BY -1-
Merhabaaa ❤️
Benimle Yan serisi üç kitaptan oluşan ve Epsilon Yayınevi aracılığıyla basılan tamamlanmış bir seridir. Serinin tüm kitapları satıştadır fakat birinci kitabını ücretsiz bir şekilde okuyabilmeniz adına burada da yayınlıyorum.

Birinci kitap basılırken Wattpad'te yayınlandığı halinden birçok sahne, uzunluğu sebebiyle çıkarılmış olsa da burada yayınladığım halinde, çıkarılmış sahnelerin çoğunu da tekrar ekledim. Bu sebeple burada kısaltılmamış, Wattpad halini okuyacaksınız 🥰
Benimle Yan, 2013 yılında yazılmaya başlanmış bir kurgudur. Beni Wattpad'le, Wattpad'i de benimle tanıştıran, sımsıcak bağlar kurmamı sağlayan kurgum olması sebebiyle göz bebeğim olmasına karşın, 13 yaşında yazmaya başlamamın getirisi olarak, her ne kadar basım sırasında düzenlenmiş olsa da yer yer küçüklüğümü, amatörlüğümü ve bilinçsizliğimi hâlâ yansıtabilen bir kurgudur. Bu konuda affınıza sığınıyorum.
Umarım Benimle Yan, geri dönenler için tekrar, yeni gelenler için ise ilk defa kalplere dokunmayı başarabilir.
Yine basılı ve tamamlanmış bir başka serim Sahte Güz'ün ise ilk kitabını da ücretsiz bir şekilde okuyabilmeniz adına siteye yükledim. Eğer ilginizi çekerse sitemde yayınlanan ve tamamlanmış olan Var Mısın?, Seç ve Yaşa ve aktif bir şekilde yeni bölüm gelen Siyahın Çırağı, Zenith Kehanetleri ve Mavi Uzaklar gibi başkaca kurgularım da var. Hayal gücümün yansıdığı kelime ve karakterlerimde tekrar tekrar karşılaşmak dileğiyle ❤️
Buraya kurguyu yeniden veyahut ilk defa okumaya başladığınız tarihi bırakabilirsiniz 😍
İyi okumalar dilerim! ❣️
**
Başlarda beyaz olmasına rağmen çamura yapıştığım için renginin kahverengiye döndüğü ayakkabılarıma baka baka ilerle meye devam ettim. Evime daha yarım saat falan vardı. Sıkıntıyla ofladım. Hangi akla hizmet sinirle partiden çıkıp yorulana kadar koşmuştum ki? Hem de bu havada! Şu yorulana kadar detayını “çamurla ilişkiye girene kadar” diye değiştirsek daha doğru olurdu.
Ada... Topuklu ayakkabımı sertçe yere vurdum. Yağan yağmurun eseri olan gölet, çoktan mahvolmuş kıyafetlerime başka bir iğrenç ayrıntı eklediğinde sinirle inledim. Keşke o mekândan ağlayarak çıkmak yerine o kızın yüzüyle kıçını yer değiştirseydim. Sevgilimin evinde verdiği partide, sevgilimi ararken en yakın arkadaşım Ada’yla basmıştım.
Evet, milletçe alkışlıyorduk.
Derin bir nefes aldım. Eğer sakinleşmezsem yine saçma sapan triplere girip koşmaya başlayacaktım. Ve sonunu biliyordum: Kahverengiden daha koyu bir ayakkabı rengi, çamurla kaplanmış üst.
Yüzüme yansıyan far ışığıyla gözlerimi kısıp ellerimi yüzümün önünde tuttum. Bir araba hızla bana doğru geliyordu. Sabah yiyemediğim çikolatalı pasta kalbime otururken ağır bir küfür mırıldandım.
