33/33 · %97

33. BÖLÜM - ACININ RENKLERİ -

80 dk okuma15.808 kelime14 Eylül 2026

Selamlarrr ^^ Bölüm sıklığından şikayetçisiniz, biliyorum. Düzeltmeye çalışıyorum. Sadece yazarlık yapmıyorum, özellikle de bu sıralar avukatlık da yapıyorum ve bazen araya istemeyeceğim kadar zaman girebiliyor, üzgünüm. Dikkat etmeye çalışacağım.

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorummm

İyi okumalar dilerim <3

Bölüm şarkısı:

Cem Adrian - Kül ama An Epic Symphony ile <3 Linki medyaya bıraktım...

**

Denizde sahilden uzaklaşmak, sevdiklerimi kaybetmek gibi hissettirirdi hep. Dönüp baktığımda onları gitgide görememeye başlamayı sevmezdim. Kıyıda, hep yanlarında olmak isterdim. Denizin serinliği bedenimi sararken ve güneş sanki güzel günleri vadederken, gözlerimin önünde olmaları, hayatımın mutlu sonu olabilirdi.

En sevdiğim, denizin uzaklarında olmasaydı.

Sahilden giderek uzaklaştım. Denizi aydınlatan güneş değil, alevlerdi. Bedenimi saran su, beni sevdiğim adama götürmüyordu. Dalgalar beni geriye iterken ve bedenim daha fazla çaba için güçsüzken yüzümü ıslatan sadece deniz değildi. Yaşlarla bulanık görüşümde alevler dalgalanıyor, bağırışlar, çıtırtılar ve dalga sesleri uğultulu bir şekilde birbirine karışıyordu. Çığlıkların ne kadarı benimdi, belki de hıçkırıkların, bilmiyordum ama acıların tümü benimdi. Ölüme kavuşmak için gökyüzüne koşarken acının sonu var sanmıştım ama yoktu. Acının renkleri vardı. Her biri tuvalimdeydi. Kül olmak istiyordum. Yeter ki bitmeliydi. Gördüğüm her şey kül oluyordu ama yine de benim alevlerim sönmüyordu.

Dalgalar yüzüme çarparken bağırışları ve hıçkırıklarımı yutuyordu ama sesim zihnimde yankılanıyordu. Ne ellerim, ne de sesim ona ulaşmıyor muydu?

Bırak, deyişim beni tutmaya çalışanlaraydı. Ellerinden sıyrılıp denize atlarken beni sakınmaya çalıştıkları neticelerden korkmuyordum. Boğulmak ya da yanmak, benim için merhametli bir sondu. Nitekim, boğulan ya da yanan birini görme ihtimalim de vardı. Birini. Birin bazen tüm sayılardan büyük olabileceğini bana göstereni. Uzaklarda, derinlerde, bu sefer korkularımla da değil, gözlerimle. Uğruna kendimi yaktığım adam yine de yanıyorsa sadece deniz değil, annem de gelip boğmalıydı.

Ne olur, diye yalvarışlarım biraz bize çizilen sonu görmeden bayılmamak için kendime, çokça denizi yararak benim gibi Barlas’a ulaşmaya çalışan botlara, insanlara, çoğunlukla bulanık gözlerle her yerde aradığım Barlas’a, en çok da Allah’aydı. Allah’ım, tek bir lütfunla yaşattığın her acıya razı gelirim.

Barlas, diye sayıklamalarım, çığlıklarım bu hayatta dudaklarıma değecek ona ait son şey olamazdı. Yanımdayken dahi özlediğim adamın ismiyle yetinemezdim. Çok değil, bir süre kadar önce yaramın varlığını anladığında bakmaya cesaret edemese de sırtımı seven ellerini öpmek isterdim. Yaşlarının ıslattığı yanakları, bana gülümseyen dudaklarını, uzun kirpiklerinin gölgeler düşürdüğü göz altlarını öpmek isterdim. Kalbi, içinde yaşayabildiğin tek yerdi. Başka ev yoktu, sığdığım bir hayat yoktu, sadece kalbinde soluyabiliyordum.

Gitme, deyişim duaydı.

Gidemezsin, deyişim belki de sadece inkârdan ibaretti. Artık, öyleydi. Belki de çoktan gitmişti.

Ne dalgalar, ne etrafı saran insanlar, ne suyu döven ellerim bana onu getirdi. Her yer, benden onu götüren alevlerdi. Beni boğmak isteyen denizin üstüne saçılmış büyüklü küçüklü parçalarda, bana daha temas bile etmemesine rağmen içimi yakmış alevler vardı.

Yok, diyordu insanlar. Farklı sesler ama hep uğultulu. Hiçbir yerde yok.

Ben de sönmek için değil, bitmek için bıraktım. Deniz zaten mütemadiyen boğulan birini içine çekerken ilk defa nefes almayı hatırlamak zorunda değildim. Bu sefer hatırlamasam da olurdu. Artık, yaşamasam da olurdu. Can’ı, çiçeklerimi ve kedilerimi ardımda kalanlara emanet ettim. Adnan Bey’e bile. Herkes benden güzel bakardı onlara.

Denizin karanlığına indikçe yüzeyi aydınlatan alevler ince bir hüzmeyle dağılırken sanırım gülümsedim. Ciğerlerimde kalan son nefesin bitmesini beklerken onu sevdim. Ondan özür diledim. Bizden özür diledim. Berbat bir abla olduğum için kardeşimden özür diledim. Doğduğum için annemden, kendisini astığı için babamdan özür diledim. Öldüğü için…

Öldüğü için Barlas’tan özür diledim.

Ölebilmek için de Allah’tan af diledim.

Karanlıktaki titrek ışık hüzmeleri gitgide Barlas’a benzedi. Tanıdığım haline. Patlayan bir yatta, sevdiğim ne varsa dağılmamış haline. Yaşayan haline. Ben denizin içinde aşağı doğru süzülürken ve dudaklarımdan baloncuklar çıkarken yaklaştı ve yaklaştı. Bana uzanan eli, ölümün davetiydi. Gülümseyerek uzandım. Gücümü yerin üstü için değil, dibi için harcadım.

Yaşayamadım.

Ama ölebildim.

**

Deniz artık sessizdi.

Sadece dalgalar vardı.

Gün ‘merhaba’ derken hayat az evvel bir vedaya şahit olmamışçasına huzurluydu. Ufuk, gecenin karanlığından sıyrılmaya çalışırken gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyordu. Soluk mavi, pembe ve turuncu renkler gökyüzünü boyuyordu. Renkler artık acılara benzemiyordu. Ayaklarım denizin içindeydi. Dalgalar bileklerime kadar geliyor, geri çekilirken kumları ayaklarımın altından usulca alıyordu.

Yanımda biri oturuyordu.

Birisi.

Yokluğunun kalabalığın ortasında yalnız bırakıp varlığının ise tek başına yettiği biri.

Ayaklarını benimki gibi dizlerinden hafifçe kırmış, denize uzatmıştı. Kolu bedenimi sarmıştı. Başım göğsüne yaslıydı. Nerede olduğumuzu bilmiyordum. Sanki bütün geceyi burada geçirmişiz, birazdan güneş tamamen doğduğunda kalkıp eve gidecekmişiz gibi sıradandı her şey.

Elinde silah yoktu.

Kan yoktu.

Sadece elim elindeydi.

Parmaklarımız dizimin üstünde kenetlenmiş, minik minik birbirimizinkilerle oynuyorduk.

Başımı göğsüne yasladım. Kalbini dinledim. Yaşıyordu. Ben de yaşıyordum. Burada. Başka hiçbir yerde olmayan bu dinginliğin içinde.

“Her şey bitti mi?”

Sesim bana aitmiş gibi gelmedi. Mutluydum.

Barlas başını hafifçe bana çevirdi. Saçlarımı öptü. Karşımda deniz varken, gözlerim kapandı. Bu an, gördüklerimden daha huzurluydu.

“Bitti, güzelim,”

İlk defa bir yere yetişmem gerekmiyordu. Hiçbir yerden kaçmama, birini kurtarmama ve kimseye yalan söylememe gerek yoktu.

Burada kalabilirdim.

Sadece Barlas’ın omzunda, kollarında durabilirdim.

“Artık beraberiz.”

**

“Barlas…”

Elimde bir el hissettim. “Asya?”

Gözlerimi kırpıştırarak araladım. Tavandaki ışık gözlerimi aldı. Yağmurun cama vurma seslerinin arasında aynı ses tekrar “Asya?” dedi. Bu sefer daha az uğultuluydu. Diğer elimi ışığa karşı siper ederken başımı sese doğru çevirdim. Gözlerimi kısık bir şekilde araladım. Tanıdık bir surette hüzünlü kahverengi gözler bana bakıyordu.

“İyi misin?”

Dudakları hareketlendi ama sesinin kulağıma gelişiyle örtüşmüyordu. Gözlerimi sımsıkı yumarken yutkundum. Şakaklarım zonkluyordu. Siper ettiğim elimin güçsüzce karnıma düştüğünü hissettim. Işık yeniden yüzüme akın etti ama karanlığımı aydınlatamadı.

“Uyandı, doktor gelip bir baksın. Ağrıları var gibi. Nefesi de hırıltılı hâlâ.”

Tanımadığım bir ses “Çağırıyorum abi.” diyerek odadan çıktı.

Gözlerimi tekrar kısık bir şekilde araladım. Yine o ‘mekan’daydım. Aynı yatakta uzanıyordum. Denizi de sormak istedim. Doğan günün, ıslak kumların ve dalgaların nereye gittiğini öğrenmek istedim ama yine, aynı soruyu sordum.

“Barlas?”

Sesini duyar gibi oldum. Artık beraberiz.

Çağrı titrek bir nefesle iç çekti. Kızarık gözleri gözlerimde gezindi. Böylelikle, acının renkleri geri geldi. Güneş battı, kumlar içine çekti ve dalgalar boğdu.

Yaşayamamıştım.

Ölememiştim de.

Ama birisi ölmüştü.

Uğruna yaşadığım, uğruma ölmüştü.

“Barlas?”

Doğrulmaya kalkıştığım gibi ayaklandı. “Şşt. Tamam sakin. Asya, sakin! Asya boğulma tehlikesi atlattın, dur…”

Sesi gittikçe uzaklaştı, boğuklaştı ve duyamamaya başladım. Belki sesim onun sesini bastırıyordu, belki de sesim sadece zihnimde yankılanıyordu.

“Nerede? Bar-las nerede?!”

Bacaklarıma dolanan örtüyü umursamadan yataktan kenara kaydım. Beni durdurmak için uzanan Çağrı'nın kollarından sıyrılırken bileğimdeki acıyı hissetmeden damar yolunu söküp attım. Akıyorsa kanı hissetmiyor, konuşuyorsa Çağrı’yı duymuyordum.

“Ne olur… Ne-nerede o… Nerede?! Barlas!”

Söylediklerim öksürüklerle mi hıçkırıklarla mı bölünüyordu, ayırt edemedim. Ayaklarım yere değer değmez ileriye atıldım ama bacaklarıma dolanan kumaş beni yarı yolda bıraktı. Yere kapaklandığımda, yüzüme dökülen saçlarımın arasından ellerinin bedenime uzandığını gördüm ama hissetmedim.

Hissetmek istemeyeceğim son şeyi dibine kadar hissederken, başka hiçbir şey hissedemedim.

“Nerede?! Gelsin… Ge-gelsin...”

Bedenim yerin dibine girmek istermiş gibi kaldırmaya çalışan kollarından sıyrılıp sıyrılıp yere düşüyordum. İleri gitmeye mi yoksa yerin dibine girmeye mi çalışıyordum bilmiyordum ama uzanıp yeri dövdüğümü görebiliyordum. Elimi yere vurdukça acıyorsa bile avucumu hissetmedim. Diğer elim boynumdaydı. Avucumda hissedemediğim bir kolyeyi tutmaya çalışıyordu ama yoktu. Ne Barlas, ne de kolyesi yoktu. Biri elimi tutup geriye çektiğinde sırtım birine yaslandı, yarayı hissetmedim. Sesim, kalp atışlarımı bastırıyordu, acıyan boğazımı hissetmedim.

“Barlas!”

Ben bastığım çığlığın ardından öksürüklere boğulurken Çağrı beni kendisine çevirdi. Öksürüklerim hafiflediği gibi yakalarına yapıştım. Gözyaşlarım yüzünü görmeme neredeyse engel oluyordu. Neyse ki engel oluyordu. Orada bir kaybın izi olabilirdi. Ciğerden gelen bir buruşma, kalpten gelen sıkışma, acıdan gelen yaşlar olabilirdi.

“Sö-söyle, gelsin… Git, getir! Ge-gelsin, hadi gelsin!”

Bir şeyler demeye çalıştı. Elleri yanaklarımı kavradı. Büyük büyük hecelerle konuştu. Duyamıyordum. Başımı iki yana sallayarak “Gelsin…” dedim. Gözlerimi sildi, dudaklarını gösterirken büyük hecelerle konuşmaya devam etti. Bağırışları kulaklarıma uğultulu bir gürültüyken dudaklarını okumaya çalıştım. Yaşlar yine gözlerime akın ederken çaresizce başımı salladım. Görmeye ihtiyaç duyduğum kişi gelmeliydi. Gelebiliyorsa gelmeliydi. Gelemiyorsa ben gitmeliydim. O denize gitmeliydim. Varsa günü izlemeli, yoksa ufukta boğulmalıydım.

“Asya? Asya!”

Çağrı’nın başı sesin geldiği yöne döndü. Uğultulu da olsa sesi kulağıma ulaşmıştı. Çağrı’nın bulanık görüntüsü uzaklaşırken bedenim bir an yığılacak gibi oldu ama biri yakaladı. Bulanık görüşüme tanıdık yüzü eklendi. Beni kaldırmaya çalışmadı, benim kadar çöktü. İlgimi çekme çabasıyla yüzüme eğilirken vücudumu sarstı. “Duyuyor musun? Asya!”

Yanağımdaki yaşları hissetmeye başladım. Sırtımdaki, ellerimdeki acıyı hissettim. Boğazım, burnum ve göğsüm yanıyordu. Hırıltılı nefeslerim ara ara öksürüğe dönüşüyordu, duymaya başladım. “Gelsin…”

“Gelecek. Getireceğim. Beni duyuyor musun? Kızım sana söz, getireceğim.”

Gelsin, deyip durmama rağmen gelemeyeceğini bildiğimi “Na-sıl?” diye sorduğumda fark ettim. Yine de ‘kızım sana söz’ dediğinde inanır gibi olmuştum. Hırıltılı nefesimle kısa bir kelimeyi bile es vererek sormuştum. Üst kollarından tutunurken cevap verme şansı tanımadan tekrar sordum. “Nasıl..?”

Islak yanaklarıma yapışan saçlarımı yüzümden çekip kulaklarımın arkasına sıkıştırdıktan sonra kollarımı kavradı. “Getireceğim. Ama hadi gel,” derken benimle birlikte ayaklanmak istedi, yerçekimi beni yerin dibine sokmak üzere çalışıyordu, müsaade edemedim. “Seni yatıralım, doktora müsaade et. Yemin ediyorum getireceğim.”

Başımı iki yana salladıkça zihnim daha da bulandı. Kaldırmak istediği üst bedenim aksine bacaklarıma doğru iki büklüm olurken kafamda yankılananı ancak kısık bir sesle dile getirebildim. Hırıltılı nefesim hıçkırıklarla kesilince duyması benim için bile güçtü. “Öl-öldü ki…”

“Şşt, yok öyle bir şey.”

Barlas gelebiliyorsa gelene kadar sadece kendime sığınmak istiyordum ama ezip büzülen bedenimi doğrulttu. Başımı kaçırdıkça görüş açıma girmeye çalışarak “Kızım dinle bak beni, öyle bir şey yok…”

Barlas’ı göremediğim aydınlık, zihnimin karanlığından beter olduğundan gözlerimi sımsıkı kapattım ve başımı güçle iki yana salladım. “Öldü…”

“Yaşıyor.”

Başım durdu, zihnim biraz daha sallandı, kalbimin sarsıntısı ise gözlerimi araladığımda hâlâ sürüyordu. Gözlerimi kırpıştırdım, sıcak yaşların soğuk tenimden aktığını yavaşça hissettim. Belki yaş yeri bulmuştu da his kalbime yeni ulaşıyordu. Gözlerim görüntüsü sallanan Adnan Bey’in yüzünde gezindi. Dudaklarıyla sesin senkronu tekrar bozuldu ama duydum. Her kelimeyi duydum ama idrak edemedim. “Ölüm mölüm yok. Yaşıyor.”

“Ya-yaşıyor?”

Sesim bir başkasından çıkmış gibi kulağıma ulaştı. Benim sesimi duyuşum bitmeden dudakları hareketlendi. “Yaşıyor!”

Göz göze kaldık. Başını onaylar şekilde salladı ve tekrarladı. “Yaşıyor.”

Yaşıyor.

Başımı yavaşça iki yana salladım ya da zaman yavaşladı. Aksine onaylar şekilde salladı o da. Omzumda bir el hissettiğimde dönüp baktım. Yemen yanımızda bizim gibi yere oturmuş Çağrı “Yaşıyor.” diye tasdikledi. “Yalan söylüyorsun…” diye mırıldandıktan sonra Adnan Bey’e baktım. Konuşmak için bir süre öksürmem ve titrek bir nefesin ardından yutkunmam gerekti. “Yalan söylüyorsunuz…”

“Kızım…”

“Gördüm… Gördüm ben… Patladı yat…”

“Patlarken atlamış.”

Başımı iki yana salladım. Çağrı omzumu sarsınca yaşların dolmayı bıraktığı donuk gözlerimi Çağrı’ya çevirdim. “Kızım bana bak, suratıma bak, kardeşime bir şey olmuş olsa böyle mi olurum?”

Kötü görünüyordu. Kardeşini kaybetmiş kadar mı? Ama görmüştüm… Meriç ortalarda yoktu. Gözlerimi Adnan Bey’e çevirdim. O da berbat görünüyordu. Acı çekiyormuş gibi bakıyordu gözlerime.

Yalan.

Yutkunurken boğazım acıdı. “Niye? Niye burada değil o zaman?”

Sadece bir saniye kadar sessiz kalışı kalbime nasıl bulaştığını anlamadığım umudu karanlıkla boyadığında dizlerimde hafifçe yükselerek “Niye?” diye sordum. Kollarını yakalarken sarsmak niyetindeydim ama tutundum. Tutunmama rağmen yine de sertçe kalçam ayaklarıma yaslandı.

“Gelecek.” dedi temkinle. Gözlerini kırpmadan ama emin de olmadan.

“Gelsin o zaman…” derken tekrar dizlerimde yükseldim. Bu sefer sarsma gayreti gösterebildim ama daha çok ben sarsıldım. Kapıya doğru sarsarak ittirmeye çalışıyordum. “Git, söyle. Şimdi gelsin… Gelsin, göreyim…” dedikten sonra omuzlarından tutarak kalkmaya çalıştım. “Ya da ben gideyim… Söyleyin, neredeyse gideyim…”

Beni tutmaya çalışırken “Gel seni yatıralım, Barlas da gelecek…” dediği gibi “Çünkü yalan!” diye çığlık attım. Kollarını da ittirerek kendimi geriye attım. Kalçam sertçe yere yaslanırken ayaklarımla yeri iterek gerilemeye çalışıyordum. Görüşüm yeniden bulanıklaşırken bana uzanan her eli itmeye çalışıyordum. Gücümü kaybettikçe sırtımla da yere yaslanıyor ama kalkıp gerilemeye çalışmaya devam ediyordum. Sonunda sırtım duvara yaslandığında dizlerimden kırarak hafifçe kaldırdığım bacaklarımın siper olmasını umdum ama kollarımda ellerini hissettim. Ellerimi tutmaya çalışıyorlardı.

“Kızım… Bırak boynunu!”

“Kendine zarar veriyorsun!”

“Yalan söylüyorsunuz işte! Niye şimdi gelmiyor?!”

“Gelecek…”

“İnanmıyorum sana! İnanmıyorum size!”

Bir yere doğru işaret edince çırpınmayı bırakıp bir umut dönüp baktım. Ellerimi sertçe onlardan çektim, yeniden tutmaya kalkıştılar ama ellerimin tersiyle hızlıca gözyaşlarımı sildiğim sırada bıraktılar. Biraz da olsun netleşen görüşümde gördüğüm tek şey yaklaşan doktordu. “Kızım, doktora müsaade et ne olur.”

“Asya, hadi gel kardeşim.”

