1. BÖLÜM - YAŞANAMAYAN MUTLULUKLAR -
Buraya kitaba başladığınız tarihi bırakabilirsiniiiz ❤️
İyi okumalar dileeriiim ^^
**
"Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır." demiş Dostoyevski. Eğer böyleyse artık canım yanmıyordu. Sadece, bir acıya dönüşmüştüm. Hayatın adil davranmadığı ama iyi kalmasını beklediği insanlardan biriydim. Başta şansız bir solukla hayat bulan ve gölgeden ibaret olan biri işte.
Sadece kendim olsaydım her şey daha kolay olurdu. Vazgeçebilirdim, tabii ki. Zorluklar mı? Umurumda olmazdı. Yaşamak isteyen kim zaten? İntihar? Hayatın bana verdiği tek şans olabilirdi. Ama tek başıma değildim. Benimki mahvolmuş olsa da hala düzeltebileceğim bir hayat vardı.
Evin kapısını yavaşça kapatmama rağmen yaşlanmış ve benden bıkmış tahta kapı 'Rahat bırak artık yakamı' dermiş gibi sallandı. Elimdeki anahtara baktıktan sonra kapıyı kilitlemeden, gülerek anahtarı montumun cebine koydum. Bir omuzluk canı olan kapıyı kilitlemeyi artık bırakmalıydım. Zaten hırsız benim evimi tercih edip zahmet ederek soymaya kalkışırsa onunla dalga geçerdim.
Montumun fermuarını çektikten sonra ellerimi ceplere yerleştirip yürümeye başladım. Cebimdeki anahtarlığın soğukluğu zaten bir işe yaramadığı yetmezmiş gibi elimin ısınmasını da geciktirdiği için sinirimi bozuyordu. Havanın soğukluğu mahalle canavarlarını yıldırmamıştı. Annelerinin camdan çağırmalarına 'Tamam' diyerek cevap verseler de anneleri de biliyordu ki kendileri sokağa çıkıp kollarından sürüklemedikleri sürece çocukları eve girmeyecekti.
"Asya abla!"
Bana doğru koşan Fatih'i kucaklamak için ellerimi ceplerimden çıkardım. Oğlunun bana yaklaşmasından rahatsız olan Songül teyze kötü bakışlarla oğlunu izlediği pencereyi kapattı ve perdenin arkasında gözden kayboldu. Fatih'i kucaklarken güldüm. "Sanırım annen sana kızacak."
Fatih omuz silkerek geri çekildi ve kocaman gülümsedi. "Seni tanımıyor, ona aldırma.
Aslında çok iyi tanıyor, diye düşünürken iç çektim. Çocukları neşeli ama aileleri laflarıyla acımasız bu mahalle, başımdan geçen her şeyi biliyordu. Kaldırıp yardım etmedikleri için kendilerini suçlamak yerine düştüğüm için beni suçluyorlardı. Gidebilseydim bu mahalleye bir daha adımımı atmazdım ama mahallenin deyişiyle 'rezil' ailemin bana miras bıraktığı dertlerle uğraşırken yeni bir eve param yetmiyordu.
Fatih'in kıvırcık saçlarını okşarken kirlenmemiş gülümsemesine baktım. Ne kadar içtendi! Sekiz yaşında zeki bir çocuktu. Can'ın da bir zamanlar en yakın arkadaşıydı. Unvanıyla, mahallenin oyun kurucusuydu. Bırakın çekingen çocukları, neşesiyle büyükleri bile oyunlara katılmaya ikna edebiliyordu. Bazı geceler onun bulduğu değişik oyunları oynamak için mahalleye dökülen insanları seyrederken onun sayesinde bu mahalle neredeyse nefret etmediğim bir hale dönüşüyordu ama sonra onlara katılamadığım, sadece izlemekle yetindiğim aklıma geldiği için nefret etmeye devam ediyordum.
"Niye bu kadar mutlusun?"
Sorumla gülümsemesi arttı ve eliyle ardını gösterdi. "Siyah ağabey ve arkadaşları yeni oyuncaklar getirmiş."
