BÖLÜM 20 - FİNAL -
Ve, on beş saat boyunca yazılmış bir bölümle, final bölümüyle buradayım. Öyle garip ki, zihnimde açtığım bir kurgunun defterini kapatmak... Umarım benim kalbime dokunabildiği kadar, sizinkilere de dokunabilir. Son kez okuyacağınız Seç ve Yaşa bölümü için,
İyi okumalar ^^
Bölüm şarkısı:
Ramsey Goodbye [extended] (from the series Arcane League of Legends)
**
Titreyen ellerimden düşen nottan aldığım gözlerimi solumdaki dolaba çevirdim. Yetersiz aydınlatma yüzünden karanlıkta kalan dolabın içerisinden cılız bir ışık beliriyordu. Dolabın içerisinde mum ya da gaz lambası olmalıydı. Önceden minik bedenlerimizi kolaylıkla örtebilen dolapta şimdi ikimizi de yer yok gibi görünüyordu. Orada mıydı? Hemen dolabın içerisinde... Önceden de olduğu gibi... Normalde ben de hemen yanında oturuyor olurdum. Kapalı dolabın ardında kalan kötülük gibi yavaş yavaş yaklaşacak mıydım ona?
Her ne kadar gelip yanına oturmamı dilemiş olsa da göz göze geldiğimizde ve o acı dolu gözlerine bulaşan başkalarının da acısını gördüğümde ona yakın duramayacağım şüphesizdi. Dolabın içerisinde Zeynep de dâhil olmak üzere, yüzlerce, belki de binlerce kişinin katili oturuyordu. Notlarından birinde 'katilim ama öldürmem,' demişti. Bu da kendi elini hiç kana bulamadığını gösteriyordu ama birçok kanın sebebi olmuştu. Ya benim onu ya da onun beni öldüreceğini söylemişti. Belki de eline bulaşan ilk kan ben olacaktım. Bu sefer gerçekten yıkaması gereken bir kan. Sadece ruhuna yapışıp kalan değil de bedeninde de iz bırakan...
Sessizliği sadece kulağımda zonklayan kalp atışlarım ve gürültü nefes alış verişlerim bozarken kuruyan dudağımı yalayıp telefondan Özgür'ün konumuna baktım. Bir hayli yakınlaşmıştı. Aşağıda hâlihazırda yazarın birçok kuklası varken, Özgür gelmese de yeterince korunmasız olacaktım ama Özgür'ün gelmesi, kaskatı kesilmiş vücudumun mümkünmüş gibi biraz daha kasılmasına sebebiyet veriyordu. Eğer doğruysa, aylardır, belki daha da uzun zamandır tacizine uğradığım bir adam, ilk defa kimliğini bildiğimin farkında olarak karşıma çıkacaktı. Bu, gerçekleri öğrenebileceğim ilk ve son an olabilirdi ama aynı zamanda yeniden yaşatmayı da tercih edebilirlerdi. Belli ki, iki hasta ruh yan yana geldiğinde, sınırları yoktu. Ve yine belli ki ikisi de çocukluğumdan beri beni tanıyorlardı.
Gözlerim merdivenlere döndü. Şimdi koşmaya başlasam, aşağıdaki adamları atlatabilir miydim? Ardımdan polisin de geleceğini tahmin ediyor olmalılardı ama dolapta hala bir hareketlilik yoktu. Eğer gitmezlerse, adamları da kendileri de yakalanacaklardı ama Özgür aksine, buraya doğru geliyordu, Sare ise doğru söylüyorsa, dolapta bekliyordu. Sanırım artık yakalanmak ya da yakalanmamak gibi bir dertleri yoktu. Belki de son kez oynadıkları oyunun ne olduğunu öğrenmek üzereydim.
Gözlerim merdivenler ile dolap arasında gidip gelirken her ne yapacaksam bir an önce yapmam gerektiğini biliyordum. Sare'yle yüzleşeceksem bile Özgür gelmeden yüzleşmeyi tercih ederdim, kaçıp gideceksem de yine Özgür gelmeden harekete geçmeliydim, yoksa bunu başarma şansım azalacaktı.
Bakışlarım, şimdi ağlayan bir çocuğu taşımayan tek kişilik yatağa döndü. Aynısı değildi ama korkutucu derecede benzemesini sağlayacak kadar detaylara vakıf biri tarafından seçilmişti. Yatağın bizzat sahibi tarafından... Mavi nevresim setinde gri çizgiler vardı. Şimdi o yatağa bakarken, dolabın içerisindeki canavarın da bir zamanlar çocuk, hatta acı içerisindeki bir çocuk olduğuna tutunarak öne doğru bir adım attım. Daha fazla ilerleyemeden donakalırken bakışlarım ayağımın altındaki gıcırdayan tahtaya döndü. Yanmış, neredeyse yıkılmış bir evde önceden varsa bile tahtalardan geriye eser kalamayacağı şüphesizdi fakat vardı. Belki de sonradan, bu odayı tamamlamak üzere döşenmişti. Gözüm ayaklarımdan solumdaki oyuncağa döndü. Şarkıyı söyleyen küçük kız çocuğunun sesi susmuştu. Şarkısı bitmişti. Bu vücudumda yeni bir korku dalgasının baş göstermesine sebep oldu. Sanki ölmüştü kız çocuğu, şarkısıyla birlikte hayatı da bitmişti...
Gözlerim yeniden dolaba döndü. O kız çocuğu ölmemiş, yaşadıklarını yaşatmak üzere dönmüştü. Ona yaşatanlara değil de, sanırım susanlara. Beni de hedef almasının başka bir açıklamasını göremiyordum. Belki de tüm insanlığaydı nefreti. Herkesi cezalandırmak istiyordu. Zamanında duyulmadığı kadar duyuruyordu sesini şimdi ama o duymuyordu artık, kurbanlarının sesini. Yaşadıklarımız beni kahraman olma çabasına, onu da canavar olma isteğine sürüklemişti. Aynı madalyonun, iki yüzüydük. Şimdi ise karşılaşmak üzereydik. Aylardır kovalıyordum onu. Belki de defalarca kıl payı kaçırmıştım onunla karşılaşmayı. Şimdi bizzat o çağırıyordu. Yine o, bir adım önde, çoktan geldiği oyununda bir piyon gibi oynamak üzere beni bekliyordu.
Kulağıma yeniden bir gıcırtı geldiğinde bir adım daha attığımı fark ettim. Sonra bir adım daha ve bir adım daha. Hızlanan adımlarımla dolaba doğru ilerlerken dikti başım fakat hızlıydı kalp atışlarım. Korkmamaya çalışıyordum ama tüm zerrelerimle korkuyordum. Bir katille karşılaşmaktan değil de... Eski bir dostla karşılaşmaktan, bir yandan yaşadığına sevinirken bir yandan da artık yaşamamalarını sağladığı canlara aynı anda üzülmekten...
Nasıl ki hızla yaklaştıysam, aynı hızla durdum dolaba vardığımda. Titrek nefes alış verişlerim kulaklarımı doldururken dolan gözlerimle hemen önümdeki dolaba bakarken yüzüm biraz acıdan, biraz korkudan buruştu. Ellerim dolap kapaklarına giderken kasılan vücudum yüzünden titriyordum.
"Her şey bitecek mi?"
"Bir gün. Bir gün sana söz veriyorum her şey bitecek. Biz de normal olacağız. Belki... Belki o zaman iki top dondurma bile alırız. Neyli istiyorsak. Sen neyli isterdin?"
"Ben... Sadece her şeyin bitmesini istiyorum."
Söz vermiştim. Tutamayacağımı, buna gücümün olmadığını biliyor olmalıydı. Ben de kötülerin mağdurlarından biriydim. Onun için canavar olmak istediğim doğruydu. Ona ve bize zarar vermek isteyen herkesin sonunun gelmesini istediğim, o adamdan zihnimde defalarca kez kurtulduğum doğruydu ama... Olamamıştım. Kötüler kadar kötü olamamıştım. Belli ki bilmiyordu, nefretinin bir parçası da bana aitse, demek ki gözündeki canavarlardan biri de bendim. Belki kurtaramadığım için değil ama... Söz verdiğim için.
Korkuyla nefesimi üflerken hızla dolabın kapaklarını açarak bir adım gerilediğimde ellerim hala dolap kapaklarındayken acıyla inledim. Gözlerim dolapta oturan tek gözü kopmuş oyuncak bir tavşana bakarken, kandırıldığımı düşünen vücudum güçsüzlükle öne doğru savruldu. Ellerim tek bir dolap kapağına tutunarak beni ayakta tutmaya çalışırken gözlerim hemen karşı hizamda, dolaba asılmış aynaya doğru kalktı. Kırık aynada gözlerim, gözlerimi bulduğunda gözlerimi kırpıştırdım. Dışarıdan bakarken varlığını anladığım gaz lambası, aynanın hemen üstüne yerleştirilmişti. Bu da cam kırıklarına rağmen aynadaki yansımamı ve yüzümdeki korkuyu net bir şekilde görebilmemi sağlıyordu. Aynanın alt kısımlarında kırmızı renk ile yazılmış yazıda gezindi kısılan gözlerim. Kan mıydı?
