeyi, Yağmur'u düşünmeliydi. 

Bakışlarını benden aldı. Bu anı hatırlıyordum. Burada çalışmaya karar verdiğim ilk gün, ilk dövüşte kalabalığın ardında Barlas izliyordu beni. Göz göze gelmiştik ve benim gibi o da başını sallamıştı. Onun gibi ben de bakışlarımı ondan almıştım.

Hızla Ata'ya döndüm. Bir şekilde bunun olmasına izin vermemek istiyordum ama Ata bana bakmıyordu. Ona sesleneceğim sırada konuşmaya başladı. "Evet, hazır mıyız?"

Kalabalıktan bir gürültü koptuğunda sinirle Barlas'a döndüm. O böyle mantıksız işler yapacak biri değildi, amacı neydi? 

Benimle göz göze gelmekten kaçınıyordu. Aslında uzun zamandır bu haldeydik, şu an bakmıyor olmasında bir gariplik yok gibi gözüküyordu ama aslı öyle değildi. Şu an burada olmasından o da utanıyordu ve gözlerime bakmaktan çekiniyordu. O zaman neden buradaydı? Beni kandıramazdı, milleti dövmekten zevk alacak bir insan değildi. Gerçi, beni kandırmak için bile olsa açıklama yapma zahmetine girer miydi bilmiyordum. 

Barlas'la Enes birbirine bakarken başlarıyla selam verdiler ve Ata'yı beklemeye başladılar. Enes biraz sonra yapacaklarını hayal ediyordu muhtemelen çünkü çok mutlu bir şekilde Barlas'a bakıyordu. Barlas onun kadar kalıplı değildi. Onu neredeyse hiç dövüşürken görmemiştim. Bu yüzden pek bir bilgim yoktu. Ama karşısına çıkanları dövebildiğine göre iyi dövüşüyordu.

Aklımdan bir sürü düşünce geçerken derin bir nefes aldım. Kendime bir tokat atmak istiyordum. Burada dövüşmek ya da dövüşmemek onun tercihi Asya. Yapabileceğin hiçbir şey yok. Birbirinizin hayatında bile değilken, onu bu kadar düşünmen saçma. Kendine gel ve işini yap. Senin işin onun dayak yemesini ya da karşısındakini dövmesini izlemek. Barlas'a yakıştıramadığın iki şeyi yani. 

Ata "O zaman..." dediğinde son kez Barlas'a baktım. İnatla bana bakmıyordu. Kararını vermişti ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. "Başlasın!" diye Ata'nın cümlesini bitirdim. 

Enes tasması kopmuş köpek gibi Barlas'ın üzerine atlarken Barlas ilk darbeyi savuşturabildi. Onlarla birlikte kafes içerisinde hareket ediyordum yoksa zarar görürdüm ama Enes'in de ne yapacağını tahmin edemiyordum.  

Enes tekrar atıldığında Barlas Enes'in kaldırdığı yumruğunu koluyla savuşturup karın boşluğuna tekme attı. Enes beklemediği bu atakla hem bedenen hem de ruhen gerilerken Barlas üzerine gitmeyip toparlamasını bekledi.

Kendimi tutamayıp "Şimdi saldırman gerekiyor!" diye bağırdığımda bana göz ucuyla baktı. "Amacım zarar vermek değil, kazanmak."

Barlas'ın hayata karşı olan bu bakış açısına ben kısaca 'Polyanna' diyordum. Enes gibi yenmek için bütün acımasızlıkları yapmayacaktı, kazanmasına yetecek kadar dövüşecekti. 

"Böyle kazanamazsın."

Neredeyse gülümseyecek bir yüz ifadesiyle "Bir hakem olarak tarafsız olman gerekmiyor mu?" derken Enes'in atağından son anda kurtuldu. "İşine bak sen." diye söylendim. Yoksa dayak yiyecekti. Gerçi Enes'e acımaya devam ederse zaten dayak yiyecekti. 

Enes'in üzerine saldırmasına karşılık kolundan tutarak Enes'i döndürdü ve kolunu boynuna doladı. Enes'in dizinin arkasına baskı yaparak diz çökmesini sağladıktan sonra derin bir nefes aldı. "Pes et, yorulmayalım."

Enes kafasını sertçe geriye, Barlas'ın bacağına doğru attığında Barlas Enes'i bırakarak geriledi. "Peki, yorulalım."