Doktor iğnesini gördüğümde yerden kalkmaya çalıştım ama yer altımdan kayıyordu. Görüşüm yine bulanıklaşmıştı ve midem bulanıyordu. Öksürüklere boğularak direnmeye çalıştım. “Hayır! İnanmıyorum! İstemiyorum, hayır!”

Güçsüz başım birinin omzuna yaslandı. Yaşlı gözlerimin ardından doktorun beyaz gömleğinin koluma eğildiğini gördüm. Ellerimi tekrar tutarak boynumdan çekti. Birinin elini sırtımda sakinleştirir gibi sıvazlarken hissediyordum. Biri de kolumu tutuyordu. Hıçkırıklarım öksürüklerime karışırken “Yalan…” demeye çalışıyordum. Gittikçe zorlaştı. Gözlerimi aralamak güçleşti, bulanık zihnim karanlığa gömülmeye, öksürüklerim dinmeye ama dudaklarım da uyuşmaya başladı.

“Bak baba derler bana. Adnan baba derler. Evlatlarıma verdiğim sözleri tutarım ben. Getireceğim Barlas’ı sana. Yeminim olsun, getireceğim.”

Uyuşuk dudaklarımı hareketlendirmeye çalışarak yalvardım ama sesim kısıktı. Artık gözlerimi aralamaya bile çalışamıyordum, beynim uyuşmuştu. “Ne olur getir… Adnan baba, Barlas’ı bana getir… Ne olur… Ne olur baba, bana Barlas’ı getir…”

**

“Şşt… Biraz daha uyu...”

Kokusu beni uykuda tuttu. Ardımdan sarılmıştı. Cenin pozisyonundaydım ve o da dizlerini kırarak bacağımın hemen ardındaki yerini almıştı. Saye’mdeydim.

Gözlerimi aralamaya korktum. “Uyanırsam gidecek misin?”

Bu bir rüya mı?

Omzumu öptüğünü hissettim. “Uyanmazsan kalacağım.”

Bu bir rüya.

Bedenimi saran kollarına sarıldım ve ardıma doğru iyice sindim. Ellerimiz kenetlendi. “Kal…” diye fısıldadım. Yağmurun cama vurduğunu duyabiliyordum. Nefesini ensemde hissedebiliyordum. Denize, doğan güne, kumlara gerek yoktu. Bu karanlıkta sarılışına hapsolabilirdim. Yağmur taneleri büyüyerek bizi yutsa ve boğsa, ben hâlâ ona sarılıyor olurdum. “Sana ihtiyacım var…”

Başı saçlarıma gömüldüğünden olsa gerek boğuk bir şekilde, “Ondan gidemiyorum ya…” dedi, ardından tenimin ıslandığını hisseder gibi oldum. Burnunu da çektikten sonra boğuk bir hıçkırık da duydum. Ağlıyordu…

Bir rüyada bile ikimiz birden mutlu olamıyor muyduk?

“Sen ağlıyorsun…”

Başımı üst kolundan kaldırıp ona dönecek gibi olduğumda beni sarılışına hapsetti ve dönemedim. Yüzü saçlarımdan hafifçe uzaklaştı, nefesinin uzaklaşması beni endişelendirirken neyse ki sesi kulağıma ulaştı. Ağlayan sesi. “Uyanırsan gitmek zorunda kalırım…” dedikten sonra ona çeviremediğim yüzümde şakağımı öptü. Dudakları, gözyaşlarını tenime taşıdı. “Ne olur, uyu…”

Uyandığımda gidecekse, gözlerimi araladığımda onu göremeyeceksem ben de uyurdum. Boynumu, omzumu ve ardından saçlarımı soluyarak öptü. Her öpüşünün ardından hıçkırır gibi oldu. Sarılışı da gevşediğinde korkudan gözlerimi aralayamadım ama varlığını her zerremde hissetmezsem korkum arttığı için “Daha çok sarıl…” diye mırıldandım, umdum, yalvardım. Gitmesini, bu rüyanın da hayatım gibi bir kâbusa dönüşmesini istemiyordum. Sımsıkı sarılmalı ve hissetmeliydim. “Sımsıkı sarıl…”

“Yapamam…”

Kapalı gözkapaklarımın ardında benim de gözlerim doldu. Niye zihnim bile bana düşmandı? Niye bir rüyada bile dileklerim gerçek olamıyordu?

“Ama… Niye ki?” diye sorarken sitemim daha çok kendimeydi. Çünkü rüya olmasa Barlas sarılmaz mıydı? Barlas her şeye rağmen sarılırdı… Ben sana hayır diyemem, dememiş miydi? Ayrılacaksa da sarılırdı… Yaşıyorsa, sarılırdı ama bu bir rüyaydı…

Bir eli parmaklarını parmaklarımdan çözerek sıyrıldı. Korktum ama gitmesin diye hareket etmedim. Belimden kaydı ve bedenlerimiz arasındaki boşluk kalbimi sızlatarak biraz daha açıldı. Parmakları belli belirsiz sırtımda, morlukların olduğu yerlerde gezindi. Tekrar hıçkırdı. “Acımasın…” dedi titrek bir nefesle. Kolu tekrar hafifçe bedenime sarıldığı gibi elini tutup parmaklarımızı kenetledim. Uyansa kayıp gidecek olan benmişim gibi tuttu elimi ama sımsıkı sarılmadı. Başı saçlarıma gömüldü ve ağlamaya devam etti. “Sırtın acımasın…”

Oysaki sadece sarılışını hissediyordum. Acının renkleri gitmişti, sadece renkler kalmıştı.

**

Bir gıcırtı kulaklarımı tırmalarken gözlerimi araladım. Yorgun gözlerimi kırpıştırarak henüz aydınlanan günün ışığının ulaşmaya başladığı odada gözlerimi gezdirdim. Gri ortam, ışık tozlarıyla süsleniyor gibiydi. Barlas’ın kokusunu duyduğumda gülümsemeye başladım. Soluk mavi, pembe ve turuncu renklerinin boyadığı gökyüzünü çekili perdenin arasından biraz olsun görebilmek de ciğerime havaydı ama asıl soluduğum bu kokuydu.

Ama kolları yoktu.

Yataktaki ağırlığı yoktu.

Tenimde sıcaklığı yoktu.

O, yoktu.

Sanki burnumda ezberden bir sızı gibi sadece kokusu vardı.

Gözlerimi açtığımı idrak ettiğimde gülümsemem kalbimdeki sızı eşliğinde silindi. Telaşla doğrularak ardıma döndüm.

Yoktu.

“Barlas..?”

Örtüyü alelacele bacaklarımla ittirerek yataktan indim. Örtünün ucu ayağıma dolandı. Sendelesem de doğrularak odada etrafımda döndüm. Ellerim saçlarıma dalarken irileşmiş gözlerle etrafı izledim. Uyanmıştım ve gitmişti…

Gözlerimi açmıştım ve rüya bitmişti…

“Hayır, hayır, hayır…”

Sesim gitgide yükselirken odada volta atmaya başladım. Yatağa koşmak, gözlerimi kapatmak ve aynı rüyaya uyanmak istiyordum ama denediğimde olmamasından çok korkuyordum. Elim boynuma gittiğinde amacım tenimi yırtmak ve belki de boğulmaktı ama parmaklarım kolyenin ucunu kavradı. Birkaç saniyelik donakalışın ardından hızla başımı eğdim ve kolyenin ucunu da olabildiğince kaldırarak baktım. Anlamaya, hatırlamaya çalışarak baktım. Bir adamı sadece yad edebileceğim ama onu bana getirmeyecek bir eşya parçası olmasından korktum ama hatırlıyordum… Gündüz mü, gece mi bilmem, ne zaman yaşandığını hatırlamam ama boynumda bu kolyeyi bulamadığımı hatırlıyordum. Bir elim yeri döverken diğer elim boynumda arayıp durmuş ama bulamamıştı. Bulamadıkça tenimi yırtmıştı. Şimdi buradaydı işte.

Kokusunun odadan mı yoksa anılardan mı geldiğini ayırt edemezken kapıya doğru baktım. Rüya değil mi? Gerçekten burada mıydı?

Hareketlendiğimi kapıya gittikçe yaklaştığımdan anladım. Bir elim sımsıkı kolyeyi tutmaya devam ederken diğer elimle soğuk metali kavradım ve hızla kapıyı açtım. Koridora atıldığımda bana dönen gözler arasında tanıdık bir çift kahverengi aradım ama yoktu. Koridorda koşmaya başladım. Kokusu sanki pusulamdı. Bir hissi takip eder gibi koştum. Duvarlar mı siyahtı, benim mi görüşüm karanlığa gömülmeye başlamıştı, bilmiyordum. Koridor mu dardı yoksa benim mi nefesim sıkışıyordu, onu da bilmiyordum. İnsanlar uzanıyor, bir şeyler söylüyorlardı ama ardımda bırakıyordum. Merdivenlere vardığımda korkuluğa çarptığım için sendeledim ama yuvarlanmaktan tanıdık biri beni yakaladığı için kurtuldum. Güneş’in “Asya? Canım, dur…” dediğini duydum ama elinden kurtulup çıplak ayaklarımla soğuk mermeri döver gibi merdivenlerden inmeye devam ettim. Sahanlığa vardığımda biri sarıldı ve ayaklarım yerden kesilirken bedenim aksi yöne döndü.

“Asya, ne yapıyorsun? Nereye kızım?”

Adnan Bey’in telaşlı sesini duyarken ayaklarım yeniden yeri buldu. Bir yandan elinden, kolundan kurtulmaya çalışırken diğer yandan telaşla aşağıyı gösterdim. “Barlas’a… Barlas’a…”

“Çağrı!”

“Geldim abi, geldim! Şşşt, kardeşim. Gel odaya dönelim… Daha iyileşmedin…”

Çağrı’nın sesini duymamla birlikte ona dönmüştüm. Yanımıza varınca Adnan Bey’i bırakıp onun kollarına tutundum. “Barlas… Barlas nereye gitti? Bu…” dedikten sonra kolyenin ucunu öyle hızlı kaldırdım ki ensem acımıştı ama ancak kopsaydı canım yanardı. “… bunu o mu getirdi? Çağrı bir şey, de…” dedikten sonra koparmaktan korkarak kolyeyi, cevap vermediği için Çağrı’yı bıraktım. Ellerim saçlarıma dalarken ikisinden de uzaklaşmaya çalışarak sahanlığın köşesine doğru geriledim. Sırtım duvara çarptığında sanki delilik üstüme yürüyebilecekmiş gibi ellerimi havaya doğru kaldırdım. Ağladığımı yeni fark ettim. “Deliriyor muyum, o burada mıydı, bir şey deyin… Bir şey…”

“Evet!”

Adnan Bey ellerini aramızda kaldırarak birkaç adım yaklaştıktan sonra daha alçak bir sesle “Evet…” diye tekrarladı. “Barlas buradaydı. Delirmiyorsun kızım, olur mu öyle şey? İyisin, Barlas da iyi. Bak Adnan baban sözünü tuttu.”

Birkaç adım daha yaklaştı. Yavaşça benim de havada tuttuğum ellerime uzandı. Gözlerim ellerimizle yüzü arasında kırpışarak gezindi. Yavaşça parmaklarımdan tuttu. “Nefes al…” dediğinde unuttuğumu fark ettim. Derin bir nefes alıp verdiği sırada ona eşlik ettim ama benimkisi titrekti. “Gel bakalım… Kolun yaralanmış…”

“Barlas..?”

“Buradaydı.” dedi heceleri yavaşça dile getirerek.

Nefes almakta hâlâ zorlandığımı kulağıma uğultulu bir şekilde ulaşan ses tonumdan anladım. “Görmeden inanmam…”

Üzgün baktı. Barlas içinse diye endişe ettim ama başını onaylar şekilde salladı ve ardına baktı. Birine başıyla işaret verdi. “Çağrı koridoru boşalt koçum, herkes işine baksın.” dedikten sonra başını başka yöne çevirdi. “Güneş, kamera görüntülerini odaya getir.”

“Tabii Adnan abi, hemen.”

Etraftaki kuru gürültü hafiflemeye başlarken Adnan Bey tekrar bana baktı ve başıyla yukarıyı işaret etti. “Gel, kameradan sana göstereceğim…”

Nefesimi kesen bir umutla sordum. Kokusunun burnumun direğinde başlayıp da kalbime kadar akan sızısıyla sordum. “Ba-Barlas’ı mı?”

“Evet…” dedi büyük hecelerle ve başını da sallayarak. Gözleri kızarıktı, üzgündü ama hafifçe gülümsedi. “Barlas’ı.”

“Gerçekten mi…” derken ellerimi tamamen tutmasına müsaade ettim. “Gerçekten kızım, gel…” diyerek beni duvardan çekti. Bacaklarım titrediği için yığılacak gibi olduğum an kolu sırtıma dolandı ve beni tuttu. “Hop, tuttum seni. Hadi, yaslan sen bana.”

O sırada derdim başkaydı. “Niye görüntüler… İnelim… Yetişelim ona…” diyerek aşağı inen merdivenlere yönelmeye çalıştım ama bacaklarım bana sadece yüktü. “Yardım et…” dedim, zaten sayesinde ayakta durduğum Adnan Bey’e. “Lütfen.”

“Gitti kızım o. Yine gelir ama şimdi gitti. Gel görüntülere bakalım da kendi gözlerinle gör…”

Merdivenlerden ağırlığımı alarak çıkmamızı sağladığı sırada bir çocuk gibi hissediyordum. Sanki dondurmam yere düşmüş de, oncacık şeye ağlıyormuşum gibi… Annem ve babam bana yenisini almak üzereymiş ama şimdilik biraz da ağlamak istiyormuşum gibi. “Ama… Niye gitti ki?”

İnanamıyordum da bir yandan. Kokusu odada, kolye boynumda, hissi tenimdeydi ama inanamıyordum. Ensem uyuşuyor, gözlerim kararıyordu. Bağırmak, çağırmak istiyordum ama boğazım acıyordu. Bacaklarım Adnan Bey’di. Elim sadece ara ara gözyaşlarımı silmeye çalışmak ve boynumdaki kolyeye gitmek için vardı.

Bir süre sessiz kaldı. Öyle ki üst kata çıkmış, boş koridorda odaya yönelmiştik. İç çekti. “Gitmesi lazımdı.”

Uyanmazsan kalacağım.

“Uyandığım için mi?”

Güneş, “Getirdim abi.” derken odaya varmıştık. Adnan Bey diğer eliyle kapıyı açtı. İçeri girdiğimiz sırada “Niye?” diye tekrar sordum. “Niye gitti ki?”

Daha yaşadığına bile emin değildim ama yaşıyorsa niye gitmişti? İnanamıyordum… Sanki zihnim, temasını, öpüşlerini hissettiğine yemin edebileceğim bedenim, yaşlarıyla sanki hâlâ ıslakmış gibi gelen tenim, Adnan Beyler bir olmuş bana oyun oynuyordu.

“Hazır olduğunda döner kızım.”

“Ama…”

Yatağa oturmamı sağladı. Yanıma oturup elini karşımıza kadar gelmiş olan Güneş’e uzattı. Güneş ona bir tablet verdiği sırada göz göze geldik. Üzgün bir şekilde gülümsedi bana. Bir gidecek gibi oldu ama hemen ardından yaklaşıp önümde dizlerini kırarak eğildi. Dizimi sıkıca tutup “İyi olacaksın.” dedi. “Siyah iyi. Sen de iyi olacaksın.”

Nasıl baktım bilmiyorum ama cevapsız bıraktım. Gülümseyerek başını salladı ve son kez dizimi sıkıp doğruldu. “Abi?”

“Çık kızım sen.”

Kızım.

Bana da deyip duruyordu.

Güneş önümüzden eksildiği sırada oturmama rağmen yığılmamakta zorlanıyordum. Omzum, Adnan Bey’e yaslıydı. Bir eliyle bacağına yasladığı tabletle ilgilenirken diğer kolu sırtıma dolalıydı. “Hah.” dedikten sonra tableti önüme doğru kaldırdı. Odaksız bakışlarımı kırpıştırarak görmeye çalıştım.

“Bak… Bu odadan çıkıyor. Görüyor musun?”

Görüntüyü durdurup yaklaştırdığı sırada, elinin tersiyle gözyaşlarını silmekte olan Barlas’ı gördüm. Tepki vermediğimde dönüp yüzüme baktı. Yüzüm ne haldeydi bilmiyordum ama iç çekti ve görüntüyü devam ettirdi. Barlas’ın, ona yol verip saygıdan mı, neyden bilmem ağlayışına bakmamak için başlarını başka yöne çevirenlerin arasından merdivenlere ilerlemesini izledim. İlerledikçe kameradan uzaklaşıyordu. Merdivenlerde gözden kaybolduğunda onu tekrar kaybetmiş gibi hissettim. “Bak şimdi biraz ilerletince…”

Kaydı ilerletti ve kapıdan hızla çıktım. Çaresizce merdivenlere koşuşumu izlettiği sırada titrek elimle tablete uzandım. Kaydı geriye almaya çalıştım ama beceriksizdim. Tableti alıp atmak istedim ama içindeki görüntüye kıyamadım. Adnan Bey gayretimi fark edip kaydı geriye aldı ve Barlas’ın yüzünün gözüktüğü bir anda “Dur…” demeye çalıştım. Durduğunda tableti elinden almak için iki elimle uzandım. İki elim de ağırlığını kaldıramadı. Tableti bacaklarıma yasladım. Sanki yaşlar, görüşümü bozmamak için durmuştu. Tableti kaldırabildikçe kaldırdım, başımı da eğebildikçe eğdim. Parmaklarım yüzünde gezinirken “Yaşıyor…” diye fısıldadım.

“Yaşıyor. Sağ, iyi. Senin de iyi olmanı istiyor. O yüzden kolunu…”

Lafını keserek tekrar “Yaşıyor…” dedikten sonra yatakta olabildiğince gerileyerek bacaklarımı da çektim ve kolunun temasını kesmiş oldum. Yatakta yan yatıp bacaklarımı dizlerimden kırarak karnıma çekerken tabletin bir kenarını yatağa yaslayarak bakmaya devam ettim. Yataktan destek almama ve diğer elimle de tutmama rağmen yüzünü sevmeye devam etmek için bir elimi ekrana uzattığımda tablet de sallanmaya başlamıştı.

“Kızım, kolun yaralı…”

“Yaşıyor…”

Yaşlar belirince görüşüm bozulmasın diye hızla kırpıştırıp sertçe sildim. Tekrar görebildiğim gibi gülümsedim, gülümseyip hıçkırığımla dağıldı ve tekrar ekranı sevdim.

“Yaşıyor…”

Adnan Bey, sanırım üstüme bir örtü örttü. Tableti tutmaya yardımcı olmak için uzandı ve sustu. Defalarca daha “Yaşıyor…” dememi dinleyerek sustu.

Tablet elimden kayar gibi olduğunda sıkıca tutarak gözlerimi araladım. Uyuduğumun farkında değildim.

“Alayım da rahatça uyu kızım… Hem, uyumadan koluna bir…”

Tableti göğsüme çekerek sarıldım ve olabildiğince karnıma çektiğim bacaklarıma eğilerek küçüldüm.

Barlas, yaşıyor…

**

“Asya?”

Barlas, elimden çekilmek istendiğinde gözlerimi aralayarak geriledim. Tableti yine göğsüme yaslarken gözlerimi kırpıştırarak görüşümün netleşmesini bekledim. Adnan Bey’le göz göze geldim. “Asya, hadi kalk. Şu koluna bakalım, yemek de yemen lazım artık. Serumla olacak iş değil.”

İdrak etmekte gecikerek “Ne?” dediğimde “Hadi.” diyerek yatağın yanındaki tezgâha bıraktığı tepsiyi gösterdi. “Önce yarana pansuman yapalım, sonra da yemeğini yersin. Sen severmişsin karnıyarık. Behice ablan da karnıyarığı güzel yapar.”

“Behice?”

“Burada yemek yapıyor. Tanışırsın zaten. Önce doktora görünüp yemeğini ye de…”

“İstemiyorum.” dedikten sonra gözlerimi tekrar yumdum.

“Ama böyle olmaz.”

“Sadece uyumak istiyorum.”

Barlas dönene kadar.

Barlas yüzleşmeye hazır olana kadar.

“Ama…”

“Can iyi mi?” diyerek gözlerimi araladım. “Canan teyzelerle, değil mi?”

“Evet.” derken bir eliyle tezgâha yaslandı ve tepemde sıkkın sıkkın nefesler alıp vermeye devam etti. “İstersen…”

“Hayır.” diyerek tekrar gözlerimi yumdum. Güçlüymüş gibi görünecek halim yoktu, Can’ın beni böyle görmesini istemezdim.

