1/66 · %0

🔮 1 ⚡ Uğursuz

37 dk okuma7.342 kelime24 Kasım 2025

Tanıtım:

Her şey onlarla başladı, onlarla bitecek.

Zenith gezegeninin iki canavarı. Kral ve Kelebek.

Gölge Kral Karanir. Şimşeklerin ve Kralların Kral'ı.

Veyla Aldar. Namı diğer uğursuz kelebek. Kral'ın tek güçsüz düştüğü.

Birbirlerine bir gün yaşanması kesin olan bir ihanet vadeden iki düşman.

İki kutbundan da siyah ölümün sinsice ilerlediği bir gezegende, güç savaşları hala devam etmekte.

İnsanlar ve Xalialar bir olmak yerine birbirlerini alt etme hırsı içerisindeyken, siyah ölüm ise her şeyi yok etmek üzere.

Ölüm yeminleri, geçmişten gelen intikamlar, unutulmuş anılar, açığa çıkmayı bekleyen sırlar, anlaşılmayan kehanetler ve her şeye rağmen doğmak üzere olan bir aşk.

Nefrete rağmen, aşk.

Zaafa rağmen, güç.

Ölüme rağmen, kurtuluş.

**

Resmen, ilk defa bir fantastik kurgu yayınlıyorum. Yazmaya başladığımdan beri istediğim bir türdü. O sebeple, heyecanla başladığım bir kurgu oldu. Umarım siz de kurgu boyunca heyecanla okursunuz

İlk bölüm, iyi okumalar ^^

**

KISIM ♛ NİX'İN GÖLGESİ 

🔮 1 ⚡ UĞURSUZ

**

VEYLA - NİX

"Soldan gitti!"

"Hızlanmaya çalıştıkça önüme engeller çıkıyor! Koşamıyorum resmen!"

"Benim de! Hızlanamıyorum. Büyüsünü kullanıyor olabilir. Ben sağdan dolaşacağım!"

Kadın, bir yapının çatısından kaydıktan sonra indiği sokakta sağa dönüp hızla ilerlemeye devam etti. Bacağına dolanmaya çalışan sarmaşıklardan son saniyelerde kurtularak ilerliyordu. Dar sokakta insanlara çarpıp sağa sola iterek koşarken birkaçı sonradan yanına dönmesini gerektiren küfürler iletti. Bir adamın ucuz taş gösterileriyle para kazanmaya çalıştığı meydana vardığında adamın düşürmek üzere olduğu taşı yakalayıp ona geri uzattı. Adamın gözleri bir kadına bir ardındaki sokaktan oldukları yere gelmek üzere koşan kişilere döndü. Adam, bir taşını yere düşmekten kurtardığı ve şovunun bölünmesine engel olduğu için teşekkür edeceği sırada kovasının içerisindeki kaygan taşları sokağın girişine doğru atmasını dehşetle izledi.

Kadın, "Ben teşekkür ederim." deyip omzunu sıktıktan sonra koşmaya devam etti. Eğimi gittikçe yükselen sokağa girdikten sonra sağa sola çarparak ilerleyen bir sarhoşun elinden içkisini alıp rahat bir uykuya doğru sızmasına yardımcı olabilmek için onu yere itti. Solunda kalan yüksek binaya tırmanan merdivenlere yönelmişken önünde belirmeye başlayan taş duvarın üstünden atlayıp içkiyi dudaklarına götürdü. Ara katta oturan bir kadına "Buradan uzaklaş bence." deyip ilerlemeye devam etti. Kadın ne olduğunu anlayamasa da hareketlenmişti. Nix'te bir sokakta tehlike rüzgârları estiğinde, başka bir yere geçmek en iyisiydi.

Bir adım önce bastığı merdiven basamağı neredeyse ayaklarının altından kayacakken son anda ıskalamalarını sağlasa da saçılan enerji dalgası alt bacağının yarısını kaplayan postalının örtemediği teninin acımasını sağlamıştı. Ne var ki geriye kalan merdivenler titremeye başlamışken biraz sonra onların da peşinden ilerlemeye devam etmekte zorlanacağı bir yıkıma yol açmışlardı. Üst kata çıkıp diğer merdivenlere yöneldi. Elini merdiven korkuluğundan çektiği gibi korkuluğun vücudunun sağında kalan kısmında da aynı enerji patladı. Kendi kendisine güldü. Henüz ıskalayamadıkları tek bir atış yoktu.

Çatıya çıktığında karşılaşacağı görüntüyü biliyordu. Beyaz saçlarında rasta örgülerini tek tokayla tepesinde birleştirmiş, şimdi elinde biraz önce ıskaladıkları enerji dalgası saçan silahın benzerini diğer avucuna vurarak bekleyen adamın sarı gözleriyle göz göze geldiğinde korkmuş gibi geri kaçmaya çalıştı. Azritlerin ne kadar hızlı olduğunu hatırlaması için dönmek üzere olduğu merdivenle arasına saniyeler içerisinde geçmesi gerekmiyordu. Kadını çatıya doğru geri ittirdiğinde sırıtıp elindeki calin içkisini kaldırdı.

"İster misin?"

Adam alayla sırıttı. "İş başında kullanmıyorum."

Kadın adamın bel çantasından manafet bir kelepçe çıkarmasını izlerken dudağını büzüp omuz silkti ve içkisinden büyük bir yudum aldıktan sonra dudaklarındaki ıslaklığı silerken "İşin bitti, beni yakaladın." dedi.

"Bizden çaldığını geri almadan, işim bitmiş sayılmaz."

Ardındaki merdivenlere bakarken "Sonra ne olacak?" diye sordu. Çıkabilecekleri merdiveni yok ettiklerinden tırmanmaları gerekmiş olmalıydı. Bu da kadına birkaç dakika daha zaman verirdi. Gerçi içlerinden biri taşları yönetebiliyor olsa gerekti, önünde bir taş duvar belirmişti. Onlar için yeni bir merdiven oluşturabilirdi. Kadın, hızlı olsam iyi olur, diye düşündü. Bakışlarını tekrar karşısındaki Azrit'e çevirdi.

"Sonra gidebilirsin."

"Gerçekten mi? Beni tutuklayıp götürmeyecek misiniz?"

"Karşılaştığımız her hırsızı alıkoyup götürecek olsak, başka işlerle ilgilenecek vaktimiz kalmazdı." derken sert bir şekilde bileklerini tuttuğu için kadının içki şişesi yere düştü. Çatının beton zemininde içkinin dökülerek çatlaklara yayılmasını izlerken dudağını büktü. "Yazık oldu."

Adam alayla "Eminim ki başka birinin elinden de çalabilirsin. Bu kadar üzülmene gerek yok." derken bileklerini bir araya getirip kelepçeleri geçirdi. Henüz kilitlememişken kadın "Yok." deyip şirince sırıttı. "Sana yazık oldu. Aklımda seni öldürmek yoktu ama..." dedikten sonra dudağını büzüp omuz silkti. "Şahsi algılama. Benim tutuklanmam lazım."

Karşısındaki Azrit'in kaşları kalkarken bileklerini tutan ellerinden kurtuldu. Hızı sayesinde yeniden bileğini tutmaya yöneleceği sırada kadının hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan yerdeki alkol sebebiyle kaydı. Çatıdaki paslanmış demir çubuklara saplanan vücuduna irileşen gözleriyle baktı. Adamın eli yerden destek alırken kadın, bunun onu öldürmeye yetmeyeceğini bilerek yaklaştı. Ölümsüzlükleriyle tanınan Azritleri öldürme yöntemleri oldukça sınırlıydı. Pantolonunun ceketinin örttüğü sol kısmında kalan kemer askılarından azurit taşını sivri olmayan kısmından tutarak çıkarttı.

Adam vücudundaki demir çubuğa rağmen hızla kurtulacağı sırada, kadın adamın hâlihazırda düştüğü güç durum sayesinde daha hızlı olarak azurit bıçağını kalbine sapladı. Adamın gözleri irileşirken dudakları aralandı ve titrek bir nefes alırken gözlerinden yanaklarına doğru sarı çizgiler yol almaya başladı. Normal zamanda da soluk olan teni git gide beyazlaşırken kadının bileklerine gelebilse de güç kullanmaya yetişememiş elleri kaymaya başladı. Başı da geriye düşüp gözleri artık göremeyecekleri şekilde karanlık gökyüzüne dönerken kadın doğruldu.

Ölü bedenine bakarken dudağını sağ kenara kıvırdı ve iç çekti. "Yine de siz bile o kadar ölümlüsünüz ki."

Seslerin yakınlaştığını fark ettiğinde Azriti ardında bırakarak biraz önce yere düşmüş olan teneke alkol şişesine yöneldi. Yerden aldıktan sonra dudaklarına götürüp başını kaldırarak dibinde kaldığı için dökülmemiş olan son yudumlarını içti. Kadın içki tenekesini yeniden yere atarken peşindekiler de çatıya varmıştı. Temkinle karşısına geçerlerken gözleri kadının ardına dönmüş ve irileşmişti. İçlerinden yine Azrit olan bir kadın "Kaelion!" diye bağırıp yöneleceği sırada yanındaki kumral saçlara ve yeşil gözlere sahip bir adam onu tuttu. Öfkeli gözler saniyeler içerisinde kadını bulduğunda "Gitmeme izin verin." dedi. "Yoksa sizin de sonunuz öyle olur."