Enes "Seni öldüreceğim." diye tısladıktan sonra aldığı darbe yüzünden sarsık adımlarla Barlas'a yaklaşmaya başladı. Savurduğu yumruklar hedefsizdi. Bu yüzden Barlas kolay bir şekilde savurup onu ittirebiliyordu ve bu da Enes'i daha da sinirlendiriyordu. Sinirlendiği için de gittikçe daha da hedefsiz yumruklar savuruyordu. Tehlikeye gireceğimi tahmin edebiliyordum. 

Enes düştüğü yerden hızla kalktığı için ayakları dolandı. Üzerime doğru düştüğünde ağırlığıyla sarsıldım ve dengemi kuramadım. İzleyicilerden heyecanlı bağırışlar koparken elim çaresizce arkama gitti. Bir şeye tutunabilmeyi umut ediyordum.

Elim kafesin demirlerine değdiği sırada bir kol belime sarıldı ve vücudu başımı çarpacağım demirlerin önüne geçmiş oldu. Başımı yaslamış bulunduğum göğsünden kaldırdığımda Barlas'la göz göze geldik. Çatılmış kaşlarının gevşeyişini izledim. Korkmuş olmalı ki tuttuğu nefesini üfledi. Uzun kirpikleri mekanın ışığıyla göz altına gölge düşürmüştü. Ama bu gölge bile bakışlarını kapatamamış, aksine manzaraya bir ayrıntı daha katmıştı. Ve evet, ben bu adama 'Hayatımda olma' demiştim. Hayatımda değil miydi gerçekten? 

Beni yavaşça doğrulttuğunda yutkunarak bakışlarımı kaçırdım. Kafesten tutunduğum sırada Barlas'ın dikkat dağınıklığından faydalanan Enes Barlas'ın ensesinden tuttuğu gibi başını demirlere vurmaya başladı.

Çığlığım, mutluluk duyan insanların sevinç nidaları arasında ezilip büküldü. Enes, Barlas'ın toparlanmasına şans vermeden tekrar başını demirlere vurdu ve omzundan tuttuğu gibi ardına doğru attı. Büyük bir darbe almış olan Barlas karşı koyamayarak yere düştü. "Hadi.." diye mırıldandım. Toparlanmazsa Enes durmazdı. Ve mekanın kuralları gereği biri bayılana kadar durduramazdım. 

Barlas yerden kalkacağı sırada Enes başının yanına tekme attığında tekrar yere yığıldı. Büyük darbeler alıyordu toparlanamayacaktı. Enes yetinmeyip yumruğunu kaldırdığında kendimi durduramayıp onlara doğru yöneldim. Barlas elini 'geri dur' dermiş gibi kaldırırken Enes yumruğunu indirdi. Yüzüm ekşirken bakışlarımı Ata'ya çevirdim. Bitirmek istediğimi anlayıp başını onaylamaz bir şekilde salladı. 

Sinirle tekrar onlara döndüm. Enes tekrar yumruk atacağı sırada Barlas ayağına tekme attığında dengesini kaybedip yere düştü. Enes toparlanırken Barlas da dengesini kurup ayağa kalkmaya çalıştı. Yardım edeceğim sırada elimi yavaşça ittirdi. Kurallar gereği yardım etmemem gerekiyordu ama önümde bayılana kadar dayak yemesini görmeyi istemiyordum. 

Enes Barlas'ın yine de toparlanabilmiş olmasına sinirlendi ve bakışlarını bana çevirdi. Püf noktayı çözmüştü. Ne yapacağını az çok tahmin edebiliyordum. Enes tam bir pislikti! Farkında olmadan, Barlas'a saldırıyormuş gibi atılırken tekrar çarpmaya çalıştığında çekildim ama Barlas çekilebileceğimi düşünmediği için tekrar bana doğru atılmıştı. Bana uzanan kollarından tutan Enes Barlas'ı demirlere doğru itti ve karın boşluğuna tekme attı. 

Sinirle yüzümü ovuşturdum. Hile yapıyordu!

Titreyen ellerimi yüzümden indirdiğimde Enes Barlas'ı yere fırlatıyordu. Onlara doğru yaklaştım. Enes çoktan coşmuş olan izleyicilere döndü ve onlara karşı kollarını kaldırarak egosunu tatmin etmeye başladı. Her dövüşünde karşındakinin işini bitirmeden önce yapardı bunu. Bundan faydalanarak Barlas'ın yanında diz çöktüm. "Bayılmış gibi yap."