“Ebru? O, iyileşti mi?”

Öldü, demesinden korktum. “Yoğun bakımda hâlâ.” dedi. Sevinemedim ama en azından hâlâ bir şans vardı.

“Doktor…”

“Doktor da istemiyorum. Kimseyi istemiyorum.”

Kimse bana üzgün üzgün baksın da istemiyordum. Yaralarım iyileşsin de istemiyordum. Sadece uyumak istiyordum. Başım kalkabilecekmiş gibi hissetmiyordum. Göğsümden tableti almasalar yeterdi.

“Bu kadar özgür irade bitti küçük hanım.”

“Ne…” diyeceğim sırada örtü üstümden çekildi ve gözlerimi araladım. Üst kolumdan tutarak beni nazikçe kaldırdı. Gözleri kolumdaydı. Ben de baktığımda alt kolumda kanın kuruduğunu gördüm. Tableti çekmek istediğinde güç kullanarak ona baktım. “Sadece işin bitene kadar.” dediğinde ellerimi gevşettiğim için tableti alabildi ve tezgâha koydu. “Geç şöyle bakalım…” diyerek kolumdan yönlendirdiğinde yatakta kayarak bacaklarımı indirdim. Gözlerim garipseyerek üstündeydi ama o nedense pek gözlerime bakmıyordu. “Benimle ilgilenmek zo…”

“Zorundayım.” dedikten sonra uzanıp tezgâhtan bir çekmece açıp sağlık çantasını çıkardı.

“Lafımı…”

“Sen de kesip duruyorsun,” diye hatırlatırken sağlık çantasından bir şeyler çıkarıp yatağa bırakıyordu. Alt kolumu nazikçe tutup kaldırdı. Sadece koluma bakıyordu. Yüzü hafifçe buruştuğu sırada sanırım kolumdaki kanı temizlemekle işe başladı. O yarayla ilgilenirken koluma değil, ona bakıyordum. Gözlerimin dolmasına şaşırmadım. Ağlamadığım anlar artık şaşırtıcıydı ama sebebinden emin olamadım.

Ona baktığımı hissetmiş gibi bir an duraksayıp bana baktığında hızlıca “Ben yapardım…” dedim, kolumu çeker gibi oldum ama nazikçe tuttu. “Kimse kendi yarasını sarmamalı Asya.”

Aksine inanarak büyümüştüm. Barlas’la tanışana dek. Şimdi Barlas yoktu… Barlas’ın emaneti olsam da, bu kadar ilgilenmek zorunda değildi. İlgilenmemeliydi. Can’a yaptığında öfkelenirken şimdi kardeşimi sakındığım ilgiye teslim olmak istemiyordum.

“Adnan Bey…”

“Babaya ne oldu?” dedi buruk bir gülümseme eşliğinde. Anlayamadığım için kaşlarım çatıldı, hafifçe yüzümü buruşturdum. Ona ne zaman baba demiştim de şimdi sorguluyordu ki? Hep Adnan Bey, diyordum. Buruk gülümsemesi yamuk bir hal aldı ve tekrar kolumla ilgilenirken “Boş ver.” dedi. “Artık Bey’li konuşma lütfen. Amca falan…” dedikten sonra ne diyeceğini bilemez gibi duraksadı, yutkunduktan sonra ‘bilmem’ der gibi dudakları hafifçe büküldü. “Diyebilirsin.”

İnatla ‘Adnan Bey’ demek istemedim ama hemen ‘Adnan amca’ da demek istemediğim için sessiz kaldım. O da kolumla ilgilenmeye devam etti. Yorgun, hatta hastaymış gibi görünüyordu. Yaşlılığını ilk defa fark ettim. Önceki karşılaşmalarımızda onu hep daha genç, daha güçlü görmüştüm. Ben sevgilimi, en sevdiğimi kaybetmekten korkmuştum ama o da oğlu gibi gördüğü birini kaybetmek üzereydi. O da yıpranmıştı. Onu böyle görmek… Ya da son yaşananlar, omzuna sığındığım ve düşmeme izin vermediği anlar, şu an burada Barlas’a en yakın kişi oluşu, bir şeyler işte, ona daha farklı bakmamı sağlıyordu. Öfkeden arınarak… Barlas’a, buradaki insanlara, hatta Can’a gerçekten değer veriyor olabileceğini ilk defa görmekle yetinmeyip inandım. Kalbinde iyilik kalmış bir mafya olur muydu ki? Ama Barlas yolundan gidiyordu… Barlas karanlığı takip etmezdi ki… Bu adamda her ne varsa inanmak istedim. Sadece… Mesafeli bir şekilde inansam yeterdi.

“Yakar…” diye uyardı yüzünü buruşturup. Sanırım tentürdiyot sürecekti.

“Tamam.” Canımın tentürdiyota yanacak hali mi kalmıştı? Ben, bizzat maşayı boynuna yapıştırmış, defalarca gerek ailesinden, gerek takıntı geliştirmiş pislik bir adamdan şiddet görmüş biriydim.

“Sus, ne zırlıyorsun? Düşüp başıma iş açtığın yetmedi mi? Erkek çocuğu musun sen, ne işin var ağaçlarda? Çıkmayacaksın bir daha oynamaya!”

“Ama anne… Benimle ilk defa oynadılar…”

“Kız, sus! Ferit! Şuna bir şey söyle!”

“Çıkmayacaksın dedi lan annen! Ne laftan anlamaz veletsin! Git, sil peçeteyle şu kolunu. Sonra gel, yerleri de temizle. Hizmetçin miyiz lan biz senin?! Adamı dinden imandan çıkartma!”

Tentürdiyotlu pamuk yarama değdiğinde hissetmeyeceğimi sandım ama için için yandım. Şaşırarak koluma baktım. Yüzüm olabildiğince buruşurken yanaklarım ıslanmaya başladı. Hıçkırdım mı, acıyla inledim mi anlamadım bile ama kolum çok acıyordu.

“Yaktı mı?”

“Ha-yır,” diyerek kolumu çekmeye çalıştım. “Çocuk değilim…”

Yataktan kalkacağımda kolumu tuttu, zaten güçsüz ve imkânsız bir çabaydı. Ben de koltukta kalakaldım. “Her çocuk büyümüyor.” dediğinde ne demek istediğini anlamamak isterdim. Kızarık gözlerle bakışına rahatsız olmak isterdim. Bana acınmasını sevmezdim, bu adama da yine çıkışmak isterdim. Ama acımıyordu… Farklı bir duyguyla bakıyordu.

“Yanmadı…” diye inat ettim ama ağlıyordum.

“Yandı…” diyerek inadımı kırdı. Koluma eğildi ve yaraya doğru üfledi. Diğer elim dudaklarıma giderken engel olmaya çalıştım ama yapamadım. Gücüm bitmişti, kalkanlarım çatlamıştı. Ata artık gittiği için mi artık daha savunmasız davranabiliyordum yoksa Barlas olmadığı için mi güçsüzdüm?

“Yandı…” diye itiraf ettiğimi duydum. Uzak ve boğuktu sesim. Duraksadı ve yavaşça doğruldu. Sonunda gözlerime baktı. “Çok yandı, değil mi?” diye sorduğunda hıçkırıklarım dudaklarımdan bir bir dökülürken başımı onaylar şekilde salladım. Canım çok yanmıştı. Doğduğumdan beri. En az düşüp yaralandığımda yanmıştı. Benim canımı asıl ayaktayken yakmışlardı. Şimdi küçük bir yarada niye bu kadar yanıyordu? Çocuk değildim, büyümüştüm…

Adnan amcanın ağlamaya başladığına şaşıramadan beni göğsüne çekti. Sarılışını hissettiğimde hıçkırıklarım arttı. Ellerim güçsüz bir şekilde bluzuna tutunurken hiçbir hıçkırığı yakalayamadım, o her birine göğüs gerer gibi saçlarımı, yarama ulaşır gibi sırtımı sevdi.

“Senin canını çok yaktılar, değil mi kızım?”

Toprağın altına girer gibi yüzümü göğsüne çevirdim. Gömülmek, saklanmak istedim ama beni açığa çıkarıyordu.

“O şerefsiz…” derken ağlamasına rağmen öfkeliydi sesi. “O şerefsiz…” diye tekrarladığında ilk defa birine ‘nefes al’ diye hatırlatmak üzereydim. Genelde ben duyardım. “Sana ne kötülükler yaptı…”

Cevap veremedikçe hıçkırdım. Ben hıçkırdıkça o cevapları aldı.

Uzunca bir zaman geçti. Hıçkırıklarım iç çekişlere dönüştüğünde bedenim kendini salıyordu. Sarılışının devam ettiğini hissediyordum. “Yakacağım bu Dünya’yı kızım,” dedi. Güçlü gördüğüm bir adamın boğuk sesini duymak garipti.

“Bak gör, canının yandığı her sokağı yakacağım,”

Başkalarının Adnan Baba dediği, benim için Can’ın sahte babası olan bir tanıdık yabancıya böylesine ağlayarak sarılmam garipti.

“Sana söz, artık canını yakamayacak kimse.”

Güvenir, sığınır gibi göğsünde uyuyakalmak üzere olmam garipti.

“Hiçbir Allah’ın kulu beni ezip geçmeden sana ulaşamayacak.”

Defalarca imkân bulmuş olmama rağmen, Can’ı bile uzak tutmaya çalışırken şimdi bizzat varlığına engel olmamam garipti.

“Ben varım.”

Varlığına…

İhtiyaç duymam garipti.

“Artık ben varım.”

**

“Doktor seyahat izni verdi ama senin nasıl hissettiğin de önemli.”

Pencereden dışarıyı izlerken geldiğini fark etmediğim Adnan amcanın sesi irkilmemi sağlamadı. Zihnimden ara ara geçen anlar daha ürkünç olduğundan olabilirdi. Yalnızken daha tehlikedeydim sanki. Kollarımı göğsümde birleştirmiş, pencere pervazına yaslanmıştım. Yağmur kötü günler ardımda kalmış gibi dinmiş, yerini gökkuşağına, yeni günlere bırakmıştı. Umut verici görünüyor olmalıydı ama ben yolu izliyordum. Benim için iyi günlerin asıl habercisi henüz görünmemişti.

Evet, bu mekân İstanbul’un çıkışında kalıyordu anladığım kadarıyla ama eve gidene kadar da ‘seyahat’ denilebilecek kadar yol olmasa gerekti. “Sorun değil, eve gidebilirim.” dedim. Eve gitmek istemiyordum. Ruh halimden endişeliydim, hâlâ Can’ı ürkütmek istemezdim ama gidebilecek başka yerim yoktu. Barlas da yoktu. Burası da Adnan amcaların özel mekânı olduğundan daha fazla yük olamazdım. Zaten bilmem kaç gündür buradaydım. Hep uyur uyanıktım, belki de ayılıp bayılıyordum, bilmiyordum. Bazı anlar, rüya mıydı bilmiyordum ama gerçekten yaşandıysa Çağrı’, Güneş ve Adnan amca yanıma uğrayıp durmuştu. Gözlerimi sadece biraz yemek yemek ve ihtiyaçlarımı gidermek için aralayabiliyor, hemen de yatağa geri dönüyordum. Depresyonda mıydım, hasta mıydım, yoksa Barlas dönene kadar hayata ara mı vermiştim, bilmiyordum. Bazı insanlar yaşadıklarının üstesinden uyuyarak gelirdi, belki de öyle bir şeydi.

“Eve değil. Çağrı yanına uğramadı mı?”

“Uğradı.” diye mırıldanırken yolun başındaki ağaçlıkta oluşan hareketliliğe dikkat kesildim. Eli silahlı birkaç korumanın devriye gezdiğini görünce sıkkın bir nefes eşliğinde yeniden pervaza yaslandım. Barlas, değildi.

“Yunanistan olayını anlatmadı mı?”

“Hayır. Daha doğrusu… Konuşmak istemediğimi söyledim.”

Ama önemli, dediğinde onu dinlemeden ağlamaya başladığım için onun da başka çaresi kalmamıştı, sessizce sarılmıştı. Bana hiçbir şey sormuyordu. Barlas’a söylediğim yalanlar için de suçlamıyordu. En azından sesli olarak. Meriç’e dair de bir şey dememişti. Sadece üzgündü ve olabildiğince destek olmaya çalışıyordu. Ağlarken bazen gülebiliyordum. Ata’dan kurtulduğum aklıma geliyordu. Ölse bile. Ölümü başımızı daha fazla tehlikeye soksa bile, bazen gülebiliyordum ama öyle boğucu bir mutluluktu ki, uzun süremiyordu. Tekrar hıçkırıklara dönüşüyordu. Ata’dan kurtulduğuma sevinebilmem için sevdiklerimi kaybetmemem gerekiyordu. Bir yandan da…

Ata’dan kurtulduğuma inanamıyordum. Tam olarak kurtulmuş gibi hissedemiyordum. Nasıl bir his olmalıydı, bilmiyordum. Eğer pürüzsüz bir huzursa, o histen çok uzaktım. Ensem ürperiyordu. Onu görmekten korkup aynalara bakamıyordum. Kâbuslarımda, gözlerimle gördüğümden bile daha çok görüyordum. Sanki şu ormana çıkıp yürümeye başlasam gölgesi önüme düşer gibiydi. Başıma üşüşmek için an kovalayan bir kargaymışçasına… Gerçekten… Gitmiş miydi? Sonsuza kadar? Bir daha tenime yeri yaralar açamaz, ruhuma yeni lekeler bırakamaz mıydı?

Yanağımın ıslandığını hissettiğime hızla elimi kolumdan çekip sildim. Camın yansımasında Adnan amcayla göz göze geldik ve saklamaya yetişemediğimi fark ettim. Ağlayıp duran bir çocuk gibi görünmek istemiyordum ama içimden başka türlüsü gelmiyordu. Ne hissetsem, ağlayarak dökmeye başlıyordum. Mutlu da olsam, korksam da, üzülsem de…

Yanıma adımladı. Bir anlığına ona bakıp tekrar yola bakmaya devam ettim. İç çekti. Elini kolumda hissettiğimde ben de titrek bir nefesle iç çektim ve yeniden ıslanan gözlerimi sildim. Kolumu yavaşça sıvazlamaya başladı. “İyi misin?”

Cevabı iç açıcı olmadığı için “Yunanistan olayı ne?” diye sordum. Ona doğru dönüp omzumu pencere yanındaki duvara yasladığımda onun da eli kolumdan eksildi. O da hafifçe bana doğru döndü. Ara ara Barlas gelirse görebilmek için yola bakıyordum.

“Kısaca, Beyham o şerefsizin öldüğünü henüz bilmiyor.”

Ata’nın öldüğünü…

Bunu henüz ben de bilmiyormuş gibi hissediyordum. Mezarına tükürmek isterdim ama mezarı denizdi. Bedenine dair herhangi bir parça bulabilmişler miydi, bilmiyordum.

“Onların planına devam edeceğiz. Yunanistan’da Ata ve kaçırabilseydi…” derken fikrinden bile rahatsız olmuş gibi yüzü kasıldı ve başı dikleşti. Bana karşı ne kadar yumuşak bir ses ve yüz ifadesiyle konuştuğunu ciddileştiğinde daha iyi anladım. Kız çalışanlarına karşı da daha yumuşak konuşuyordu ama genel hali ciddi, otoriter ve sertti. Yine de herkesin onu baba gibi gördüğü kesindi. Geleneksel bir baba. Sevdikleri, güvendikleri, gölgesine sığındıkları ama biraz da çekindikleri bir baba.

Can’ın neden ondan bu kadar etkilendiği şaşırtıcı değil.

“… seni karşılayacak ekibi ele geçirdik. Beyham’a olumlu raporlar yollandı. Elimizde Ata’ya ait çok ses kaydı var, o yapay zeka zıkkımıyla Beyham’ı yanılttılar. İtiyle konuşuyor sandı.”

Ne kadar güçlü, servetli ve hatta mafya denilen bir adam olursa olsun yapay zekâya akıl sır erdiremediği belliydi. Gülesim geldi ama gülemedim. Sadece bakmaya devam ettim.

“Seni de Yunanistan’a götüreceğiz. O it rehin tutuyormuş gibi. Lafın kısası beni avuçlarına aldıklarını sanırken biz Beyham’ı avucumuza alacağız ama inanması lazım. Eli kolu uzundur. Türkiye’de görünme riskini göze alamayız. Hem şimdilik Yunanistan daha emniyetli olur.”

“Ama Can…”

“Can’ı hemen yanına getiremeyiz.” dediğinde omzumu duvardan ayırdım. Nabzım yükselirken “Burada…” dediğim gibi “Emniyette olacak.” diye tamamladı cümlemi. “Yanına getirmemiz planı da onu da tehlikeye atar ama iletişim cihazlarıyla görüşmenizi sağlayacağım, merak etme kızım.”

Kızım, deyip durmasına tepki vermeyişimin özgürlüğüyle mi davranıyordu, ağzına mı yapıştı, bilemiyordum ama şimdilik sadece rahatsız olmamaktan rahatsız oluyordum. Farklı dertlerim vardı, buna takılamayacaktım.

Hak vererek başımı onaylar şekilde salladım. Can’ı tehlikeye atmak istemezdim. Yanında herhangi bir duygu krizine girmeyi de göze alamazdım. Bir süre telefondan görüşmekle yetinmek zorunda kalacaktık.

“Ama benim vizem yok ki. Pasaportum bile yok.” İstanbul’dan çıkmışlığım dahi yok sayılırdı. Belli ki yapabildiklerinin sınırı pek olmayan Adnan amca özgüvenli bir şekilde ‘Yapma’ der gibi bakarken hafifçe gülümsedi. Belki de yasal yollarla bile gitmeyecek. Ata da bizi Yunanistan’a gizlice sokacak olmalıydı çünkü henüz hakkındaki dosyalarda ceza yemiş olmasa da yurtdışı yasağının olduğunu biliyordum. Önceden vardı…

Ata’nın öldüğünü hatırladıkça garip hissediyordum. Öfkemi çıkartabileceğim herhangi bir eşyası bile yoktu elimde ama gökyüzüne doğru içimde ne varsa bağırıp çağırasım vardı. Onu düşünerek her şeyi yerle bir edesim, yıkıp dökesim…

“Peki… Barlas?”

O Yunanistan’a gelebilecek miydi? Buraya geldiği de yoktu gerçi o gece haricinde ama… Yine de gelmek isterse eğer diye… Ona da kızgın hissediyordum. Karşılaşsak sarılır mıydım, saldırır mıydım, emin bile değildim. Öldüğünü sanmıştım. Kendini öldürebileceği kadar gözü dönmüştü… Bu bana da uzak bir delilik değildi ama… Çektiğim yetmemiş miydi? Bir de beni onun ölümüyle mi sınayacaktı? Bu beni Ata’dan kurtarmak olmazdı ki… Ata’nın kazanması olurdu. Ata ‘siz hiç kavuşamayacaksınız’ demişti. Ata’yı haklı çıkarmış olurdu. Üstelik Ata’nın bile yapamadığını yaparak, beni de öldürerek.

Yaşıyordu… Arada gülmelerimin en büyük sebebi de buydu. Yaşıyordu. Beni affetmeyebilirdi ama yaşıyordu. Beni görmeye gelmiyordu ama yaşıyordu. Beni onsuz bırakıyordu ama yaşıyordu.

Gözlerini kaçırıp “Gelebilir.” dedi. Muhtemelen ‘isterse gelebilir’ diye düşünüyordu. Gözlerim yere doğru kayarken tekrar kendime sarılarak iç çektim. “Uğramasını sağlarım…” dediğinde varlığını hatırlayarak tekrar Adnan amcaya baktım. Gözleri üstümdeydi. Yere doğru daldığımda hüznümü izlemiş olmalıydı ki çözüm arıyordu.

Adnan amcanın Barlas’ın üstünde bir etkisi olduğu kesindi ama gelecekse kendi isteğiyle gelsin istiyordum. Sırf ihtiyacım var diye zorunda kalmamalıydı. İlk defa özgürdük ya da en azından… Özgürlüğe yakındık ve isteyen istediği gibi kanat çırpabilmeliydi. Beni sevdiği, istediği için yanımda olmalıydı, ona muhtaç olduğum ve merhametine dokunduğum için değil. Merhametine de beni sevdiği için dokunabiliyordum ama… Beni sevmesiyle, benimle olmak istemesi farklı şeylerdi. Yine de yüzük kutusunun bende olmasını isterdim. Uyur uyanık olduğum anlardan birinde sormuştum. Burada olmadığını söylemişti Çağrı. Belki Barlas’taydı, belki de o karmaşada kaybolmuştu. Kalbim kırılacak yer kalmış gibi bir de buna yaralanmıştı.