Telaşla birkaç adım geriye gittiğimde ayakkabılarım bana yoldaş olmamıştı. Araba fren yapıp aniden durduğunda kaporta hafifçe çarptığı için yere düştüm. Ben yine ve yine yere yapışmanın yanında bacağımın da acımasının verdiği ruh haliyle Kızılderili nidası yapmayı düşünürken arabanın kapısı açıldı. Daha kim olduğunu görmeden yerde oturmuş bir vaziyette bağırmaya başladım. “Ya sen görmüyor musun kocaman beni? Hayvan mısın nesin ya? Son hızda gelmiş sürüyor pislik! Plakanı aldım oğlum göreceksin sen!”
Yalan olmasın diye bakışlarımı plakaya kaydırdım. Ezber gücüm kuvvetli olduğu için plakayla birkaç saniye bakışmam yeterli olmuştu. Yapabileceğim en büyük şey kızlar tuvaletinin kapısına yazmak olsa da sürücüyü korkutmayı amaçlıyordum.
“Sussana kızım kulağımı çınlattın ya. Bilsem senin gibi caz gırı çıkacak hiç arabayı öyle sürer miyim?”
Kötü kötü bakarak yanıma kadar gelmiş adama döndüm. Çatılan kaşlarım gevşerken dudaklarımı birbirine bastırdım. Tepemden yere düşmüş olan bana baktığı için dağınık kahverengi saçları geniş alnına düşmüştü. Biçimli kaşları ne kalın ne de inceydi. Kaşlarının altından bakan kahverengi gözlerini saran uzun kirpikleri, güzel burnu ve soluk pembe dudaklarıyla tamamlanan yüzü kusursuz görünüyordu. Öhm. Öhm. Kendine gel Masal. Bu adam seni öteki tarafa gönderiyordu son model havalı arabasıyla. Gerçi bu arabanın vuruşuyla ölsem heyecansız hayatımda en azından bir havam olurdu.
Düşüncelerim arabanın fiyatındaki sıfırlarda olsa bile, “Bak önce vuruyor, sonra hakaret ediyor,” diye homurdandım. Gözlerini devirip yanıma çöktü. Elini bacağıma koyduktan sonra sakince, “İyi misin?” diye sordu.
Elinin bacağımda olması dikkatimden kaçmamıştı ama gözlerine baktığımda elini unuttum. Yüzü birkaç santim uzağımda olduğu için istemsiz bir şekile gözlerimi kırpıştırdım. Kahverengi gözleri şaşırtıcı biçimde sıradanlıktan uzaktı. Rengârenk olsa bu kadar etkileyemezmiş gibiydi. Derin bir nefes aldım. Tekrar söylüyorum. Sakın ağzını açtığında saçma sapan konuşup çocuğa yalakalık yapma Masal. Çocuk seni eziyordu Masal.
“Ölüyordum be!” diye çirkefleştim. Pekâlâ, iğrençti ama saçma değildi. Yalakalığa hiç girmezdi. İyi gidiyorsun Masal...
Dudağını yalayıp bana ters ters baktı ama bakışlarında bir yaramazlık da vardı. “Buradan bakınca ölmüş gibi görünmüyorsun.”
“Ya felç kalırsam? Hiç düşünmüyor musun bu hızda sürersem onu bunu havaya uçururum diye?”
Bacağımdaki elini sıktığında acıyla inledim. Alayla, “Bak felç değilmişsin,” dediğinde bacağımdaki eline vurdum ve çekmesini sağladım. “Dokunma bacağıma pis sapık!”
Adam inanamayarak bana baktı. “Ya ne sapığı, sen manyak mısın? Vurup kaçabilirdim, ben iyi misin diye gelip soruyorum, yaranamıyorum.”
Bu sefer de ben inanamayarak baktım ve hızlıca tüm sinirimle konuşmaya başladım. “Sağ ol ya. Arabayı bacağıma geçirdin ama sorun değil çünkü bana ‘İyi misin?’ diye soruyorsun.”
“Bak bırakıp giderim göt gibi kalırsın burada.”
Gözlerimi kıstıktan sonra, “Terbiyesiz,” diye tısladım. Evet, ben en yakın arkadaşını “sürtük” diye kaydeden kız... Ayağa kalktı ve elini uzattı. Büyük ellerinde gezinen bakışlarım yavaşça gözlerine çıktı. “Hadi, işlerim var, sabaha kadar bekleyemem seni.”