Hala anlamıyorsun, değil mi?
-Sare Karel
"Ne saçmalıyorsun?" diye bağırırken acımıştı boğazım. Hızla arkama dönüp sinirle ellerimi savururken gözyaşları eşliğinde "Neredesin?" diye bağırdım. "Yeter, bıktım oyunlarından!"
Odada deli gibi volta atarken saçlarımı çekiştirerek, odada, bir umut onu arıyor ve bir yerlerden çıkmasını bekliyordum. "Neredesin? Gel, bitsin artık tüm bunlar! Derdin ben miyim? Derdin intikam almak mı? Masumların da sonu oluyorsun. Görmüyor musun? Sen artık kurtarılması gereken değil kurtulunması gerekensin! Sen canavarsın!"
Masanın üstündeki tabaklardan birini alıp, binadan geriye kalmış duvarlardan birinin köşesine atarken "Yeter!" diye bağırdım. "Belki de ölmeliydin!"
Birkaç tabağı daha sertçe alıp parçalar haline gelmesini sağlarken hıçkırarak ağlayışlarım arasından "Sırf sen ölmedin diye daha kaç kişi ölecek?" diye bağırdım.
"Kaç kişi? Ben de mi? Beni de mi öldüreceksin? Neredesin? Çık ve yap o zaman! Gel, sonumu yaşat. Göz göze geleceğiz demiştin!"
Masa örtüsünün ucundan tutarak sertçe çekerken gerilediğimde masanın üstündekiler gürültüyle yeri boyladı. Masanın üstündeki gaz lambası ve mumlar da örtüye doğru devrilirken gözlerimin önünde örtünün farklı noktaları alev almaya başladı. Minik alevler yavaş bir şekilde yerdeki masa örtüsünde ilerlemeye başladığında sinirle yeniden dolaba döndüm.
"Korkaksın! Binlerce kişinin ardına saklanıyorsun! Benim bile karşıma çıkamıyorsun! Korkuyorsun, değil mi? Ne hale geldiğini görmemden korkuyorsun. Sen de biliyorsun, sen artık canavarsın! Ölmeliydin!"
Masa örtüsünde ilerleyen alevlerin, zemine yeni döşenmiş tahtalara da taştığını kulağıma gelen çıtırtılardan anlamaya başlarken umursamadan dolaba yöneldim. Dalga geçer gibi oyuncak bir tavşan bırakmıştı dolaba. Hem de benim oyuncağımı! Belki aynısı değil ama benzerini... O yangından sonra oyuncağımı da kaybetmiştim. Belki, ben değil ama oyuncağım eşlik etmişti o gün ona. Belki oyuncağımla kaçmıştı o karanlığını alevlerin bile aydınlatamadığı evden, hep birlikte kaçmayı hayal etmemize rağmen. Gerçekten benim oyuncağım, olabilir miydi?
Dolabın içerisinden sertçe aldığım oyuncağı görüş alanıma doğru kaldırarak doğrulurken gözyaşlarım görüşümün bulanık olmasını sağlıyordu. Sinirle inleyerek bir elimle gözyaşlarımı silerken titremeden tutamadığım oyuncağa baktım. Yıllar öncesindeki bir görüntüyü detaylarıyla hatırlamak zordu ama benim olayım buydu. Ben geçmişte yaşıyordum.
Hıçkırıklarım yeniden beni esir alırken oyuncağın kafası ve vücudunu ayırmaya çalışarak merdivenlere yöneldim. Benim ZıpZıp'ım değildi... "Ben de yaşadım bir sürü şey! Ben de oradaydım. Ben de! Ben böyle olmadım!"
Bacaklarım beni taşımakta güçlük çekse de odanın neredeyse önümde kalan yarısını esir almaya başlamış alevlere yönelip oyuncağı koparamadığım tavşanı alevlere attım. "Ben böyle olmadım! Benden ne istiyorsun? Ben sana ne yaptım?"
Tavşan alevlerin arasında yanmaya başlarken ellerim saçlarıma gitti. Gözlerim, bir yangına daha tanık olurken bu sefer yanan Sare değil, benim ZıpZıp'ım olmasa da ona içimin gideceği denli benzeyen bu oyuncaktı... Yaptığıma pişman olarak alevlere yöneleceğim sırada masayı saran alevlerin kulağıma gelen gürültülü çıtırtıları ve yüzüme vuran sıcak hava yüzünden başımı onaylamaz bir şekilde sallayarak geri çekildim. O gün beni tutanlar vardı ama biliyordum. Tutmasalardı da o eve giremezdim. O evden onu alıp çıkaramazdım.
"Ben de çocuktum!"
Geriye doğru adımlarken gözyaşları eşliğinde saçlarımı çekiştirdim. "Beni de mi suçluyorsun?"
Hızlı adımlarla gerilerken hâlihazırda güçsüz ve beceriksiz olan bacaklarım yüzünde geriye doğru düştüm. Hıçkırıklarım artarken ellerimle yerden destek alıp bacaklarımla zemini iterek gerilemeye başladım. "Ben de çocuktum!"
Dolaba vardığımı, kalçama çarpan dolabın alt tahtasından anlarken acele etmeye çalışan hareketlerim duraksadı. Gözlerim ardıma dönerken, saçlarım ıslak yanaklarıma yapışmış, görüşümde engeller şekilde gözlerimin önüne düşüyordu fakat görebiliyordum. O tanıdık dolabı ve beni bekleyişini... Alevlerin ışığı yüzüme yansırken tek istediğim şu dolaba girip kapıları kapatmaktı. Böylelikle alevler bana ulaşana kadar dizlerime sarılıp sonunda özgürlüğe kavuşmayı bekleyebilirdim. Yıllarca süren kusurlu bir zihnin ardından, zaten yaşamayı beceremediğim hayattan kendi tercihimle vazgeçebilirdim. Bedenim... Bedenimin ise ruhuma borcu vardı. Onca zaman ruhum, bedenime olanlar yüzünden bu hale gelmemiş miydi? Şimdi bir kez de bedenim, ruhum için dişlerini sıksa, olmaz mıydı?
Merdivenlerde koşuş sesleri duyduğumda, dolaba girme isteğim arttı ama bir yandan da biliyordum. Dolap... Hiçbir şeyi ardında tutamıyordu. Sadece, kötülük sana ulaşana kadar sana istediğin hayali kurabileceğin bir karanlık veriyordu. Belki de bu yüzden, artık karanlığı sevmiyor, hatta korkuyordum. Hayal kurmak istemiyordum. Güzel bir dünya resmetmek ve ummak istemiyordum. Dünya güzel falan değildi. Kocaman bir çöplüktü ve bazılarımız, daha değerli çöplerdi sadece.
Gözlerim, kim olduğunu görebilmek adına merdivenlere döndüğünde önce başını, sonra ise hızla ilerlediği için üst vücudunu ardından kata çıktığı gibi bana doğru dönen yüzünü gördüğümde yeniden yüzüm buruştu.
"Uzak dur!"
Yerimden kalkmakta beceriksiz olduğum birkaç denemeden sonra sonunda kalkabildiğimde, yanıma varmıştı. "Uzak dur iğrenç herif!" diye bağırarak onu ittirdiğimde o da "Dur!" diye bağırarak bileklerimi tuttu. "Dur, buradan çıkman lazım!"
Beni merdivenlere doğru çekiştirmeye çalıştığında var gücümle ondan kurtulmak isterken "Dokunma bana!" diye bağırdım. "Çek pis ellerini üstümden! Sen git, sahibin gelsin! Kime kuklalık ediyorsan, o gelsin!"
"Benimle gelmek zorundasın! Öleceksin, görmüyor musun?"
"Görüyorum!" diye bağırarak kollarımı çektim. Hızla birkaç adım geriye attıktan sonra korku ve gözyaşları içerisinde "Ben ölürsem, her şey biter mi?" diye adeta soludum. "Ben miyim en büyük derdi?"
Yüzünü buruşturup yeniden bana yöneldiğinde "Uzak dur!" diye bağırarak, odanın henüz yangınların ulaşamadığı noktalarına doğru ondan uzaklaştım. "Cevap ver, ben ölürsem her şey biter mi?"
"Evet!"