Barlas başını onaylamaz bir şekilde salladı ve kalkmaya çalıştı. Onu durdurdum ve çenesinden tutup bana bakmasını sağladım. "Her istediğimi yapacaktın, sözünü unuttun mu?"

Çocukluk zamanlarımızda bana verdiği öylesine bir sözdü ama hatırlattığım zamanlarda bunu ciddiye alıyordu. Hayatımdan çıkmasını istediğimde kabul etmek zorunda kalmasının da tek sebebi buydu.

Bana kızgın bir şekilde baksa da dediğimi yaptı. Keyifli bir şekilde gülümsedikten sonra ayağa kalktım. Enes egosunu yeterince tatmin etmiş olacak ki Barlas'a yönelmeye başladı. Araya geçtim. "Bayıldı, dövüş bitti Enes."

Enes kaşlarını çattı. "Hayır daha son vuruşumu yapmadım."

"Dövüş bitti Enes!" diye bağırdıktan sonra çalışanlara elimle işaret ettim. Hareketlenen çalışanları Ata durdurdu. Sinirli bakışlarım Ata'ya dönerken Ata bağırdı. "Son vuruşunu yapsın." 

Enes'in son vuruşlarını çok iyi biliyordum ve Barlas'ın yediği darbelerden sonra bunu savuşturamayacağını da biliyordum. Gerçekten bayılırdı muhtemelen. 

Enes Ata'nın da izniyle, hile yapmamış olsaydı kendisini yenecek olan Barlas'a karşı hırsını alamadığından beni kenara itti ve Barlas'a yöneldi. Ata ne derse desin, buna izin veremezdim. Bu adam ilk darbesini sırf ben düşüp başımı demire vuracağım diye dikkat dağınıklığından almıştı. Sonra toparlanmasına rağmen ikinci darbesini de tekrar zarar göreceğim sandığı için yemişti. Ben hiçbir şey yapmadan duracak mıydım? Diyelim Barlas'a karşı vicdan azabı çekmedim, Canan teyzenin yüzüne nasıl bakacaktım? Kararla Barlas'a yönelen Enes'e baktım. Barlas'ın darbeleri yüzünden o da pek güçlü sayılmazdı. Bu yüzden bileğinden tuttum ve sırtında bükerek onu demirlere yasladım. Yine de fazla tutamazdım. Bu hareketimden sonra Ata sinirle çalışanlara 'Gidin!' diye bağırdı. Çalışanlar da kafesin kilidini açtı ve yanımıza gelip Enes'i aldılar. İzleyiciler memnuniyetsizce homurdanıyordu. 

Enes'i götürmelerini izlerken Ata'ya baktım. Başını onaylamaz bir şekilde sallayıp mekanın seyircilere kapalı olan kısmına girdi. Evet kuralları çiğnemiştim ve bu ilk defa oluyordu ama buradaki izleyicilerin dehşet dolu mutluluklarından daha önemli bir şey vardı. Ve Ata buna karşı gelmişti!

Arkamı dönüp Barlas'a baktım. Çalışanlar onu kaldırdı ve geldiği yoldan mekanın içine geri götürdüler. Arkalarından ilerleyecekken olduğumdan yerde durdum ve derin bir nefes aldım. Onca zaman sonra ilk defa bugün bu kadar yüz göz olmuştuk ve daha fazlasına gerek yoktu.

Dövüşü bozduğum için kızgın olan izleyicilerin üstünde kalan yoldan hızla geçtim ve Ata'nın odasına doğru yöneldim. Önüme çıkan birkaç çalışanı ittikten sonra kapısını açtığım hızla geri kapattım. Ata içkisini dolduran çalışana başını hafifçe salladı ve çalışan odadan çıktı. O içkisini yudumlarken ben de kollarımı göğsümde kavuşturdum. Bu 'Birazdan başının etini yiyeceğim' demekti.

"Zaten bayılan birini sırf biraz daha izleyici çığlığı duymak için dövmesine izin verdin!"

Bardağını sert bir şekilde masaya vururken "Bayılmamıştı Asya!" diye yükseldi. Kaşlarım kalkarken kollarımı çözdüm. Sanırım o benim başımın etini yiyecekti. "Senin  buradaki işin insanların en az zarar alması falan değil, biliyorsun değil mi? Ya da burada yaptığımız iş, insanların iyiliği üzerine kurulu bir iş de değil. Bugün ne halt ettin sen öyle?"