Bir yanım da her neredeyse peşine düşmek, duymak istemese bile her şeyi detayıyla anlatmak istiyordu ama ona kıyamıyordum. Belli ki kimsenin bilmediği, sadece benden duyabileceği detayları duymaya, hazmetmeye hazır değildi. Ya da… Bilmiyordum. Neden gelmediğini tam olarak bilmiyordum. Belki dinlemeden vazgeçmişti. Belki bir süreliğine değil, bir daha gelmeyecekti. Belki böyle ayrılmıştı, böylece bitmiştik.

“Teşekkür ederim ama yapmayın…”

Kaşlarını kaldırdı ve sorgular, yargılar gibi baktı ama şefkatli görünüyordu. Dudaklarım kıvrılır gibi oldu. “Yapma.” dedim. Kaç kere kollarında ağladığım, amca demek istediğim adama ‘siz’ deyip durmakta direnmeyecektim. Belli duvarlar yıkılmıştı, tuğlalar benden bile ağırdı, yine döşeyemezdim.

Sizli konuşmama memnun kaldı. Normal şartlarda ne kadar huysuz olduğumu şu anki memnuniyetinden anladım ama hızla gölgelendi. Bakışlarına bulutlar döktü ve iç çeker gibi olup camdan dışarı baktı. Bana bakarken hüzünleniyordu. Acıma duygusundan nefret etsem de acımaktan farklı hissettirdiği için rahatsız oldum.

“Barlas’ın ‘ailem sana emanet’ demesine şaşmamalı. Bana bile…”

Gözlerini tekrar bana çevirdi ve konunun gidişatını anlamış gibi araya girdi. “Barlas’ın ‘ailem’ deyişine dâhilsin evet ama sadece oğlum saydığım Barlas için yapmıyorum Asya.”

İhtiyaçla sessiz kaldım. Daha kısık bir sesle ve mimikleriyle de destekleyerek “Senin için yapıyorum.” dedi. Nasıl bir adam olduğuna dair aklımda bir sürü an ve fikir geçerken sessiz kalmaya devam ettim. İyi biri olduğunu düşünüyordum artık ama nasıl bu işlere bulaşmıştı anlayamıyordum. “Sen de sonuçta kızım…” dediğinde kaşlarım istemsizce kalktı. Nabzımın hızlanmasından nefret ettim. Ne kadar ikiyüzlüydüm? Sevgiye açlık mıydı yoksa? Kimden gelirse gelsin? Can ‘baba’ dediğinde rahatsız oluyor, şimdi sadece lafın gelişi ve öylesine hitap şeklinde değil, daha derin bir cümle ile duymak üzere olduğumda istemsizce anlam yükler gibi hissediyordum. “… sayılırsın.”

Başımı onaylar şekilde sallayıp pencereye doğru döndüm ve yolu izlemeye devam ettim. Bir süredir bakmayı unutmuştum. Konuşmanın burada bittiğini anlayıp gitmesini umdum. Yunanistan’a gideceğimiz zamana kadar yalnız kalmak istiyordum. Kalbim hızlandığı yerlerden sızlamıştı.

“Asya…”

Adnan amca bir şey diyecekmiş gibi lafa başladığında ona doğru baktım ama kapı tıklatıldı. Gözlerini kapatıp sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra tekrar araladığında kapıya gergin bakmıştı. “Gel.”

Kapı açıldığında Adnan amcanın suratına bakmayı kesip ben de kapıya doğru döndüm. Güneş başıyla bana selam verirken gülümser gibi oldu ama gergindi. Gözleri Adnan amcaya döndü. “Abi, bir durum var.”

“Söyle.”

Güneş’in gözleri benimle Adnan amcanın arasında gezindi. Adnan amca, “Akşam yola çıkacağız. Eksiklerini listele kızım, yola çıkmadan temin edelim.” derken kapıya yönelmişti. Kapıdan çıkacağı sırada Güneş’in gözleri üstümdeydi ve bir diyeceği varmış gibi bakıyordu. Adnan amca kapıdan geçerken müsaade göstererek kapıyla birlikte duvara yaslansa da eşikten çıkmadan “Abi…” diyerek Adnan amcayı durdurdu. Adnan amca koridorda duraksayıp Güneş’e döndüğünde Güneş’in sırtını görebiliyordum. Güneş sessiz bir şekilde ne dediyse Adnan amcanın otoriter ifadesi çatladı. Kaşları yavaşça kalkarken gözlerine dehşet düştü. Dağı sarsan haberi merak ettiğim sırada gözleri bir anlığına bana döndü ve dehşeti kalbime bulaştırdı.

Benimle ilgiliydi…

Ya da Barlas’la… Belki de Can’la.

Bir huzura erişememiş göğsüm sıkışırken “Bir sorun mu var?” diyerek birkaç adım kapıyla yaklaştım. Güneş de tekrar bana döndü ve anlatıp anlatmamayı Adnan amcaya bırakmış gibi kenara çekildi. Adnan amcanın gözleri odada muhtemelen odaksız bir şekilde gezinirken daha çok şaşkın mıydı, gerilmiş miydi, anlamaya çalıştım ama duyguları karmaşık gibiydi. Sessiz kalışından korkup “Adnan amca?” dediğimde gözlerini kırpıştırarak ana döndü ve bana baktı. Duygular gözlerinde değişip durdu ve her birini yakalayamadım. Kararsız baktığına emindim. Halimi tartar gibiydi. Böyle her birine sadece kuyruk ya da omuzlarına yük olmak istemezdim. Duygu karmaşamdan odağım kayıp dursa da hatırladıkça Güneş’e tekrar hayran kalıyordum. Başına gelen -hatta anladığım kadarıyla onun başına maalesef ki daha kötü şeyler gelmişti- durumlara rağmen dimdik ayaktaydı ve bana bile yardımcı olmuştu. Ben de böyle ezilip bükülen, habire korunması gereken biri olmak istemiyordum. Evet bir süre güçlü kaldığım için şimdi hiç olmadığım kadar güçsüz hissediyordum ama böyle devam etmemeliydi. Tüm bu kâbusu bitirmeleri için elimden gelen bir şeyler varsa yapmalıydım. Barlas henüz gelmediği için bu çetede işimizin bitip bitmediğini de bilmiyordum. Keyfince çıkıp gidebilir miydi? Beni affederse hayatımızı yaşayabilir miydik? Bu Adnan amcaları yarı yolda bırakmak olur muydu ki? Gerçi… Beyham’ın da ipi çekilmemişti, hayatımıza mutlu, huzurlu bir şekilde devam edemezdik gibi…

Omuzlarımı dikleştirip “Söyle lütfen.” dedim. Kaldırabilirdim. Yani umarım… Ağlama ve sinir krizlerine girip durmaktan yorulmuştum. Kaç gündür burada olduğumu bile bilmiyordum. Günlerim, gecelerim karışmıştı ve ağlamak dışında bir şeyler yapmaya başlamak istiyordum. Bugün ilk defa bu kadar uyanık kalıp uyanıklığımı da genelde pencereden dışarıyı izleyip Barlas’ın gelmesini bekleyerek geçirirken çokça düşünmüştüm. Kayıp gitmek üzere olan hayatımı yeniden yakalamıştım ve yaşamaya dair aceleci bir tavrım oluşmuştu. Tabi… Başlamam için Barlas’ın da dönmesine ihtiyacım vardı…

“Yasemin…”

Annem.

Ellerim boynuma doğru gitti. Sıkmadım ya da kolyeyi tutmadım. Ne nefesime kastetmeye ne de Barlas’ın izine temas etme niyetim vardı. Boğulmak için değil de… Beni boğanı anmak için. “Bir şey… Bir şey mi olmuş?”

Yoksa Beyham… Beyham Ata’yı öğrenmiş ve acısını çıkarmaya annemden mi başlamıştı? Sevdiklerimi koruyup durmaya çalışırken genelde zarar veren taraf olan annemi de sakınmam gerektiğini unutmuş muydum? Her şeye rağmen…

“Beyham’la evlenmişler.”

Bir süre sessizliğin ardından Adnan amcanın gözlerine bakarak “Ha siktir.” dediğimde tuhaf bir an olduğu için kaşlarını kaldırdı. “Şey, pardon…” diye mırıldanırken ellerim enseme kaydı. Gözlerim de yerde gezinirken “Ama ha siktir yani.” dedim ama sesimi daha kısık tutmaya çalıştım.

Beyham’ı onun deyişiyle ‘asil kan’ taşımayan biriyle evlenmeye ne ikna etmiş olabilirdi ki?

Bu evlilik, annemi rehin tutuşuysa bile annemin gönüllü rehine olduğuna emindim. Aptal, sonsuza dek parayı kırdığını sanıyor olmalıydı… Başardığını, aptal kızının mahvettiği her şeyi geri kazandığını… Beyham tehdit etmeye kalkıştıysa bile annem cümlesini kesip ‘Evet, evet, sonsuza kadar evet!’ diye bağırmış olabilirdi.

Hareketlenmeye duyduğumda kapıdan yana baktım. Adnan amca gürültülü adımlarla uzaklaşıyordu. Güneş sıkkın bir şekilde hafifçe omuzlarını kaldırıp indirdi ve “Bu kötü oldu tabii…” dedi.

“Silah Beyham’a patladığında, artık annem de yaralanabilir.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı.

Beyham anneyi bizzat, kızı da oğlu aracılığıyla rehin tutarken Adnan amcayı sıkıştırabileceğini düşünüyordu ama bunun sonu neydi? Adnan amca nereye kadar bizi riske atmayacaktı? Üstelik üstleri, planlar bozulmasın diye çektiğim eziyeti onlardan gizlemişken?

Artık öyle bir ihtimal olsa ve biz Barlas ve Can’la oyundan çıkıp gidecek bile olsak annem… Annem oyunda kalacaktı.

Ve her an Ata’nın öldüğünü öğrenebilecek bir Beyham’ın tarafından…

**

Omuzlarıma bir şal örtüldüğünde gözlerimi kırpıştırarak ana döndüm. Güvertede yanıma oturan Çağrı’ya bakarken şalın uçlarından tutup önüme çektim ve gülümsedim. “Teşekkür ederim.”

“Özür dilerim.”

Garipserken hafifçe güldüm. “Rica ederim, diyecektin herhalde.” derken ne kadar berbat göründüğünü fark ettiğim için gülüşüm silinmişti.

“Hayır, özür dilerim.” diye bastırdı. Sıkkın nefesler eşliğinde gözlerini az evvel izlediğin denize çevirdi. Sessiz gecede, ağır ilerleyen geminin dalga sesleri eşliğinde denize düşen ay ışığını izlemek bana huzur vermişti ama Çağrı gergin izliyordu. Dirseklerini kırarak hafifçe kaldırdığı dizlerine yasladı ve yumruklarını şakaklarına yasladı. Böylelikle yüzünü görememeye başladım ama ses tonundaki hüzün ve gerginlik yüz ifadesini açığa veriyordu.

“Günlerdir yanına gelip gelip ne diyeceğimi bilemeyerek sustum ama yapmam gereken buydu. Özür dilerim.”

Çağrı’yı teselli etme ihtiyacını her zerremde hissederken bir elimi şaldan çekip koluna götürdüm ve hafifçe sıvazlarken “Çağrı, neyin var?” diye sordum. Bana yakın olan yumruğunu şakağından çekip başını yavaşça bana çevirdi ve iç çekti. Bulutlu gözleri, meraklı gözlerimde gezindi.

“Daha güvenebileceğin birisi olsaydım gelip benden yardım ister miydin?”

Kalbim sızlarken olabildiğince yerde ona doğru kayıp elimi sırtından kaydırdım ve diğer elimle de kolunu tuttum. “Saçmalama. Nasıl sorumlu hissedebiliyorsun?”

“Sorumluyum. Hepimiz sorumluyuz. Karşına çıkamayan Siyah ne kadar farkında bilmiyorum ama o da sorumlu. Hepimiz kafesine demir ekledik. Biz seni korumalıydık, sen bizi korumuşsun.”

“Çağrı bunlar benim seçimlerimdi…”

“Beni teselli etme.” diyerek kollarını kaldırdığında, ellerim bedeninden eksilir gibi oldu. Mesafe açmak istediğini sandım ama aksine o sarıldı. Başım omzuna yaslanırken yaşlar gözlerimde donmuştu.

“Sadece özür dilediğimi bil. Ve neyi, ne zaman anlatmak istersen yemin ediyorum buradayım. Kimseye de söylemem. Yani… Tabii güvenliğine dairse önlem alırım ama… Özelini anlatmam yani. Duydun mu kızıl şey?”

Buruk bir şekilde gülerken “Duydum…” dedim. Büyük sarılışında nefes alabileceğim kadar kıpırdanıp pozisyon aldıktan sonra ben de beline sarıldım. Sırtımdaki örtüyü üşümeyeceğim gibi düzeltip önüme çekti ve sarılmaya devam etti. En azından şu an anlatabilecek gibi hissetmiyordum. Artık sakladığımdan değildi ama… Şimdi burada nefessiz kalmak istemezdim. Zaten aklımda Barlas’ın hiç gelip gelmeyeceği ve annemin kendisini bile isteye ateşe atışı vardı, bir de geçmişi boğazıma dolayamazdım şimdilik. O da sessizliğime saygı duydu. Bir de… İlk Barlas’a anlatmak istiyordum. Eğer dinlemek isterse. Defalarca anlat demişti, teklif günü bile bir şey varsa o an söylememi istemişti ama ancak anlatabiliyordum, eğer hâlâ dinlemek istiyorsa ilk ona anlatacaktım. Her detaya çıldıracaktı, bazı detaylara ise ölecekti ama… Eğer isterse anlatacaktım.

“Sence beni affedecek mi?” diye sorarken denizi izlemeye devam ediyordum. Huzur baş göstermiş ama başı yine böyle cevapsız sorularla ezilmişti.

“İyi olmaya bak.” dedi Çağrı sadece. Bir şeyler bildiğinden mi susmuştu yoksa bilmediği için mi bilmiyordum. Belki de bu konuya karışmamak istemişti.

“Onunla hiç konuştunuz mu?”

“Konuşmadı.”

Benim de geldiğini bildiğim sırada ya da başka bir anda Çağrı konuşmaya çalışmış olmalıydı.

“İyi miydi?”

Ne cevap vereceğini bilemezken cümleye bir türlü “Ee… Iı…” diye çırpınarak başlayamadığında dudaklarım bükülürken “Neyse.” diyerek onu bu eziyetten kurtardım. Tabii ki iyi değildi. Onu gördüğüm o kayıtta da ağlıyordu. Rüya sandığım o anıda da, ardımda neredeyse hüngür hüngür ağlıyordu.

“Peki, Meriç? O iyi mi? Nerelerde?”

Adnan amca bu konuda bir şey söylemiyordu. Zaten saatlerdir geminin kamarasından da çıkmamıştı. Çağrı birkaç saniye sessiz kalınca endişelendim. Bildiklerini sakladığı için başına bir şey gelmiş miydi? Güneş de kısa süre saklamıştı ama sorun yaşamamış gibiydi. Peki, Meriç? Barlas’la arası bozulmuş olmalıydı ama Adnan amcanın yakınlarında da yoktu.

“Bu arada Ebru Seyitli yaşıyormuş.”

Bir anda kollarından sıyrılıp doğrularak ona döndüm. Düşen örtüyü tekrar sırtımda düzelttiği sırada hafifçe gülümsedi. “Normal odaya almışlar.”

Ellerim dudaklarımda, gözlerim yaşlı, çığlık atar gibi “Gerçekten mi?” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Birkaç saniye öylece bakakaldığımda hafifçe güldü ve tekrar sarıldı. Ellerimi ağzımdan çekememiş bir şekilde omzunun ardından denize bakarken ağlar gibi gülmeye başladım.

Ölmemişti…

Bir kadın benim yüzümden ölmemişti…

**

Etrafı sonunu göremediğim ağaçlık alanla çevrili bir arazideki büyüklü küçüklü villalardan birindeydim. Giriş katındaki salonda, tavandan zemine kadar uzanan geniş cam sürgülü kapının önünde durmuş, geceyi izliyordum. Etrafta eli silahlı adam görmekten yorulduğumdan arka bahçeye bakıyordum. Ağaçlık alanın biraz daha gerisinden korudukları için en azından gördüğüm alanda sadece gece vardı. Bir kâbusla daha uyanmış, sonra da uyuyamamıştım.

Güvenliği sağlayıp buraya bir psikiyatrist getireceklerini duymuştum. Kendi psikiyatristime Barlas’ı kırmamak için gitmiştim ama bu sefer kendim için görüşmek istiyordum. Sadece… Sanırım o kadınla görüşmeye daha açıktım ama onu nasıl buraya getirebileceklerdi ki? O yüzden dile bile getirmemiştim. Gelen kişinin hiçbir şekilde Beyham’a haber ulaştıramayacak, Beyham’ın da ulaşamayacağı bir kişi olması gerekiyordu.

Bazen bir yerlerden Ata’nın beni izlediğini hissettiğimi anlatmalıydım. Kâbuslarımdan kurtulamadığımı, Ata’dan da kurtulmuş gibi hissedemediğimi, aynalardan korktuğumu, gözümü açık tutmaktan ayrı, kapatmaktan ayrı çekindiğimi… Kâbuslarım da sanrılarım da ayrı korkutucuydu. Neyse ki bir kere daha Ata'nın hayalini görmemiştim. Görsem, bunca derdimin arasında bir de delirdiğime ikna olmaya başlardım. Annem gibi olmaktan öyle korkuyordum ki evet, psikiyatristle de görüşecektim. Düşmanla evlenen annem gibi… Şu an keyifle paralarını sayıyor olmalıydı. Kanlı paraları. Kızına ne olduğundan haberi var mıydı? Beyham’ın yanındaysa Ata’nın rehinesi olduğumu da biliyordu. Ata’nın bana dokunmak istediğinden ona bahsetmiştim. Şu an nasıl tehlikeler içerisinde olabileceğimi hiç düşünüyor muydu?

Nasıl böyle bir anne olabildiğini sorgulamayı küçükken bırakmıştım ama nasıl böyle bir insan olabiliyordu?

Barlas’ı görememek her geçen gün biraz daha yoruyordu. Hiç gelmeyecek olabilir miydi? Hiç merak etmiyor muydu, neler yaşadığımı? Evet, duymak istemezdi ama… Bilmemeyi mi tercih edecekti? O zaman nasıl ona anlatmadım diye bana kızabiliyordu ki? Tabii sadece bilmek için değil, engel olmak için de öğrenmek isterdi ama sebeplerime dair hiç ama hiç mi hak vermiyordu? Dediğim olmuştu işte… Korktuğum başımıza gelmişti. Ata’yı öldürmüştü. Az daha o da ölüyordu… Evet saklamam hiçbir şeyi değiştirmemişti ama neden sakladığımı da kanıtlamıştı yaşadıklarımız. Beni haklı çıkarmasa da korkularımın boş yere olmadığını göstermez miydi?

Kollarım göğsümde birleşmiş, omzum duvara yaslı, sadece tek bir kişiyi görmek isteyip ama göremeyerek ağaçları izlemek ciğerime nefes veremedi. Sürgüyü bile güçsüzce açtım. Bedenim iflas etmiş gibiydi. Adnan amcaların zoruyla bir şeyler yiyordum ama insan gönülsüz baktığı ışıkla aydınlanamazdı. Verdikleri ilaçlar, vitaminler de yeterince iyi gelmiyordu. Kalbim Barlas’ı istiyordu. Onu sonsuza kadar kaybettiğimi sanmıştım ama yaşıyordu. Yaşarken de kaybetmiş olabileceğimi düşünmeye başlamıştım ama canı sağ olsun. Yaşasa yeterdi. Sadece… Yine de affetse olmaz mıydı?

İnce hırkamı iki yanından tutup önümü örterek kendime sarılırken arka bahçede ilerlemeye başladım. Bahçe mobilyasını ve ışıklandırmanın dalgalandığı havuzu geçip salıncağa yöneldim. Gecenin serinliği sadece terliğin olduğu ayaklarım ve ensemden başlayıp üşütmeye başlarken ısınmak için sıcaktan fazlasına ihtiyacım vardı. İkili bahçe salıncağına oturup bacaklarımı kendime çektim. Uzun hırkayı olabildiğince bacaklarıma sararken başımı da demirine yaslayıp iç çekerek ayı izledim.