Sırtım duvara yaslanırken bu cevabı beklediğim şüphesizdi ama yine de duymak kalbimin sıkışmasına neden olmuştu. Bunu duymak, bunu yapmam için çok da ihtiyacım kalmayan bir motiveydi. Korkmuştum. Kuklalarından biri ilk defa önümde öldüğünde, hatta intihar ettiğinde onun beni öldürmesinden daha çok korkmuştum, kendime bunu yapmamı sağlamasından. İlk defa geçmiyordu aklımdan. İlk defa vazgeçmeyi düşünmüyordum bu hayattan ama son zamanlarda... Bu kitap ortaya çıkmadan önce sanki... Bir şeyler düzelecek gibiydi. İstemsiz bir şekilde gelişmişti bazı hayaller. İşime dair, Kıvanç'a dair... Sanki normal, kendim için bir hayat sürebilecektim artık.
"O yüzden, ölmeyeceksin!"
Yeniden bana yöneldiğinde "Bırak!" diye bağırarak soluma doğru kaçtım ama fazla ilerleyemeden kolları ardımdan vücuduma dolandı. "Benimle geleceksin, ölmeyeceksin!"
Yeniden "Bırak!" diye bağırdığımda vücudumu merdivenlere doğru çekmeye başladı. Engel olma çabam onu sadece oyalıyordu. "Benden ne istiyorsunuz? Bırak!"
Henüz yangının ulaşmadığı merdiven korkuluklarına tutunarak çığlık çığlığa "Çek ellerini!" diye bağırdım. Bir eli belimden, ellerimi korkuluktan çekmek üzere elime geldiği gibi elimi çekip dirseğimle yüzüne vurduğumda belimi tutan elleri de gevşerken eli acıyla buruşturduğu yüzüne doğru gitti. Ondan kurtulup hızla ardıma alevleri alacak şekilde döndüm. "Gelirsen, alevlere gireceğim!"
Elini, kanlar akan burnundan çekip de doğrulduktan sonra bana döndüğünde ellerini bana doğru kaldırdı. "Tamam, dur!"
"Ne yaptınız bana? Cevap ver. Anlat her şeyi!"
"Defne!" diye bağırdı etrafımıza bakarken. "Burada çok duramayız!"
"Anlat!" dedikten sonra aralık olan ağzımdan giren dumanlar birkaç kez öksürmemi sağladı ve rüzgârın dumanları sürüklemediği tarafa doğru dönerken Özgür'den uzak durmaya gayret gösterdim. "Dokundun mu bana?"
"Gel benimle!"
"Dokundun mu bana?" diye bağırdıktan sonra yüzümü buruşturduktan sonra yeniden aralanan dudaklarımdan çıkan ses, bu sefer kısıktı. "Bana ne yaptın? Aylarca her gece? Aramızda bir şeyler geçti mi?"
"Hayır."
"Yalan söyleme!" diye bağırdığımda yüzünü buruşturdu. Gözyaşlarımı sildikten sonra "Doğruyu söyle, bitti her şey! Bitti, sondayız. Görmüyor musun?" diye sordum.
Ellerini ensesine götürüp korkuyla yangının bize ne kadar yaklaştığını ve bize odada ne kadar az yer bıraktığına baktı. Merdivenlerin dibindeydik ve yangın merdivenlere de ulaştığında, buradan kurtulmak için tek şansımız aşağı atlamak olacaktı. Bana döndükten sonra kuruyan dudaklarını yalayıp korkuyla ve hızlı bir şekilde "Senin istemediğin hiçbir şey olmadı." dedi.
İsterik bir şekilde gülüp "Ben ne istemiş olabilirim ki?" diye bağırdım. "Ne yaptın? Uyuşturucu mu verdin bana? Ne yaptın, her gece ne yaptın? Sare mi yaptırttı? Bu kadar mı nefret ediyor benden? Onun yaşadıklarını yaşamamı mı istedi?"
"Gitmemiz lazım..." derken bir kolunu dumanları solumamak üzere kanayan burnuna kaldırıp birkaç kez öksürdükten sonra boşta olan elini uzattı. "Hadi, fazla zamanımız kalmadı."
Gözlerim dumanlar yüzünden acımaya başlarken, alışık olmadıkları bir his değildi. Günlerdir ağlamaktan kuruyan gözlerim, bu acıya alışıktı ama öksürüp durmamı sağlayan ciğerlerimin dumanlara pek de alışık olduğunu söylenemezdi.
"Ben öleceğim Özgür. Ölerek bile olsa bu oyunları bitireceğim. Sonumu sizin belirlemenize izin vermeyeceğim!" dedikten sonra ellerimi iki yanda açıp nerede olduğunu bilmediğim Sare'ye boğazım yırtılırcasına bağırdım. "Rahatlayacak mısın? Bu sefer alevlerin içerisinde ben kaldığımda, rahatlayacak mısın? Senin de beni kurtarmana izin vermeyeceğim! Kuklana izin vermeyeceğim! Sen de benim acımı çekeceksin!"
"Defne, lütfen!"
"Hayatımı yaşayamadım ben be!" derken artık bağıramıyordum. "Kendi yaşadıklarımı geçtim, seninkilerin acısını yaşadım ben! Sen de yaşa! Sen de benimkileri yaşa!"
Bana doğru yöneldiğinde hızla alevlere yöneldiğimde "Tamam, dur!" diye bağırdı. "Burada mı? Sare burada mı?"
"Evet." dedikten sonra yeniden bana elini uzattı. Dumanlar yüzünden mi bilmem, gözyaşları içerisindeydi. Korkuyordu. Beni getiremezse, kendisinin de gelmemesini mi söylemişti? Benim ölmemden mi korkuyordu, kendisinin ölmesinden mi? "Gel, benimle. Lütfen, gel!"
"Onun kuklası olduğun için mi? Neden bu kadar korkuyorsun?"
"Seni seviyorum!" diye bağırdı. Kaşlarım çatılırken "Ne?" diye sordum. "Seni seviyorum, sana aşığım! Lütfen gel."
"Ne aşkı lan?" diye bağırırken yeniden güç bulmuştu sesim. "Beni seviyorsun ve o ruh hastasının bana bunları yaşatmasına izin mi veriyorsun? Beni seviyorsun ve beni istismar mı ettin? Onca zaman?"
"Ben bir şey yapmadım!" diye bağırdıktan sonra hızla bana doğru atıldı. "Ölecek misin? Tamam! Benimle öleceksin!"
Korkuyla "Ne diyorsun?" diye solurken vücuduma sardığı kollarından kurtulmaya çalıştım. "Bırak!"
Yüzü boynuma gömülürken beni duvarla arasında bırakıp sıkıca sarılmaya devam etti. "Seni asla bırakmam! B planına geçiyoruz, birlikte öleceğiz aşkım!"
Kolları arasında olmaktan ve pis nefesinin tenime çarpmasından, yanmaktan daha çok korktuğum için kollarından kurtulmaya çalışırken hıçkırıklar arasında "Bırak!" diye bağırdım. "Bırak beni! Dokunma!"
Bırak şunu, direnme. O koruyamaz seni...
Boynumdan itmeye çalıştığım yüzü gerilediği gibi ellerimi göğsüne doğru çıkartıp onu ittirmeye devam ettim. "Bırak!" diye bağıracakken belimdeki ellerinden birini yanağıma getirip beni öpmeye başladığında gözlerim irice açılırken yüzümü buruşturdum. Kalbim korkuyla çarparken tüm gücümle onu ittirme çabam, titreyen vücudum dolayısıyla eli boş dönüyordu. Güçsüz kalmıştı vücudum.
O çok güçlü...
Beni duvarla arasına sıkıştırıp pis vücudu vücudumla temas içerisindeyken öpmeye devam ettiğinde dudağını sertçe ısırdım. Bir saniyeliğine bocalayan vücudunu sertçe ittirdim. O alevlere doğru gerilerken titreyen bacaklarım yüzünden düşmemeye çalışarak merdivenlere yöneldim.
Biz daha güçlüyüz...
Saniyeler içerisinde kolları yeniden belime dolandı. Beni kendisine çevirdiğinde "Bırak!" diye bağırarak yüzüne savurduğum yumruğa rağmen buruşan yüzüyle beni tutmaya devam ettiğinde dengemizi kaybettik. Sırtım sert zemine yaslanırken hemen yanımda neredeyse merdivenlere kadar gelmiş olan alevler, yüzümün sağ tarafının saniyeler içerisinde ısınmasını sağlamıştı. Alevler çok yakınımızdaydı ve yeni döşenmiş tahtalar, zeminin merdivene yakın olan kısmına döşenmemiş olsa gerek, sırtımda tuğlaları hissedebiliyordum. Bu durum yangının merdivene varmasını geciktiriyordu fakat engelleyemiyordu. Alevler hemen yanımdaydı ve alevlerden daha çok korktuğum şey ise üstümdeydi.