"Ben senin gibi acımasız değilim!"

Yerinden kalkıp bana yöneldiğinde çenemi dikleştirdim ve ona doğru döndüm. "O kimdi Asya?"

Birkaç saniye sessiz kaldım. Bana takıntılı olan bir adamdı ve eğer yanlış anlarsa Barlas'a da takabilirdi ama Barlas'a takması kötü anlamda olurdu. Sırf Canan teyzeyle Yağmur için ve Barlas'la olan geçmişimiz için yardım etmiştim yoksa başka bir şey yoktu ama Ata bunu anlamazdı. Barlas'a karşı bir şeyler hissettiğimi düşünürse kıskançlıktan çıldırırdı. 

"Kim olduğuyla bir alakası yok. Sadece merhamet ettim."

Kolumdan tuttuğunda sinirle ittirdim. "Haddini bil!"

Ellerini saçlarına götürürken arkasına döndü ve sakinleşmeye çalıştı. "Bugün kim olduğunu dahi bilmediğim bir adama merhamet etmen yüzünden ne kadar para kaybettik biliyor musun?"

Ata'nın masaya bıraktığı bardağı aldım ve bitirmediği içkisini ben bitirdim. Cevap vermeyeceğimi anladığında tekrar bana döndü. Şimdi biraz daha sakindi. "O kim Asya?"

Eğer cevap vermezsem bir şekilde öğrenecekti ve öğrendiklerini kendine göre yorumlarsa kötü şeyler olurdu. "Arkadaşımın abisi."

Çatılan kaşları gevşediğinde ben de rahatlayarak masaya yaslandım. "Yağmur'un mu?"

Başımı hafifçe salladım. Yağmur'u çok sevdiğimi biliyordu. Sadece onun için yaptığıma sonuna kadar inanırdı. Karşıma geldi ve kollarımdan tuttu. Yüzünde anlayışlı bir ifade vardı ama sahte olduğunu biliyordum. "Arkadaşına karşı kendini sorumlu hissettiğini anlayabiliyorum ama abisi buradaysa bütün tehlikeleri kabul etmiş demektir. Eğer bu adam burada dövüşmeye devam ederse bir daha böyle bir durumla karşılaşmak istemiyorum."

Devam edemezdi. Etmemeliydi. En kötü Canan teyzeye şikayet ederdim. Amacı neydi bilmiyordum ama normal şartlarda bile saygısızlık etmeyeceği annesine böyle bir durumda da karşı gelemezdi.

Masayla arasından çıktıktan sonra kapıya yöneldim. "Sen de bir daha kafesin içerisinde verdiğim kararlara karışma."

"Kural dışı bir karar verme o za..." Sözünü bitirmesini beklemeden dışarıya çıktım. İsterse beni kovabilirdi. Benim için önemli olduğunu bildiği için Enes'in devam etmesini istemişti. Önemli dediğim, Canan teyzenin falan oğlu olmasıydı. Yağmur'un abisi olduğunu söylediğimde de rahatlamıştı çünkü sandığı anlamıyla önemli olmadığını anlamıştı ama yine de kimsenin önemli olmasını istemiyordu. Hayatımda tek başıma, çaresiz bir şekilde kalmamı ve çevremdeki tek kişinin o olmasını istiyordu. Gittikçe bu psikopatlığı artıyordu ama yanından da ayrılamıyordum. Onun verdiği maaştan daha yüksek maaş verecek biri beni işe almazdı. 

Mekandan çıkacağım sırada Enes'le göz göze geldiğimde tek kaşımı kaldırdım. Bana kafesin içerisinde bir sonraki dövüşeceği insan olmamı istiyormuş gibi bakıyordu. Gözlerimi çekmeden ona bakmaya devam ettiğimde derin bir nefes alıp bakışlarını aldı ve odasına girdi. "Sorunlu." diye mırıldandıktan sonra mekandan çıktım. 

Eve doğru yürüyeceğim sırada Ata'nın adamlarından birinin arabası önümde durdu. Adamın teki şoför koltuğundan inip arka kapıyı açtı. Göz ucuyla bile bana bakmıyordu.  "Buyur yenge."

Yakasından tuttuktan sonra sinirle arabaya yasladım. Gözleri sonunda bana bakabilmişti. "Birincisi, ben yengeniz değilim bana bunu söylemekten vazgeçin. İkincisi, kendim giderim."