'Peki' deyip izin vermemelerini umdu. Bu öfkeli gözlere ve hepsinin elinin silahına gittiğine bakılırsa pek mümkün değildi zaten. Yeşil saçları omzundan önüne dökülen bir kadın "Teslim ol!" diyerek öne doğru bir adım attığında kadın kaşlarını kaldırdı.

"Sen en yakın bitkiyi onuncu kata ulaştırana kadar eve dönmüş, ayaklarımı masama uzatmış, arkadaşınızı yad ediyor olurum." dedikten sonra omzunun ardından artık ölü olan Azriti gösterdi. Kaşlarını kaldırıp "İsmi neydi bu arada? Sorma şansım olmadı." dediğinde yüzlerinde beliren dehşeti gülerek izledi. Azrit olan kadına dönüp "Demin ne diye seslenmiştin?" diye sordu.

"Öldürelim şu kaltağı!"

Ağır gelmiş gibi nefesini üfledikten sonra elini gözünün önünde kaldırıp mor eldivenine kan gelip gelmediğini kontrol ederken "Bunu bana en son diyenin ne kadar pişman olduğunu öğrenmek ister misin?" dedikten sonra elini indirip sırıttı ve Azrit kadına baktı. "Seni yanına gönderebilirim."

Azrit saniyeler içerisinde kulak uğuldatan bir rüzgârla yanına geldiğinde kadın kendisine dokunabilmesine müsaade etti. Boğazından tutarak havaya kaldırdıktan sonra sertçe yere bıraktı. Eli kayda değer ölçüde acıyan boğazına giderken kadına attığı güçlü tekme sebebiyle vücudu çatıya çıkan merdivenleri örtmek üzere yarım kat örülmüş duvarlara çarpıp yeniden yere düştü.

"Ash! Öldürmemeye çalış. Gölge'ye götürmemiz gerekiyor."

"Ne oldu kaltak? Şimdi sesin çıkmıyor!"

Elini yere götürüp kalkmak için çabalıyormuş gibi yaptı. Omuzlarından tutup kadını kaldırdıktan sonra kolaylıkla en yakın demir çubuğa taşırken ondan kurtulmaya çalışır gibi ellerini güçsüz bir şekilde ittirdi. Adının Ash olduğunu öğrendiği kadın asla güçsüz değildi. Her Azrit kadar oldukça güçlüydü ama kendisini daha da güçlü hissetmesine izin verdi. Savaşmaya başlarsa hepsini öldürmesi gerekecekti ve sonra onu tutuklayacak Xalia kalmayacaktı. Tek bir kişi bırakıp bileklerini uzatırsa da asıl amacı belli olacaktı.

Vücudunu hızla demire doğru ittirdiğinde "Ash!" diye bağırdılar. Sırtından giren demir karnından çıkarken nefesini üfleyip hafifçe inledi. Bu acıtmıştı işte.

"Ash! Öldürmemeliydin! Gölge'ye ne diyeceğiz?"

"Kaelion'un intikamının alındığını."

Yanlarına koşup varan Xalialar telaşla konuşurken yaralı kadın yüzüne düşen saçların arasından yüzünü buruşturdu ve karnındaki ellerini yere yasladı. "Kahretsin Ash! Gölge canımıza okuyacak şimdi. Thal, kadının vücudunu ve çantasını kontrol et. Dua et, çaldığı hala üstünde olsun!"

Kadın, Thal denilen adamın ellerini vücudunda hissettiğinde gözlerini araladı. Temas, sevmezdi. Öldüğünü düşünen kumral saçlı adam, önce bileğindeki kemerin etrafını, sonra ceketinin ceplerini kontrol etmeye başladı. "Orada değil."

Kadının yardım etme çabası karşısında gözü hızla gözlerini bulduğunda bir adım geri çekilir gibi oldu. "Kadın ölmemiş!"

Yere yasladığı ellerinden ve bacaklarından güç alarak saplandığı demirden kurtulduktan sonra sırtını yarım kat örülmüş duvara yasladı. Kadına şaşkın bir şekilde bakan gözlere hafifçe güldü ve elini de duvara götürdü. Gözleri ağır bir şekilde kapanıp açılırken vücudunun kendisine gelmesi için ihtiyacı olan birkaç saniye boyunca duvardan destek aldı.

"Ama... Nasıl?"

Karnındaki yaranın gıdıklatıcı bir şekilde kapanışını hissederken nefesini üfledi. Bu her seferinde sinir bozucu bir his oluyordu. Bedeni doğrulabileceği kadar güç kazandığında gözlerini araladı. Sırtını duvardan çekip karnından bacaklarına, oradan da beton zemine yol alan kan oluğuna baktı. "Bu ceketi seviyordum." derken ceketi çıkarıp arkasında oluşan deliğe baktı. Deliğin ardından gri saçları, gri gözleri olan bir adamla göz göze geldi. Kaşları kalkmakla çatılmak arasında bir noktadaydı.

Bakışları yana dönüp "Yapma..." dediğinde ceketi yüzünden indirirken kime dediğine dair bulunduğu tahmin, tutmuştu. Ash hızla sırtındaki silah çantasından bir azurit bıçağı çıkarıp kadına doğru yol alacağı sırada dört yanında taş duvar oluştu. Gri saçlara sahip olan adam elini kaldırdığı taş duvarlardan indirdikten sonra bakışlarını kadına çevirdi. Ash taş duvarın içerisinde güçlü yumruklar atıp "Bırak beni Valdris!" diye bağırdı.

Taş duvarı gösterip "Çok gergin bir arkadaş." dediğinde Valdris sabır diler gibi derin bir nefes aldı ve göz ucuyla taş duvara baktı. "Azrit değil, görmedin mi?"

Azurit taşıyla yapılan bıçak, ancak bir Azrit'i öldürebilirdi. Taş duvarın içinden bir yumruk daha attığında taş duvarlar sallandı. Birkaç güçlü yumruktan sonra yıkılacağını bilen Valdris elini tekrar duvara çevirip büyüsünü güçlendirdi. "Ne bu kaltak o zaman?"

"Bana 'kaltak' deyip duracak mı?"

"Arkadaşımızı öldürdüğünün farkında mısın?" diye bağırdı yeşil saçlı kadın. Sadece onun ismini öğrenememişti. "Hem de bizim olanı çaldıktan hemen sonra!"

"Siz de Saltar'dan çaldınız."

Kumral saçlı çocuk "Ve sonra bizim oldu." dediğinde kadın da onun gibi sırıttı. Tabii onun sırıtışı daha çok, isterik duygular içeriyordu. Kadın alayla "Şimdi de benim oldu." diye durumu açıkladığında herkesin bakışları gri saçlı Valdris'e döndü. Aralarında onun sözü geçiyor olmalıydı. "Kimsin sen?"

Ceketi bir kenara atarken kendisini takdim etmek üzere elini havada sallayarak reverans yapmak üzere eğildi. "Veyla."

Geri doğrulduğunda gözleri düşünür gibi kısılmıştı. Tanıdığı tek bir Veyla vardı, karşısındaki kadının da o olmadığını düşünüyordu. Buralarda mor saçlara ve mor gözlere sahip olan başka isim yoktu ama Nix'te Veyla'yı taklit eden birçok Xalia vardı. Saçları ve gözleri sahte olmalıydı. Karşılarındaki kişi gerçek Veyla olsa, şimdiye çoktan ölmüş olurlardı. Oysaki kadın yakalanmıştı. "Veyla..." diye mırıldandıktan sonra zihninde başka bir cevap belirmediği için sıkkın bir nefes alıp başını sallayarak boş verdi. 

"Pekala, Veyla." dedikten sonra elini kadına doğru kaldırdı. Kadının altındaki taş titremeye başladığında oflayıp bakışlarını yeniden Valdris'e çevirdi. "Bizimle Nixsus'a geliyorsun."

Taş duvarlar kadının etrafını örerken "Başka bir seyahat şekli tercih etsem?" diye sordu. Taş duvarlar kadını tamamıyla gizleyene kadar nefret ederek bakmayı sürdürdüler. Etrafını saran taştan kutu havalandığında oturup keyifle sırıttı. Kötü bir seyahat şekli olsa da, Teşekkürler Valdris. Şu şansa bak! Ben de tam olarak Nixsus'a gitmek istiyordum...

**

"Bu kadarına gerçekten gerek var mıydı?"

Karşısında dikilen üç kişiye bakarken sandalyenin arkasında bağlanmış ellerini salladı. Terraların özel bir büyüsüyle dövülmüş ham maddeden oluşan manafet kelepçe büyük ölçüde büyüye engel olmak üzere bileğindeydi. Sorun kelepçe de değildi. Sandalye bile manafetti. Yetmezmiş gibi dört yanı manafet camdan oluşuyordu. Manafet, büyünün akışını kesebilen eşyalara denirdi.  Kişinin büyüsünün gücüne göre etkisi değişirdi. Güçsüz biri için tamamıyla büyüyü keser, güçlü bir büyüye sahip kişi içinse kontrolü ve büyü salınımını azaltırdı. Amorsus yetkilileri, bu tür eşyalara erişmek için, Nix'teki bazı kişilere akıl almaz insiyatifler vermeyi bile göze alıyordu. Henüz kendileri üretemiyordu çünkü henüz alıkoydukları bir Terra'ya boyun eğdirememişlerdi. Terralar artık az bulunmakla birlikte, doğadan aldıkları büyüsünü insanlar için kullanacaklarına, ölmeyi tercih edecek onurlu büyücülerdi. Neredeyse hepsi, Nix'in, Nixsus isimli  en büyük şehrindeki Gölge yönetiminin himayesinde yaşıyordu. Bu sebeple kadın çok Terra'yla karşılaşmamıştı çünkü Nixsus'a ilk defa geliyordu. Buraya, buradan biri getirmedikçe girmek neredeyse imkânsızdı. Nixsus, Zenith gezegeninin kuzey yarım küresini oluşturan Nix'in dört yanı denizle çevrili, hava yolundan da deniz yolundan da aşması güç bir şekilde korunan en büyük kara parçasıydı. Diğer yarım küre olan Amorsus'un yüksek teknolojisi dahi Gölge yönetiminden beridir henüz açık bir savaş başlatmamıştı. Savaşını gizli, Veyla gibilerle sürdürüyordu. Şimdi ise Nixsus'a birisini sokabilmeyi başarmışlardı. Nix yarım küresini kontrol altına alabilmeleri için kullandıkları bir önceki isim, onların gücünü kullanarak onları kandırmış, Nixsus'a kral olmuştu. Gölge Kral Karanir.