Değiliz... Kötüler hep en güçlüdür...
Ellerimi tutup başımın iki yanına yasladıktan sonra kaçırmaya çalıştığım yüzümde dudaklarımı bulup beni yeniden öpmeye başladı. Bacaklarımı kaldırıp ona tekme atarak üstümden atmaya çalışırken yeniden dudaklarını ısırarak yüzümü kaçırmaya çalıştım ama bu sefer canı ne kadar yanarsa yansın, bırakmıyordu.
Hıçkırıklarım ve çığlıklarım dudaklarıma kapanan dudakları yüzünden boğuk bir şekilde çıkarken ellerimi başımın üstünde birleştirip tek bir eliyle tutmaya başladı. Alevlerin bir an önce bize varmasını dilerken eli pantolonuma doğru yol aldı. Hıçkırıklarım dudaklarının bile örtemediği bir hal aldığında başını hafifçe geri çekti.
Bağırmaya gücü kalmayan sesimle "Bırak..." dediğimde "Birazdan beni isteyeceksin." dedi. "Sana kendimi hatırlatacağım. Beni hatırladığında isteyeceksin ve birlikte ölmeden önce son kez birbirimizin olacağız."
"Senden nefret ediyorum! Sizden nefret ediyorum!"
Dudakları boynuma eli ise pantolonumun düğmelerine yöneldi. "Beni seviyorsun..."
"Nefret ediyorum! İğrençsin!" derken debelenmeye devam ediyordum ama ben mi çok güçsüz kalmıştım, o mu çok güçlüydü bilmiyordum. Hangi acıdan, hangi imkânsızlığa kaçmaya çalışacağımı bilememiştim. Alevlerin sıcaklığından yüzümü kaçırabilsem de vücudumun sağ tarafı acımaya başlamıştı. Bir yandan da vücudum böyle anlarda teslim olmaya alışmıştı. Sanki ne yaparsam yapayım, son aynı olacakmış da boşuna çabalıyormuşum gibi yeterince güç bulamıyordum. İçten içe kötülerin kazanacağını da bedenime bir iz daha bırakılacağını da biliyor gibiydim...
"Lan!"
Özgür'ün beni tutan elleri gevşeyip de başı boynumdan merdivenlere doğru kalktığında hayal kurup kurmadığımı bilmeden "Kıvanç!" diye bağırdım. Özgür'ün vücudu üstümden saniyeler içerisinde eksildiğinde titreyen ellerimle yeri tutmaya çalışarak doğruldum. Ellerim gibi titreyen vücudumda sırtımı merdiven korkuluklarına dayarken görüşümü saran dumanların ardındaki hareketlilikle olanları anlamaya çalıştım.
Zihnim olayları idrak etmeye çalışırken çıkan boğuşmada Kıvanç'ın sesini ve küfürlerini duyabiliyordum. Kıvanç'ın varlığından gitgide emin olurken "Kıvanç!" diye bağırarak yerden kalktım. İnsan kendi için güç bulamıyordu ama sevdikleri için bulabiliyordu. Dumanların ardında ne olduğunu göremezken seslere doğru yöneldim.
"Defne! Aşağı in..." diyorken cümlesi, acıyla inlemesi yüzünden kesilmişti. Korkuyla yeniden "Kıvanç!" diye bağırdım. Hiçbir şey göremiyor, anlayamıyordum. Dumanların arasından arada beliren vücutları alevlere doğru yönelmişti. İkisinden de canlarının yandıklarına dair sesler geliyordu.
Yeniden ağlamaya başlarken alevlere yöneleceğim sırada boğuşma sesleri bir silahın ateş ettiğine dair sesin kulaklarıma varmasıyla birlikte sona erdi. İrkilerek sıçradıktan sonra irileşen gözlerim eşliğinde yerimde donakaldım. Dumanların arasındaki hareketlilik hızla bana yöneldiğinde istemsiz birkaç adım gerilerken yeniden öksürüp yaşlı gözlerle yaklaşanı görmeye çalıştım. Özgür'ü görürsem, kaçmam mı gerekirdi yoksa bu sesi kesilenin ve vurulanın Kıvanç olduğunu mu gösterirdi? Eğer öyleyse kaçamazdım... Onu ardımda bırakamazdım...
"Lütfen..." diye solurken vücudumun özellikle sağ tarafının yanmak üzere olduğunu biliyordum. Oldukça sıcak hale gelen tenim acıyordu. Belki de henüz ağır derecede hasar almamış olsam da yanmıştı bile. Vücudumda da zihnimde de birçok his ve düşünce belirsizliği varken ayırt etmeye çalışmak zordu. Belki de eğer gelen Özgür'se, hemen şimdi alevlere atlamalıydım. Alevler içerisinde can vermeden önce şanslıysam, Kıvanç'ın bedenine ulaşabilirdim.
Kolu burnunda, öksürerek bana gelen bedeni, yakınlaştığı için seçebildiğimde "Kıvanç!" diye çığlık atarak ona yöneldim fakat Kıvanç kolumdan tuttuğu gibi beni başım ceketinin içerisinde kalacak şekilde kolunun altına alıp merdivenlere yönelmemizi sağladı. Merdivenlerden hızla indiğimiz gibi kapıya yöneldik. Kolları arasında öksürükler içerisinde kaldığımda hâlihazırda iflas etmiş olan bacaklarım da bize engel oluyordu. Kapıdan çıktığımız gibi duraksadık. Başımı ceketinin içerisinden çıkaracağım sırada beni birden kucağına alıp hızla ilerlemeye devam etti. Ceketinin yakalarını tutmaya çalışan ellerim ve göğsüne sığınmaya çalışan başım güçsüzlükle düşerken Kıvanç "Bitti!" diye bağırıyordu.
"Her şey geçti! İyi olacağız. Duydun mu? Defne! Aşkım beni duyuyor musun? İyi olacaksın! Sen benim hayatımsın, iyi olacaksın!"
**
Boğazımın acısıyla yutkunmaya çalışırken yüzüm buruştu. Kuruyan dudaklarımı yaladıktan sonra yanan gözlerimi güçlükle araladım. Gözüme ilişen beyaz bir perdeye kaşlarımı kaldırdıktan sonra baş ağrısı eşliğinde nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Kulağıma gelen sesleri ayırt etmeye çalışırken doğrulmaya çalıştığımda vücudum hızla buna pişman etti. Acıyla inleyip yeniden geriye yaslandığımda başucumdaki ayaklı kancaya takılı serum poşetini gördüm. Hastanede miydim?
"Defne? İyi misin?"
Perde hızla çekilip de gözlerime, ardından çıkan omzundan itibaren sağ kolu bandajlı olan sevdiğim adamı verdiğinde saniyeler içerisinde hıçkırarak ağlamaya başlarken ellerim ona doğru uzandı. Kıvanç "Şş, yanındayım bir tanem." dedikten sonra kollarını vücuduma sardı ama temas etmemeye çalıştığı yerler varmış gibiydi. Üst vücudumu çok kaldıramasam da olabildiğince göğsüne sığındıktan sonra ağlamaya devam ettim.
"Çok korktum..."
"Buradasın, güvendesin. Benimlesin."
"Kıvanç..." dediğimde saçlarımı öptü. "Bitti, o şerefsiz öldü."
Hıçkırıklarım artarken gözlerimi sıkıca kapattım. Ben hıçkırdıkça, iyileştirmek isteyen elleri vücudumda, öpücükleri ise saçlarımda dolaşıyordu. "O..." dedikten sonra bunu Kıvanç'la paylaşıp paylaşmamak konusunda emin olamadım. Bu şüpheye düştüğümde hapishanedeydi ve onunla paylaşamamıştım. Şimdi ise şüphelerimde haklı olduğumu biliyordum. O iğrenç herif, aylarca benden yararlanmıştı. Aşk, bahanesi ile. Bir de ruh hastası gibi benim de onu istediğimi dile getirmişti. Baygın ya da kendinde olmayan bir bedenin ses çıkaramaması, ona rıza gibi mi gelmişti?
Az daha, ilk defa hatırlayarak ama başıma geldiği gibi alevler yüzünden can vererek yaşayacaktım o anları. Kalbim korkuyla atıyordu. Kıvanç'ın güven dolu sığınağı altında olsam da hala tam olarak güvende hissedemediğim bedenim kaskatı kesilmişti. Ona söyleyip bir süre ağlamaya devam etmek istiyordum ama böyle bir bilginin, onu da neredeyse benim kadar sarsacağını biliyordum. Yine de kendime saklamakta güçlük çekiyordum.
"O iğrenç herif..."