Yakasını bıraktıktan sonra sinirle yola yöneldim. Bütün adamları bana 'Yenge' deyip duruyordu. Ata bu tarz şeylerle kendini kandırmaya bayılan bir adamdı. Adamları ise 'Biz evlendik çocuğumuz var' dese bile korkudan inanıp o şekilde davranacak insanlardı. Sabırla hepsine 'Ben yengeniz değilim!' demiş olsam bile onlar da sabırla aynı şeyi söylemeye devam ediyordu. Ata 'Yenge' diyenlere ikramiye falan mı veriyordu ben anlamıyordum. 

Montumun fermuarını çekmeye çalışırken araba sesi duyduğumda sinirle yerime durup arabaya döndüm. Binmediğim için yol boyunca peşimden gelecekti muhtemelen. İlerlemeye devam etmediğimde araba da yanımda durdu. Camı işaret ettiğimde adam arabanın camını açtı ve gülümseyerek eğildim. "Kardeşim sen manyak mısın?"

Adamı lafa tutarken tek yaşadığım bu hayatta tabii ki de cebimde taşıyacağım şeyi çıkardım. Çakıyı yavaşça tekerleğe yaklaştırdım. 

"Yenge valla bana eve tek gitmesin denildi, yapacak başka bir şeyim yok."

Tekrar 'Yenge' dediğinde hiç tekerlekle uğraşmayıp direkt çakıyı adamda kullanmayı düşünmeye başlamıştım. "O zaman senin patronun manyak mı?"

Sessiz kaldığında kaşlarımı kaldırdım. Hemen toparladı. "Yok yenge ne manyağı."

Yenge demesinin verdiği sinirle çakıyı tekerleğe batırdım. Adam tekerlekten gelen sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken inmeye başlayan tekerlekten  çakımı çıkardıktan sonra tekrar cebime koydum. "İyi o zaman." dedim eğildiğim camdan doğrulurken. "Sen gel peşimden."

Adam kabul etmeme şaşırırken "Ta-tamam." diye kekeledikten sonra motoru çalıştırdı. Ben ilerlemeye başladığımda o da peşimden geldi ama bir süre sonra durmak zorunda kaldığında ona dönüp omuz silktim. "Siz manyak değilseniz, ben manyağım."

Adam muhtemelen peşime başka birini takacağı için telefona sarıldığında hızla ilerlemeye devam ettim. Bir gün sırf bu huyu yüzünden Ata'yı öldürecektim. Ona bu konuda bağırdığımda iyiliğimi düşündüğünden falan bahsediyordu ama durum bu değildi. Hayatımın her kısmından haber olmaya çalışıyordu psikopatça. 

Mahalleye girdiğimde Ata'nın hiçbir adamı peşimden yetişemediği için mutluydum. Evimin olduğu sokağa giden merdivenlerden inecekken Fazilet teyzeyi çöp dökerken gördüm. Beni gördüğü gibi evin içerisine girip kapıyı kapattı. Olduğum yerde durup gökyüzüne doğru güldüm. "Niye?"

Unutmam gereken  onca anıya biri daha eklendikten sonra merdivenlerden inmeye başladım. Merdivenin sonunda Barlas'ı oturuyor şekilde gördüğümde adımlarım yavaşladı. Yavaşça arkamı döndüm. Yolu uzatacak olsam da yapacak başka bir şeyim yoktu, başka yoldan gidecektim. 

"Yolunu uzatma boşuna. Yanımdan geçmenle hayatıma girmiş olmazsın merak etme."

Bana kızgın ve kırgın olduğu kesinleşmişti. Haklıydı. Pekala, yeterli sebeplerim vardı ama bunların hiçbirinden bahsetmeden onu istemiyormuşum izlenimiyle hayatımdan atmıştım. Yabancıdan da öte olmuştuk bir anda. Ve benim yüzümden ölesiye dayak yemiş olmasına rağmen bir teşekkür bile etmiyordum. Suçlu bir şekilde yavaşça ona döndüm. Bana bakmıyordu. Derin bir nefes alıp merdivenlerden indim. Yanından geçip gideceğime o kadar emindi ki yüzünü bile kaldırmamıştı. 