Eliyle gösterdiği yere baktığımda mahallenin çocuklarına poşetler dağıtan Barlas ve arkadaşlarını gördüm. Ben onları izlerken Fatih heyecanla kendi hediyesinden bahsediyordu ama ona pek odaklanamıyordum. Barlas ve iki arkadaşı beraber hırsızlık yapan bir çeteydi. Böyle söyleyince kulağa kötü insanlarmış gibi geliyordu ama kim bunu söyleyebilirdi ki çocuklara hediyeyi verdikten sonra tek tek tepkilerine bakan ve tepkileriyle mutlu olan bu insanlara? Sadece çocuklara oyuncak ve kıyafet konusunda yardım etmekle kalmaz, mahalledeki durumu olmayanlara da ellerinden geldikçe para yardımı yaparlardı. Her zaman iyi bir yaşam süren kötüleri dolandırırlardı ve kötü bir yaşam süren iyileri bu şekilde mutlu ederlerdi. Onlar bu mahallede karanlık bir eve dolan güneş ışığı gibiydiler. Mahalledekiler ve tanıyanlar Barlas'a Siyah derlerdi. Diyenlerin çoğu gerçek adını bile bilmiyordu. Gerçek ismini bilen sayılı kişilerdendim. Barlas'la bu mahalleye taşındığımızdan beri bir geçmişimiz vardı ama diğerlerini tanımıyordum. Biz görüşmeyi bıraktıktan sonra beraber takılmaya başlamışlardı. O günden sonra Barlas'la uzak durduğumuz için bu güzel insanları tanımaya şansım da olmamıştı.
İşi gücü kahvehanede kumar oynarken kavga çıkartıp içki içmek olan mahallenin belalı pisliği sayılan otuzlarındaki Yağız, Barlasların yanından geçerken homurdandı. "Yine boş işlerle uğraşıyorsunuz."
Barlas'ın arkadaşı olan adını bilmediğim adam alayla elindeki rübik zeka küpünü Yağız'a salladı. "Kıskanma seni de unutmadık."
Barlas bıyık altından güldükten sonra ciddileşip Yağız'a döndü. Sınırına gelinmediği sürece mahalledeki büyüklere saygısızlık yapmamaya çalışırdı. "Sevgi'yi mahallede göremedim." dedikten sonra Sevgi'nin hediyesini babası Yağız'a uzattığında Yağız çekinerek aldı. Saygısıyla böyle utandırırdı insanları Barlas.
"Teşekkürler."
Yağız uzaklaşırken biraz önce Yağız'a laf atan sarışın çocuk ellerini havaya kaldırıp "Nasıldı ama?" diyerek çocuklaştı. Siyah saçlı, vücudu dövme ve piercing dolu çocuk onun eline çakarken Barlas omzunun üstünden keyifle onlara baktı. Onlar arkasında kalıyordu. "Zeka küpünü kendine almış olmasaydın lafın daha etkili olabilirdi kardeşim."
Siyah saçlı çocuk gülerken "Bunu daha çok sevdim." diyerek bu sefer elini Barlas'a uzattı. Barlas yarım sırıtışıyla onun eline çakarken sarışın çocuk homurdandı. "Ben hobi olarak kullanıyorum ve adam bunu bilmiyor, anladınız mı? Bütün havam bozuldu şu an, kahretsin."
Barlas gülerken cevap vermedi. Birkaç kere daha onların keyifli sohbetleriyle karşılaşmıştım. Onların da hayatı güzel sayılmazdı ama eğlenmeyi biliyorlardı.
Barlas kucağına atlayıp ona sarılarak teşekkür eden çocuğun başından öptükten sonra onu yere bıraktı. Gülümseyerek doğrulurken alnına düşmüş saçının ardından gözleri gözlerime değdi. Tanıdık ama artık yabancı kalan gülümsemesi yabancılığını kanıtlayarak donuklaştı. Başını hafifçe eğerek selam verdiğinde karşılık verdim. Bakışlarını her zamanki gibi ilk çeken o olmamıştı. Bu mahallede benden nefret etmeyen sayılı kişilerdendi, onu da zamanında ben uzaklaştırmıştım işte.
Bir çocuk kollarını bacaklarıma doladığında sarsılırken bakışlarımı Barlas'tan çekmek zorunda kalıp bana sarılan Eylül'e çevirdim. Kollarını bacaklarımdan çektikten sonra elindeki oyuncak bebeğini gösterip zıplayarak güldü. Neşesi, Barlas'ı görmemle oluşan düşüncelerimi dağıtırken eğilip onu kucakladım. "Saçları aynı benim gibi sapsarı, baksana abla!"