"Biliyorum." derken ağlıyor olmalıydı, boğuktu sesi. "Anladım, biliyorum." dedikten sonra yatakta yanıma oturdu ve belimden destek vererek üst vücudumun doğrulmasını sağladı. Yaşlarla ıslanmış yüzünü boynuma gizlerken bana sıkıca sarıldı. Ağlayışlarım arttıkça, mümkünmüş gibi sarılışı da artıyordu.
"Geçecek. Sana söz veriyorum, her şey geçecek."
Sımsıkı tuttuğum omuzlarında tırnaklarım tenine batarken en azından hatırlamadığım ihtimaline tutunuyordum. Bedenim hala benim bedenimdi, izler hala orada bir yerlerdeydi ama hatırlamıyordum. Bu ise hiç yaşanmamış gibi hissetme isteğime yardımcı oluyordu. Hatırlasaydım, bu hayatı sürdürmek konusunda hâlihazırda güçlük çektiğim için her şey iyice karanlığa gömülecekti. Bir gün hatırlar mıydım? Belki her şey geçtiğini sandıktan sonra? Belki Kıvanç'la olan evimizde, bizi uyandırmak üzere yatağa atlamış olan çocuğuma sarılırken? Bir gün hatırlayıp henüz olmadığım, çocuk halimle bile olmadığım kadar mahvolur muydum?
"Ölmeyi düşündüm. Ölmeyi istedim..."
Elleri yanaklarıma gelirken kasılan vücudu yüzümü görebilecek kadar çekildi. Korkuyla bakan, ağlamaktan şişmiş olan gözleri ve yine korkuyla titreyen dudakları eşliğinde yüzünü buruşturdu. "Sakın... Sakın geçmesin aklından böyle şeyler."
Alnımı alnına yaslayıp gözlerimi kapatırken ben de yüzümü buruşturdum. Boğazımın acısı boğuluyormuşum gibi hissetmemi sağlarken ağlamaktan kısılan sesimle "Nasıl devam edeceğim?" diye sordum. Her seferinde bir inat devam ediyordum ama artık... Nasıl devam edecektim? Bu hayattan nefret etmem için daha ne yaşamam gerekiyordu?
"Birlikte devam edeceğiz. Duydun mu beni? İyi edeceğim seni, bana güven. Sana yemin ediyorum, her şeyi yeniden güzel kılacağım. Ben seni hiçbir yere bırakmıyorum, asla bırakmam."
Islanmış yanaklarıma sayamayacağım kadar öpücük bıraktıktan sonra yeniden alnını alnıma yasladı. "Asla!" dedikten sonra devam ettiği ağlamasında fısıldayarak ekledi. Sesi kadar güçsüz kalmış gibi omuzları da çökmüştü.
"Sensiz yaşayamam..."
**
"O şerefsizin ölmesi hiçbir şeyi bitirmiyor." diye mırıldanırken bir süredir cam sehpaya dalan bakışlarımı pencereden dışarıyı izleyen Kıvanç'a çevirdim. Araladığı perdeden dışarıyı izlerken, söylediğimle birlikte başını hafifçe bana çevirmişti.
Sare hala hayattaydı. Pisliğin söylediğine göre, dün akşam oradaydı. Belki aşağı katta, belki her zaman yaptığı gibi kuklası işi bitirirken dışarıdan izliyordu ama oradaydı. Kıvanç onu görmediğini söylemişti. Hatta geldiğinde aşağıda bekleyen adamların da olmadığını söylemişti. Ardımızdan gelen Nevzatlar da binada başka bir cesede rastlamamışlardı, çevrede de kimseyi bulamamışlardı. Sadece Özgür ölmüştü. Kıvanç bu konuda henüz ne gözaltına alınmıştı, ne de tutuklanmıştı. Henüz ifadelerimiz de alınmamıştı. Nevzat, olabildiğince bizi süreçten uzak tutmaya çalışıyordu. Eninde sonunda ifadelerimiz alınacaktı ve soruşturmaya dâhil edilecektik fakat gözaltına alınmamız ya da tutuklanmamız şu an en son isteyeceğimiz şeylerdendi. Kaldı ki, hem meşru hem nefsi müdafaaydı. Özgür benim için de, Kıvanç için de yaşam tehlikesi oluşturduğu bir anda öldürülmüştü. Yine de yeni salınmış olan Kıvanç, ve Kıvanç'ın salınmasının sebebi olan benim, hala yaralıyken hapishaneye düşmemiz tehlikesini göze alamamıştı Nevzat. Kıvanç salınmıştı çünkü polise verilen internet adreslerinin bana ait olduğu ortaya çıkmıştı. Henüz, içeriklere ulaşamayan, özellikle de Zeyneplerin söylediği özel sohbet grubu uygulamasına ulaşamayan polis, en azından şüpheli adresin bana ait olduğu deliline ulaşmıştı. Ellerinde kısıtlı ölçüde bulunan her delil, Sare'nin bizzat çabasıyla beni şüpheli konumuna düşürdüğü için bana dair tutuklanma kararı alınmak üzereydi. Nevzat'ın gücünün yetemediği durumlar vardı. Git gide, tüm bu olanların kitapla bağlantısını kabul etmeye başlıyordu hükümet. Halkın kayda değer bir kısmı ise çoktan kabul etmiş, kaosa sürüklenmişi. Olanların kitapla ilişiğini araştırmak ve cinayetleri soruşturmak üzere özel komisyonlar kurulmasına karar verilmişti. Ulusal bir güvenlik sorunuyla karşı karşıyaydı ve her şey için geç olmadan önce hükümet önlem almaya çalışıyordu.
Hükümetin de işi ciddiye alıp derin bir soruşturma ile olayı devralması neticesinde, Nevzat ve nüfuzu ile sürdürmeye çalıştığımız araştırmada ipler elimizden kaymıştı. Oklar bana dönmüştü. Tek umudumuz, o evin tapusundan bir şeyler çıkabilmesiydi. Sadece terk edildiği için de kullanılıyor olabilirdi ama eğer, aralarından birinin kendi mülküyse, belki bir şeyler çıkabilirdi. Artık Özgür de ölüydü. Bildiği her şey onunla birlikte toprağa gömülecekti. Dün karşıma çıkmaktan korkmuş olan Sare'nin verdiği sözünü tutmasını bekliyordum. Göz göze geleceğiz, demişti. Karşılaşacağız ve birimiz ölecek, kimin öleceğine ben karar vereceğim, demişti. İnsan kendini öldürmeyi seçmez herhalde, diye düşünmüştüm ilk birkaç saniye. Fakat seçebilirdi, aklımdan geçip duruyordu. Korkutmamak için dile getirmemeye çalışıyordum ama halim de iç açıcı olmadığından Kıvanç çoktan korkmaya başlamıştı. Gözü ve korumak isteyen elleri hep üstümdeydi. Özgür, ben ölürsem her şeyin biteceğini söylemişti. Biter miydi? Ortalık bu kadar karışmışken ve cinayetler, hatta toplu cinayetler git gide artarsa işler olağanüstü hal ilan etmeye gidecekken, başka çaremiz kalmamış olabilir miydi? Tek çare, Sare'ye ulaşmaktı ve Sare hala ulaşılmazdı. Benim tarafımdan bile... Ben ulaşamasam da onun bana ulaşabileceğini düşünüyordum.
"Yanmayan deliller incelenmeye alındı. Belki parmak izi, bir şey bulunur... Ya da şu sohbet kanalına ulaşılabilirse, bir şeyler çıkabilir."
"Yıllardır kendisini ölü olarak gösteren birinin parmak izinin kayıtlı olacağını sanmıyorum."
Karamsarlığım sonucunda pencereden dışarıyı izlemeyi bırakıp bana doğru ilerlemeye başladı. Müstakil, Sare'nin bizi takip etmedikçe ulaşamayacağını düşündüğümüz bir evin, salonundaydık. Etrafımız Nevzat'ın arkadaşlarınca korunuyordu. Sare'nin bize yaşatmayı planladığı son, ikimizden birinin, diğerini öldürmesiydi fakat o hile yaparak müdahale etmedikçe, birbiri için canını verebilecek iki kişiydik. Birbirimizi öldürecek değildik. Yine de farklı evlerde korunma altında olmamız gerektiğini düşünmüştü Nevzat, ablam ve Sanem. Biz ise istememiştik. Kıvanç direkt reddetmişti, ben ise sessiz kalmıştım ama halimi gören herkes, Kıvanç'tan uzak kalamayacağımı anlardı. Eğer her şeyin sonuna geldiysek bile, son anlarımı Kıvanç'la geçirmek isterdim. Özgür'ün bana yaptıklarını tam olarak bilmiyordu ablamlar. Bilmelerini de istemiyordum. Özellikle ablam, hamile bir kadının hayatını sürdürmesi gerektiği sakinlik düzeyinden bir hayli azıyla idare etmeye çalışırken, kalbini böylesine yaralayamazdım. O yüzden yanımda olmalarını da istemiyordum. Kıvanç'la baş başaydık, ara ara onlarla da haberleşiyorduk. Kimseye acımı gizleme çabası içerisinde olamayacaktım.