"Gölge gelene kadar sesini çıkartma." diyen Valdris'e kırılmış gibi dudağını büktüm. Nefret dolu bakışları da yeterince açıklayıcı olduğu gibi sesini duymak istemediklerini de belirtmişlerdi.

"Hep böyle geç mi kalır?"

İsmini henüz bilmediği yeşil saçlı kadın "Senin gibilerle uğraşmaktan daha önemli işleri var." dediğinde Veyla sırıttı. Önümüzdeki zaman içerisinde hepinizin en büyük derdi benimle uğraşmak olacak ama siz tabii ki bunu henüz bilmemelisiniz, diye düşündü. 

Veyla'nın bakışları Ash'e döndü. Bir sandalye çekmiş, gözlerini kadından uzak tutmaya çalışırken bacağını stres içerisinde titretiyordu. "Sen bir şey demeyecek misin?"

Kendisinden bahsettiğini anladığında gözleri yavaşça kadına döndü. Gözleri öfkeyle irileşirken ayaklanacağı sırada Valdris onu geri oturttu. "Gerisiyle Gölge ilgilenecek."

Veyla, "Lütfedip gelirse tabii." diye sızlandı. Bir hayli zaman geçmişti. Yüksek tavanlı, geniş ve anıtsal bir salondaydılar. İki yanlarındaki kemerli duvarlar mekânın ilerideki derinliklerinde büyük bir geçidi anımsatan bir çift kapıya kadar uzanıyordu. Tam tepelerinde tavanın merkezinde, gotik ve büyük bir avize sarkıyor, alanı kırmızı ışıklar ile aydınlatıyordu. Taş, parlak zemine yansıyan kırmızı ve taş oyuklarından sızan mavi ışıklar, gölgelerini renklendiriyordu.

"Şunu oraya koymadan önce ağzını kapatalım, demiştim."

Veyla sıkkın bir nefes aldı. "Yol boyu taş duvarlar arasındaydım zaten. Sıkıldım ve iyi niyetimle biraz sohbet etmeye çalışıyorum."

"Tanıdığım en korkutucu derecede manyak kişi, Gölge sanırdım."

"Neyse ki Gölge'nin aksine, bu kadının ölmemek dışında bir yeteneği yok gibi duruyor."

Veyla dilini dudaklarımda gezdirdikten sonra sırıttı. "Unutuyorsun Ash, aynı zamanda öldürebiliyorum."

Ash daha kalkmaya bile çalışmadan dehşetle Veyla'ya bakarken Valdris, önlem olarak tuttu. "Ayrıca ilk defa bana 'kalktak' değil de, 'bu kadın' dedin. Sanırım birbirimize ısınıyoruz."

"Gölge de beni öldürecek bile olsa ben bu kaltağı geberteceğim..." diyerek ayaklandığında Valdris sıkkın bir nefes alıp tutmaya çalışmadan "Erya." dedi. Erya elini Ash'e doğru kaldırdığında iki yanındaki taş kemerli sütunlardan Ash'e doğru sarmaşıklar ilerledi. Saniyeler içerisinde sarmaşıklardan oluşan ağa çarpan Ash, hızına ve gücüne rağmen bu ağı delip geçmeyi başaramamıştı.

Sarmaşıkların boşluğu ardından bakarken Veyla ile göz göze geldiklerine Veyla alayla üzgün bir şekilde baktı. "Yanılmışım, yine 'kaltak' dedin."

Ash sinirle inleyip ellerini beyaz, tepesinde toplamasına rağmen düz bir şekilde beline kadar inen saçlarına götürdü ve ardına döndü. "Neyindi ki Kaelion? Kardeşin? Arkadaşın? Sevgilin? Baban da olabilir..." dedikten sonra bakışlarını Erya ile Valdris'e çevirdi. "Sizce de ölümsüzlerin yaş algısı çok karışık değil mi? Büyük, büyük dedesi bile olabilir ama aynı yaşta gözüküyorlar."

Valdris yükselen siniriyle Erya'ya baktı. "Gidip Gölge'ye baksana."

"Tabii, sizin böyle dertleriniz yok. Muhtemelen büyük büyük dedeniz çoktan ölmüştür. Ölümlü olmak, nasıl bir his?"

Erya hareketlenmek yerine söver gibi bakarak Veyla'yı dinlediği için, Valdris sesini yükselterek "Erya, hadi!" dedi. Veyla, kendisine katlanmakta zorlanmalarına iç çekti. Geldiği yerde insanlar daha sohbetkar oluyordu. Tabii, onları ya da bir yakınlarını öldürmediği sürece.

Erya ilerideki kapılara yöneleceği sırada, kapı açıldığında duraksadı. Kapı açıldığında, kapının ardındaki alanı aydınlatan mavi ışıklar da odaya doluştu. Kapıdan giren adamı Veyla ile aynı anda gördüklerinde Valdris "Sonunda!" dedi ve Erya sarmaşıklarını aralarından geri duvarlara çekti. Veyla gözlerini yeniden, senelerdir ismini duyduğu ama ilk defa görme şansı elde ettiği adama çevirdi. Birkaç sene uzaktan, oldukça uzaktan, voltriderına binerken görmüştü. Nix'in onunla ters düşen bir şehrini dümdüz ettikten hemen sonra, voltriderına binip gökyüzüne doğru yol almıştı. Neler yapabildiğini merak ettiği için gitmişti ama her şey bittikten sonra şehre varabilmişti ve her şey oldukça hızlı olup bitmişti. Kadın voltriderımdan inemeden, adam binmiş ve gitmişti. Geriye de sadece hala taşların arasından silik bir şekilde titreyen elektrik akımları, siyah bir bulutmuş gibi tüm şehre inen dumanlar ile fırtınalı bir hava durumunu andıran dümdüz şehir kalmıştı. Tabii... Teslim olmayan halkının dibine girdiği yerin üstünde, göğsüne siyah bir gül atılmış, şehrin kralıyla birlikte. Siyah gül, Gölge Kral Karanir'in, imzasıydı. O siyah gülü tek gördüğü an, bu değildi. Yakın bir zaman önce, oldukça tanıdık birinin cesedinin üstünde de görmüştü. Gölge'yi son görüşünde, onu Amorsus konseyine teslim etmeden hemen önce, o siyah gülü ona hatırlatacaktı.

Heybetli vücudu merdivenlerden indikten sonra Veyla'ya bakarak yaklaşmaya başladı. Siyah saçlarında ön kısımları, arkalarına nispeten biraz daha uzun bir şekilde alnının iki yanına düşüyordu. Bu, yüz hatlarını daha belirgin hale getiriyordu. Hafif esmer teninde yanak kemiği üzerinde, mavi bir yıldırım şeklinde dikkat çeken bir dövme vardı. Siyah, bol deri yeleğinin açıkta bıraktığı boyun bölgesinde de de anlamsız şekillerden oluşan siyah, lacivert arası bir renkte dövmeler vardı. Omuzlarından parmaklarına kadar göz alıcı koyu mavi renge sahip kolunda elektrik akımı dolaşır gibi çatallı beyaz çizgiler vardı. Deri ceketinin önü de açıktı ve bu da göğüs ve karın kaslarını cesurca sergiliyordu. Siyah pantolonun altına giydiği postalları yürüdükçe zeminde tok bir ses çıkartıyordu. Her adımında, fırtınalı bir hava durumu yaklaşıyor gibi kadının teni üşümeye başlıyordu. Diğerleri alan açmak için iki yana ayrıldıklarında Gölge denilen adam tam karşısında durdu. Mavi gözleri, üstünde kaşlarını hafifçe kaldırdı.

"Gölge, bu kadın Kaelion'u öldürdü!"

Gölge, kadının gözlerine bakmaya devam ederken yavaşça "Biliyorum." dedi. Sakin söylemişti ama oldukça sert bir ses tonuna sahipti. Yüzü, diğerleri gibi öfkeyle kasılmamış, kaşları çatılmamıştı ama gergin yüz hatları ile korkutucu bakışları, hiç de sakin olmadığını gösteriyordu.

Veyla şirince sırıtıp "Merhaba." dedi. Korkutucu havası, Veyla için etkileyici bir görünüş dışında herhangi bir anlam ifade etmiyordu.

Gözlerini kadından ayırmadan "Kim olduğunu öğrendiniz mi?" diye sordu. "Veyla, dedi. Thal, araştırmaya gitti, birazdan gelir..."