Yanına oturduğumda yavaşça başını kaldırdı. O şaşkın bir şekilde bana bakarken ben ne kadar zarar görmüş olduğunu ölçmeye çalışıyordum. Kaşı patlamıştı ve gözü morarmıştı. Kulağından akan kanı tam silememişti ve izlerini sadece lambanın aydınlattığı koskoca sokağın karanlığında bile görebiliyordum. Boynunda morluklar vardı ve vücudunda daha da fazlasının  olduğuna emindim. Yüzümü ekşitmemek için direndim. 

Hala şaşırarak bana bakıyor olan Barlas'a kaşlarımı kaldırdım. "Ne var? Sen de mi mahallen gibi yaklaşmamı istemiyorsun?"

Bakışlarını benden aldıktan sonra elini ensesine götürdü ve ileriye baktı. Bu durum onun da canını sıkıyordu. "Burası senin de mahallen Asya."

Ben de ona bakmaktan vazgeçtim ve taş merdivenin bitişiğindeki evin duvarına yaslandım. Bakışlarımı sokak lambasının cılız ışığının aydınlatmaya çalıştığı mahallenin görünen kısmına çevirdim. Şu cılız ışık kadar bile ışığa sahip olsaydım hayatım çok farklı olurdu, buna inanıyordum. Mahallenin kızları gibi normal anılarımın olmasını istiyordum. Ne bileyim en kötü babam erkek arkadaşımla yakaladığı için beni sokak ortasında dövseydi falan, başka bir rezilliğim olmasaydı. Ya da bakkala borcumuz çıksaydı, mahallede yırtık ayakkabıyla gezerken patavatsızın teki dalga geçseydi falan, bu tarz kötü anılarım olsaydı keşke. 

Daldığımı fark ettiğimde gözlerimi kırpıştırdım. "Bunu Fazilet teyzeye sesli bir şekilde söyle de görelim."

"Neden böyle yaptıklarını bilmiyorum ama ben eli..."

"Evet biliyorum." diye susturduktan sonra ona döndüm. "Sen elinden geleni yapıyorsun."

 İyiliği beni öldürüyordu. Bana kızgındı ama attığı birkaç laftan fazlasını yapmıyordu. Bu mahallede beni gördüğünde yolunu değiştiren insanlardan daha fazla sebebi vardı beni sevmemek için. Eğer bana kötü davransaydı ben de cezamı çekmiş olurdum ama böyle iyi olduğunda ruhum eziliyordu, hissediyordum. 

Kararsız kalsam da yapmam gerektiğini biliyordum. "Teşekkür ederim."

Başıyla onayladıktan sonra yanımdan kalktı. Benimle oturup güne ulaşana kadar konuşmasını falan beklemiyordum, kalkmasına da hak verdim. "İyi geceler Asya." dedikten sonra gideceği sırada seslendim. Olduğu yerde durduğunda bana dönmesi için kendine birkaç saniye verdi. Muhtemelen hala beni dinlemek istediği için kendine sövüyordu.

"Bugün niye kafesteydin bilmiyorum ama bir daha gelme Barlas."

"Seninle alakası yok." dediğinde gözlerimi devirip oturduğum yerden kalktım. "Biliyorum. Yine de gelme, orası sana göre değil. Sen böyle bir insan da değilsin."

"Sen de değilsin." diyerek bana yaklaştığında kaşlarımı çattım. "Konu ben değilim."

Ellerini iki yanda açarak "Niye?" diye sordu. Bana kızgın olduğu konulardan biri de buydu. Çevresinde sırf orada çalıştığım için benim hakkımda kötü konuşulan şeyleri duyuyordu ve duydukça susturuyordu ama o  da bu konuyu merak ediyordu. "İşe ihtiyacın varsa ben bulabilirim. O iğrenç yerde çalışmayı niye istiyorsun?"

Ne dersem inanmaya açıktı. Benden vazgeçmesini istiyorsam çevresindekilerin de inandığı şeyi söyleyecektim ama Barlas'ın benden vazgeçmesini isteyip istemediğim konusunda emin değildim. Belki de ona durumları anlatırsam her şey düzelebilirdi. Hayali bile vücudumu çözerken gözlerimi kırpıştırıp kendime geldim. İstemesem de yapmak zorundaydım. Hayatımda olmasına ne zamanım ne de lüksüm vardı. Benim bir önceliğim vardı ve o önceliğimi kaybetmek üzereydim. Ve ben hala para bulmak yerine neyin peşindeydim. 

Bir an için bile olsa kendimi düşündüğüm için kardeşim Can'a karşı sorumsuz hissettim. 