Gözlerimi kapatıp “Keşke burada olsan…” diye mırıldandım, nereye baksam gördüğüm adam için. Uyuduğumda yine onu göreceğimi biliyordum. Tabii kâbuslarla Ata’yı görmezsem… “Keşke uyansam ama gitmesen…”

Kâbus görmekten korktuğum için uykuya dalmakta gecikirken bilmem ne kadar zaman sonra bir kıpırtı duyduğumda irkilerek gözlerimi kırpıştırdım. Başımı demirden ayırıp sese doğru baktım. Ağaçların arasından kısa görünen bir şeyin hareketlendiğini gördüm. Burada ne çeşit hayvanlar olabileceğini düşünürken hissiz kalmayı bekledim ama korktum. Zarar görmekten korktuğumu fark ettiğim için salıncaktan daha yavaş indim. Hayata tutunmak garip hissettiriyordu. İzin verselerdi intihar edecekken üstelik… İşte böyle anlarda Ata’dan kurtulduğuma inanır gibi oluyordum. Hayatımı geri kazandığıma… Geri kazanmıştım ve tutunmaya çalışıyordum işte.

Tekrar ses duyduğumda yaşamak istediğime sevinmeyi bırakıp yaşamaya çalışmaya karar verip eve doğru hareketlendim. O sıra “Ayı mısın nesin, git başkasını ye.” diye söylendim. Çığlık atsam yakındaki korumaların duyup gelebileceğine güvensem de korkuyordum.

Kurt uluması duyduğumda irkilerek hızlandığım sırada bahçe mobilyasına çarpıp havuza doğru yalpaladım. Ellerim havayı yakalayıp tutunmak ister gibi çaresizce çırpınmaya başladım. Havuza doğru düşerken biri bedenimi kavrayınca dudaklarımdan dökülmek üzere olan çığlığım gerisin geri boğazıma dönse de dudaklarım bir süre aralık kaldı çünkü gözlerim sonunda aradığına kavuşmuştu. Ellerim Barlas’ın göğsünde, bedenim Barlas’ın kollarındaydı. Kalbim geri kazandığım hayatı son demine kadar hissetti.

Titrek bir nefesle ve es vererek “Barlas?” diye sorabildiğimde gözlerini hızla üstümden alarak bedenimi doğrulttu. Kolları bedenimden eksildiği gibi ormana doğru döndü. Gözlerimi kırpıştırarak birkaç büyük adımla uzaklaşması boyunca ancak ardından bakabildim.

“Barlas?”

Ağaçlara varmak üzere olduğu sırada idrak edip sesimi yükselterek “Barlas?” deyip peşine takıldım. Onun gibi ağaçlık alana girdim. Dal ve taşlar yüzünden düşmemeye çalışırken günlerdir, bilmiyorum belki de haftalardır neredeyse hareketsiz olan bacaklarım koşmaya çalışıyordu ama büyük adımlarına henüz yetişemiyordum.

“Barlas! Dur, bir dur!”

Nefes alışveriş seslerim ve kalp atışlarım kulağımda büyürken “Eve dön…” deyişini duymakta zorlandım. Omzumdan kayan hırkayı düzeltirken düşmekten son anda kurtulup hızlanmaya çalışırken “Lütfen, bir dinle!” dediğim sırada ona yaklaşmıştım, kolunu yakalamak için uzandım. Erken davrandığım için öne yalpaladım. Büyük bir taşa doğru düşeceğim sırada yine yakaladı. Beni doğrulttuğu gibi kollarına yapıştım. Şimdiden gitmeye hazırlanarak dönmüş bedenine elimden geldiğince engel olmaya çalışırken nefes nefese “Lütfen konuşalım…” dedim. Buradaydı işte! Bir yerlerden beni izliyordu demek ki! Belki de onun çıkardığı çıtırtıyı duymuştum! Belki de uyuyakaldığım için gelmek üzereydi ama uyandığımda yine görüşümden çıkmıştı… Bilmiyordum ama gelmişti! Görünmek istemese de gelmişti! Görmek isteyerek gelmişti…

Duygularının karmaşıklığını yansıtan bir sesle “Konuşamam…” dediği sırada başını benden uzağa çevirmişti. Bakmamaya çalışıyordu, yüzünü görmeme de engel oluyordu. Bir kolunu bırakıp yanağını kavradım. Tenim tenine hasretti, içim sızladı. Yüzünü gecenin karanlığında benden yana çevirmeye çalışırken ağlamamaya çalışarak “Lütfen…” dedim. “Bir bak, bir konuş benimle…”

Beni ardına doğru yönlendirip kollarını çekmek istediğinde kolundan tutmakta direndim, yanağındaki elim de omzuna düştü ve yeniden önüne çıkmaya çalıştım. Bir anda ellerimden çekilip yeniden ilerlemeye başladığında peşinden koşacak kadar güçlü hissetmesem de hareketlendim. “Barlas… Dur bir lütfen…”

Yalpalayıp durduğum için hızlanamadığımda ama büyük adımlarıyla gitgide aramızdaki mesafeyi açınca gitmesinden ve bir daha onu görememekten korkup “Yapma bana bunu!” diye bağırdım. Düşmekten son anda kurtulup bir ağaca tutunarak doğruldum ve “Beni ardında bırakma!” dedim. Ben sana ne yapmış olursam olayım beni ardında bırakma.

İlerlemeye devam etti. Ağaçtaki elimle kendimi iterek güç almaya çalışarak peşine takıldım ama mesafeyi kapatamıyordum. Dinlemeyip gidişi korkumu, korkum da öfkemi arttırırken “Benim için de kolay değildi!” diye bağırdım. “Ben isteyerek mi yaptım?! Benim için de kolay değildi! Neler yaşadığımı biliyor musun?”

Duraksadı. Son adımında sendeleyerek duraksamıştı. Hazır durmuşken mesafeyi kapatmak için hareketlendim ama ancak birkaç adım sonra yakınımdaki bir ağaca yaslanarak durmam gerekmişti. Devamı için güç kazanmaya çalışırken ve bir elimle ağaca tutunurken diğeriyle ardından onu gösterip “Bir de bana ölümünü izletecektin!” diye bağırdım ağlayarak.

Ailem sana emanet.

Kamerayı kıran silah sesi ve patlama sesi kulağımda yankılanırken gözlerimi sımsıkı kapatıp birkaç nefes sadece ağlayabildim. Ben bakmazken gitmesinden korkup gözlerimi araladığımda neyse ki oradaydı. O da bir elini yakınındaki ağaca yaslamış, destek alıyordu.

“Her şeyi ölmenden korktuğum için yaptım, senin için kendimden vazgeçtim ve sen bana ölümünü izletecektin!!”

Bağırmaya çalışıyordum ama ağladığım için sesim boğuk çıkıyordu. Niyetim bu kadar haksızken onu suçlamak değildi ama bunu nasıl yapabilmişti? Ben de… Ben de canıma kastetmiştim ama çaresiz hissetmiştim, psikolojim çökmüştü, sanki ben başka birisiydim o an ama o… Benim psikolojimle ilgilenip dururken onun da mı psikolojisi mahvolmuştu?

Beyham’la karşı karşıya gelirlerse yine aynı şeye kalkışmasından korktuğumdan aldığım güçle ağaçtan doğruldum ve dallara takıla takıla, toprakta bata çıka ona doğru ilerlemeye başladım. “Bu mu cezam? Bu mu yalanlarımın karşılığı? Ölüşünü izlemek mi? Ya da gidişini…” derken ardına vardım. Sırtından hafifçe ittirip korkuyla “Bana bunu yaşatamazsın!” diye bağırdım. Ata ölmüştü ama Beyham hayattaydı. Kendisini tehlikeye atıp duramazdı, kendi canına sahip çıkmalıydı.

Öne doğru yalpaladı ama bana dönmedi. Tamamen doğrulamadı da. Ardından tüm gücümle sarıldım. Kollarım bile bedeninde birleşemedi ama sırtına hıçkırıklara boğulurken sırtına gömüldüm. “Ölemezsin…”

Dönüp sarılmadı ama engel de olmadı. Merhamet eder gibi sarılmama izin verdi. Hayatın bana tekrar bahşettiği bir mutluluk ihtimaline sımsıkı sarıldım. Ölmemişti. Yaşıyordu. Beni affetmeyecek olsa bile yaşıyordu. Günlerdir, belki de haftalardır yanıma gelmese de yaşıyordu. Benim olmasa, benimle olmasa bile yaşıyordu.

Ona daha da fazla ihtiyacım olduğu için kolundan tutup kendime çevirmek istediğimde ben de güçsüzdüm, o da ama engel olabildi. Yanına geçtiğim gibi sağına doğru dönerek yine beni ardında bıraktı. Bir kolunu bedeninin ardına doğru çekmiş, ona ulaşmaya çalışıyordum ama engel oluyordu.

“Öldüğünü sandım!” diye çığlık attım. Kolundan sarsarken onu kendime çevirmeye ya da çekmeye çalışıyordum. Bağırıp çağırmaya devam etmek istedim ama alnım koluna yaslanırken hıçkırıklar arasından “Öldüğünü sandım…” diyebildim.

Koluna sarılırken dizlerimin bağı çözülüyordu, ona tutunarak ayakta kaldım. “Öldün sandım…”

Patlama sesi, o an attığım çığlıklarım tekrar kulaklarıma ulaştığında ürperdim. Aynı korkuyla başımı kolundan çektim, sarılışım gevşedi ama kolunu bırakmadım. Artık o da çekmeye çalışmıyordu, sadece benden başka yöne dönük durmak konusunda ısrarcıydı. “Gelseydin, seni affetmeyeceğim ama ölmedim, deseydin…” derken kelimelerimi seçebiliyor muydu, bilmiyordum. Gözyaşlarına boğulmuştum. Öfke değil, daha çok hüzünlü bir sitem içerisindeydim artık. Bir ekrana sarılmak zorunda kalmıştım. “Hiçbir yalanımın cezası bu olmamalı…”

Tekrar önüne geçmeye çalıştığımda bedenlerimizin açısını korudu. Yüzünü görememek beni daha çok üzüyordu. Sadece koluna sarılabilmek, ona tam olarak ulaşamamak… Güçsüzlüğünden mi çekmiyordu kolunu yoksa merhamet mi etmişti ona ihtiyacım oluşuna, bilememiştim. “Yüzümü görmek mi istemiyorsun..? Bu kadar mı… Gerçekten bu kadar mı…”

Hak verirdim ama ben biraz görsem, olmaz mıydı?

“Sus…”

“Duymak da mı istemiyorsun?” diyerek tekrar önüne geçmeye çalıştım ama başaramadım. Niye görmek istemiyordu, niye susmak istemiyordu? Bu defteri böylece kapatabilecek miydi? Beni bir kez bile dinlemeden? Tamam öğrenmek ağır gelecek olmalıydı ama yaşamak da ağırdı. Üstelik beni sustuğum için cezalandırırken şimdi dinlemeyerek de o mu cezalandıracaktı?

“Ama üzgünüm, duymak zorundasın! Beni dinlemek zorundasın! Başına bir şey gelmesinden korktum…”

“Asya…”

Muhtemelen susmamı istiyordu ama sesimi yükselterek sesini bastırdım. “Ölmenden korktum da sustum! Kendim için değil… Yemin ediyorum hiçbir yalanım benim için değil, ben hep sizin için yalan söyledim. En çok da senin için… Barlas sen ne yapardın? Düşmemden korkuyorsun, tehlikede olsam sen ne yapardın? Bak işte gittin öldürdün, üstüne sen de ölüyordun!”

Kolunu da çekerek gitmek istediğinde peşinden sürüklenir gibi koluna tutunup “Önce dinle!” diye yalvararak bağırdım. “Tamam, beni affetme ama bir dinle!”

Bir anda bana döndü. Sendeleyen vücudumu kollarımdan yakaladı. Gecenin karanlığında bile yaşlarıyla ıslanmış yüzünde bakışları kalbime yükken “Ben kendimi affedemiyorum!” diye var gücüyle bağırdı. Üst kollarından tutunurken şaşkınlıkla yutkundum. Teninden akıp duran, sesini boğuklaştıran, yüzünü buruşturan yaşları banaydı ama öfkesi kendisine miydi?

“Duydun mu? Duydun mu beni, ben kendimi affedemiyorum! Ben sana değil, kendi yüzüme bakamıyorum, ben kendi sesime tahammül edemiyorum!”

“Barlas…”

Kimin kime tutunduğu belli değilken bir elini kolumdan çektiğinde yalpaladık ama en azından bedenimizle yığılmadık. Yumruğunu şakağına delirmiş gibi vurmaya başlarken “Ben kendimi affedemiyorum!” diye tekrar bağırdı.

Ne diyeceğimi bilemezken ve daha çok hıçkırıklarım konuşurken “Barlas…” demeye çalıştım. Düşsem yakalardı, dizleri çözülüp de düştüğünde yakalayamadım. Kollarından tutmaya çalışarak ben de onunla yığıldım. Dizlerimizin üstünde yığılmak üzereymişiz gibiyken üst bedeni eğilip duruyordu. Başı omzuma yaslanırken hıçkırarak ağlamaya başladığında telaşla sarıldım. “Şşt… Hayır, hayır, hayır… Böyle değil… Bana öfkeli olmalısın… Sadece bana…” derken ellerim, sırtında, omuzlarında, kollarında geziniyor, ne kadar sarılsam yetmiyormuş gibi hissediyordum. Sanki bu sefer o yanımda minicik kalmıştı, omzuma sığmaya çalışıyormuş gibi eğilip bükülmüştü. Şaşkınlık içerisindeydim. Bağırıp çağırdığı ben olacağım sanmıştım ama onun bağırmaya gücü olsa kendisinin yakalarına yapışırdı…

“Barlas…” diyerek yanaklarından tutup omzumdan başını kaldırmaya çalıştığımda titrek ve iç çeker gibi bir nefes alıp başını kaldırdı ama gözlerini gözlerimde tutamıyordu. Dizlerinin üstünde daha fazla duramayıp bacaklarının yanından kalçasıyla sertçe oturduğunda ben de kalçamı ayaklarıma yaslayarak oturdum ve bakışlarını kaçırdığı yerlere doğru başımı çevirip durmaya başladım.

“Barlas… Suçlu benim… Yalanlar söyleyen benim… Sen defalarca kez konuşmam için…”

Başını iki yana sallayıp “Korkağın tekiyim.” diye itiraz ederken başı eğilmişti. Yüzüne doğru eğildiğim gibi gözlerini sımsıkı kapattı ve sonsuza kadar sürecekmiş gibi hissettiğim yaşları biraz daha tenini ıslattı. “Korkak, sikik, şerefsizin tekiyim… Belliydi… Sikeyim, belliydi bir şeyler… Görmek istemedim… Aklıma geldiği gibi defettim…”

“Barlas…”

“Sen beni inandırmadın, ben sana inandım…” dedikten sonra ellerini de yüzüne götürüp olabildiğince eğildi. Başı bacaklarıma yaslanırken ellerim çaresizce sırtında, ensesinde, saçlarında gezindi. “Ne olur, yapma böyle…” desem de beni dinliyormuş gibi değildi.

“Ben inanmak istedim… Sen cesurca yaşadın hepsini, ben korkakça aksine inandım… Ben aptal değilim, korkağım…”

Ben de ona doğru eğildim. Olabildiğince sarılırken söylediklerimi duymadığı için bir süre sadece hıçkırıklarına eşlik ettim. Bana olan öfkesiyle nasıl baş edeceğimi düşünürken, kendisine olan öfkesi karşısında hazırlıksız yakalanmıştım. Beni affetmesi için dualar edip durmuştum ama onun için dua etmeyi unutmuştum…

“İnanmak istemedim…” derken bacağımın yanından toprağa yumruğunu indirdi ama güçsüzdü, dalların bile canı acımamış olmalıydı. Toprağı avuçlayıp tekrar güçsüzce yumruğunu indirirken “Sevdiğim kadının o kadın olduğuna inanmak istemedim…” dedi.

Yumruğunu tekrar indirdiğinde daha güçlüydü. Dalların kırıldığını duyduğumda eline zarar vermesini istemediğim için hafifçe doğrulup elini tutmaya çalıştım. Belime sarılacak gibi oldu ama vazgeçip elini kurtardı ve bedenimin iki yanından yeniden toprağa yasladı ellerini. “Kimleri, kimleri kurtardım biliyor musun…”

Bacaklarımdan doğrulduğunda sarılarak engel olmak istedim ama geç kaldım. Bana bakmamakta direnirken ayaklarıyla yeri iterek sırtı yakınındaki ağaca çarpana kadar geriledi. “Başkalarının annelerini, kardeşlerini, sevdiklerini…”

Bacaklarını güçsüzce karnına çekip başını dizlerine gömerken “Kimleri kimleri…” dedi. O sıra yerde emekleyip ona doğru ilerledim. Bacaklarına sardığı ellerinden tutup ben de başına doğru eğildim ama yüzünü gömmüştü.

“Barlas…”

“Babam gibi… Çocukken onu anlamazdım… Annem hep korkardı babam işe gittiğinde… Ancak döndüğünde rahatlardı. Biraz büyüyünce ben de korkmaya başladım… Dönmeyebileceğini anlamıştım… Annemi, bizi niye korkuttuğunu çok sorardım… Başka iş mi yoktu? Onun da güvende olacağı? Ben güvende olursam başkaları tehlikede olur, demişti… Kurtarıyorum, anneleri, kardeşleri, eşleri, dostları… Ben de kurtardım. Çok kurtardım. Her biri evinde, güvende ama…”

Zaten kesik nefeslerle, boğuk bir şekilde konuşurken tekrar hıçkırıklara boğulduğunda devam etmesi güçleşti. O bacaklarına sarılırken ben de olabildiğince ona sarıldım. Dağ gibi olan heybeti, şimdi çakıl taşına dönmeye çalışıyordu, yine de kollarım ona yetemiyordu. Açıkça ‘polis değilim’ demesine rağmen polismiş gibi konuşuyordu. Ya da kanunsuz bir kahramanlığı amaç edinmiş gibi… Hıçkırıkları arasından yine konuşmaya çalıştığında bunu düşünebilecek halde değildim.

“… sen değilmişsin. Meğer başkalarının sevdiklerini kurtarmışım, kendi sevdiğimi kurtaramamışım…”

“Kurtardın…” dedim solur gibi itiraz ederken. Hafifçe doğrulup omuzlarından güç uygulayarak başını kaldırmaya çalıştım ama nafileydi. “Kurtardınız… Barlas güvendeyim…”

Bir anda başını doğrultup “Sırtında yaralarla!” diye bağırdı. Yüz ifadesi karşısında dumura uğradım. Ellerim dudaklarıma giderken yaşlı gözlerimi acı çeken yüzünde tutmakta zorlandım. “Görmeye bile cesaret edemediğim morluklarla!”

Tekrar kalçamı ayaklarıma yaslarken ne diyeceğimi bilemeyerek baktım. Doktorlar görmüş olmalıydı, zaten ondan bile önce yatın önünde bana veda eder gibi sarılıp öptüğünde eli sırtımı okşamıştı. Canımın acır gibi olduğu anları, banyoda sırtımı gizleme çabamı birleştirdiğinde tahmin etmesi güç değildi.

En fazla göz göze kalabildiğimiz an da kısa sürdü. Elleriyle yüzünü örterek başını ağaca yaslarken iki yana salladı. Dizinden kırarak havada tuttuğu bacaklarından biri yere devrildi. “Düşünmekten deliriyorum…”

Ellerini yüzünden çekip yanaklarına sertçe indirirken “Düşünmekten deliriyorum…” deyip aynı hareketi daha sert bir şekilde tekrarladı. Yere göğe sığamıyormuş gibi yerde hareketlenirken bedeni yine iki büklüm olup duruyordu. “Neler yaşadın, düşünmekten deliriyorum…”

Donmuşluğumu üstümden atmaya çalışarak tekrar ona doğru eğildim. Toprağa doğru öne kapaklanmıştı. Yumruğunu sertçe yere indirip “Deliriyorum!” diye bağırdı.

“Barlas… Ben iyiyim…” derken sesimi duyurmaya çalışarak kulağına eğildim. “Yemin ediyorum, artık iyiyim…”

“Canın yandı… Ben gülüp eğlendim mi? Ben anlamadım mı…”

“Yapma lütfen… Nereden bilebilirdin…”

Bir anda doğrulup “Bilmeliydim!” diye bağırdı. “Adamım diye ortalarda dolanıyorum, bilmeliydim! Seviyorum diye dağa taşa söylüyorum, bilmeliydim!”