Thal, biraz önce Gölge'nin geldiği kapıdan girdi. Gölge'nin de gelmiş olduğunu öğrendiğinde hızlı adımlarla yaklaşırken "Veyla Aldar." dedi.

Veyla hafifçe güldü. "Soyadımı sorsanız, ben de söylerdim. O kadar araştırmanıza gerek yoktu."

Valdris sıkkınlıkla "Soyadın olduğunu bile bilmiyorduk." dedikten sonra Gölge'ye baktı. Gölge dışında herkes, Gölge'ye, Gölge ise kadına bakıyordu. Buralarda herkesin soyadı olmazdı. Normalde Xalialar, yani insan olmayan, büyüye sahip kimseler, ait oldukları şehirle, yetenekleriyle diğerlerinden ayırt edilirdi. Soyadı olanlar, önemli kişiler olurdu. Ya bir şehri yöneten bir aile mensubu ya da yönetiminde rol alan kişi olmanız gerekirdi. Tarih içerisinde bazı güçlü savaşçıların da soyadı olduğu görülmüştü ama çoğunlukla o savaşçılar, soyadlarını göremeden ölmüşlerdi. Dramatik ölümünü anmak isteyenler ona soyadı, daha doğrusu bir unvan takarlardı.

Gölge başını hafifçe sağ tarafına eğerken gözleri kısıldı ve dudakları kıvrıldı. Bu bakışlara ve gergin havasına rağmen dudaklarının alayla kıvrılabilmesi şaşırtıcıydı. Diğerleri kadar nefret ediyor olmalıydı, anladığı kadarıyla Kaelion'u o da tanıyordu, en başta zaten onun halkından biriydi. Yine de kim olduğunu duyduğunda, hoşuna gitmişti. "Karam şehri kralı Drithar'ın kızısın."

Herkes on saniyelik bir şaşkınlığa büründükten sonra ilk olarak Ash, "Drithar mı?" diye sorup bakışlarını Veyla'ya çevirdi.

"Evet aptal, az daha Drithar'ın kızını öldürüyordun. Neyse ki ölümsüzüm de babam seni siyah ölümün başladığı taşa bağlamak, karanlığın seni yok edişini izlemek zorunda kalmayacak. Çok üzülürdüm." dedikten sonra gülümsedi. "Tatlı birine benziyorsun."

Ash, kim olduğumu öğrenmesine rağmen kötü bir şekilde bakmaya devam etse de çenesini güvenli bir şekilde kapadı. Valdris "Yani, gerçekten Veyla'sın..." derken şaşkındı. Kadına dair tehlike arz eden çok söylenti ve efsane vardı ama kadın o kadar da güçlü durmuyordu. Ya da, henüz yapabileceklerini göstermiyordu. Valdris bir diğer ayrıntıyı da fark ederek dile getirdi. "Yıldat'la birbirine vadedilen kadın..." dediğinde kadın iç çekti. "Evet, öyle bir şeyler de var." diye söylendi. Bu konu tadını kaçırsa da yeniden sırıtıp kaşlarımı kaldırdı. "Bu arada, nerede müstakbel eşim?"

Müstakbel ve sadece bir kere gördüğü vadedilen eşi. Karşısında duran Gölge Karanir'in, Azrit kardeşi. Bu bağlamda, Gölge'nin de Azrit olması gerekirdi fakat Azritler gibi görünmüyordu. Azritler, soluk tene, beyaz saçlara ve sarı gözlere sahip olurdu. İnsanlara ya da Xalialara kıyasla daha uzun olurlardı. Yine de duyum aldığına göre Azrit yeteneklerine sahipti. Boyu da, normal Xalialardan daha uzun görünüyordu.

Ash, aynı zamanda kralının kardeşinin ileride eşi olacak kadını da öldürmek üzere olduğunu fark etmesinden olsa gerek nefesini üfleyip elleriyle yüzünü sıvazladı. Valdris Gölge'ye "Yıldat'ı çağırayım mı?" diye sordu. Hala Veyla'ya bakmayı sürdüren Gölge çenesini hafifçe onaylamaz gibi kaldırıp indirdi. 'Hayır' anlamında diliyle tıhladı ve yeniden sırıttı. Ardındaki sandalyeyi alıp yaslanma yerini önüne gelecek şekilde ters çevirerek önüne getirdi. Bacakları iki yanda kalacak şekilde sandalyeye oturup dirseklerini gevşekçe sandalyenin önündeki sırt kısmına yasladıktan sonra "Önce burada ne aradığını öğrenelim." dedi.

"Gölge, hırsızlık..."

Gölge Veyla'ya bakarak sakince "Burada, ne arıyorsun?" diye sorduğunda Valdris de susmak zorunda kaldı. Veyla gibi sırıtmıyor olsa da Gölge'nin dudakları hala kıvrıktı.

"Adamı konuştursaydın, bilirdin." deyip çenesinin ucuyla Valdris'i gösterdi. "Hırsızlık. Ha..." dedikten sonra yeni hatırlamış gibi hafifçe güldü. "Bir de arkadaşınızı öldürdüm."

Diliyle tıhlayıp gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Bir daha dene."

"Müstakbel eşimi özledim?"

Kaşlarını 'olmadı' der gibi kaldırıp indirdiğinde kadının nefesini üfleyişi gülerek bozuldu. "Seninle tanışmak istedim."

Gölge düşünür gibi yere bakarken gözlerini kıstı. Saniyeler içerisinde sırıtarak gözlerini kadına çevirdi. "Evet, bu doğru." dedikten sonra dudağını sağ kenarına kıvırıp yeniden düzeltirken omuz silkti. "Ama eksik."

Veyla sırıttı. "Ortalarda şimşekler çakarak dolaşacağına keşke zihnimi okuyabilseydin. Öyle değil mi?" diye sorduktan sonra ona üzülmüş gibi hafifçe yüzünü buruşturdu. "O zaman her soruna cevap bulabilirdin."

İşaret parmaklarıyla Veyla'yı gösterip hafifçe gülerek "Haklısın." dedikten sonra ellerini yeniden kollarındaki yıldırımlara indirdi. "Ama sorularıma cevap bulabilmek için büyüye ihtiyacım..." dedikten sonra dudağını alayla 'hayır' der gibi büküp başını onaylamaz bir şekilde salladıktan sonra yeniden sırıttı. "... hiç olmadı."

Veyla başını onaylar şekilde sallarken alayla güldü. "Cevapları bulmanı keyifle bekleyeceğim."

Gölge "Dur tahmin edeyim..." dedikten sonra gevşek bir şekilde oturmasına rağmen iki yanında güçlü bir şekilde yere yaslı ayaklarıyla ritim tutmaya başladı. "Seni buraya baban soktu."

Veyla'nın babasıyla işbirliği içerisinde, Amorsus sokmuştu ama onun gibi 'Doğru ama eksik' demeyecekti. Sırıtmaya devam ederken yüzünde herhangi bir dikkat çekici kıpırtı oluşmadığından emindi. Düşüncelerimi de duygularımı da gizlemeyi iyi bilirdi.

"Buraya başka türlü giremeyeceğin için, bizden birileri dışarıdayken onlardan çaldın. Yetmeyince aramızdan birini öldürdün."

Kadın ona bakmayı sürdürürken adamın egosuyla bir gizemi çözüyormuş sanmasına izin verdi. Bunlar, fark etmelerine engel olması gerekmeyen detaylardı. "Bu evliliğin de iyi niyetli amaçlarla planlanmadığının farkındaydım ama anlayamadığım, Yıldat'la evlendikten sonra zaten buraya girip çıkabilecektin. Aceleniz neydi?"

Yıldat, Gölge olmasa Nixsus'u yönetecek olan isimdi. Gölge'nin aksine kandırılmaya ve yönetilmeye müsait biriydi. Karam, yani kadının babasının yönettiği şehir, Nix'in, Nixsus'a bağlı olmayan şehirlerinden biriydi. Siyah ölümün başladığı kuzey kutbuna yakın, yer üstünde yaşamak artık ölümü getirdiği için çoğunlukla yer altından yaşanılan bir şehirdi. Amorsus'la işbirliği içerisinde geçen yıllardan sonra daha büyük adımlar atılmak üzereydi. Buralarda evlilikler, aşk ya da aile gibi kavramlarla kurulmazdı. Veyla, bu kavramların tam olarak ne anlama geldiğinden bile emin değildi. Güçlü büyülere sahip iki Xalia'dan, güçlü Xalialar çıkardı. Güçlü Xalialar, şehirleri yönetirdi. Güç için ya da barış için evlilikler kurulurdu. Nixsus güçlü olmalarına karşın, henüz Nix'in tamamına sahip olmayan, büyük olsa da okyanus ortasında bir kara parçasına sıkışıp kalmış bir şehirdi. Nix'in diğer şehirlerini de bünyelerine katmak ve Zenith'in Nix yarım küresine tamamen hükmetmek istiyorlardı. Nixsus dışındaki güçlü şehirlerden biri olan Amorsus'un da Nixsus ile işbirliği kurması, onlara yarardı. Yıldat'la arasındaki evlilik ihtimali de böylelikle doğmuştu. Amorsus, bunu yapmasını adeta emretmişti. Nixsus'un gözünde, onlara bağlılıkları ifade edecek ve güçlerin birleşeceği anlamlarına gelen bu evlilik, Amorsus'un gözünde, başta Amorsus'un casusu olsa da onlara ihanet eden Gölge ortadan kalktıktan sonra Nixsus'un Yıldat sayesinde kontrole alınmasını sağlayacaktı. Böylelikle Karam'ın veliahtı Veyla ve Nixus'un Gölge'den sonra geriye kalan kralı Yıldat'ın evlenişiyle, bu iki büyük şehrin de yönetimi dolaylı olarak Amorsus'a geçecekti. Veyla'nın Nix'i de, kimin nereyi yönettiğini de umursadığı yoktu ama benim de bu karmaşada çözmek istediği birkaç derdi vardı tabii. Karam'ı ne kadar yönetmek isterdi, bilmiyordu ama babası Drithar'ın yönetmesini istemediğinden de emindi. Orayı henüz ne babasının ne Amorsus'un haberi olmasa da ondan sökerek alacak ve yıllardır hapsettiği annesini geri alacaktı.