Doktorun söylediğine göre aynı zamanda alerjik tepki de vermiştim. Yapılan alerji testinde ahududuya alerjim olduğu ve maruz kaldığım, bu sebeple vücudumun güçsüz düştüğü söylenmişti fakat, ahududuya alerjim yoktu. Çok tükettiğim bir meyve değildi, alerjiler sonradan da gelişebiliyordu, alerjim geliştiyse bile dün akşama kadar öğrenemememin sebebi pek tüketmemem olabilirdi. Sare'nin kuklasının içmemi istediği meyveli şarapta, ahududu da olmalıydı ama bunun da Sare'nin benimle dalga geçtiği oyunlardan biri olduğunu düşünüyordum çünkü ahududuya alerjisi olan, Sare'ydi. Beni tedavi eden doktorun bile kuklası olduğunu göstermesi, alenen bir tehdit olmalıydı.
Koltukta yanıma oturduğunda kolunu omzuma atarken diğer eli bacaklarımı kendine doğru çekti. Bacaklarımı, bacaklarının üstünden koltuğun diğer tarafına uzatma çabasına yardımcı olurken başımı göğsüne yasladım ve kolları vücuduma sarıldı. Ne garipti. Bedenime defalarca kez istemeyeceğim dokunuşların değdiğini öğrenmiştim ama hala, Kıvanç'ınkilerden rahatsız olmuyordum. Aksine, sanki siliyor gibiydi izleri. Sanki o sevgiyle dokundukça, kötü izler azalıyordu tenimde. Yine de başka dokunuşlara korkak olmuştum yeniden. Yıllar önce terapiyle üstümden attığım korkum gibi, yine kimsenin dokunmasını istemiyordum. Bana sarılmaya çalışan ablamdan bile uzak durmaya çalışmıştım. Sadece Kıvanç'ın dokunmasına müsaade ediyordum. Eğer Kıvanç'ın da dokunması, vücudumu titreten korkulara sebebiyet verecek olsaydı, sanırım Sare'nin bana attığı en büyük kazık bu olurdu. Bedenimi keyfince izler mezarlığına çevirmesinden bile öteydi, âşık olduğum adamdan, bu hayattaki son çaremden de uzak durmak zorunda kalmak...
Telefonum çaldığında iç çekerek sehpaya baktım. Kıvanç benim için sehpaya doğru eğilip telefonu bana uzattığında, Sare'nin annesinin ölmeden önce hasta olarak kaldığı hastanedeki kadının aradığını gördüm. Kaşlarım çatılırken telefonu açıp kulaklarıma götürdüm. Kıvanç'ın meraklı bakışları üstümdeydi.
"Efendim?"
"Defne Hanım, biri gelip Nilgün Hanım'a dair bir şey sorarsa haber vermemi istemiştiniz."
"Evet." derken gözlerim odada geziniyordu. Bir his kıpırtısı... Çok garipti. Vazgeçtiğimi, dünya yansa bile umurumda olmadığını düşünüyordum ama vazgeçmemiştim. Derinlerime kadar gerileyen savaşma isteği, baş gösteriyordu. "Ve?"
"Bir kadın gelmiş birkaç saat önce. Ziyaret listesini görmek istemiş, para teklif etmiş fakat bir şey göstermemişler."
"Kim? İsmini öğrenmişler mi?"
"Hayır, ismini bilmiyorlarmış ama... Kahverengi saçlı, kahverengi gözlü biriymiş. Sanırım, hamileymiş."
Yutkunduktan sonra "Kamera kaydından fotoğrafını çekip atabilir misin?" diye sordum. "Denerim ama kamera odasını boş yakalamak, biraz sürebilir."
"Tamam, bekliyorum." dedikten sonra telefonu kapatıp duyduklarımı Kıvanç'a anlattım. "Hamile, dedi."
Kaşları kalkarken hafifçe güldü. "Ablan olduğunu düşünmüyorsundur herhalde."
O sıra aradığım ablam telefonu açmayınca iç çekerek Kıvanç'a baktım. "Bu işi üstlenmesini istemiyorum. Sare'nin peşine düşmemeli. Öldürmek istemediği, çocukluk arkadaşı beni bile ne hale getirdi?" dediğimde yutkunma güçlüğü çektiğini ve bakışlarını kaçırdığını görüp ben de bakışlarımı kaçırdım. Benim bedenimde ve ruhumda açılan yara, onun da canını yakıyordu ama benim derdimle uğraştığı için bu durumun onun nezdinde ne acılara yol açtığını göz ardını ediyordu. Kolu yanmış olmasına rağmen, benim vücudumun sağ tarafımdaki ara ara oluşan yanık izlerine yanıyordu canı. Şimdi sargıların ardındaydı izler, diğer izlerim ise... Hayali izlerdi ve görünmüyordu ama o hepsini görebiliyor, hepsine sarılmaya çalışıyordu.
"Eminim ki Sanem'le, güvendedir." dedikten sonra içimi rahatlatmak için Sanem'i aradı. Hoparlöre alıp duymamı sağladıktan sonra telefonu kapattıktan sonra "Bak, içini rahat tut. Kendini düşün." dediğinde yeniden göğsüne sığındım. Saçımı öptükten sonra "Karanlığa gömülme. Bir aydınlık bulup çıkaracağım seni bu cehennemden." dediğinde iç çektim ve yeniden düzelterek ekledim. "Bizi."
Sanem'in kitapta bize yazıldığını düşündüğü iki sondan bahsetmesinin ardından da buna dair bir cümle kurmuştu ve ben yeniden, düzeltmiştim. Beni ön plana koyarak hareket ediyordu ama böyle yapması, beni daha da tehlikeye atardı. Anlıyor olmalıydı. Hayatla aramdaki bağ bir hayli azalmıştı. O bağ ise onun sayesinde duruyordu. Beni kurtarmak pahasına kendisini tehlikeye atarsa, sonuç itibariyle hiçbir şey değişmezdi. Sadece ardından gitmek için sarf ettiğim süre boyunca, olacak olanı geciktirmiş olurdu.
"Seçtim."
"Anlamadım?" diyerek yanağımı göğsünden omzuna doğru sürterek başımı kaldırıp ona baktığımda o da yüzüme doğru eğildi ve gözlerime bakmak ile yüzünü gülümsetti. Eli yanağımdayken başparmağı tenimi sevmeye başladı. Ona bakarken, her şeye rağmen gülümsediğime şaşırdı her zerrem. Gözyaşlarım bitmiş değildi. Dünden, hatta haftalardan beridir defalarca kez dökmüş olmama rağmen hala dolup duruyordu gözlerim. Eğer atlatabileceksem bile, uzun süreceğini biliyordum ama Kıvanç... Bana bunca şeyin arasında es verip nefes almayı hatırlatıyordu.
"Bir son seçtim."
Kaşlarım kalkarken göğsünden doğrulup "Neden?" diye sordum. Kitapta en son gördüğüm kadarıyla hikâyenin son seçeneklerinin olduğu kısımda kalmıştı. "Tüm bunlara inanmadığım zamanlarda okumaya başlamıştım. Sonra, sen okumayı bırakmanın bir çözüm olabileceğini söylediğinde bıraktım fakat Sıla yine de öldü ve eğer biz seçmezsek yazarın bizim için seçeceğini öğrendiğimde, ben seçtim."
Bacaklarımı kendime çekerken gözlerim yeniden dolmuştu. Ellerim yanaklarıma gidip de bakışlarım duvara kayarken "Sevdiğin tarafından öldürülmeyi seçtin." diye mırıldandım. Sessiz kalışı örtülü bir cevap olsa da, söylediğimden emin bir şekilde çıkmıştı kelimeler dudaklarımdan. Dolu gözlerimle ona dönerken yüzümü buruşturup "Niye söylüyorsun?" diye sordum. "Söylememeliydin! O bildiklerini, duyduklarını yapıyor sadece."
"Özgür, okuduğumu biliyor. Birlikte gördünüz." diye hatırlattığında yüzümü buruşturdum. Oraya birlikte gitmiştik. Benim suçumdu! Belki çok daha öncesinden biliyordu yazar ama o an öğrendiyse, benim suçumdu. Benim yüzümden haberi olmuştu!
Gözyaşlarına boğulduğum için yüzüme bastırdığım ellerimi nazikçe çektiği gibi "Neyi seçtiğini başka kimseye söyleme!" diye sıkkınlıkla sızlandım çünkü kabul etmeyeceğini ya da çoktan yaptığını tahmin edebiliyordum. Burukça gülümsediğinde yüzümü buruşturup "Kıvanç..." dedim.