Saçını öptükten sonra ellerimi dizime yasladım ve doğrulmadan Eylül'ün güzel yüzüne baktım. "Seninkiler kadar güzel değiller."
Eylül iltifat almaktan hoşlanmış bir şekilde omzundan dökülen saçlarını tutarak gözünün önüne getirdi ve bir süre baktıktan sonra güldü. "Teşekkür ederim!"
Gitmeden Fatih'e 'Görüşürüz' demek için döndüm. "Can'ın yanına mı gidiyorsun? Ona benden selam söyle olur mu Asya abla?"
"Tabii." dedim bunu söylemesine sevinerek. Can da sevinecekti çünkü. Yeni hediyesi futbol topuna bakarken oldukça mutlu gözüküyordu. Hemen yanında Can'ı aradım ama her seferki gibi bulamadım. Şimdi Can olsaydı çoktan yeni toplarını çamura bulaştırmışlardı. Can'ı ne kadar özlediğimi hissederken bir an önce ona sarılabilmek için daha fazla oyalanmayıp ilerlemeye başladım. Mahalleden çıkmak için Barlas'ın ve arkadaşlarının olduğu köşeyi dönmem gerekiyordu.
İlerlerken üşüyen ellerimi montumun ceplerine koydum. Fazla zamanım olmadığı için hızlanacağım sırada Barlas seslendiğinde şaşırarak ona döndüm. Uzun zaman sonra ilk defa sohbet edecektik sanırım.
Bir poşeti bana uzattığında sorar gibi baktım. Bana uzattığı çok belli olsa da ısınmaya başlamış olan ellerimi cebimden çıkarmamak için yanlış gördüğümü umuyordum. "Bu da Can için."
Şaşkınlıkla kaşlarım kalkarken bakışlarım poşete indi. Engel olamadan gülümsedim ve poşeti aldım. Can'ı es geçmemişti. "Eminim çok sevinecek. Teşekkür ederiz."
Yüzümdeki gülümsemeye baktıktan sonra o da gülümsedi ve elini ensesine götürüp başıyla onayladı. "Ne demek. Ona selam söyle."
Yıllar sonra belki de ilk defa bu kadar uzun bakmıştım yüzüne. Fazla değişmemişti. Sadece artık sakal bırakıyordu ve spor yaptığından vücudu daha kalıplıydı. Gözleri sıcak bir kahverengiydi ve saçlarının yumuşaklığını hisseder gibiydim. Uzun boylu, esmer biriydi. Keskin yüz hatlarıyla güzel bir yüze sahipti. Aslında konuşacak şeyleri olan ama artık yabancı hisseden iki insan ne yaparsa onu yaptık. Bir süre belki konuşuruz diye bekledik ama vazgeçtiğimizde başarısız bir şekilde vedalaşmaya kalkıştık.
"Peki, sonra görüşürüz." diye mırıldanıp arkamı dönmesem de geriye doğru bir adım attım. Elini ensesinden çektikten sonra "Tabi, görüşürüz." diye onayladı ama arkamı döndüğümde ve artık ona bakamadığımda biliyorduk, görüşmeyecektik. Onca zaman sonra bizi tekrar yan yana ne getirebilirdi ki?
Mahalleden hızla çıkmaya çalışırken poşetin içine baktım. Hediye paketine sarılı bir kutu vardı. Muhtemelen oyuncaktı. Düşünceli biriydi, artık o mahallenin çocuğu olmasa da ve benimle konuşmuyor olsa da Can'a da hediye almıştı.
Mahallenin sonundaki kahvehanede oturan adamların bakışları bana döndüğünde gözlerimi devirdim ve ilerlemeye devam ettim.
"Yine o çöplüğe gidiyor belli."