Acelesi ise, evlendikten sonra girip çıkabilecek olsa da Nixsus'ta yaşamayacak oluşlarıydı. Gölge'nin kesin kararıydı. Yıldat aracılığıyla böyle bildirmişti. Güçler birleşecek olsa da bu evliliğe pek güvenmediği için, Veyla'nın bir zehir gibi aralarında olmasını istememişti. Yaşamak ve Drithar öldüğünde yönetmek üzere Karam'a dönmelerini istemişti fakat Veyla'nın istediklerine ulaşabilmesi, görevlerini yerine getirmesi için burada olması gerekiyordu. Evlilik gerçekleştiğinde, çoktan Gölge'nin Amorsus'a teslim edilebilecek kadar yenilmiş olması lazımdı. Bunu yaparken hâlihazırda onurlu bir adam olmayışıyla tanınan Yıldat'ın da abisiyle aralarında zaten güçsüz olan bağı kırması lazımdı ki, onu korumamalıydı. Tüm bunları içlerinde yapabilirdi. İçlerinde ise, onların evliliğe kadar sorun çıkartmaması için alıkoydukları esiri ya da ortağı olarak kalabilirdi. Amorsus, esiri olmasını emretmişti ama Veyla ortakları olmayı amaçlıyordu. Onları dostlarına düşman edip güçsüz bırakırken bir de babasına düşman etmesi gerekiyordu. Tek başına, babasına ihanet edip annesini geri alamazdı. Yıldat ile, Karam geleneklerine göre bir sonraki Elys yağmurlarında evleneceklerdi. Önceleri, Karam'da önemli kimselerin evlilik törenlerinde, yılda iki kere yağan Elys yağmurlarının dolduğu kadehe kendi kanlarını akıtan çiftin birbirlerinin kadehlerini içişiyle kutsanırdı evlilikler. Bölgedeki yağmurların kara ölümü getirdiğinden beridir yağmur suyuyla yapılamayan bu tören, Yıldat ile Veyla'nın ölümsüz olmaları sebebiyle yıllar sonra yeniden yapılabilecekti. Siyah ölüm, ölümsüzleri öldüremiyordu.

"Bu evlilik vaadi, sahteydi. Öyle değil mi?"

Veyla "Hayır." dediğinde inanmıyor gibi alayla baktı. "Yıldat'la evleneceğim."

Her ne kadar tek seferde gördüğü gibi aptal olduğunu fark etse de, Amorsus'un emirlerinden biriydi. Nixsus halkının Gölge'den sonra yönetilmeye ses etmeme ihtimali olan tek kişi, Gölge'nin kardeşiydi.

Gölge "Herhangi birinin bunu söylemesi beni şaşırtıyor." dedikten sonra hiç de kadına benzemeyen Valdris'e baktı. "Yıldat'la evlenir miydin?"

Valdris hafifçe sırıtıp "Tercih etmezdim." dediğinde bakışlarını Erya'ya çevirdi. "Sen?"

Erya başını onaylamaz bir şekilde salladığında Ash'e baktı. Ash Veyla'nın onu tanıdığından beri ilk defa sırıtıp "Benim bu evrende evlenmek isteyebileceğim tek isim var." dedi. Veyla'nın bakışları Gölge ile Ash arasında dolaştı. Gölge, Ash'in açık ilanı aşkına sadece sırıtıp bakışlarını yeniden Veyla'ya çevirdi.

"Anlaşma yapıldığından beri seninle karşılaşmayı ve 'Kendine niye bunu yapıyorsun?' diye sormayı planlıyordum."

Yıldat, görünüşü itibariyle çekici bir adamdı. Sadece bir kere görmesiyle birlikte Veyla'ya aşık gibi davranmasına katlanabilecek olsa da eğik bükük karakterine ve sinir bozucu bakış açılarına katlanmak güç olacaktı. Yine de, çoğu kadın onunla evlenmek isteyebilirdi. Sadece büyüsüyle değil, soyadıyla da güçlüydü. Gölge, pek kardeşinden haz etmiyor olsa gerek abartıyordu.

"Sizden biriyle evlenmeliydim. Sen de pek hoşuma gitmedin."

Gölge hafifçe güldüğünde Veyla onu egosundan vurmak istedi. Öyle alayla gülmüştü ve öyle bunun olabileceği ihtimaline inanmıyordu ki. Hakkı vardı, oldukça ilgi çekici bir adamdı, Nix yarım küresinde en güçlü Xalia'ydı ve şu ana kadar beğeni dolu bakışlarıyla onu izlemeyen herhangi bir kadınla rastlaşmamış olmalıydı. Veyla'nın da gözlerinin beğenebileceği biriydi fakat, neyse ki duyguları çocuk yaşında büyülü bir Gayzer'de sonsuza kadar ondan gitmişti.

Amorsus'un ilk planı bizzat Gölge ile evlenmesi, ondan hamile kalmasi ve onu yok ettiklerinde veliahtıyla birlikte şehri bizzat yönetmesiydi fakat Gölge, babasının teklifini kabul etmemişti. Bu sebeple şu an karşısında zaten sahip olduğu belli olan egosu daha da parlıyordu.

Sırıtarak Erya'ya döndü. "Erya, sen miydin?" dedikten sonra "Yok..." deyip Valdris'e döndü. "Sendin, değil mi? Drithar'a, teklifini reddettiğimi ileten." derken bakışlarını Veyla'ya çevirdi. "Kırılmamanı umut etmiştim ama neyse ki bu reddedilmişlikle baş etmek için kendine bir yol bulabilmişsin."

Veyla hiç bozulmadan sırıtarak "Pişman olmuşsun gibi gözüküyor." dediğinde Ash, yerinde rahatsızca kıpırdandı. Veyla aralarında duygu bağı olduğunu sanmıyordu ama takıldıkları kesindi. Duyumlara göre, halkının tek tedirginliği, Gölge'nin soyunu devam ettirmemesiydi. Herhangi bir evlilik yapacağı düşünülmüyordu. Gölge de esasen bir Azrit olduğu için ölümsüzdü, diğer yetenekleri de ölümsüzlüğünü taçlandırıyordu ama günün sonunda henüz kimse deneyememiş olsa da onun da azurit taşıyla ölebileceği düşünülüyordu. Öyle bir ihtimalde, varisi olmalıydı.

Bakışları kadının üstünde gezindikten sonra dudağını 'Bilmem' der gibi büküp yeniden gözlerine baktı. "Fena durmuyorsun ama..." dedikten sonra özür diler gibi ellerini birbirine yasladıktan sonra yeniden sandalyeye indirirken sırıttı. "Ben mor sevmem."

Saçları ve gözleri yetmezmiş gibi siyah büstiyeri, şortu ve postalında da mor detaylar vardı. Elinde direkt mor eldivenler vardı. Ash mahvetmemiş olsaydı, ceketini de görmesini, moru sevmediği için beni beğenmeyişine biraz daha yardımcı olabilmeyi isterdi.

"Ve tabi, benden çalanı ve bizden birini öldüreni de..." dedikten sonra ilk defa ciddileşti.  "... hiç sevmem."

Sandalyeden kalktıktan sonra kadına yaklaşmaya başladı. "Şimdi, evlilik vaadinizi bozup seni öldürmemem için saniyelerle savaşacaksın. Umarım uzatmadan konuşabiliyorsundur. Burada ne işin var?"

"Beni öldürmezsin. Babamla karşı karşıya gelmektense, olabildiğince dostun tutmaya çalışırsın."

Bacakları hafif aralık, düşünür gibi gözlerini kısarken ellerini birbiriyle kavuşturmuş bir şekilde kadının önünde dikiliyordu. Birkaç saniye düşünürmüş gibi yaptıktan sonra gevşek bir şekilde sırıttı. "Bu arada haber vermeyi unuttum. Sadece beş saniyen vardı..." dedikten sonra ellerini 'tüh' der gibi kaldırıp iç çekti. "Ve bitti."

Veyla alayla gülerken gözlerini devirdi ve başını onaylamaz bir şekilde sallayıp bakışlarını kaçırdı.

"Tanıştığıma memnun oldum Veyla Aldar."

Veyla "Kardeşinin müstakbel eşini öldürebilir misin gerçekten?" derken yeniden ona baktı. Hafifçe aralarındaki manafet cama, kadına doğru eğildi. Camda parmaklarıyla ritim tutarken sakin bir şekilde "Bir gün gerekirse..." deyip bakışlarını elinden, kadının gözlerine çevirdi. Yamuk bir şekilde sırıtıp "Kardeşimi de öldürebilirim." dedi ve cama son kez vurup eş zamanlı olarak sırıtışını genişletti ve geri çekildi.