Tekrar ağaca gerilediğinde “Ne olur yapma…” diyerek yaklaşmaya çalıştım. Ellerini aramızda kaldırıp “Ben senin çığlıklarını duymadım.” dedi. Ellerine uzandığımda parmaklarımı tuttu. Yüzünü buruşturup “Sen çok çığlık attın Asya…” dediğinde itiraz etmek istedim. Bir elini elimden çekip sertçe şakağına vurdu. “Şimdi hepsi gözlerimde, sen çok çığlık attın! Sen çok belli ettin…” dedikten sonra tekrar vurup “Ben anlayamadım!” diye bağırdı.

“Hayır, saklamaya çalıştım…” diyerek elini yakalamaya çalıştım. Elini elimden çekti ve yeniden kaldırdığı dizine gömüldü. Ben de tekrar ayaklarıma oturup olabildiğince yaklaşmaya çalıştım. Gözyaşlarımı görüş ihtiyacıyla hızlıca silip “Barlas…” diyerek ona eğildim.

“Gizledin… Yaralarını gizledin… Kaç morluğu gizledin? Kaç yarayı gizledin?”

Sormuyordu, sayıklar gibi kendisine soruyordu. “Kaç defa canın yandı… Ben seni o adamla yerin altına yolladım…”

Bilinçli yapılan baskın sırasında özel odaya yerleştirdiğim dinleme cihazından bahsediyordu. “Orada neler yaşadın…”

Ata’nın üstüme gelişi, çekmecesinde bulduğum fotoğraflar, lavaboda fotoğraflarıma bakarak ne yaptığı, silahıyla bacağını vuruşum gözlerimin önünden hızlıca geçtiğinde irkildim. Neyse ki başı gömülüydü.

“Sormaya cesaretim bile yok… Korkağın tekiyim… Seni kurtaramadığım eziyetlerdeki zalimliğe ortağım ben…”

Söylediği şeyi düşünürken sessiz kaldım. Her şeyi Ata yapsa da bıçağı bizzat bilemiş hissetmem gibi. O yatta, Barlas da ölseydi, katili hissedecek olmam gibi.

“Kurtardın…” diyerek ona sarılmaya çalıştım. Yaşlarımın ıslattığı dudaklarımı saçlarında gezdirip defalarca öptüm. “Yemin ediyorum sayende hayattayım…”

Ata’yı öldürmesinden bile önce, uğruna yaşadığım, yaşama tutunduğum ve tutunacağım güçlü bir daldı benim için.

“Kaçtın benden… Gözlerinde korkuyu gördüm…”

Nefessiz hisseder gibi sesler çıkarak doğruldu. Başını ağaca yaslarken gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Eli boynuyla göğsü arasında gezinirken çıkardığı seslerden korkarak doğrulup ona uzandım. “Barlas…”

Yüzünü olabildiğince buruşturup boğuk bir sesle “Ne yaşadın da öyle korktun…” demeye çalıştı.

“Barlas…”

Yana doğru devrilirken bir eliyle yerden destek alıp diğeriyle nefes almaya değil, almamaya çalışıyormuş gibi boğazını sıktı. İlk defa ben ona hatırlattım. “Nefes al… Barlas… Barlas!”

Alnını toprağa yaslarken gömülmek ister gibiydi. Olabildiğince yere yakın bir şekilde yüzüne eğilip “Barlas lütfen…” diyerek omzunu, kolunu sarstım. “Ne yaşattı sana…”

Ona olabildiğince sarılıp “Güvendeyim…” diyebildim hıçkırıklarımın arasından. Önemli olan buydu, artık güvendeydim…

“Sana dokundu mu…”

Kollarını, omzunu sıvazlayan elim donakaldı. Birkaç saniyenin ardından kollarımdan sıyrıldı. Yalpalayarak doğrulup sendeleyen adımlarla biraz uzaklaşırken elini ardında bana doğru uzatmış, yapma, der gibi sallıyordu. “Tamam, yok. Cevaplama, hayır…”

Ağaçtan destek alıp doğrulmaya çalıştım. Kalçamı ayaklarıma yaslarken ellerim dudaklarıma gitmişti. Hıçkırıklarıma bastırdığım parmaklarımın ardında nefes almayı hatırlıyordum. Önceliğim Barlas’ın nefesi olunca yaşamaya çalışabiliyordum ama baştan aşağı buz kesmiştim. Yaşlar gözlerimde donup kalırken yutkunamadım.

Ormanda bana sırtı dönük sağa sola adım hızları düzensiz bir şekilde volta atarken ellerini yüzüne götürmüş başını iki yana sallıyordu. “Yok…” diye soluduğunu duydum tekrar. Elleri yüzündeyken duygu karmaşasıyla bir ses çıkardı, ağlamakla, öfkeyle bağırmak ve acıyla inlemek arasında bir yerdeydi. Bir ağaca yaklaşıp kavuşturduğu dirseklerini yasladı ve alnını da kollarına gömdü. Hızlı nefes alışverişleri yüzünden gövdesi hareketliydi. Ardından bakarken ellerim dudaklarımdan çeneme düşmüştü. Titrek nefeslerimi sessiz tutmaya çalışıyordum. Aynı soruyu şu an tekrar sormasını istemezdim. O da gömülüp saklandığı yerde cevabı kaldırıp kaldıramayacağını düşünüyor olmalıydı. Bilmek istemedikleri yüzünden korkak olduğunu varsayıyordu ama kolay olmayacağını biliyordum. Yaşamak zordu ama beni bu kadar seven biri için dinlemek de neredeyse o kadar zor olmalıydı.

Zaman idrakim dışında bilmem ne kadar aktıktan sonra gömüldüğü yerden doğrulttu başını. Bana bakmadan “Hadi.” diyerek birkaç adım ilerledi. Ellerinin tersiyle gözyaşlarını sertçe siliyordu o sıra. “Hadi, kalk.”

Öylece bana yan kalacak şekilde dikilip gözleri ilerdeyken elini bana doğru kaldırıp salladı. “Hadi.”

Yerden destek alarak kalktığımda ilerlemeye başladı. O ilerledikçe ardından bakarken kekeleyerek “Nereye?” diye sordum.

“Seni eve götüreceğim, hadi.”

Hareketlendiğimi duyamadığında ileride duraksayıp güçsüz bir sesle “Hadi.” dedi tekrar.

“Sonra? Sonra gidecek misin yine?”

“Hadi.” Ağzına yapışmış gibiydi. Telaşlı, aceleciydi. Sanki soracaklarından korkup bir an önce yanımda olmaktan kurtulmak istiyordu. Duyacaklarına kıyamasam da yine gitmesini istemiyordum. Kendisini bu denli suçlamasına ben bile engel olamıyordum ama uzağımda olması işleri daha da zorlaştırırdı. O yatı kendisi de içerideyken patlatması da bu yüzden miydi? Bu suçlulukla mı baş edememişti? Yine kendisine zarar vermesini istemezdim.

“Ama…”

“Asya, ne olur!” diye bağırdı ileriden. “Ne olur, hadi!”

“Yanında olmak isti…”

“Lan, ne olur, hadi!” dedikten sonra bana doğru döndü. Hızlı adımlarla yaklaştı. Kolumu kavramadan yakınında havada tuttu. Bana bakmayarak başıyla yolu gösterdi. Yığılacakmış gibiydi. “Asya, hadi…”

Yanağına uzandığımda kaçarak gözlerini sımsıkı kapatıp yeniden yolu gösterdi. “Yalvarıyorum, Allah aşkına.”

Elim öylece havada kalakaldığı için yutkundum. Kendime yavaşça sarılıp yaşlı gözlerle sık ağaçların arasından evin ışıklarına baktım. Kendimi berbat hissederek ilerlemeye başladım. Burnumu çekip dururken hıçkırıklarım içime akıyordu. Bükülüp duran dudağıma engel olamıyordum. İlk defa bu kadar mağdur hissediyordum. Onu anlıyordum ama… Duymaya bile dayanamaması bir kenara bana bakamaması, dokunamaması… Çok kötü hissediyordum. Hep yalanlarımın aramızda engel olacağını düşünürdüm ama… Bana kurtaramadığı bir mağdur gibi bakıyordu. Haberlerde duyduğum mağdur kadınlara üzülmekten öte, onlardan biri olduğumu hiç bu kadar hissetmemiştim. Onlar da sevdiklerinin yanında bu kadar çaresiz kalmışlar mıydı? Acı çektikleri yetmezmiş gibi sevdiklerine de acı çektiren bir yük gibi hissetmişler miydi? Tabii, ben şanslı olanlarındandım. Hayattaydım. Ata’nın eli kolu kaç kere nefesimi kesmişti ama… Ben hayal hırsızından kurtulanlardandım…

Ağaçları geçip evin arka bahçesine çıktığımızda kapıdaki korumalar Barlas’a başıyla selam verdiler ama Barlas’ın görüp görmediğini bilmiyordum. Sadece böylelikle hâlâ ardımda olduğunu fark edebilmiştim çünkü kulaklarım uğulduyordu, bir süredir adım seslerini değil, sadece rüzgârı duyuyordum. Adamlar da bağırış çağırışın farkında olmalıydı. Başta sorun olduğunu düşünmüş ama sonrasında olayı anlamış gibi uzak kalmışlar, kapıda beklemişlerdi. Bana acınmasını sevmezdim, yaşadıklarımı bu ismini bile bilmediğim insanların duymasını istemezdim ama sevdiğim adam da duymak istemezken anlatabileceğim kimse kalmıyordu.

Peşimden gelip gelmediğini bilmezken eve girdim. Merdivenleri korkuluğa tutunarak çıkıp yatak odasına girdim. Kapıyı ardıma doğru ittim, kapandıysa bile duymadım. Yatağa yaklaşırken hırkamı çıkarıp yere attım. Toz toprak içindeydim ama umursamadan yatağa oturup dirseklerimi dizlerime, ellerimi de şakaklarıma yasladım. Gözlerim yerde bir noktada kalakaldı ve hâlâ burada olup olmadığını anlamaya çalışmak için kulaklarıma dikkat kesildim. Hâlâ burada değilse çoktan gittiğiyle yüzleşecektim, buradaysa da gidişini bizzat duyacaktım.

Ses duyamadığım için başımı kaldırdığımda onu eli kapının kulpunda öylece dikilerek beni izlerken gördüm. Omuzları düşük, üst gövdesi eğilecekmiş gibi, bacakları tutmuyormuş, yüzü ise acının her rengiyle boyanmış gibi. Göz göze geldiğimiz gibi gözlerini kaçırdı ve acele hareketlerle odadan çıktı. Kapının kapanma sesine irkilirken gözlerimi sımsıkı kapattım. Yüzüm gittikçe buruşurken tekrar boynum büküldü ve ellerimle yüzümü örttüm. Ellerim hemencecik ıslanmaya başladı.

Onu da anlıyordum ama…

İlk defa her şeyimle ona sığınabilecekken benden kaçıyordu. Hep böyle kaçacak mıydı? Benim için ölmeyi göze alıyordu ama belli ki ruhumu öldüren anılara göğüs geremiyordu. Hiç bu kadar acınası hissetmemiştim…

Kapı tekrar açıldığı gibi irkilerek başımı doğrulttum. “Anlat.” diyerek odaya girdi. Ardından kapıyı kapattığı gibi kapıya yaslandı. Eli hâlâ kapının kulpunda, gözleri ise gözlerimde değil odada gezinerek korkaktı ama bedeni burada olmaya devam ederek cesaret gösterdi.

Az evvel kaçmıştı, şimdi de kararsız görünüyordu. “E-emin misin?”

Gözleri hızla bana döndü. Böyle sormam onu korkuttu. Korku gözlerinde dalgalandı. Nefesini sesli bir şekilde aldı ve tutmuş olmalı ki verdiğini duymadım. Aklından geçenler yüzüne yansıdı. Eli kapının kulpunu indirecek gibi oldu. Sanki yeniden gidecekti. Korkuyla bekledim ama elini kulptan geri çekti. Yutkunduktan sonra nefesini titrekçe üfleyerek gözlerini kaçırdı. Sırtını kapıdan ayırıp sendeler gibi ilerlemeye başlarken eli tekrar göğsüyle boynu arasında hareketlendi. Bunun için nasıl bir güç harcıyorsa parmakları esmer teninde iz bırakıyordu. Karşı duvardaki tekli koltuğa yaklaşınca şifonyerden destek aldı ve yığılır gibi kendisini tekli koltuğa bıraktı. Aralık bacaklarında dirseklerini dizlerine yaslayarak eğildi ve bir süre boyunca sertçe saçlarını karıştırdı. Ardından saçlarını da bir hayli karıştırarak ellerini alnından sürükleyip en sonunda arkasına yaslandı ve gözleri yerdeyken “Dinliyorum.” dedi ve tekrar yutkunup birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı.

Yavaşça yataktan kalkıp yatağın ucuna ilerlediğim sırada göz ucuyla bana baktı. Yatağın ucunda karşısına yavaşça oturdum. Gözyaşlarımı sildim ama çok geçmeden tekrar ağlayacağımı biliyordum. Ellerim kalçamın iki yanından yatağa yaslanırken aynı anda yutkunduk.

“Nereden…”

“Seni kaç kere darp…” dedikten sonra gözlerini sımsıkı kapatıp başını yana çevirdi ve yüzünü buruştururken çenesi olabildiğince kasıldı. Şakağındaki, boynundaki ve koltuğun kolunu sıkan elindeki damarların ne denli belirginleştiğine baktım. Kızaran esmer tenine düşen yaşı hızlıca sildi ve tamamen bana bakmasa da başını tekrar bana çevirip bu süre zarfında nefesini tutmuş gibi titrekçe üfledi. “İncitti?”

Dudağımı kemirip dururken gerçekten sayısını hatırlamıyordum. Barlas tekrar hayatıma girmeden önce de defalarca incitmişliği vardı, özellikle de alkol aldığı zamanlarda ama şiddeti giderek artmıştı.

Ben cevap vermedikçe patlaması yaklaşıyormuş gibiydi. Koltuğun kollarında sıkarak gezinen elleri sabırsız bir şekilde arada ritim tutar gibi vuruyordu. Bacağını stresle sallıyor, sıkkın nefesler alıp veriyordu. Sanki konuşmama imkân tanımak istiyormuş gibi gözyaşlarını tutuyordu. Ona kıyamayıp “Küçük şeyler aslında.” dediğimde hızla bana dönen gözlerindeki yaşları tutamadı. Acıyla gülümseyip ‘yapma’ der gibi baktı. Kolumu duvara çarpmamı istemeyen bir adam için uğradığım şiddete ‘küçük şeyler’ diyemezdim. Aslında dememeliydim de, şiddetin büyüğü küçüğü olmazdı ama geldiğimiz şu anda bile yaşadığım şeyleri çıplak bir şekilde anlatmaya korkuyordum. Ona kıyamıyordum.

Onu inandırma ihtiyacıyla “Sandığın kadar…” diyerek yatağın ucuna kaydım. Kaçmak üzere olan hıçkırıkları yanaklarında mimiklerini titretirken ellerimi birbirine kavuşturup “Gerçekten… O kadar canım yanmadı.” dediğimde dayanamadı. Tekrar ağlamaya başladığı sırada dizlerine doğru eğilmişti. Yumruklarını alnına yaslarken başını yavaşça iki yana salladı. Bu yaşadıklarımıza inanamıyormuş gibiydi. Tabi… Benimle başka hayalleri vardı. Yüzük kutusu bende değildi ama umuyordum ki ondaydı. Kaybolmamasını diliyordum.

Hazır bana bakmıyorken ben de cesaret buldum. Hızlıca üstün körü anlatmak istedim. Ara Ara gözyaşlarımı siliyordum. Başını kaldırıp da tekrar baktığında o kadar acınası görünmek istemiyordum. “Sıklıkla olan bir şey değildi… Bazen… Alkollüyken sinirlenirse falan…”

Bir elini aramızda ‘dur’ der kaldırıp koltuktan kalktı. Cama doğru yaklaşırken diğer eliyle gözlerini ovuşturup duruyordu. Yüzünün ne denli buruşmuş ve yaşlarla ıslak olduğunu gördüğümde benim de dudaklarım büküldü. Cama yaklaşıp beceriksizce açtı ve pervazına doğru eğilerek dirseklerini yasladı. Hıçkırıkları nefes alma savaşına dönmüş gibiydi. Yataktan kalktığımda duymuş olmalı ki elini ardına, bana doğru uzatıp “Dur…” dedi. Gerisin geri oturdum. Ellerimi kemirdiğim dudaklarımda gezdirip ona ardından bakmakla yetindim. Hazmetmekte zorlanıyordu. Yanıma gelmediği haftalarda uzakta ne yaşadığını merak ettim. Benden duymadıkça o hayal etmişti, hayal gücü yaşadıklarımdan daha merhametsiz olabilirdi. Uzakta kaç hafta hazmetmeye çalışmışken şimdi yine de burada bu kadar güçsüz kalıyorsa daha can alıcı kısımları nasıl anlatacaktım?

“Tamam…” diyerek doğrulurken sertçe gözyaşlarını sildi. Yavaşça bana dönerken gözleri odada odaksızca geziyordu. Camın pervazına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi ve yavaşça başını sallayıp sesini temizledi. “Dinliyorum…”

Devam etmeye çekindiğimde yaşlı, kan çanağı gözleri bana döndü ve “Dinliyorum.” diye tekrarladı. Ona yakın olan bacağımı dizimden kırıp yatağa çıkararak hafifçe ona döndüm. Ellerim yatağın örtüsüyle öylesine oynarken gözlerini önünde yere doğru çevirdi. Dudağıma eziyet etmeyi bırakıp derin bir nefes aldım. “Öyle hırpalama gibi işte.” dediğimde gözlerini kapattı. Sustuğum için “Devam et.” deme ihtiyacı hissetti.

“Öyle darbelerle değil yani…” derken içini rahatlatmaya çalışıyordum ama yüz ifadesi başarılı olmadığımı gösteriyordu. “Ne zaman… Anlat…”

“Her birini hatırlamıyorum…” dediğimde yüzü buruşurken başı eğildi ve göğsünde kavuşturduğu ellerinden biri göz pınarlarını sıkmaya başladı. Sıkkın nefeslerine eşlik ettim.

Heceleri yavaşça ve zorlanarak dile getirirken “Anlat.” dedi tekrar. Muhtemelen hatırladığım kadarını anlatmamı istiyordu.

Şu anda bile yine yalanlar söylemek istediğimi fark ettiğim gibi kendime gelmeye çalıştım. Yine Barlas’ı korumak için bazı şeyleri gizlemek istiyordum ama bunun bir faydası olmamıştı. “Sen tekrar hayatıma girdikten sonra mesela…” dedikten sonra sesimi temizledim. O günü hatırladığımda sadece bugünkü değil, o günkü Barlas’a da kıyamadım. Acıyla gülümserken gözlerim zemine daldı. “Ata’nın sana imza attırdığı günü hatırlıyor musun?” diye sordum. Cevap vermedi. Başımı kaldırıp cevabı jestiyle verip vermediğine de bakamadım. Gözlerim o güne dalmıştı. “Hani seni aksine ikna etmeye çalıştığım sırada seninle kavga ediyorduk. Sen kolumu tuttuğunda anlık tepki vermiştim.” Yaşlarla gülümsedim. “Öyle çok korkmuştun ki canımı yaktığını sanarak… İşte aslında…”

Ses duyduğumda irkilerek anıdan koptum. Gözlerim Barlas’a döndü. Pencere pervazına yumruğunu bir kez daha indirdi. Eline kıyamadığım sırada pervazdan kayıp oturur gibi yere yığıldı. Bacaklarını kendisine çekerken ellerini yüzüne götürdü ve sessiz kaldı. Devam etmemi bekliyordu.

“Öncesinde de onunla kavga etmiştik. Seni işlerine bulaştırmasını istemiyordum ama sana olan zaafım onu kızdırıyordu.”

Yüzünü sertçe ovuşturduktan sonra bir elini yere, bir elini pencere pervazına götürüp destek alırken birkaç kere düşme tehlikesi atlatarak doğruldu. Balkona ilerlediği sırada telaşlanıp ayaklanarak “Tenim hassas ya zaten… Sadece sıkı tuttuğu içindi aslında…”

Terasa gürültüyle girdi. Ardından hareketlendiğimi duymuş gibi ama bana bakmadan “Lütfen…” diyerek kapıyı kapattı ve ardından terastan gürültüler yükseldi. Teras mobilyalarını kırıp yıkışını aşağı falan düşmesinden ya da kendisine zarar vermesinden korkarak ellerim dudaklarımda izledim. Bir sandalyeyle terasa bakan odalardan birinin camını da indirdiği sırada odanın kapısı açıldı. İrkilerek kapıya doğru döndüm. Adnan amca hızla yaklaştı. Gözleri halimi taradı, ardından teras kapısına kadar ilerleyip Barlas’ın haline baktı, sonra tekrar yanıma döndü. Sarıldığında eşlik ettim. Başım göğsüne yaslanırken saçlarımı sevmeye başladı ve sıkkınlıkla soludu.