"Söyledim. Birçok kişiye söyledim. Zeynep'e de söyledim."
"Niye? Niye duyması için uğraştın?"
"Niye o seçeneği seçtiysem, yine o sebeple." dedikten sonra beni kucağına çekip kollarını belime doladı ve alnını alnıma yasladı. "Sen... Sen ölme, diye."
Titrek ve ağlamam sebebiyle boğuk olan sesiyle "Kıvanç..." derken yanaklarına gitti ellerim. "Bize bunu asla yapamayacak... Ben asla seni öldürmem. O ne yaparsa yapsın, hangi hileye başvurursa başvursun. Sonunu yaşatamadığı tek hikâyesi bu kalacak bile olsa, yapamayacak."
"Eğer yapabilirse..." diye fısıldadıktan sonra ben itiraz etmeye hazırlanırken beni yavaşça öperek susturdu. Geri çekildiğinde dudaklarımız arasında birkaç nefes mesafe kalmıştı. "... senin ellerinden ölsem bile, tek düşündüğümün senin hayatta kaldığın olacağını bil ve asla unutma. Hayatta ve iyi olmanı istiyorum."
"Ben ise..." dedikten sonra gözyaşlarımız dudaklarımızı ıslatırken, biraz sonra ölsem bile hala dudaklarımda kalan hissinin beni gülümseteceği şekilde öptüm onu. "... sadece seninle olmak istiyorum."
Dudakları tekrar benimkilerle buluştuğunda vücutlarımız birbirimizi kaybetmek üzereymişiz de veda etmemiz gerekiyormuş gibi bir korkuyla temas içerisine girişmişti. Bu hayata gözlerimi kapatmadan önce yapmak istediğim birkaç şeyden biriydi, yeniden kolları ve temasları içerisinde hayat bulmak. Solan tenimi yeşertmesi ve temas ettikçe ölü hücrelerime can vermesi... Onca kötü ize rağmen, beni böylesine bir dünyanın da iyileşebileceğine ikna etmesi...
**
Kapı açıldığı gibi ayaklanırken bacaklarının üstünde tuttuğu çantayı omzuna astı. Nevzat'la göz göze geldikten sonra kapıdan çıkan kişilerin önünden geçmesini izlediler. Asistan, "Buyrun, Korkut Bey sizi bekliyor." dediğinde sabırsızlıkla bekledikleri kapıya yöneldiler. Korkut Bey'in odasına girdikten sonra arkalarından kapıyı kapatıp adamın masasına yöneldiler. Adam el sıkışmak üzere sandalyesinden kalkarken "Hoş geldiniz fakat asistanım söylemiş olmalı. Çift terapisi vermiyorum." dedi.
Nevzat ve Pınar, adam ile selamlaştıktan sonra masanın önündeki sandalyelere otururken "Çift terapisine gelmedik." dediler.
Psikolog Korkut Bey de sandalyesine oturduktan sonra ellerini masasının üstünde kavuşturup nezaketen gülümsedi. "Peki, size nasıl yardımcı olabilirim? Bugün, seans randevusu ayarlayamayacağımı, çalışma saatlerimin biraz önce odadan çıkan danışanımla gerçekleştirdiğimiz seansımızla birlikte son bulacağını asistanım aracılığıyla da ilettim telefonda ama, çok ısrar ettiğinizde açıkçası aciliyeti merak ettim."
Pınar huzursuzca kıpırdanıp gözlerini Nevzat'a çevirdiğinde Nevzat derin bir nefes alıp "Kendimiz için gelmedik." dedi.
Korkut Bey "Çocuğunuz için mi geldiniz? Çocuğunuz dışarıda mı bekliyor?" diye sordu. Pınar araya girince psikolog Korkut Bey'in gözleri Pınar'a döndü. "Biz... Eski bir danışanınız için geldik."
Adam anlayamayarak kaşlarını kaldırdığında Nevzat "Eski bir danışanınıza dair sormamız gereken birkaç şey var." dediğinde Korkut Bey ardına yaslanırken başını onaylamaz bir şekilde sallayarak "Maalesef." dedi. "Hasta, terapist ilişkisi içerisinde, öğrendiğim herhangi bir bilgiyi size aktarmam mümkün değil."
Nevzat polis rozetini çıkartıp masaya koyduğunda adam rozete baktıktan sonra yeniden başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Mahkeme kararınız var mı?"
Pınar araya girip "Biliyorum. Ben de avukatım, sır saklama yükümlülüğünüz var fakat siz de biliyorsunuz ki istisnaları da mevcut. Mahkeme kararımız yok fakat... Sırrın saklanmasıyla hastanın kendisi ya da başkalarının yaşamsal tehlike olasılığı bulunduğu bir hal mevcut." dediğinde adamın bakışları, Nevzat ve Pınar arasında gezindi.
"Kimden bahsediyoruz?"
"Kardeşim..." dedikten sonra iç çekti ablası. "Defne Saraç."
"Tanıdık gelmiyor." dedi, psikolog burnunun ucuna kadar düşmüş gözlüğünü gözüne doğru iterken. "Kaldı ki söylediğim gibi, bu durum kanıtlanmadığı sürece herhangi bir bilgi paylaşımı yapamam."
Pınar'ın gözleri dolarken "Milli güvenlik söz konusu!" dedi. Adam hiçbir şey anlayamaz bir şekilde bakarken dışarıdan gelen çığlık ve üç el ateş sesi duyduklarında, psikolog tenezzül ederek pencereye koştu fakat Pınar ile Nevzat yerinden kıpırdamamıştı. Ne olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Artık sokaklar, eskiden olduğundan daha tehlikeli bir hal almıştı. Soruşturma derin bir hal almış, tüm olanların kitapla bağlantısına dair araştırma komisyonları kurulmuştu. Hükümet, bir süre gerekmedikçe dışarı çıkılmamasını, henüz sadece öneriyordu. İşler daha da kızışırsa olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan edilebileceği duyumları dolaşıyordu. Sadece kitap değil, kitabın oluşturduğu kaostan yararlanan herkes bu tehlikeli yangına bir odun atıyordu ve yangın giderek büyüyordu.
"Söylediğim gibi, size yardımcı olamam. " derken telefonuna sarıldı adam. Asistanını arayıp polise haber vermesi gerektiğini, sokakta bir cinayet işlendiğini söyledi. Telefonunu kapattıktan sonra bakışlarını Pınarlara çevirdi ve dilsiz uşağından kabanını çıkardı.
"Siz de evlerinize dönseniz iyi olur. Sokaklar artık pek tekin değil."
Pınar "Tüm bunlar onun yüzünden oluyor olabilir!" dediğinde kabanını giymek üzere olan adamın ilgisini çekmeye başlamışlardı. "Onun yüzünden ya da bir şekilde... Onun da parmağı olabilir."
Çantasından çıkardığı dosyayı inceleyebilmesi üzere doktora uzattı. Doktor duvar saatine baktıktan sonra yutkunarak yeniden dosyaya döndü. Bakışlarının en son durağı, ne kadar ciddiye alması gerektiğini bilemediği, gizemli misafirlerine döndü. Biri polis, biri avukat olduğunu söylüyordu. Geç olmuştu ve hal buyken geç saatlerde sokakta olmak istemiyordu. Onların da korkuyor olması gerekiyordu ama, kapısında bitivermişlerdi. İkisinin de gözleri endişeyle ve üzgünlükle bakıyordu.
Asistanını yeniden arayıp çıkabileceğini söyledikten sonra kabanını dilsiz uşağına geri koydu ve hızla sandalyeye oturdu. Kadının uzattığı dosyayı aldıktan sonra masasına yaslayıp gözlüğünü yeniden gözüne doğru itti. Sayfalar arasında hızla gözlerini gezdirirken, "Bunlar gizli belgeler olması gerekmiyor mu?" diye sordu. Kadın ve adam, sessiz kaldığında iç çekti. Gözlerini karartmışlar ve suç işlemeyi göze alıyorlardı. Savcı dosyasından örneğinin alınmaması gereken belgeler, şimdi inceleyebilmesi üzere ellerinin altındaydı.
Dosyayı kapatırken bakışları kadın ve adamda gezindi. "Bize yardımcı olacak mısınız?"
Sıkkın bir şekilde "Ne öğrenmek istiyorsunuz?" diye sordu. Bir süredir, ülkenin geldiği hale canı sıkılır bir haldeydi. Birinin kalkıp durumu düzeltebilmesini umuyordu. Hükümet bu konuda yetersiz kalmıştı ve git gide artan tehlikeli halin sonuçları, git gide artıyordu. Bir çözüm bulunması gerektiğini umuyordu ama bu çözüm yolunda onun da parmağı olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Sokağa nispeten güvende kalan evindeyken, televizyonda sorumluların yakalandığına dair haberi göreceğini düşünmüş ve ummuştu. Şimdi ise karşısındaki iki tedirgin insan, bu konuda yardım edebileceğini söylüyorlardı.