"Tüh. Beni öldüreceğini de söyledin. Sizden çaldığım şeyin yerini öğrenmek için ölümle tehdit edemeyeceksin artık."

Önemli değil, dermiş gibi hafifçe başını sallarken gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Bulur, yeniden geri alırım."

Veyla sırıtmasına rağmen sessiz kaldığında elini hafifçe kaldırdı ve 'görüşürüz' der gibi parmaklarını salladı. Bakışlarını Thal'a çevirdi. "Olayı neymiş?" deyip çenesinin ucuyla kadını gösterdi. Kadını nasıl öldürebileceğine karar vereceklerdi sanırım.

"Dediğim gibi, ölümsüz olduğunu kendi gözlerimizle gördük ama Drithar'ın kızı olduğuna göre Azrit değil. Yine azurit taşıyla deneyebiliriz."

"Büyüsü neymiş?"

Thal "Tam olarak..." dedikten sonra bilemediği için başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Net bir cevap bulamadım. Büyüsünün ne olduğunu pek çözebilen yok sanırım. Uğursuz kelebek, diyorlar. Nix tarafında çok düşmanı var ama henüz ondan kurtulabilen yok. Drithar bile pek yanında tutmazmış. Ayak işlerini çözermiş hep. Öldürülmesi gerekenler, paketlenmesi gerekenler falan."

Hepsinin bakışları yeniden kadına döndü. Kadın hafifçe omuz silkti. "Evet. Büyüm, uğursuzluk."

Erya "O nasıl bir büyü?" diye söylenirken Ash de sinirle inledi. "Bence büyüsü, sinir bozmak. Öyle profesyonelce yapıyor ki, güçlü bir büyücü olmalı."

Veyla, Ash'e bakarken hafifçe güldü. "Şaka da yapabiliyorsun demek. Şakacı kişileri severim. Belki de iyi anlaşırız. Sen de benim bir arkadaşımı öldürürsün, ödeşiriz."

Ash de sırıtıp "Ben seni öldüreceğim direkt." dedi. Veyla iç çekip "Bir gün ölürüm belki." dedikten sonra bakışlarını Gölge'ye çevirdi. "Ama bugün değil."

Gölge, keyifle "Rekabetçi havan hoşuma gitmiyor değil. Cesedine bakarken 'inançları kuvvetli biriydi' demem dışında bir halta yarayacak mı, çok merak ediyorum." dedi.

Veyla alayla güldü. "İçten içe paçayı sıyırıp sıyıramayacağımı görebilmek için oyalanıyorsun."

Bacakları hafifçe aralık bir şekilde karşısında dikilirken kollarını göğsünde birleştirdi ve bu göğüs ve kol kaslarının daha belirginleşmesine sebep oldu. Yıldat'la sevişmek zorunda kalacağına, bu adamla sevişmeyi yeğlerdi ama... Olan olmuştu artık.

Sırıtıp "Ama artık çabalamaya başlamalısın." dediğinde Veyla "Son ana kadar bekleyeceğine söz veriyor musun?" diye sordu.

Gölge, kadının tam olarak ne demek istediğini anlayamasa da başını onaylar şekilde salladı. Sonucundan çekindiği hiçbir kararı yoktu anlaşılan. Veyla çenesinin ucuyla, sağında sıralanan kemerli duvarlardan gözüken arka kısma atılmış çantasını gösterdi. "Çaldığımı size geri vererek başlasam?"

Gölge, kadına bakmayı sürdürürken sırıtışı azalmış bir şekilde başını hafifçe Valdris'e çevirdi. "Çantasına bakmadığınızı söyleme sakın."

Valdris "Baktık ama yoktu bir şey..." dedikten sonra Thal'a işaret yaptı. Thal hızla çantaya gitti. Veyla Gölge'ye keyifle bakmayı sürdürdü. Çantası açıldığı gibi özgür kalan büyülü kelebeklerinin mor ışıkları Gölgelerin vücutlarının soluna yansırken hepsinin bakışları kelebeklere döndü. Gölge alayla gülerken "Lunan da mı var?" dedikten sonra kollarını çözdü ve alaylı bakışlarını kadına çevirdi. "Kelebekler?"

Veyla, Gölge'nin hayvanının çok daha korkutucu ve en azından büyük gözüktüğünü duymuş, biliyordu ama küçümsememeliydi. "Onlar da benim gibidir." dediğinde adamın kaşları kalktı. Veyla dilini sırıtışında gezdirdikten sonra adamın, kendisini tabir ettiği gibi "Fena değillerdir." dedi.

Adam alayla 'vay be' dermiş gibi kelebeklere baktı.

Ash "Ne yapacaklar, elini çözüp seni mi kurtaracaklar?" diye dalga geçtiğinde Veyla ellerini önüne getirip sandalyeden kalktı. Kelepçenin ve sandalyeye bağladıkları iplerin yere düşüş sesi geldiğinde hepsi bakışlarını Veyla'ya çevirdi. Veyla bileklerimi ovuştururken "Yok ya, onu ben hallettim." dedi.

Gölge'nin bakışları yeniden Valdris'e döndü. "Bağlayamadınız mı?"

Valdris iç çekip kadına baktı ama emin olamadı. "Gerçekten, bağlayabilmiştik ama..."

"Bugün neyi düzgün yaptınız çok değerli sayın sikik savaşçılarım? Çaldığınızı çaldırdınız, arkadaşını koruyamadınız, gücünün ne olduğu bile belli olmayan bir kadınla baş edemediniz. Belki de sizi öldürüp onu adamım yapmalıyım." dedikten sonra etrafındakiler mahcup bir sessizliğe büründüğü için bakışları manafet camın etrafını sarmış kelebeklere döndü.

Erya "Bunlar git gide artıyor mu?" dediğinde manafet cam tuzla buz olduğu gibi alandaki Veyla'nın kelebekleri dâhil tüm ışıklar kesildi.

"Ne yapıyor bu?"

"Dikkatli olun!"

"Gölge! Bir şey yapmayacak mısın?" diyen seslerin arasında Gölge'nin "Son ana kadar bekleyeceğime söz verdim." dedikten sonra güldüğü duyuldu. "O sıra ölmemeye çalışın çünkü ben kurtarmayacağım. Biliyorsunuz, sözlerini tutan onurlu bir adamımdır."

Valdris "Bence bugünkü hatalarımız yüzünden biraz dayak yememizi istediğin için geri duracaksın." dedi.

Gölge, "Cezanızı benim kesmemi tercih etmezsiniz." dediğinde Ash "Kalp atışlarını duyabiliyorum mor kaltak. Nerede olduğunu biliyorum." diye homurdandıktan sonra omzuna konan kelebekle yerinden sıçradı. Veyla'nın kelebeği yeniden mor bir ışıltıyla yanmaya başladığında gözlerini ona yaklaşan Veyla'ya çevirdi. Hızını kullanarak Veyla'dan önce davranmak amacıyla kadına yöneldi. Kelebeği yeniden ışığı kestiğinde ve Veyla sağa çekildiğinde, kalp atışlarını yeniden dinleyebilmek üzere duraksadı ama büyük kırmızı avizeyi saran kelebekleri aynı anda yeniden ışıldamaya başladığında Ash başını yukarı kaldırdı. Avize çoktan hareketlenmişti. Hemen altında olduğunu fark ettiği büyük avize kaçamadan üstüne devrildi. Şimdi sönseler de kelebeklerin ışıkları sayesinde nerede olduğunu birkaç saniyeliğine görebilen diğerleri kadına yönelmişti.

Veyla, dört yanını sarmaya çalışan taş duvarlardan çekildiğinde yeniden oluşan karanlıkta yolunu göremeden ilerleyen Thal, Valdris'in oluşturduğu taş duvarların arasında kaldı. Valdris "Yakaladım galiba." dediğinde yüzünün sağ tarafı omzuna konan kelebekle aydınlandı. Hemen ardından Veyla ensesine üflediğinde hızla kadına döndü. Veyla gülüp etraflarında toplanan kelebekler arasında ona bakarak el salladığında adam gücünü kullanmak üzere elini yeniden kaldırdı. Gücünü zihinden kullanamadığını fark etmek, Veyla'nın işini kolaylaştırıyordu. Bazı Xalialar gücünü yönlendirmek için uzuvlarına ihtiyaç duyardı. Bir kısmı kendisini geliştirerek eliyle yönlendirmeden gücünü kullanabilmeyi de öğrenirdi ama bir kısmı, bunu hiçbir zaman yapamazdı. Belki ileride bir gün Valdris elini kullanmadan gücünü yönlendirebilmeyi başarırdı ama şimdilik başaramadığına Veyla sevinmişti. Kelebekleri elini sarıp onu çekiştirmeye başladığında adam gözleri irileşerek engel olmaya çalıştı. Yüzlercesi eline dolandığında engel olamamaya başladığı kelebeklerin çekiştirmesiyle birlikte etrafında dönerek ilerlemeye başladı. Kelebekler döndükçe onu havaya, yüksek tavana kaldırıyordu. Veylalardan uzaklaşan kelebek ışıklarının altında Erya'ya göz göze geldiler. Henüz bir kelebek konmasa da ihtimaline karşı omuzlarını silkeledikten sonra kadına doğru koşarken elini havalandırdı. Veyla, Erya'nın gücüyle ilerlemeye başlayan dal ve sarmaşıkların çıtırtılarını duyarken dudağını büzüp yukarıyı gösterdi. Duraksayarak tavana baktığında kelebekleri Valdris'i yukarıdan bıraktı. Valdris hızla aşağı düşmeye başladığında Erya sinirle inleyip gücünü Valdris'in düşüşünü yavaşlatacak bir sarmaşık ağı oluşturmak için kullanmak üzere yönlendirdi. Gücünü yönlendirmekte geç kaldığı için aşağı doğru esneyen sarmaşıklar parçalanarak Valdris'in Erya'nın üstüne düşmesini sağladığında Veyla hafifçe güldü.