“Kızım gel, Barlas’ı tek bırakalım biraz. Ben sana başka oda hazırlatayım…”

“Hayır,” diye direndim. Bunu geciktirip durmayacaktım. Dinlemeye cesaret etmişti işte. Zor olacaktı ama olmalıydı artık. “Sadece biraz… Biraz sinirini atsın…”

“Adamı yatta parçaladı, öldürdü de siniri geçmedi. O sinir öyle geçer mi? Elime geçse kaç kere de ben öldürürüm o şerefsizi. Barlas şimdi çok sinirli, başka zaman konuşun…”

“Barlas bana zarar vermez.” dediğim gibi terastan gelen gürültüye rağmen “Tabii biliyorum,” dedi. Bundan şüphesi yoktu. “Ama korkutup ürkütür. Üzer belki. Biraz daha hazmetsin…”

“Hayır.” dedim tekrar. Yavaşça kollarından sıyrılırken burnumu çektim. Elleri hâlâ kollarımı tutarken yüzümdeki yaşları silerek terastan yana baktım. Açımız gereği Barlas’ı göremiyordum ama gördüğüm kısmına fırlatılan ve kırılarak düşen mobilyaya bakıp iç çektim. “Bugün konuşmak istiyorum.” dedikten sonra yeni silmeme rağmen tekrar ıslanan gözlerle Adnan amcaya baktım. Emin olamamış gibi gözleri gözlerimde gezindi. Kararlılığımı görünce iç çekti. Yanağıma tekrar düşen yaşı bu sefer o sildi. “Kapının ardında olacağım.”

“Hayır.” dedim telaşla. Duymasını istememiştim. Yabancıladığım için değil de… Bilmiyordum. Başıma gelen bazı detayları öğrenmesini istememiştim. Çekinmiştim.

“Mümkünse olabildiğince yalnız kalalım. Yani adamlar falan da…”

“Uzaklaştırdım zaten.” diye güvence verdi Adnan amca. “Ama en fazla aşağı kata inebilirim. Seslerin yine çok yükseldiğini duyarsam da gelirim. Anlaştık mı?”

Başımı onaylar şekilde salladığımda burukça gülümsedi. Ben de burukça gülümserken burnumu çektim. İç çekerek gözlerini ve kollarını benden aldı. Terasa kısa bir bakış attıktan sonra Barlas için de üzülüyormuş gibi başını iki yana sallayarak kapıya yöneldi. Gidişini ve kapının kapanışını izledikten sonra tekrar terasa yaklaştım. O sıra Barlas da gürültüyle terastan çıktı. Elinin, kolunun kanadığını gördüğümde “Barlas…” diyerek yaklaştım ama ellerini aramızda kaldırıp bedenlerimiz arasında mesafe bırakarak yeniden koltuğa geçti.

Kontrolsüz jest ve mimikler eşliğinde boğuk, çatlak bir sesle “Lütfen.” dedikten sonra karşısındaki yatağı gösterdi. “Anlat.”

Bir süre kararsız baktığımda yeniden yatağı gösterdi ve iç çekerek karşısına, yatağın ucuna geçip oturdum. Halini tartarken kalçamın iki yanından yatağa yasladığım ellerimle örtüyü sıkıp gevşetiyordum. “Yani… Öyle şeylerdi… Vurmadı hiç.”

Elini kaldırdığı olmuştu da güzelliğimi bozmak istemediğini söylemişti hep. Tokatlarından böylelikle kurtulmuştum. Kendi görünüşümden nefret etmemi sağlayarak beni güzel bulduğu için.

Aralık bir şekilde duran bacaklarına üst vücuduyla hafifçe eğilmiş, dirsekleri bacaklarına yaslıyken ellerini de birbirine kavuşturmuştu. Parmakları sıkarak eklemlerinde geziniyor, kanlı ellerini nereye koyacağını bilemiyormuş gibiyken gözleri delirmiş gibi zeminde geziniyordu. Bacağı stresle ve düzensiz bir ritimle sallanıp duruyordu. O bir şey demediği için sesimi temizleyerek devam ettim. Kronolojik bir şekilde anlatabilecek kadar zihnim açık değildi. Karman çorman bahsetmeye başladım. Yüz ifadelerini görmek canımı yaktığı için ben de yeri izlemeye başlamıştım. Böylece gözlerim beni geçmişe sürükleyip durdu. “Hep bir ilgisi vardı… Yani başlarda sadece beğeniden ibaret gibiydi. Her şeyi olan zengin biriydi işte. Kadınları etkilemeye de alışıktı. Öyle… Öyle beni de alelade bir kadın gibi gördüğünü düşünüyordum. Sadece istediğini alamamıştı. Ama… Sonra ilgisi takıntıya dönmeye başladı. Bir gün onu kabul edeceğimden emindi… Yani başta bunu beni etkileyerek yapacağını düşündüğü için korkutucu değildi çünkü… Etkilenmem imkânsızdı işte ama… Seni sevdiğimi anlayınca beni etkileyemeyeceğini de anladı… Başta seni, geçmişimizi saklamaya çalıştım ondan, seni de oradan uzak tutmak istedim ama… Anladı, öğrendi bir şekilde işte bizi. Sonra da bir plan yapmış… İsteyerek onunla olmayacağımı, bu yüzden zorunda bırakacağını söyledi…”

Kendi sesim kulağımda yankılanırken ona bakmayalı da duymayalı da biraz zaman olmuştu. Devam edebilmek için bakmamaya çalıştım. Başım iyice eğilirken bacaklarıma doğru odaksız gözlerle baktım. Ellerimi de bacaklarımın üstünde birleştirip parmaklarımla oynadım. Kafamı toparlamaya çalışırken sesimi temizledim. “Sonra… İşte plan yapmış. Sen onun adamı olmayı kabul ettiğinde avucuna düşmüştün onun gözünde. Bir gün seni hapise attıracak, öldürecek ya da öldürtecek bir ortam elde etmişti o da. O…” Yüzüm buruşurken omuzlarım kasılarak kulaklarıma doğru yükseldi. Geçmişin seslerini, Ata’nın o artık bir ölüye ait olan ama hâlâ yaşayan her şeyden daha korkunç olan o sesini duymamaya çalıştım. “… evlilik teklifini planladı. Sana…” dediğim sırada midem de bulanmaya başladığı için elimi dudaklarıma bastırıp bir süre sessiz kaldım. Derin bir nefesle elimi dudaklarımdan enseme kaydırdım. Soğuk parmaklarım sıcak ensemde küçük ritimler tutarken tekrar sesimi temizledim. “… bir evlilik teklifi hazırlatacaktı. Sen de… Son ana kadar anlamayacaktın. Bana..." Hıçkırığımı yutkunmak için zamana ihtiyacım oldu. Bölük pörçük anlatıyordum ama elimden başka türlüsü gelmiyordu. “… yüzük de seçtirtti.”

Başımı kaldırıp tepkisine bakmaya korktum ama ellerimi de havada hafifçe sallayıp telaşla açıklamaya çalıştım. “Ama… Ama tehdit etmişti. Yoksa yapmam… Ona da dedim… Olur da bir gün başarırsa bile yüzüğünü takacağıma parmağımı keseceğimi ona da dedim… Yine de seçmek zorunda kaldım. Sen seçme diye, ben seçmek zorunda kaldım… Başta Beyham’ı çare olarak gördüm… Oğluyla evlenmemi istemiyordu. Evet, yanlış… Evet, çok yanlış ama ona sığındım. O karşılaştığımız gün… Beyham’a gittiğimi bilip peşime düştüğün gün. Hani seni istemediğimi söylemiştim ya arabada? O yüzdendi… Ata bana…”

Midem bulandığı için boğuk bir sesle “Müstakbel karım, diyordu,” demeye çalıştım. “O öyle derken nasıl seninle olabilirdim ki? Onun böyle planları varken… Bence sana söylediğim en büyük yalan buydu. Kalbim için yani… Adnan amcayı falan bilmiyordum, sizin neler çevirdiğinizi bilmiyordum… Öğrenmeye çalışmam bu yüzdendi. Ben… Bir çıkış yolu arıyordum. Nasıl olursa olsun. Başta sadece küçük bir hırsızlık çetesiydiniz, gücünüz Yıldırımlara yetmezdi… Sonra daha dallanıp budaklanınca… Ne bileyim, polis olmanızı çok ummuştum ama olmadığını söyledin…”

Bir süredir transa geçmiş gibi anlatmama rağmen ilgimi çekecek kadar yüksek bir ses duydum. O sıra Barlas’ın koltuktan kalktığını, odada volta atıyor olduğunu da fark ettim. Yine pencereye varmış, pervazına vurmuştu sanırım. Dirseklerini yaslayıp eğildi. Sırtı dönüktü, yüzünü göremedim ama ağladığını duydum. Ne zamandır yine ağlamaya başlamıştı, bilmiyordum. Bir süre boyunca ağladığını fark edememek bile beni kötü hissettirmişti, onun halini düşünemiyordum. O uzun bir süre çektiğim acıları görememekle suçluyordu kendisini.

Güçlükle önüme döndüm. Yaşlı gözlerle yere bakarken tekrar sesimi temizledim ve kafamı toparlamaya çalıştım. “Evlilik teklifi Ata’yı oyalıyordu. Ata oyalandıkça siz gelişme kaydediyordunuz. Bana az kaldığını söylemiştin… Birkaç aya kafesten kurtulacağımızı… Ben de direndim. Evet…” derken yüzüm kendimden utanarak buruştu ve gözlerimi sımsıkı kapattım. “İğrençti. Yemin ediyorum, çok midem bulandı. Sen teklifle uğraşırken… Ata öyle pis bir plan yapmışken… Kendimden nefret ettim ama mecburdum… Sen evet belki bunu yaşayacağına bin kurşunu tercih ederdin ama ben bir kurşuna bile dayanamazdım… Ne olur anla… Tek çare olarak susmayı, sabretmeyi görmüştüm… Böylece siz ondan kurtulacaktınız, zaten babası da evliliğe izin vermeyecekti… Sana bunu yaşatmak istemezdim ama… Ne yaşarsan yaşa, yine de yaşa istedim… Ölmeni istemedim… Ata hep canınla tehdit ediyordu… Can’la da tabi… Sonra da annemle… Hep bir şekilde tehdit işte…”

Ellerimle yüzümü örttüm ve bir süre sessizce ağladım. Bir şey demedi. Devam etmeye güç bulmaya çalışırken yaşlarımın dinmesini bekledim. Ellerimi yüzümden çekebildiğimde derin bir nefes alıp yaşlı gözlerimi kırpıştırarak tavana baktım. Yaşlarımı durdurmaya çalışırken ellerimle yüzüme hava yolladım ve nefesimi birkaç kere öksürüp anca toparladım. Ellerim tekrar yatağa yaslanırken gözlerim de yerde gezinmeye devam etti.

“Sana söyleyemedim…” derken başımı iki yana salladım. “Gider kıyameti koparırdın. Ata’nın etrafı hep adamlarla doluydu. Ata’yı öldürsen bile seni yaşatmazlardı. Beyham seni yaşatmazdı. Evet gittikçe Adnan amcanın gücünü anladım ama sen… Kimsenin gücünü ardına almayı beklemezdin Barlas. Duyduğun gibi fırlar giderdin. Anladığın gibi de öyle yaptın… Yatı patlattın… Ben seni riske atamazdım. Yapamazdım…” Panik atak boğazıma tırmanırken deli gibi başımı olumsuz anlamda sallamaya başladım. Titreyen ellerim yanaklarımda öylesine dolaşırken artık öyle bir ihtimal kalmamasına rağmen korkuma engel olamıyordum. “Yapamazdım! Ölürdün… Hem öldürür, hem ölürdün… Ya da hapse dü... Düşerdin… Ben ne yapardım?! Ben… Canan teyzeye ne söylerdim? Yağmur’a? Ben… Ben nasıl yaşardım sensiz? Ben yapamazdım. Olmazdı. Olmazdı!”

“Tamam!”

Dibime kadar geldiğini ellerimi boynumdan çektiğinde fark ettim. Beni yataktan yere çekti. Kucağına düştüğümde sımsıkı sarıldı. “Tamam, dur ne olur, tamam!”

Ne zamandır önümde diz çökmüş, beni, ellerimi kontrol etmeye çalışıp yapamadığını bilmiyordum ama sonunda sarılmaya karar vermişti. Hıçkırıklarım kesik nefeslerimle bölünürken “Yapamazdım…” demeye çalıştım. Boynuma gömüldü. Yaşları tenimi ıslattı. Hıçkırıklar eşliğinde boynuna sarıldım. Elim telaşla saçlarında gezinirken burada olduğuna şükürler ederek “Yapamazdım…” diye soludum. Yaşıyordu… Ata ölmüştü ve Barlas yaşıyordu… Hâlâ ateşin ortasında olsak da, o yaşıyordu. Zor şeyler yaşamıştım ama bir şekilde kader ağlarını Barlas’ın hâlâ yaşadığı şekilde örmüştü. Hal böyle olunca, adımlarımdan nasıl pişman olabilirdim ki?

“Seni de kaybedemezdim…” dedikten sonra tamamen hıçkırıklara boğuldum ve sadece sarıldık. Birbirimizin boyunlarına gömülüp birbirimizi solurken hıçkıra hıçkıra ağladık.

Ne kadar süre sonra bilmem başı boynumdan doğrulduğunda onu tekrar soluduktan sonra ben de hafifçe doğruldum. Elleri belime indi. Ben de omuzlarından tutundum. Yüzüne bakacak gibi oldum ama alınlarımızı birleştirdiğinde tekrar gözlerimi kapattım. Ağlayışlarımız titrek iç çekişlere dönmüştü. Bedeni kasıldı, belimin iki yanındaki ellerinin tutuşu sıkılaştı.

Bir şey söyleyecekmiş gibi sesli, titrek bir nefes aldı ama konuşmaya başlamak için birkaç saniyeye ihtiyaç duydu. Sonunda konuştuğunda sesi dibinde olmama rağmen neredeyse duyamayacağım kadar kısıktı. “Do-dokundu mu?” dedikten sonra sesli bir şekilde yutkunduğunu duydum. Onca yıldır tanışıyorduk, kekelediğini duyduğum an sayılıydı. Tekrar konuştuğunda sesi biraz daha yüksek ama daha çatlaktı. “Dokunmaya çalıştı mı?”

Omuzlarına daha sıkı tutunduğumda cevabı almış olmaktan korkup boğulur gibi “Asya…” dedi.

Ne diyeceğimi bilemediğim sırada gözlerimi sımsıkı yummuştum. Evet, aklına daha beterleri geliyor olmalıydı. Neyse ki ruhumu o denli yaralamamıştı ama… Hiç dokunmadığını da söyleyemezdim. Boynumda hâlâ yanık izi varken… Bedenimden hâlâ nefret ederken…

Beni kucağından yere bıraktığı sırada kolunu tutmakta geç kaldım. Sırtım yatağa yaslanırken geriye doğru sendeleyerek uzaklaşmaya başladı. Ayaklarımı kalçamın altına toparlayıp dizlerimden yükseldiğimde birkaç düşme tehlikesinin ardından şifonyere tutunarak doğruldu. Yere tutunarak kalkmaya çalıştığım sırada o da odada yavaş bir şekilde volta atmaya başlamıştı. Elleri yüzünü sertçe sıvazladı, ensesinde, saçlarında gezindi, tekrar yüzüne döndü. Kan çoğunlukla kurumuştu ama teninde taşıyıp iz bıraktığı yerler de olmuştu. Peşine takıldığım sırada adımları hızlanmıştı. “Öyle değil…” dediğim gibi durup bana döndü. Ellerim dudaklarıma giderken irkildim. Gözlerinde Ata’nın onu öldürmeyi başardığını gördüm. Yaşıyordu ama ölmüştü de.

Zorlanarak tüketti heceleri. “Na-sıl?”

Telaşla “Aklına gelenler değil…” diyerek kollarını tutmaya çalıştım. Bir an nefes alabilir gibi oldu ama sonra tekrar boğuldu gözlerimin önünde. Elleriyle yüzünü örtüp geriledi. Cama doğru gerilediği için korkup kollarından tutarak durdurdum. Güçsüzdü, gücüme engel olamadı. Yığılacakmış gibiydi. Başını iki yana sallamaya başladığında parmak uçlarımda yükselip ellerini yüzünden çekmeye çalıştım. “Öyle değil…” diye çırpındım ama biraz da öyleydi. İç çamaşırlı fotoğraflarıma bakıp yaptığı şeyler, açıkça tecavüzle tehdit edişleri, hatta bir koltuğu gösterip sevdiğim adamın canını kurtarabileceğimi söyleyerek üstünü çıkarmaya başlaması, ardımdan sarıldığı anlar, boynumu öpüşü, öpüşmeyi kabul edersem kafes dövüşünü erteleyebileceğini söyleyerek yüzüme eğilişi, o beğeni dolu bakışları…

Alçalmaya başladığında ona eşlik ettim. Dizlerinin üstüne sertçe düştüğünde ellerini yüzünden çekmeye gücüm yetmediği için olabildiğince sarıldım. O sıra tamamen yere alçalmıştı. Telaşla, “Yok… Yok öyle şeyler…” diyerek sesimi duyurmaya çalıştım. Yine yalan söylemek istiyordum. Olmadı hiçbir şey, diyerek hem inanmak, hem de ona inandırmak istiyordum.

Nefes alamıyormuş gibi boğuk hıçkırıklara boğulduğunda çaresiz kaldım. Başım omzuna yaslanırken “Barlas…” diye yalvardım.

“Mahvoldun ve hiçbir şey yapamadım…”

Aynı şeyi düşünüyordum. Mahvoluyordu ve hiçbir şey yapamıyordum… Berbat hissettiğim için onun kalbini sıkan hissi de tahmin edebiliyordum. Çok daha ötesi olmalıydı.

Yerde kaydı. Başımı doğrultup baktığımda bir elini yüzünden çekip yerden destek aldığını gördüm. Yatağa doğru kaydı, yarım yamalak yaslandı. Kaçmak ya da saklanmak istermiş gibi yine elleriyle yüzünü örttü. Yaklaşıp koluna sarıldım. “Barlas lütfen…” diye çırpındım ama beni duymuyordu. Ağladığı için heceleri kesilip duruyordu.

“Asya korktun… Sana yaklaştığımda korktun… Sen neler hatırladın da korktun… Neler yaşadın da…”

Nefes alamayarak öksürmeye başladığında bir eli yanından güçsüzce yere yaslanırken ben de kolundan yakalayarak yığılmasına engel oldum. Yere doğru midesi de bulanmaya başlamış gibi öksürüp durduktan sonra boğazı tam sakinleşmişken yeniden hıçkırmaya başladı. Alnı yere yaslanırken olabildiğince yanından yüzüne eğildim ve koluna sarıldım.

“Hiçbir sik yapamadım…” diyerek yeri dövdüğünde, yeniden yumruğunu indiremeden elini yakalayıp parmaklarımızı kenetledim. “Yapamazdın…” diye avutmaya çalıştım. Bilmeden, ne yapabilirdi ki? Ben özellikle saklarken…

Bir şeyi hatırlamış gibi gözleri aralandı. Hafifçe doğrulurken aksine yığılır gibi oldu, dirseğini de yere yaslayıp destek alarak yaşlı gözlerle bana baktı. Kıyamayıp yanağını sevdiğim sırada, elimi sımsıkı tutup aramızda yere indirdi. “Sö-söyle…” dedi kekeleyerek. Acıdan çok korkuyla baktı. “O…” dedikten sonra gözleri boynuma indi, tam olarak yanık izine baktı. Yüzü buruştu. “O da mı…”

“O da…” diye fısıldamak zorunda kaldım. Yine yere gömülecek gibi olduğunda ağlayarak “Lütfen kalk…” dedim ve doğrultmaya çalıştım. Nefesi kesilip duruyordu. Doğrulmadı, başı omzuma düştü ve ağlayarak “Nasıl…” diye sordu. Bir eli yerdeyken, diğer eli kolumda güçsüzce gezindi. “Nasıl…”

“Yakan bendim, evet.”

O konuda yalan söylememiştim.