Evime daha yarım saat vardı. Taksi durduramazdım çünkü çantamı partide unutmuştum. Telefonla birini de çağıramazdım çünkü telefon çantadaydı. Zeki(!) ben. Canım ben. Mekândan çıktıktan sonra çantamı unuttuğum aklıma gelmişti ama koşarak çıktığım mekâna tekrar koşarak girmek mantıklı gelmemişti o an.
Eğer bu çocuğa kötü olduğumu falan zırvalarsam ya da başının etini yersem beni eve bırakmasını sağlayabilirdim. Hem çocuk katil çıkacak bir tipe benzemiyordu. Emekli memur hayatımda aksiyona yer yoktu nasıl olsa.
Fazla acımayan bacağımın üstüne tır düşmüş gibi yüzümü buruşturdum. “Uzanamıyorum ki aptal! Canım acıyor.” Sıkıntıyla ofladı. “Tabii ki gecenin bu saatinde yolun ortasında sürüp senin gibi bir manyağa çarpmalıydım,” diye yakınarak bana doğru eğildi.
“Bana bak orama burama dokunma ‘taciz ediyorlar’ diye bağırırım.” Başını bana çevirip gözlerime baygın bir şekilde baktı. Şu an eğildiği için yakınımdaydı ve bütün hepsini ezbere bilmesem bu adamın manken olduğunu düşünürdüm. Onu ilk görüşüm olduğuna emin olmama rağmen garip bir tanıdıklık, güven hissi vardı. Her gün görebileceğim kahverengi gözler bu bedende neden her güne değer gibiydi?
“Dokunmadan birini kucağıma alabilseydim peygamberliğimi ilan ederdim.” Yapay bir şekilde gülüp, “Çok komiksin,” diye homurdandım. Dalga geçtiği için kafasına şimşekler yağacaktı, haberi yoktu.
Tehdidimi umursamadan bir kolunu kalçamın altından diğerini kol altımdan geçirerek beni kucağına aldı. “Dokunuyorsun ama.” Bana bakmadan, “Dokunmak isteyeceğim son insansın,” dediğinde gözlerimi devirdim. “İstesen de dokunamayacağın son insanım bence,” dedim ukalaca. Şu an bana dokunmuyor olsa çok güzel laf söylemiştim(!)
Arabaya ilerleyen adımları durdu. Bakışlarını bana çevirdikten sonra kaşlarını kaldırdı ve keyifli bir şekilde tam da beklediğim gibi, “Şu an dokunuyorum,” dedi. Hızla, “Şu an hariç,” dediğimde bana bakıp alayla sırıttı. “Sen daha çığlık atmana kalmadan seni rahatlıkla öpebilirim. O yüzden, sus.”
Dudağımı birbirine bastırıp beni arabaya götürene kadar sesimi çıkarmadım. Tehdit büyüktü tabii ama susmakla aramda problemler olduğundan bihaberdi. Beni ön koltuğa bırakırken acı dolu sesler çıkardım. Çıkardığım sesler kadar olmasa da canım acıyordu ve benim daha anneme söyleyecek yalan bulmam lazımdı. Okkalı bir yalan bulamazsam biraz önce çıkardığım sesler gerçek olabilirdi.
“Mızmızlanma...” diye mırıldanıp sürücü koltuğuna geçti. Kapıyı kapatmasıyla gelen rüzgâr büyük ihtimalle çamurun dip boya yaptığı saçlarımı geriletirken gözlerini kısa bir an üstümde hissettim.
“Demesi kolay. Arabayı bacağına yemiş olan sen değilsin.” Bana bakmadan motoru çalıştırdı. Çıkan sesle bakışlarımı dışarıya çevirdim. “Ya sen bir sussana.”
Bakışlarımı ondan uzakta tutmak mümkün değildi, bu garip ama güzel gözlü kaba herif yüzünden. Bakışlarım hızla ona döndüğünde, annemden özendiğim kötü bakışlarla bu bakışlarımı hak etmiyormuş gibi duran gözlerine baktım. “Ya sen bir insan olsana.”