Bükülen boynumu dikleştirdikten sonra Barlas'ın gözlerinin içine baktım. Üzgünüm, hiç yaşayamayacağız Barlas. Ve ben sana neden 'Siyah' dediklerini dahi öğrenemeyecek kadar uzak olacağım. 

"Orada eğleniyorum."

Tam olarak çevreden duyduklarını söylememiş olsam da onu ima ettiğim ortadaydı. Yüzü kasılırken yutkunduğunu fark ettim. Başını onaylamaz bir şekilde salladı. 'İnanmıyorum' diyecek gibi duruyordu ama benim karakterimi bana savunacak hali yoktu ya.

"O yüzden beni boş ver, sen kendine bak ve kafesten uzak dur."

Ona cevap verme fırsatı vermemeye çalışıp evime doğru yöneldiğimde arkamdan bağırdı. "Sen de beni boş ver, işine bak."

Bu da demek oluyordu ki amacını bilmesem de kafese gelmeye devam edecekti. Bu kadar kararlıysa belki de annesine şikayet etmem de Canan teyzeyi üzmek dışında bir şeye yaramayacaktı.

Yapabileceğin bir şey yok Asya.

Evin önüne geldiğimde göz ucuyla Barlas'a baktım. Evine girmişti bile. Defalarca umudunu kıran bir kızın evine girmesini bekleyecek değildi ya. Yaşadığım onca şey vardı, onca acı. Ama bir insanla sadece yaşayamadığın şeyler bile yaşanan onca acıya bedel olur muydu, yeni öğreniyordum. Derin bir nefes aldıktan sonra eve girdim. Yorgun adımlarla üst kata çıktıktan sonra kendimi yatağa attım. Sakin bir şekilde tavana bakarken odadaki her şeyi kırıp dökmeyi hayal ediyordum. Yeni eşya alacak param olmaması ve zaten fazla eşyamın olmaması beni durduruyordu. 

Duşa girdikten sonra saati umursamadan saç kurutma makinesini açtım. Zaten mahalle benden yeterince nefret ediyordu, hiç değilse nefretlerini boşa çekmemeliydim. Uyuyacağım sırada telefonum çaldığında homurdanarak kalktım. Kıyafet yığınlarının arasından telefonumu bulmam gerekecekti. Beni arayan ya Kemal olurdu ya da Ata. Hangisinden daha çok nefret ediyordum acaba? Ben bunun kararsızlığını yaşarken telefonumu buldum. Kemal yazısını görünce dudağımı dişlemeye başladım Gecenin bir yarısında aradığına göre ya canına susamıştı ya da önemli bir şey vardı. 

Yatağımın önünde durdum ve telefonu açtım. "Ne oldu?"

"Yarın birkaç aile gelecekmiş evlat edinmek için. Haberin olsun, dedim."

Sinirle kapattığım telefonu yatağa fırlattıktan sonra yüzümü sıvazladım. Yarın kardeşimi evlat edinebilirlerdi, yarın olmasa bile başka bir gün bunu yapabilirlerdi ve ben parayı bulmak için hiçbir şey yapmış değildim!

Önüme gelen saçlarımı geriye doğru yaslarken derin bir nefes aldım. Sanırım başka bir yolu yoktu. 

Pijamalarımın üstüne montumu çektikten sonra şapkamı da takıp evden çıktım. Barlaslar'ın evine geldim. Zili çalamazdım. Yağmur ya da Canan teyze uyanırsa ne diyeceğimi şaşırırdım. Barlas'ın odasının camının önüne gittiğimde camı yine açık uyuduğu için sinirle iç çektim. Bir gün hasta olacaktı. 

Rüzgarla uçuşan perdelerin arkasındaki yatağında yüzünü pek göremiyordum. Cama tıklattığımda oralı olmadığı için daha sert tıklatmak zorunda kaldım. Vücudu hareketlendiğinde bir kere daha tıklattım.

Yatağından doğrulurken bakışları beni buldu. Dağınık saçları alnını neredeyse örtüyordu. Uykusundan uyandırılmış olduğu için sinirli ve uykuluydu ama uyandıran kişi ben olduğum için şaşkındı. Cam açık yatması yetmiyormuş gibi bir de üstünü bile çıkarmıştı. Uykulu, şaşkın halini izlemek ne kadar komik ve güzel olsa da konuşmamız gerekiyordu. "Nur yüzünü görmeye gelmedim kalk da kapıyı aç, konuşmamız lazım."