Ah, sanırım iş yerimden bahsediyorlardı. 'Çöplük' demeleri konusunda haklı olabilirlerdi ama ben şu an oraya gitmiyordum. Kafes dövüşlerinin yapıldığı ve şiddetten haz alan insanların iddialar yatırdığı bir yer altı çöplüğünde çalışıyordum. Kafes dövüşünde dövüşmem bile daha mantıklıyken ben kafesin içinde olan dövüşlere müdahale eden hakem sayılırdım. İnsanlar tehlikeli, küçük bir kafesin içinde dövüşen iki insanın yanında bir de varlığıyla alanı daha da küçülten bir kadını ilgi çekici buluyorlardı. Çoğu zaman gelmelerinin sebebi benim zarar görmemi ummaları oluyordu. İşim gereği ben de dövüşmeyi ve kendimi savunmayı bildiğimden sadece birkaç kere zarar görmüştüm. İzleyenler için güzel gözükse de benim için güzel bir iş sayılmazdı. Ama insanların iddia yatırmalarına teşvik ettiği için patronum maaşı güzel tutuyordu. Böylelikle Can'a göz kulak olması ve yardım etmesi için Kemal'e para verebiliyordum. Ayrıca başımızın daha da belaya girmemesi için, babamdan kalan borçları ödeyebiliyordum.
Başka biri daha homurdandı. "Mahallemize leke oldu bu aile. Üçü gitti, birinden hala kurtulamıyoruz."
Durup onlara döndüm ve alayla güldüm. "Gitmemi istiyor musunuz?"
Nefret hala barınsa da bakışlarına sorgulamalar da eklendiğinde sağ avucumu onlara uzattım. "Yeni bir evin anahtarı?"
Ses çıkarmadıklarında geniş bir şekilde sırıttım. "O zaman kapayın çenenizi."
Onları umursamamaya alışmış sayılırdım ama lafları aileme de uzandığında susamıyordum. İlerlemeye devam ettim ve bir oyuncakçı gördüğümde önünde durup derin bir nefes aldım. Evet Asya, ilk defa yapacağın bir şey değil.
Mağazaya gireceğim sırada lüks bir araba yanımda durduğunda durakladım. Kurbanımı seçmek üzereydim sanırım.
Cılız bir bedeni ve nemrut suratı olan adam telefonla konuşarak arabadan indi. Pahalı takım elbisesi ve indiği araba onu kaslı ve yakışıklı gösteriyordu diyebilirdim. "En kısa zamanda boşanacağım o kadından diyorum sevgilim, sadece bekle. Şimdi kızına güzel bir oyuncak alacağım. Seni sonra ararım."
Şey, karısını aldatacak kadar kötü biri olması içimi rahatlatıyordu. Onun ardından mağazaya girdim ve dikkatini çekmeden peşinden dolanmaya başladım. Raflarda geziniyordu ama oyuncaklara değil de oyuncakların altındaki etiket kısmına bakıyordu. En pahalısını, en güzeli zannediyordu. Zengin felsefesi.
Zengin adamla beraber bulunduğumuz iki raf arasından bir kısa etekli müşteri daha geçmeye çalışınca durumu değerlendirdim. Adam raflara bakarmış gibi yapıp gizlice geçene kadar kadının bacaklarına bakarken diğer tarafa geçtim ve cebinden cüzdanı alıp ona sırtımı döndüm. Yavaşça ilerlerken cüzdanı açtım. Normalde bu tarz adamlar nakit değil kredi karı taşırdı ama adam karısını aldatıyordu. Diğer kadına harcadığı paraları kredi kartından yapamazdı. Cüzdanın içindeki iki yüzlükleri gördüğümde yanılmadığımı anlayıp gülümsedim ve birkaç iki yüzlük alıp cüzdanı kapattım. Daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Ama sırf o kadına pis bir şekilde baktığı için bütün cüzdanını boşaltıp sonra onu bir güzel dövesim de vardı.
Adamın alacağı hediyeyi seçtiğini fark ettiğimde zaman kaybetmeyip hızla ona yaklaştım ve raflardan bir oyuncak kapıp ona seslendim. "Pardon, bir bakar mısınız?"
Adam yavaşça döndükten sonra birkaç saniye beni süzdü. Başka bir durumda onu rafların yeni pofuduk ayıcığı yapardım ama şu an sakin olmalıydım. Sonunda 'bir bakabileceği' kadar güzel olduğuma karar verip "Tabii." diye cevap verdi.
Elime alırken ne olduğuna bile bakmadığım oyuncağı kaldırdım. Oyuncak maymuna adamla beraber ilk defa bakarken "Sizce sekiz yaşındaki bir erkek çocuğu bunu beğenir mi?" dedikten sonra tekrar adama baktım ve gülümsedim. Adam 'Gel bunu evimde konuşalım' dermiş gibi baktıktan sonra "Siz alırsanız, tabii ki beğenir." dediğinde ona yaklaşıp "Gerçekten mi?" diye sordum. Adam yaklaşmamın etkisi içerisindeyken cüzdanı cebine koyup geri çekildim. Adam heyecanla kekeleyerek "Gerçekten." dedi. Gerçek bir alıcı gözüyle raflara baktıktan sonra uzaktan kumandalı oyuncak uçağı görüp kutuyu elime aldım ve ona döndüm. "Peki bu nasıl?"