Kelebekleri Ash'in etrafına doğru kanat çarpınca ışıkları sayesinde görüşü arttı. Darbe yüzünden ya bayılıp anca kendine gelen ya da direkt ölüp yeniden canlanan Ash, avizenin altından çıkabildikten sonra üstündeki kırıkları sağa sola attı. Yüzü ve vücudundaki kırık parçalarını çıkardıktan sonra sinirli adımlarla Veyla'ya doğru yaklaşmaya başladı. Yaralarından kanlar akmıştı ama daha Veyla'ya varamadan hepsinin iyileşeceğini Veyla da biliyordu. Azritlerle baş etmek zordu.

Veyla'ya doğru koşarken hızına rağmen kelebekleri sırt çantasından bir azurit bıçağını almıştı bile. Ash yumruğunu kaldırdığında Veyla bileğinden tuttu fakat Ashdiğer yumruğunu karnına indirerek Veyla'yı neredeyse karşı duvara attı. Veyla, kelebekleri onadoğru kanat çırparken Ash'i oyalıyordu. Azritler oyalanmazdı. Hızıyla saniyeler içerisinde yeniden Veyla'nın yanındaydı. Bileğini tutup Veyla'yı ardına çevirdiği sırada Veyla kelebeklerin avucuna bıraktığı azurit bıçağını ardındaki Ash'in karnına sapladı. Ash acıyla inleyip kadını tutan ellerini gevşetmek zorunda kalınca azurit bıçağını geri çıkartıp hızla ona döndü. Dirseğini omzuna yaslayıp Ash'i de iterek ilerlerken sırtı duvara çarptığı gibi azurit bıçağını göğsüne sapladı. Ash'in gözleri irileşerek göğsüne indiğinde kelebekleri etraflarına toplandığı için Veyla, Ash'in yüz ifadelerini ve korkusunu rahatlıkla görüyordu. Omuzlarına yasladığı alt kolunu boynuna doğru çıkarıp baskıyla başını duvara yaslamasını sağlarken sırıttı. "Korkma, kalbine gelmedi." dedikten sonra yüzlerini yaklaştırırken "Ama unutma, ıskalamadım." diye fısıldadı. Ash'in vücuduna saplı bir azurit taşı olduğu için teni iyice solarken aralık dudakları arasında nefes almaya çalışarak Veyla'yı güçsüz bir şekilde ittirdi. Veyla, azurit bıçağını sertçe kadının göğsünden çekip yere yığılmasına müsaade etmek üzere geri çekildi. Ardına döndüğü gibi sırıtarak kendisini izleyen Gölge'yle karşılaştı. Geldiğini hızı sebebiyle kulağını uğuldatan rüzgârından da anlamıştı. 

Yerde azurit bıçağının etkisi geçene kadar debelenen Ash'e baktıktan sonra mavilerini yeniden Veyla'ya çevirdi. "Thal senin hakkında yeterince şey öğrenememiş."

Veyla "Aslında..." dedikten sonra omuz silkti. "Doğruları öğrenmiş. Benim olayım, uğursuzluk."

Gözleri etraflarında dolaşan kelebeklerdeyken alayla "Uğursuzluk?" diye sordu.

Veyla "Mesela..." dedikten sonra solunda yeniden güç kazanmış ve onlara doğru ilerleyen Valdris'i gösterdi. "Kılımı bile kıpırdatmayacağım."

Valdris'in sağ tarafındaki kemerli duvar saniyeler içerisinde parçalanmaya başlayıp üstüne devrildiğinde bedeni taşların altında kalırken acıyla inledi. Gücü, bizzat taşlardı ama eli de taşların altında kalmış, gücünü kullanamıyordu.

"Bana daha çok, şanslı gibi geldin."

Veyla "Kendime değil zaten..." dedikten sonra onunla birlikte adamın omzuna konan kelebeğe baktı. "Başkalarına uğursuzumdur."

Gölge elini omzuna götürüp kelebeği işaret parmağının üstüne alırken "Son ana geldik mi? Sıra bende mi?" diye sordu. Kelebeği aralarında kaldırıp saçtığı mor ışığın ardından Veyla'ya baktı.

"Beni öldürmek konusunda kararlıysan, evet."

Yerdekiler kendine gelip yeniden hareketleneceği sırada "Sıra bende." dedi ve geri durmalarını sağladı. İşaret parmağının üstündeki kelebeği hızla avcuna alıp ezerken rekabetçi bir sırıtışla "Elinden geleni yap." dedi. Veyla'nın kelebeğinın parçaları ışıkları ile birlikte avuçlarından elinin dışına sızdıktan sonra dışarıda yeniden tek bir vücut olduğunda adamın kaşları kalktı.

"İtiraf edeyim, bu zamazingon biraz etkileyici. Benim hayvanım da yapabilsin, isterdim." dedikten sonra omuz silkti. "Ama benimki direkt ezilemiyor."

Bakışları Veyla'nın sırıtışına indiğinde ışıklar söndü. Veyla adamın ardına geçtiği gibi, nefesini ensesinde hissetti. Gölge "Daha hızlı olduğumu unutma." dediğinde Veyla şaşırsa da güldü. Bir Azrit'ti. Onları oyalamadıkça ya da yavaşlatmayı başaramadıkça hızlarına yetişmek imkânsızdı.

Veyla, adama doğru döndüğünde gözleri yeniden mor ışıklarla aydınlandı. Etrafları mor bir ışığa büründüğünde arasında karşı karşıya duruyorlardı. Işık adamın gözünü alacak kadar arttığında anlık oluşan göz kapanması sonrasında gözleri yeniden aralandığında etrafında Veyla'nın sayısız yansıması vardı. Alayla gülerken kadını bulmak üzere yansımalarında gözlerini gezdirdi. "Bu olayın kelebeklerden de iyiymiş."

Veyla'nın sesi kulağına her yerden eşit bir şekilde ama birçok vücuttan çıkarken "Ben hala senin bir olayını göremedim." diye dalga geçti.

"Işık yüzünden, değil mi? Görüşümde kırılma yapıyor, zihnimi karıştırıyor."

Veyla'nın sesi ensesinden kulağına doğru giderken aslında karşısındaydı. Adam hafifçe başını ardına doğru çevirdi. Veyla dalga geçti. "Olayın bu mu? Gizemleri çözmek?"

"Düşmanın neler yapabileceğini bilmek, ne şekilde saldıracağına karar vermen için avantajlıdır. Özellikle de, senin gibi yeteneklerini hemen sergileyen biri karşısında."

Veyla "Nix'in en güçlü adamı için çok güvenilir adımlar atıyorsun." dediğinde adam sesin geldiğini sandığı sol tarafına döndü. Gözlerini ışık yüzünden açamıyordu. "Senin daha cesur olduğunu sanırdım."

Gölge, "Sadece seni rencide etmemeye çalışıyorum." derken gözleri kapalı bir şekilde sırıttı. Kelebekleri etrafını sardıktan sonra gözlerine, burnuna ve dudaklarına doğru hızla kanat çarptığında bir kısmı da ellerinden ve bacaklarından tutarak ona diz çöktürme çabasına girişti.

Veyla "Beni bu kadar düşünme." diye dalga geçti. "Genelde ihtiyaç duymam."

"Emin misin?"

Veyla "Ben senin gibi emin olduktan sonra harekete geçmem. Yaşar, görürüm." dediğinde adamın başı tam olarak kadının olduğu yöne döndü ve gözlerini araladı. Mavi gözleri, güçlerini kullanmaya başladığını gösterir şekilde büyüyle parlarken mor ışığa doğru yayılan kara bulut gibi gözüken sisi fark ettiğinde Veyla'nın bakışlarım kelebeklerine döndü. Mavi elektrikli cızırtılarıyla titremeye başladıklarında kadın güldü. Fena değildi.

Kelebeklerinin güçsüz kaldığını hissettiğinde gülüşü biterken kaşlarım çatıldı. Başına bir sancı girerken gücünü yönlendirmekte zorlanıyordu. Gücü tükeniyor gibi hissetmeye başladı. Kelebeklerini etkilemeyeceğini sandığı elektrik akımları teker teker yere düşmelerini sağladı. Yerden yeniden canlanarak kalkmalarını beklerken saçmaya çalıştığı mor ışığa rağmen kara bulutlar etrafını sarıyordu. Veyla'nın ışığına karşı, Gölge'nin karanlığı kazanıyordu. Kelebekleri yerden geri kalkmazken Veyla danefes alamamaya başladığında Gölge'nin gözündeki yansımaları da titriyordu. Işığını kullanamazsa, gördüklerini yanıltamazdı.