Sesimi de duymasıyla ben olduğumu idrak edip zar zor ayıldı ve üzerine kazağını giydi. "Kusura bakma insan onca zaman gördüğünde hastalıklıymışım gibi yolunu değiştirdiği kız tarafından gecenin bir vaktinde uyandırılınca anlayamıyor."

Uykulu uykulu bu uzun cümleyi kurmaya üşenmemiş miydi? O homurdanarak kapıyı açmak için odadan çıkarken omuz silktim. Sanırım haklıydı.

Ben de kapının önüne gittiğimde kapıyı yavaşça açtı. Tam ayılamadığı için gözleri hala kısıktı ve esniyordu. Onu kenara ittirdikten sonra içeri girdim. Alayla "İçeri geç istersen, dışarıda kalma." dediğinde umursamadan şapkamı çıkarıp sessizce odasına girdim ve yatağa oturup onu beklemeye başladım. Sanırım şaşkınlık krizine girmişti çünkü anca birkaç dakika sonra gelebilmişti.

Tahmin ettiğim gibi odanın kapısının önünde belirdiğinde bana şaşkın bir şekilde bakıyordu. Oturduğum yatağına baktıktan sonra tekrar bana baktı. "Asya senin derdin ne?"

Haklı bir isyandı. 

"Senden bir şey isteyeceğim. Daha doğrusu biraz şantaj yapacağım."

Alnını ovuşturduktan sonra derin bir nefes aldı. Konunun derin olduğunu anlamıştı sonunda. "İçecek bir şey falan ister misin?"

Sessiz kaldığımda gülümseyecek gibi oldu ama kendini durdurdu. Ne istediğimi sormadan mutfağa gittiğinde ben de gülümsedim ve odasını izlemeye başladım. Aslında hatırladığım gibiydi. Eskisi gibi düzenliydi ve yerde bir çöp bile bulamıyordum. Baş ucundaki komodinde babasıyla fotoğrafının olduğu çerçeve hala duruyordu. Seneler önceki bir fotoğraftı ve Barlas'ın tek fotoğrafıydı. Dünyada anısı kalması gereken bir insanın tek fotoğrafının bu olması üzücüydü ama anlamlıydı. Babasından sonra kameraya gülümseyemeyeceğini düşünüyordu sanırım. Bunu hiç söylememişti ama bence öyleydi.

Bakışlarımı oturduğum yatağına çevirdim. Abartısız üç tane yastık vardı. Barlas her yerde herkesi kendinden fazla düşünüyor olabilirdi ama konu uykuya geldiğinde rahatına çok düşkündü.

Barlas elinde bir tepsiyle odaya girdiğinde odasını izlemeyi bıraktım. Tepsiyi komodinin üstüne koyduktan sonra geri dönüp kapıyı kapattı. Yanıma oturmak yerine çalışma masasının önündeki sandalyeyi karşıma taşıdı. Tepsiden benim için hazırladığı sıcak çikolatayı alıp bana uzattığında "Teşekkür ederim." diye mırıldandım. 'Önemli değil' dercesine başını sallayıp kendisi için yaptığı kahveyi de alıp arkasına yaslandı ve sorgular bakışlarını gözlerime dikti. "Neden tepside peçete de var?" dediğimde "Hiç..." dercesine başını salladı. Sıcak çikolatamı yudumlarken gittikçe meraklanmasını keyifle izliyordum. Biraz içtikten sonra bardağımı kucağıma indirdim.

Barlas dudağımı gösterdiğinde kaşlarımı kaldırdım. "Bulaşmış." dediğinde tepsideki peçeteye yöneldim. Dudakları kıvrılırken "Bu yüzden var." dediğinde ona çatık kaşlarla bakarak dudağımı sildim. Keyiflenmişti. Böyle bir şeyi tahmin etmiş olması çok normaldi çünkü geçmişimizde hep aynı şey olurdu. Her ne kadar kaşlarım çatık olsa da unutmamış olması içimi ısıtırken peçeteyi tepsiye geri koydum.

Neredeyse sırıtıyor olan yüzüne baktığımda boğazını temizleyip ciddileştikten sonra elini 'seni dinliyorum' dercesine salladı ve kahvesini yudumladı. 

"Beni hırsızlık çetene almanı istiyorum."

201

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!