Adamın parasıyla alacaktık sonuçta, bir fikrini de sormalıydık değil mi?
"Bu daha güzel." dediğinde biraz önce bakmadan aldığım oyuncağı bıraktım. "Yardımlarınız için teşekkür ederim." dedikten sonra elimde kutuyla yanından geçeceğim sıra "Şey, bir dakika!" diyerek bana seslendi ama onunla işim bittiği için umursamadan devam ettim.
Oyuncağı aldıktan sonra bir elimde Barlasların aldığı hediye, diğer elimde de benim aldığım hediyeyle dükkandan çıktım. Telefonum çalmaya başladığında Barlas'ın hediyesini de diğer elime alıp telefonu cebimden çıkardım.
Kemal yazısını gördüğüm gibi iğrenmeye başlamıştım ama ona ihtiyacım vardı. Telefonu açıp kulağıma yasladım. "Nerede kaldın? İki saattir seni bekliyorum."
"Tahmin edeyim, bekleyeli sadece bir dakika oluyor."
"Hah." diye sitemlendikten sonra "Benim zamanım kıymetli." dediğinde gözlerimi devirdim. "Evet, bir an önce etrafta dolaşıp insanların midesini bulandırmaya devam etmen lazım."
"Böyle konuşmaya devam edersen aramızdaki anlaşmayı bozacağım."
"Benden biraz daha para koparmak için telefonu bile suratıma kapatmazsın sen be." dedikten sonra Can'ın şuan Kemal'in yanında olduğunu düşünüp kendimi sakinleştirdim. Kavgamıza şahit olursa Kemal'e güvenmezdi ve orada yapayalnız kalırdı.
"Beş dakika içerisinde oradayım."
Onların yanına henüz ulaşmasam da görüş alanıma girdiklerinde yerdeki köpeği seven Can'ı görüp iç çektim. Güzel bir görüntüydü, birkaç yüz metre sonra ağaçların ve çitlerin ardında 'Çocuk Yetiştirme Yurdu' yazmasaydı. Orada çalışan Kemal tam bir pislikti ama parasını aldığı sürece bana yardım ediyordu. Görüşebilmem için Can'ı gizlice dışarı çıkarıyordu bugün olduğu gibi bazı günler. Onların yanına ulaştığımda Can koşarak bana sarıldı. Hızlı nefes alıp verdiğini fark ettiğimde ellerimdeki poşetleri yere bıraktım ve dizlerimin üzerinde oturdum. Ellerim yüzüne gitti ve telaşla ona bakmaya çalıştım.
"Ne oldu?"
Can cevap vermediğinde bakışlarım kollarını göğsünde birleştirmiş Kemal'e döndü. "Ne olacak? Sonunda başımız belaya girdi."
Sorgular bakışlarla ona bakarken Can'a sarılıp saçlarını öpmeye başladım. "Tamam sakin ol ablacığım, ne olduysa çözeceğiz."
Can biraz sakinleştikten sonra kollarını çekmeden yüzünü görebileceğim kadar geri çekildi. "Abla artık beni başka aileye verecekler. Ben senden başka aile istemiyorum!"
Korkuyla "O ne demek?" diye solurken bakışlarımı Kemal'e çevirdim. Belaya girdik, demesine rağmen keyifli görünüyordu. Bu da demek oluyor ki yine para isteyeceği bir durum içerisindeydik.
"Biliyorsun normalde görüşme zamanlarında Can'ı fark edilmeden saklıyordum, hiçbir ailenin ilgisini çekmiyordu ama bugün müdür bunu fark etti."
Gözlerim irileşirken bakışlarımı Can'a çevirdim. Tepkimi ölçtüğünü fark ettiğimde gülümsemeye çalıştım. "Çözeceğiz merak etme. Hadi sen sana getirdiğim hediyelere bak. Siyah poşetteki hediyeyi sana Barlas ağabeyin almış."