“Ama yakmamın sebebi…”

Eli kolumdan belime kaydı. Bana güçsüzce sarıldığında benim de yüzüm buruştu ve ben de ona pozisyonumuzun müsaade ettiği kadarıyla sarıldım. Duyması için söylesem de duymasından korkar gibi sessizce “Öptü.” diye fısıldadım. Ağlayışları arttı. Sarıldığı için gözlerim omzunun üstünden yataktaydı, o ana dalmıştım, ağlayışları kulağımdan eksilmeye başladı, şimdi o günkü kendi bağırışlarımı duyuyordum. “Bi-bir anda oldu… Ardımdan sarılıp… Sonra çıldırdım… Hissetmemek istedim. O histen kurtulmak istedim… Aklıma başka yol gelmedi…”

Kollarımda ağlayan Barlas’ın varlığından soyutlanmış bir şekilde bir çırpıda olabildiğince anlatmaya çalıştım. “Daha önce de öyle sarılmışlığı vardı… Bazen yanağımı falan sevmeye çalışırdı… Bazen de öpmeye. Hep bir şekilde sıyrılabilmiştim ama o gün… Hazırlıksız yakalandım… Gitgide sınırı aşıyordu… Böyle… Artık farklı tehditler… Kötü tehditler etmeye başlar gibi oldu... Sonra… Sonra o gizli odada…”

Barlas’ın bacaklarıma başını gömerek kolumda iyice kaydığını fark ettim. Bacağıma ve koluma güçsüzce tutunmuş, yüzünü gömmüştü. O bile yığıldıysa, nasıl hâlâ yığılmadığıma şaşırarak gözlerimi tekrar yatağa çevirdim. O günlere dönerek son bir cesaret anlatmaya devam ettim. Ara ara ben de ağladığım için duraksıyordum. “Baş başa kaldık. Sanki… Saldırabilirmiş gibi korkuttu. İşte… Ruhumu öyle… Öyle kötü incitebilirmiş gibi… Ya-yapmadı ama lavaboya gitti. Gördüm ki… Çekmecesinde… Giyinme odasında… Kamera varmış. Ben giyinirken falan… Meğer fotoğrafımı çekiyormuş… İşte… Şey için… Anla işte… Ben de… Fark edince tabii… Lavabodayken öyle şey… Onun öyle şeyler… Ben çıldırdım. Silahını aldım. Fotoğrafları sildirdim ama… Yemin ediyorum öldürmek istedim. Nefret ettim ondan, kendimden, her şeyden… Öldürmedim ama vurdum. O yüzden topallıyordu. Benden korktun, diyorsun ama… Ben sadece senden nefret etmedim. Ben senden korkmadım… Ben o anları hatırlamaktan korktum. Hatırladığımı sana göstermekten… Senin yüzünden sandın… Öyle değildi… Ben sadece… Sadece kendimden, bedenimden öyle nefret ediyordum ki senin öyle beğenerek sevmeni… Kabul edemedim işte. İğrenç hissettim. Ben iğrencim, beni niye beğeniyorsun ki, diye düşündüm… Aynalara bakamadım ama gözlerine bakmak beni başka hiçbirinin gösteremeyeceği kadar güzel gösteren bir aynaya bakmak gibiydi. Güzelin olmak istedim ama… Güzel olmak istemedim işte. Çirkin olsam o da beğenmezdi. O beğenmese… Böyle olmazdı. O… Hani kafese kilitlendiğiniz gün var ya… Ata aslında saldırıya uğrayacağını biliyordu. Bana… Bir koltukta sevdiğim adamı kurtarabileceğimi söyledi. Sonra… Sonra da yaklaşmaya başladı… Ben… Yapamazdım. O kadarını yapamazdım… Onu bıçakladım. Sonra da… Ölsün istedim. Saldırı başladığında kaçamasın istedim ama… Sizi de kurtarmak istedim. Öldürmekle tehdit edip sizi kafesten çıkartması için çalışanını arattım ama siz… Çıkmışsınız. Sonra da saldıranlar odayı bastı. Ölmekten korktum ama en azından o da ölecekti. Kurtulmuş olmanızı umdum. Sonra… Sonra Ata’nın ölmüş olmasından o yüzden korktum çünkü… Ben de yaralamıştım. Ben de sorumluydum… Başka… Başka bir şey olmadı. Olmadı… Ben… Ben yemin ediyorum sadece senin sevgilin, senin güzelin olmak isterdim… Sadece senin ama… Ama… Şerefsizin tekinin… Onun mağduruydum işte… O kadındım…”

“Yok…”

Ben gözlerimi kırpıştırarak ana dönmeye çalışırken Barlas kucağımdan çekilmişti. Birkaç kere yere düşerek uzaklaşırken “Yok, dayanamam…” dedi. Gözyaşlarımı silerken idrak etmeye çalıştım. Düşe kalka doğrulup şifonyere çarparak geçtikten sonra teras kapısının yanında duvara tutundu.

“Yapamam, dayanamam…”

Sayıklar gibi konuşurken iki büklümdü. “Nefes…” derken bir eli boynuna gitti. Nefes alamadığını fark ederek hızla yerden doğruldum. Teras kapısını açmaya çalıştı ama kapı açıldığı gibi gücünü toparlayamayıp öne doğru düştü. “Barlas!”

Dizlerinin üstünde düşmüşken onu yakaladım. Teras eşiğini emekler gibi geçti. Boğuk nefeslerini bazen öksürükleri, bazen de hıçkırıkları bölerken üst bedenini kaldırmaya çalışıyordum. Eli boğazına gidip duruyordu. “Nefes al…” diye yalvardım. Yerdeki kırıklara dikkat etmesi için yönlendirmeye de çalışıyordum.

“A-lamam… Ar-tık alamam…”

Kırıkların olmadığı bir yere vardığımızda tüm gücümle doğrulmasını ve sırtını teras duvarına yaslamasını sağladım. Gömüp durmaya çalıştığı başını da duvara yaslamasını sağlarken “Nefes al lütfen…” dedim tekrar. Gözlerini sımsıkı kapatmıştı, yaşları akıp duruyordu ve nefes alamamaktan kıpkırmızı kesilmişti. Panik atak ya da bir şey geçiriyordu. Ben transa geçmiş gibi anlatıp durmuştum, halini görsem susardım. “Daya-dayanamam…”

Adnan amcadan yardım istemeyi düşündüm. Hali beni de paniklettiği için “Adnan amca…” diye seslenirken sesim kesikti. Bir şekilde doktor, ambulans ayarlanmalıydı. Ben de panik atak geçirmeye başlayacakmış gibi hissediyordum.

Sesimi duyuramadığımı fark ettiğim için “Ge-geliyorum. Bekle…” demeye çalıştıktan sonra kalkmaya çalıştım. Adnan amca adamları uzaklaştırdığını ama kendisinin aşağıda olacağını söylemişti. Bir çırpıda aşağı inmeliydim.

Ben doğrulmayı henüz başarıp kapıya doğru sendeleyen bir adım atmışken kolumdan tuttu. Güçsüz bedenim hızlıca yere geri döndü. Titrek ve boğuk da olsa nefes aldığını gördüğümde kalbim biraz olsun hafifledi. “Gitme…” dedi.

“İyi, iyi değilsin…”

O iyi olmayınca ben de iyi hissedemiyordum.

Başını tekrar duvara yaslanıp iki yana salladı. Yüzü yeniden buruşurken gözlerinden birkaç damla daha gözyaşı aktı. “Nasıl... Nasıl dayanayım? Dayanamam…”

“Barlas, doktoru çağırayım…” diyerek tekrar ayaklanmak istediğimde yeniden tuttu ama gözlerini aralamadı. Kalkamasam da dizlerimin üstüne kalkmış şekilde duruyordum.

“Sen nasıl dayandın, ben dayanamam…”

“Senin için!” diye bağırdım. Gözlerini kırpıştırarak aralarken yaşlar aktı. Dudaklarından titrek, hırıltılı nefesler gelip geçerken artık duyabiliyormuş gibi baktı.

“Senin için, Can için… Sizin için! Dayanmak zorundaydım! Sen de dayanmak zorundasın! Yeter!” Bağırıp çağırsam da kalçamı güçsüzce ayaklarıma yasladım. “Yeter… Ben acı çekmekten çok yoruldum…”

Yaşlı gözleri gözlerimde gezindi. Tekrar ama gücüm bitmiş gibi sessizce ağlamaya başlayarak “Ne olur, yeter artık…” diye yalvardım. Ata ölmüştü, izleri hâlâ sevdiğim adamı öldürebiliyordu. Ne zaman kurtulacaktık? Ne zaman kurtulacaktım?

Bir süre göz göze kalırken ben sessizce ağlıyordum, o ise içine ağlıyormuş gibiydi. Sessizliği de korkutuyordu. Gözlerime bugün hiç bu kadar uzun süre bakmamıştı. Nefes alışverişleri ağırlaşmıştı ama en azından nefes alabiliyordu. Gecenin karanlığında, gözlerinin karanlığından ürktüm. Ruhunun ölmüş olmasından korktum.

Titrek bir nefesle “Çok…” diye başladı. Yüzü buruştuğunda en azından çözülmeye başladığı içim rahatladı. “Korktun mu?”

Bu sefer de ben donmuş gibi hissettim. Yaşlı gözlerim gözlerinde gezinirken yutkunmak için fazla çaba gösterdim. O anlardaki sesli ve sessiz çığlıklarım şimdi boğazımdaki yumruyu arttırırken sadece baktım.

“Çok…” diyerek hafifçe sırtını duvardan ayırdı. Ellerimi tuttuğunu hissettim. Gözlerim de ellerimize indi. Parmaklarımızı kenetleyip hafifçe sıktığında gözlerimi yeniden gözlerine yükselttim. Bacaklarının yanında öylece yere sinmiştim, o da sırtını tamamen duvardan ayırıp bedenini hafifçe bana doğru eğmişti. “… korktun, değil mi?”

İçimden sökülmek isteyen hisler vardı ama halini tartarak bakıyordum. Az evvel nefes alamıyordu. Bir şeyleri anladığında içinde olduğu bir yatı patlatmak istemişti. Dayanamam, diye sayıklayıp durmuştu. Şimdi dökülsem, yine fenalaşır mıydı?

“Farklı olurdu, değil mi? Ben böyle bir adam olmasaydım… Böyle sikik…” dedikten sonra bir elini elimden çekip başına sertçe vurduğunda irkildim. Özür diler gibi yeniden elimi tuttu. “Ben… Farklı olsaydım… Ben seni korkutmasaydım… Beni korumak zorunda kalmasaydın, farklı olurdu… Gelir anlatırdın… Sikeyim… Gelir anlatırdın… Bunları yaşamazdın… Değil mi?”

“Barlas…”

Ellerimi bıraktığında boşluğa düştüm ama uzun sürmedi. “Ö-özür dilerim…” diyerek uzandı ve belimin iki yanından kavrayarak beni bacaklarının üstüne çekti. Sırtı duvara yaslanırken elleri belimde, kollarımda, yanaklarımda ve saçlarımda telaşla gezinmeye başladı. Sadece bakmaya devam ediyordum ama dudaklarımın titrediğini de hissediyordum. Patlamak üzereydim. “Özür dilerim…”

Eli sırtıma kaydı. Bakmaya korktuğunu söylemesine rağmen yerlerini de tepkilerimden anlamış gibi tam da silinmek üzere olan, artık sarı izlerden ibaret olan morlukların üstünde, acıtarak değil, iyileştirerek hafifçe gezindi. “Sen… Sen anlat, özür dilerim… Çok canın yandı mı? Özür dilerim… Çok özür dilerim… Ne- ne düşündün? Çok… Çok korktun mu? Ben… Ben gelip kurtaramadım özür dilerim…”

“Barlas…”

“Sen anlat… Olanları değil… Hislerini… Ne kadar canın yandı? Özür dilerim… Ne-ne kadar korktun? Çok… Çok, değil mi?”

İhtiyaçla “Çok…” dediğimde yüzü buruşturduğu gibi yüz ifadesini toparlamaya çalıştı ve başını onaylar şekilde sallarken içinde esen fırtınada burun delikleri titreyerek büyüyüp küçüldü. Ağlamamaya çalışarak yutkundu ve kollarını belime sarıp beni daha fazla kendisine çekti. Eğildi, omzumu öptü. Hatırladı, kolumu nazikçe kaldırıp bluzumu olabildiğince kaydırdı, soluyarak kolumun içini, geçmişin yarasını öptü. O sıra mekanda peşinden koşarken korkuluğa çarpıp edindiğim yarayı gördü, öptü. Uzandı, gömülerek boynumu, yanığın izini öptü. Dudaklarımın titremesinden kaçtı hıçkırıklar ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Çenemi öptü, yanağımı öptü. Eli sırtımı sevdi. Tekrar boynumu öptü, kolumu öptü. Kolumu kaldırıp bileğimi öptü. “Benim güzelim…” dediğinde hıçkırıklarım arttı. Ağlamamaya çalışarak “Sadece benim güzelim…” dedi. Omzuna saklanmaya çalıştım.

“Şşt…” diyerek yanaklarımı kavradı. Başımı kaldırdı, göz göze geldik. Yanaklarımı, yaşlarımı severek silerken gözleri severek gözlerimde gezindi. “Anlat…”

“Kendimden nefret ediyorum…” diye soludum. Az evvel durumu iyileştirmeye çalıştığım anlar olmuştu ama madem hislerime alan tanıyordu, gerçek buydu.

“Ben… Ben senin yerine de seni seviyorum…”

Bir çocuk gibi buruşuk bir suratla burnumu çektiğimde yaşlarını gözlerinde hapis tutuyordu. Sesi çatallı ve boğuk olsa da hıçkırmamaya çalışıyordu, görüyordum.

“Ama… Ama iğreniyorum… Kendime… Kendime sadece onun gözünden bakabiliyorum…”

Yüz ifadesine engel olamayacağını fark ettiğinde alnını omzuma gömdü. Ben de başımı başına yaslarken birkaç kere daha hıçkırdım. Hıçkırır gibi olduğu an sesini temizledi. Gözyaşlarını omzuma silerek başını doğrulttu ve burnunu çekip acıyla gülümsedi. Başını yavaşça iki yana sallarken “Oysaki benim gözlerimden baksan…” dedikten sonra ağlar gibi hafifçe gülerek yanağımı, saçımı sevdi. Gözlerine okyanuslar doldu. Taştığı gibi elini yanağımdan çekip hızla sildi ve tekrar yanağımı sevip gözlerime baktı. “Kendine mest olurdun.”

Kaşlarımı kaldırıp ‘öyle mi’ der gibi baktığımda ant içer gibi başını salladı.

Sesim olabildiğince kısılırken itiraf etmek bile kalbimi kırdı. Böyle düşünmekten nefret ediyordum ama böyle hissetmekten geri duramıyordum. “Kirli hissediyorum…”

Duygu yoğunluğuyla sarsıldı ve korkuyla “Hayır, hayır, hayır…” diyerek beni boynuna çekti. Eli ensemden bastırırken saçlarımı soluyarak öptü ve ihtiyaçla “Hayır…” dedi. “Yok öyle bir şey… Yapma, gözünü seveyim… Öyle bir şey yok. Özür dilerim…” diyerek saçlarımı sevdiğinde inanmak istedim. Böyle hissetmeye ben de hak veremiyordum ama hissediyordum işte.

“Hep böyle hissetmek istemiyorum…” demeye çalıştım hıçkırıklarımın arasından. Ata’yı sonsuza kadar korkularımla, kendime duyduğum iğrentiyle, nefretle yaşatmak istemiyordum.

“Yemin ediyorum, geçecek… Özür dilerim…” dedi ve belimden sıkıca sarıldı. Sırtıma dikkat ediyordu ama izler artık sararmış, geçmek üzereydi. Yine de şimdi, geçmişin izleri bile ara ara sızlıyordu. Koyverebildiğim kollarda, zamanında devrilmediğim darbelerin acısını daha fazla hissedebiliyordum, bir yandan da iyileşir gibi hissetmek garipti. Ama sanırım, yara acırdı, öyle iyileştirdi. Acıyı duymamak, yarayı iyileştirmez, aksine zaman kaybettirirdi. Yarayı öylece dondururmuş ve yıllarca seninle taşırmış gibi… Yara duyulmak, acı hissedilmek isterdi.

“Sana söz veriyorum geçecek…” dedikten sonra omzumu, boynumu, saçlarımı, yanağımı soluyarak öpüp durdu. “Bir gün geçecek…”

Hıçkırıklarımın arasından ne kadar kelimeyi dudaklarımdan seçici çıkartabildiğimi bilemeyerek döküldüm. “Aynalardan korkuyorum, yalnız kalmaktan korkuyorum, uyumaktan korkuyorum, uyanmaktan korkuyorum… Hatırlamaktan, hep hatırlamaktan korkuyorum… Bu hayali izlerden korkuyorum… Hiç geçmemesinden…”

Bunları ona itiraf edebilmenin kalbimde ne yükler kaldırdığına şahit olmak bile hayret vericiydi, yetmezmiş gibi kollarındaydım. Tenimi severek öptüğü sırada yaşlarını hissettim. Yaşlarını yeniden omuzlarıma sildi. Yanaklarımdan kavrayıp başımı kaldırdı. Titreyen dudaklarını birbirine bastırıp sesli bir şekilde yutkunduktan sonra titreyen bir mimikle gülümsemeye çalıştı. “Bugün miladımız,” dedi. “Yeni sayfamız. Geçmişi yırtıp atacağız. Ne istersen, onu yazacağız. Gözlerin benim. Ne güzel olduğunu benim gözlerimden göreceksin. Sesin benim. Sadece güzel şeyler duyacaksın. Yok… Yok tehditler, ağlayışlar artık yok… Tenin benim. Sadece beni hissedeceksin. Seni sevişimi, seni öpüşümü… Rüzgârı bile değil, sadece beni. Seni yalnız bırakmayacağım. Seninle uyuyup seninle uyanacağım. Güzel anılar biriktireceğiz, onları hatırlayacaksın. Hayaller kuracağız, sonra da yaşayacağız. İyileşeceksin. İyileşeceğiz.”

Konuştukça akan yaşlarımı yanaklarımı severek silmişti. Elimi tutup dudaklarına götürdü avucumu öptü. Ardından elimi yanağına götürdü, elime yaslandı. “Birlikte iyileşeceğiz.”

“İyileşeceğim?”

Cevabına bel bağlayarak sordum, “İyileşeceksin.” diye soluduğunda inanmaya başladım.

“Sen… Beni… Beni affettin mi?”

Alnını alnıma yaslamadan önce gözlerimin derinlerine baktığı birkaç saniyede cevabımı almıştım. Gözlerim kapanırken yavaşça burnunu burnuma sürttü ve fısıldadı. “Asıl sen beni affet…”

Kalbim sızlarken itiraz eder gibi “Barlas…” dedim. Affedilmesi gereken o değildi. Buna inanamıyordum… Kaybedeceğimi sandığım adamın af dilemesine inanamıyordum.

“Ben kendimi asla… Asla affedemem ama sen ne olur beni affet. Özür dilerim…” dedikten sonra hıçkırdı. “Asya, çok özür dilerim…”

Duygu yoğunluğuyla sesli bir şekilde ağlamaya başladığımda, beni tekrar göğsüne çekti. Eli saçlarımda gezinirken hıçkırıklarımız birbirine karıştı. “Anlat… Ne kadar canın yandıysa, korktuysan, çaresiz hissettiysen anlat… Artık buradayım. Benim güzelim, artık buradayım… Yemin ediyorum… Önce senin için ben ayağa kalkacağım, sonra seni kaldıracağım ve bu işi bitireceğim. Bu oyunu bitireceğim. Gökyüzünde özgürce uçabileceksin…”

Daha önce de konuştuğumuz bu cümlesine yaşlarla gülümsedim. “Ama avucuna konacağım…”

Altın kafesten kurtulduğuma ilk defa inandım. Ata’nın öldüğüne, bir daha beni beğenemeyeceğine, tehdit edemeyeceğine ve köşeye sıkıştıramayacağına…

Gökyüzünde uçacak ama Barlas’ın avucuna konacaktım.

Yuvama. Sayem’e.

**

Benim için zor bir bölümdü. Karakterleri kalbimde hissettim, umarım size de hissettirebilmişimdir.

Bir tık yüzleşme ve geçiş bölümüydü.

Neler düşünüyorsunuz?

Sizce Barlas nasıl bir tepki verecekti, nasıl tahmin etmiştiniz? 

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorumm ^^ Eğer kurguyu seviyorsanız arkadaşlarınıza önerin lütfenn <3

Bir sonraki bölümde görüşmek üzereee 

6

Hikayenin sonuna geldiniz!

Beğendiyseniz beğenmeyi ve listeye eklemeyi unutmayın.

Hikaye detayına dön

Yorumlar

0/2000

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!