Gölge'nin vücudundan etrafındaki tüm yansımalarına elektrik akımları yol aldığında, yansımaları sönerken Veyla'ya çarpan elektrik, kadının vücudunu acıyla sarstı. Geriye tek bir Veyla, kaldığı için kadına doğru yöneldi. Kadın, nefes alamamak değil, adeta zehir olan bir hava soluyordu. Nefes aldıkça başına ve vücuduna sancılar giriyordu. Bedeni öne doğru düşerken ellerini yere yaslayıp destek almaya çalıştı. Yüzünün önünde yere yasladığı titreyen elleriyle üst vücudunu kaldırmaya çalışırken Gölge, yanında kırdığı dizlerinden birini yere yaslayarak oturdu. Bir elini havada duran dizine yaslayarak kadına baktığında kadın da yüzüne düşen saçlarının arasından bakışlarını adamın yüzüne çevirdi. Adamın sırıtışına, boğulur gibi bakarken yere yığılmamaya çalışıyordu. Gölge'nin gözlerindeki büyü parlaması söndüğünde Veyla'nın eli göğsüne giderken sonunda ciğerlerine akın edebilen havayı inleyerek soludu. Başındaki ve vücudundaki zonklamalar saniyeler içerisinde azalırken vücudu da yeniden güç kazanmaya başladı.

Gücü, Veyla'yı güçsüz kılmıştı. Bu muydu olayı? Bir Azrit olduğu için ölümsüz, hızlı ve kas anlamında güçlü olduğunu, yanı sıra fırtınalı bir hava durumu gibi havaya ve elektriğe yön verebildiğini sanıyordu ama bu yaptığı, başka bir şeydi. Gücü yüzünden darbe almamıştı, gücünü kullanmaya başladığı gibi Veyla'yı da güçsüz bırakmıştı.

"Yaşayıp gördün işte."

Geçtiği dalgasının ardından yeniden ayaklandı ve kadının başında dikilmeye başladı. Veyla yeniden güç kazandığı için yerinden kalkarken, hırpaladığı diğerlerinin de kendine gelip Gölge'nin ardına geçtiğini gördü.

Bakışları yeniden can bulan kelebeklerine döndü. Hızla kanat çırpıp ardına geçtiler ve daha az sayıya kadar indiler. Gerek gördükçe arttırıp azaltabiliyordu ama belli ki Gölge'nin karşısında ne kadar fazla olduklarının bir önemi kalmıyordu.

"Xaliaların gücünü sömürebildiğini bilmiyordum."

Gölge'nin kaşları kalkarken sırıtışında dişleri arasında dilini gezdirdikten sonra hafifçe güldü. "Yapabildiğim birçok şeyin arasında, güç sömürmek yok." dedi. Veyla'nın da kaşları kalkarken sessiz kaldı. Kendisine yaptığı şeyin bu olduğunu sanmıştı. Birçok Xalia ile dövüşmüştü. Çoğuna kılını kıpırdatması bile gerekmemişti. Kimse karşısında bu denli insan gibi hissetmemişti. Bir anda, özel bir yetisi kalmamış gibi olmuştu.

"Ama kelebeklerini ölümlü kılabildiğime göre, belki seni de kılabilirim." dedikten sonra elindeki ezilmiş kelebeği gösterdi. Yeniden can bulmadan önce, onun büyüsü etkisindeyken ve Veyla kendisinden geçmişken avucuna alıp ezmiş olmalıydı. Anlık oluşan güçsüzlükte kelebeğini öldürebildiyse, söylediği gibi Veyla'yı da öldürmenin bir yolunu bulabilirdi. Denemediği sürece bilemeyecekleri bir gerçekti. Kelebek öldürmekle, bir Xalia öldürmek farklıydı ama Veyla tabii ki adamın denemesini beklemeyecekti.

Avucundaki ölü kelebek parmakları arasında saniyelik oluşturduğu elektrik akımı sebebiyle toz olup avuçlarından kaydığında Veyla bakışlarını adamın gözlerine çevirdi. 

"Ölmemek için başka sebebin var mı?"

Veyla "Babam, Yıldat'la evleneceğim konusunda bir yanıltmada bulunmuyor." dediğinde adam başını hafifçe sağa yatırdı ve kaşları kalktı. "Onunla evlenmemi istiyor ama seni yanıtlamak istediği nokta, bizim Karam'ı yönetmek üzere dönmemizi istememesi. Bizim, burayı yönetmemizi istiyor."

Buraya kadar bile doğruydu. Henüz yalan söylememişti. "Seni ortadan kaldırmak istiyor." dediğinde adam güldü. Kısa sürede ve az çabayla bile neler yapabildiğini gördükten sonra, Veyla da gülüşüne hak verdi.

"Beni de bunu sağlamak için gönderdi, de ve beni iyice güldür."

Veyla, adamın egosuna gözlerini devirip kollarını göğsünde birleştirdi. "Beni burayı ve seni savunmasız hale getirmem için gönderdi evet ama ben ortadan kalksam bile yeni yollar bulur."

"Seni ortadan kaldırdığım gibi yeni yollarını da kaldırırım."

Veyla, "Bence, beni öldürmek yerine kullanarak direkt babamı ortadan kaldırmalısın." dediğinde hepsinin kaşları kalktı. Ash gülüp "Bir de bana, sen de arkadaşımı öldür, ödeşelim diyor çatlak kaltak. Babasını bile yem olarak önümüze atıyor, bunun değer verdiği bir arkadaşı da duyguları da yoktur." dedi.

Veyla kısa bir anlığına bakışlarını Ash'e çevirdi. "Evet, yok. Böylece senin gibi aptal duygularla hareket ederken hata yapmak zorunda kalmıyorum."

Ash gözlerini devirip yeni bir sinir krizine girmemek üzere ardına döndü ve birkaç adım uzaklaştı. Veyla da yeniden Gölge'ye baktı. Adam düşünceli şekilde bakıyordu. "Böylece, Nix'teki en güçlü diğer şehri de kontrol altına alırsın. Yıldat ile ben, orayı senin için yönetiriz."

"Kendi babana niye böyle bir şey yapasın?"

"Gerekirse bir gün kardeşini öldürebileceğini söylemiştin. Öylesine miydi?"

Sırıtıp "Değildi." dediğinde Veyla da sırıttı. "Benim de kendi babama bunu yapmam gerekiyor, diyelim."

Böylelikle Gölge babasını, Amorsus da Gölge'yi yok edebilecekti.

Kolları göğsünde birleştirip gözlerini kıstı ve düşünür gibi yaptıktan sonra diliyle 'tıh' sesi çıkartıp kollarını yeniden gevşetirken alayla sırıttı. "Ben seni öldürmeyi seçiyorum. Babanla karşılaşınca da, babanı öldüreceğim."

"Senin şehrindeyim Gölge. Senin krallığındayım. Yanlış bir şey yaptığımı görürsen, beni öldürürsün. Babamı öldürsen bile Karam, Nixsus'tan bir hayli uzak ve Nixsus okyanusun ortasında bir kara parçası. Karam'la toprak birliğin yok, olsa bile arada başkaca şehirler var. Orayı da birinin yönetmesi lazım ve eğer senin için oranın varisi ben yönetirsem, her şey daha kolay olur. Beni öldürürsen ise, babamı kandırarak yenmek yerine, onunla savaşmak zorunda kalırsın."

Gölge alayla "Seninle tanıştığımdan beri ilk defa ciddisin. Can derdi keyfini sildi sanırım." dediğinde Veyla iç çekti. "Ve sen hala ciddi değilsin." diye söylendi.

"Peki sen uğursuz kelebek..." dedikten sonra eli saniyeler içerisinde kadının boğazını sardı ve hızla kadını da geriye doğru iterek ilerleyişi kadının sırtının duvara çarpmasıyla son buldu. Adamın başparmağı kadının elmacık kemiğindeki mor kelebek dövmesinde gezindi. "... bana güveniyor musun?"

Veyla "Hayır." dediğinde adam sırıttı. "Güveniyorum, deseydin sana hiç güvenmezdim. Şimdiyse..." dedikten sonra omuz silkti. "Sadece daha az güvenmiyorum."

Sırıtıp elimi boğazındaki eline götürdü. Temasından rahatsız hissetmişti. Adamın elini boğazından çekmek istediğinde adam bunu yapmasına müsaade etti. "İlk kural, bana dokunma. Temas sevmem."

Gölge başını onaylar şekilde sallayıp burunları temas etmek üzere olana kadar yüzünü, kadının yüzüne eğdi. Temas etse, bu kadar yakın olmazdı. Alayla sırıtıp "Böyle nasıl?" diye sorduktan sonra kadının bakışlarına karşı güldü.

Kelebekleri adamın gözünü ışıklarıyla birkaç saniyeliğine aldığında gözlerini kapatıp geri çekilmek zorunda kaldı. Onun geri çekilmesiyle kelebeklerin ışıkları yeniden normale döndü ve etraflarında uçuşmaya devam ettiler. Adam sırıtıp tehditkâr bir şekilde baksa da yeniden gücünü kullanmaya kalkışmadı. "Ayrıca, kural belirlemeye başladın ama iki konuda seni aydınlatayım. Birincisi söylediklerin hakkında henüz karar vermedim. İkincisi..." dedikten sonra kapıya yönelmek üzere hareketlenirken "...burada kuralları ben belirlerim." dedi. Adamın baskısının çekilmesiyle kadının duvara yasladığı sırtı da duvardan ayırırken vücudunu Gölge'ye doğru sağa çevirdi.

"Ne kadar sürer?"

Kapıdan çıkmadan "Ne kadar istersem. Bu süreçte halkımdan hiç kimseye zarar verme..." dedikten sonra çıktığı kapının ardından seslendi.

"Ve Nixsus'un tadını çıkar!"

173

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!