Birkaç dakika öncesinde korkudan titrerken aniden bütün korkusu dağıldı ve gülümsemeye başladı. Çocuk olmak böyle bir şeydi. Büyük kahverengi gözleri ışıldıyordu. Güzel gamzesi ortaya çıkmıştı. Saçları benimkiler gibi kızıldı ama o bunu sevmiyordu.
"Bana hediye mi aldınız?"
"Evet yakışıklı, hadi bir bak da biz de Kemal abinle konuşalım." derken saçlarını karıştırdım. Cümlemin sonunu beklemeden poşetlerle ilgilenmeye başlamıştı bile. Yerden kalktım ve Kemal'i biraz daha uzağa çektim. Kemal'in pis bakışları kolundaki elime indiğinde iğrenerek elimi çektim. "İşten mi atıldın?"
Kemal başını onaylamayarak salladı. Rahatlayarak nefesimi üfledikten sonra anlatmasını bekledim. "Çocuğun kendi kendine saklandığını düşünüyor. Ama bundan sonra gözleri onun üstünde olacak. Bir daha gelen ailelerle görüştürmeme gibi bir şansım olduğunu sanmıyorum. Hatta sizi de daha az görüştürebilirim."
Olduğumuz durum zaten yeterince kötüyken bir de üstünde durum daha da boka battığı için alnımı ovuşturdum. Henüz yirmi dört yaşındaydım! Bunlarla uğraşacak bir yaş olmamalıydı. Derin bir nefes aldıktan sonra elimi alnımdan çektim. "Domuz gülüşün suratında olduğuna göre bir teklifin var."
Benzetmeme karşı çenesini dikleştirdi. "Bu gülüşe yurttaki kadın hademeler hasta!"
"Evet beğeniyorlarsa gerçekten hastalar." dediğimde bön bön baktıktan sonra laf yarışına girmeyip konuya geçti. "Bu çocuğun bir an önce evlat edinilmesi gerekiyor.
"Müthiş planın bu mu? Benim gerçekten hiç aklıma gelmemişti." diye homurdandığımda sırıttı. Aslında yaşına göre yakışıklı bir adamdı. Kırklarındaydı. Turuncu saçları ve sakallarıyla nedense bana balıkçıları andırıyordu. Bana ağını atıp paralarımı avladığından olabilirdi. Gülüşü ilgi çekici olabilirdi birileri için ama ruhunun çirkinliği, bedeninin güzelliğini siliyordu.
"Devletin güvenilir göreceği birini ayarlayabilirim."
Kaşlarım çatılırken demek istediği şeyi anlamaya başlamıştım. Yüzümdeki onaylar ifadeyi fark edip anlatmaya devam etti. "Sadece yasal olarak koruyucu ailesi olur ama çocuk seninle yaşar. On sekiz yaşına geldiğinde de hiçbir sorun kalmamış olur."
Hayali bile içimi ısıtırken hiçbir zaman mutluluğa ulaşamadığım için kuşkularım hemen baş göstermeye başlamıştı. "Bulacağın kişinin güvenilir olacağını nereden bileceğim? Ya bana Can'ı göstermezse?"
"Seni görebilmek için göstereceğine eminim." diye gevşemeye başladığında yapay bir şekilde sırıtarak yumruğumu gösterdim. "Ya da onu dövmemem için de gösterebilir."
İlk tanışmamızda onu bir güzel benzetmiş olduğum için yüzündeki gevşek ifadeyi silip ciddileşmeye çalıştı.
Kemal elini duvara yaslarken "Hey Allah'ım!" diye yakındı gökyüzüne. Sonra bana döndü. "Adam parasını alacak oturacak, ne yapsın Can'ı? Bunun yemesi, içmesi, giymesi, okul masrafı var neden bulaşsın boş yere bunlara?"
"Adam falan, sen çoktan buldun o kişiyi galiba?" diye sorduğumda ifşalandığını fark edip duvardan elini çekti ve yutkundu. "Ne kadar hızlı, o kadar iyi değil mi?"
Bakışlarımı Can'a çevirdim. Bunca derdin arasında gülüyordu iki hediyeye. Bu kadar kolaydı bir çocuğu mutlu etmek ama hep sorunlar çıkıyordu karşımıza. "Ne kadar lazım?" diye mırıldandım. İşte Kemal'in en sevdiği kısım!