Ama bu sözleri hak ettiği kesindi. Cevap olarak hızla gaza bastığında korkmuştum.
“Elimi bıraksan diyorum?”
Refleks olarak bu terbiyesiz pislik ama yakışıklı çocuğun vitesteki elini tuttuğumu idrak edince, “Peki, tamam, tabii ki, olur,” diye saçmalayarak elimi hemen çektim. Gerçi konuşmakla saçmalamak arasındaki çizgideyken elimi “hemen” çekip çekmediğim konusunda tedirginliklerim vardı. Sıcaklığının yer edindiği elimi nereye koyacağımı bilemeden bacaklarımın arasına sıkıştırdım ve sessizce yutkundum.
“Yavaş gitsene biraz,” diye mırıldandım utancımı gidermeye çalışarak. Alayla güldü.
“Ne o sert kız? Korktun mu?” Kulağıma ulaşan gülüşünün sesiyle ona döndüğümde o da bir an bana döndü. Gülüşünden hemen sonra idrak etmiştim gülerken kısılan gözlerini. Gözlerimiz kenetlendiğinde ikimizden de ses çıkmadı. Yüzümün ne halde olduğunu bilmiyordum ama onun yüzü şu anda bana kusursuz geliyordu. Çoğu insana göre de öyle gelirdi sanırım...
Kendime gelmek için öksürdüğümde o da kendine gelip önüne döndü. Birkaç saniye değil de yıllar sürmüş gibi hissetmiştim. “Evin nerede?”
“Ne yapacaksın? Yoksa başından beri anneme âşıksın ve adresi almak için bana çarparak evimize gelip babamı etkisiz hale getirip annemi mi kaçıracaksın?”
Sanki ona ‘uzaylılar müslüman’ demişim gibi baktı. “Yok ya cidden çarpa çarpa sana mı çarptım? Bari çarpıyorum daha sert çarpsaymışım da bayılsaymışsın, çeneni dinlemezdim hiç değilse.”
“Bir dahakine artık,” diye homurdandım. Evet, heyecanlandığım ve sinirlendiğim zamanlarda saçmalardım ve bu çocuk iki hissi de aynı anda yaşatabildiği için doruklarda saçmalamam normaldi.
“Adresini bilmeden seni evine götüremem, biliyorsun değil mi?”
“Ben sana sağ sol diyeceğim, merak etme.”
“Sanki öyle aklımda kalmayacak,” dediğinde gözlerimi devirdim. Sözlerimi saçma bulmasına rağmen laf yetiştirmekten de geri durmuyordu. “Ama bu sefer evimi bulman için bana çarptığın yerden yola çıkman gerekecek.”
Dâhi zekâma dehşetle baktı. “Ya da senin götürdüğün yerlerde tanıdık veya eve daha yakın olan bir yerden ezberlemeye başlayabilirim.”
Ben de ona dehşetle baktım. “Zengin birine göre fazla zekisin,” diye aşağılamayla iltifat etme arasında bir cümle kurdum. Keşke biri de beni böyle aşağılasaydı. Orta gelirli bir aileden geliyordum ve Iphone’um yoktu!
“Zengin olduğumu nereden çıkardın?”
Gülerek, “Lütfen,” dedim. “Altındaki araba bizim evden pahalıdır.” Çoğu şey bizim evden pahalıdır aslında ama bunu ona söylemedim.
“Belki bir şoförümdür ve bu da patronumun arabasıdır.” Ona baktım. Zihnimde canlanan zengin, taş, zeki figürü yok oluyordu. Yani taş kısmı dışında neredeyse... “Sahi mi?” Sırıttı. “Hayır.”
Gözlerimi devirdim. Tabii ki zengindi ve bu araba ona aitti. Zaten bu görüntüsüyle başka bir hayat yaşama şansı yokmuş gibiydi.
Yakışıklı, seksi, zengin, zeki dörtlemesi. Sanırım hayatımda başıma gelen en havalı şey bu arabanın bana çarpmasıydı ve gördüğüm en yakışıklı çocuk da arabayı süren kişiydi.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!