"Adamın istediği bir para var bir de tabii buna vesile olduğum için benim istediğim bir para var. Adam tabii her şeye karşı, sonradan çocuğu başına bırakırsın falan filan güvenilmez diye fazla para is..."
"Uzatmadan!" diyerek ona döndüğümde hızla başını salladı. "Toplam bir buçuk milyon."
Gözlerim irileşti. "O parayla gider Can'ı klonlarım, klonla beraber hayatıma mutlu bir şekilde devam ederim biliyorsun değil mi?"
Kemal ünlü bir 'Hah' daha çekti. Ah bu adamın kendini beğenmişlikleri... "O zaman ne bana, ne de o adama ihtiyacın yok."
Sinirli bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bu hayatta tek hassas noktam vardı o da Can'dı. Onun dışında hiç kimsenin konusu beni çaresiz bırakamazdı, her şeyden vazgeçebilirdim ama Can'ı bırakamazdım. Bunu gayet iyi bilen, yüzünü çok gördüğüm ama görmekten nefret ettiğim bu adam da bunu hep kullanıyordu.
Bileğini tuttuktan sonra onu döndürüp bileğini sırtına doğru kıvırdım ve onu sert bir şekilde duvara yasladım. "Seni bir gün döveceğim, sözüm olsun."
Bir süre kurtulmaya çalışan Kemal sonunda pes edip başını duvara yasladı ve tedirgin bir şekilde güldü. "Umarım o gün bugün değildir."
Keşke o gün bugün olsaydı! Ama ona hala ihtiyacım vardı. Sinirle kolunu bıraktım ve Can'a döndüm. Bizi izliyor olduğunu gördüğümde gülmeye başladım ve Kemal'in koluna girdim. Bileğini ovuşturan Kemal bana ters ters baktı ama onu umursamadan Can'a gülümsedim. "Sen de arkadaşlarınla böyle şakalaşma olur mu?"
Ben tartıştığımızı anlamamasının derdindeyken "Benim hiç arkadaşım yok ki." dediğinde yavaşça Kemal'in kolundan çıktım ve Can'a yaklaştım. Kendime söz vermiş ve senelerdir ağlamıyor olmasam şu an ağlamaya başlayabilirdim. Can'ın yanına oturdum ve saçını sevmeye başladım.
"Ben senin arkadaşın değil miyim? Peki ya Fatih?"
Gülümsedikten sonra "Öylesiniz." dedi. "Barlas abi de arkadaşım. Bana aldığı şu güzel hediyeye bak!" Bakışlarımı Barlas ve arkadaşlarının Can'a aldığı hediyeye çevirdim. Oyuncak aldıklarını sanıyordum ama bir Fenerbahçe forması almışlardı. Paraya kıymışlardı. "Fatih de burada olsaydı ve bir de topumuz olsaydı hemen bunu giyerdim, maç yapardık."
"Ona da top almışlar zaten. Tek geriye kalan sizi yan yana getirmek. Sana da selamı var." dediğimde sevindi. "Beni unutmadı mı?"
"Çocuğun sünnet düğününde mahallenin kasabının baltasını gösterip 'Bunu kullanacaklar' diye kandırmıştın, çocuğu firar ettirmiştin, nasıl unutsun?" dediğimde güldü. "Barlas abinin fikriydi." Bakışları formasına ve oyuncağına döndükten sonra "Umarım yurttakiler bunları elimden almaya çalışmazlar." dediğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Asya bugün de dünyayı yakmayacaksın, sakinleş.
Can'ın omuzunu sıvazlarken bakışlarımı Kemal'e çevirdim. "O parayı bulacağım. Ve sen de hiç kimsenin Can'a ve hediyelerine zorbalık yapmasına izin vermeyeceksin."
Keyiflenen Kemal başını onaylayarak salladı. "O iş bende, insanlık ölmedi sonuçta."
"İnsanlığına para ödüyorum." dediğimde keyfini bozmaya gerek duymadı.
Her ziyaret gününde Can'ı başka bir ailenin görüp evlatlık edinme ihtimali artacaktı. Bu yüzden o kadar fazla parayı bulmam sorun değilmiş gibi bir de kısa bir zamanda bulmam gerekecekti. Nasıl bulacaktım bilmiyordum ama bulacaktım.
Evet saatler önce de düşündüğüm gibi "Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır." demiş Dostoyevski. Bakalım o mutlulukları yaşayabilecek miydim?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!