Kadın bunu söylemek zorunda kalmaktan bir hayli mutsuz bir şekilde yutkundu. Şüphelendikleri kişi, kardeşiydi. Tüm bunların onun başının altından çıktığını ya da parmağı olabileceğini düşünüyordu. Olanlar düşünülünce, hisleri doktorun tahmin bile edemeyeceği kadar karışık olmalıydı.
"Teşhisinizi."
Adam gözlüğünü saçlarına kaldırıp elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra derin bir nefes aldı. Gözlüğü yeniden burnuna indirirken sandalyesinden ayaklandı ve kitaplığına yöneldi. "Hangi zaman aralığında danışanım olduğunu biliyor musunuz?"
"Biz... Bir süredir görüşmüyorduk. Tam olarak bilmiyorum ama anladığım kadarıyla birkaç yıl önce bıraktı terapiyi."
"Bir bakalım..."
Bir süre kadar sonra ayakta hızlıca baktığı dosyalardan birini de kapatmak üzereyken dosyayı yeniden aralayıp son gördüğü isme baktı. "Defne Saraç mı demiştiniz?"
Pınar heyecanla ayaklanırken "Evet." dedi. Adam dosya ile birlikte masaya döndüğünde Nevzat da ayaklanmış, masaya doğru eğilmişti. Adam dosya poşetinden zımbalı sayfaları çıkartırken gözleri ilk sayfada yazılı olanlara takıldı. Gözleri kısılırken "Anımsıyorum." dedi. Anımsıyordu çünkü hayatında bir değişiklik yaşanmasına sebep olmuştu.
Sayfalar arasında gezinip doğru hatırladığına emin olduktan sonra "Evet." deyip masaya bıraktı. "Kendisine ulaşmakta güçlük çekmiştim. Rahatsızlığı uzmanlık alanım olmadığı için teşhiste bulunmakta da geciktim fakat sonrasında bu konuda da gelişmemi sağladı."
Pınar'ın parmakları, neredeyse tırnaklarını yemek üzereyken dudaklarında geziniyordu. "Siz... Yani, bir teşhiste buldunuz mu? Psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu düşünüyorsunuz yani... Travmaları vardı evet ama... Anksiyete gibi bir şey mi teşhisiniz? Yani... Tedavi ettiniz mi?"
Nevzat destek olmak ister gibi Pınar'ın koluna girerken onu yeniden sandalyeye yöneltti. "Bence oturmalısın ve konuşması için psikolog beye müsaade etmelisin."
Pınar bir yandan gerçekleri duymak, bir yandan da duyamayacağı kadar konuşmak istiyordu. Kalbi korkuyla çarpıyordu ve dosyaya eklenen yeni deliller ve son yaşananlar dolayısıyla şüpheye düşerek geldikleri psikolog kliniğinde, sandığı kadar veya belki de sandığından daha kötü bir şey duymak istemiyordu.
"Tedavi edemedim çünkü dediğim gibi uzmanlık alanım değildi. Bu konuda uzmanlaşmış bir meslektaşıma yönlendirdim. Akabinde, rahatsızlığı ilgimi çektiği için geçtiğimiz seneler içerisinde bu konuda da uzmanlaştım."
Pınar hala rahatsızlığı duymaktan korktuğu için soramazken, Nevzat ise süreci yönlendirmemeye çalışıyordu. Pınar'ın duymaya hazır olduğunda, soracağını düşünüyordu. Buraya hamile bir kadınla gelmenin hata olduğunu düşünüyordu ama bu fikir de aynı kadından çıkmıştı. Eğer Pınar, dosyanın avukatı olması sebebiyle öğrenip elde edebildiği bilgiler ile kardeşinin ruh haline ve geçmişine dair bilgilerini bir araya getirerek bu işin peşine düşmeyi akıl edemeseydi, Nevzat'ın aklına ölene kadar böyle bir ihtimal gelmezdi.
"Ama tedavi olmuş mu diye öğrenebiliriz." dedikten sonra telefonunu eline alıp Defne'yi yönlendirdiği meslektaşını aradı. Pınar'ın bacaklarını hızlı bir ritimle sallayarak oturduğu sandalyenin hemen yanında Nevzat, ayaktaydı ve elleri Pınar'ın kolundaydı. Kadın duyduklarından sonra bayılmasa iyi, diye düşünmeye başlamıştı çünkü oluşan gerginlikten ve adamın yüz ifadelerinden pozitif bir şey duyamayacaklarını anlamıştı.
Adam telefonu kapattıktan sonra yutkunarak masaya bıraktı. "Görüşmeye gitmemiş sanırım. Defne Saraç isimli bir danışan dosyasının olmadığını söyledi."
"Yani, her ne ise tedavi olmamış mı?"
Adam, bahsolunan kişinin ablası olduğunu öğrendiği kadının üzgün bakışlarına karşı dudaklarını sağ tarafa doğru kıvırıp yavaşça başını onaylamaz şekilde salladı. "Başka bir terapiste gidip tedavi olmuş olabilir tabii ama benim yönlendirdiğim terapiste gitmemiş."
"Peki..." dedikten sonra yüzünü buruşturdu. Bakışları birkaç saniyeliğine yanında dikilen adama döndükten sonra tedirgin bir şekilde Korkut Bey'e baktı. "Rahatsızlığı... Yani teşhisiniz neydi?"
Adam sıkkın bir nefes aldıktan sonra bakışlarını Pınar ve Nevzat'ta gezdirdi. Duyacaklarına pek hazır gözükmüyorlardı ama yine de söylemesi gerekiyordu çünkü şüphelerinde haklı olabilirlerdi.
"Dissosiyatif kimlik bozukluğu."
İkisi de aynı anda "Ne?" diye sorduktan sonra önce birbirlerine sonra yeniden Korkut Bey'e baktılar. Pınar yeniden sandalyeden kalkıp "Yani... Ne anlama geliyor?" diye sorduğunda Korkut Bey'in dudakları üzgünlükle kıvrıldı.
"Yani, çoklu kişilik bozukluğu. Genellikle yaşanan travmalar sonucu kişide her kimliğin kendine özgü adı ve kişisel özellikleri olabilen birden fazla kimliğin oluşması ile sonuçlanan zihin bölünmesidir. Kişide kafasının içinde konuşan veya yaşayan iki veya daha fazla insan vardır. Bu durum çoklu kişilik bozukluğunda hafıza kaybı, sanrılar veya depresyon gibi belirtilerin yaşanmasına neden olur. Bu durum gerçeklikle bağlantı kurmayı zorlaştırır. Çoklu kişilik bozukluğu zamanla kişinin eylemlerinden kopmaya hissine neden olarak duyarsızlığı da ortaya çıkarır. Kişinin kendi ile ilgili bilgileri hatırlamasında sorun yaşamasına sebep olur. Defne Hanım'ın benim tespit ettiğim bir kimliği daha var, fakat zaman içerisinde daha fazlasının oluşmuş olma ihtimali de mevcut. Böyle durumlarda her kimliğin kendine özgü bir adı, kişisel geçmişi ve özellikleri bulunur. Dissosiyatif kimlik bozukluğunda genellikle amnezi nöbetleri de bulunur. Kişide kafa karışıklığı ve başıboş dolaşma oluşabilir."
Pınar gözyaşları, Nevzat ise bir türlü birbirine bastıramadığı aralık dudakları eşliğinde duyduklarını hazmetmeye çalışırken onlardan yarım saat sürecek mesafe kadar uzakta, Defne ve Kıvanç neredeyse veda eder gibi birbirlerini öpüyorlardı. Defne'nin elleri Kıvanç'ın üstündeki kazağın uçlarına doğru geldiğinde dudakları ayrıldıktan saniyeler sonra Kıvanç'ın vücudundan çıkarttıkları kazaktan kurtuldular. Birkaç saniye sonra Defne'nin üstündekinden de kurtulmuşlardı. Dudakları yeniden kavuşmadan önceki saniyelerde birbirlerine gülümsemişlerdi. Defne'nin kolları, Kıvanç'ın boynuna dolanmışken, Kıvanç'ın elleri Defne'nin kalçalarının altına doğru geldikten sonra Defne'yi kucağına doğru kaldırdığında saniyeler içerisinde Defne'nin bacakları, sevdiği adamın beline dolandı. Yatak odasına doğru yol alırken Kıvanç'ın elleri, Defne'nin sırtı boyunca uzanan dövmenin üstünde gezindi.
"Birçok sebeple oluşabilir ama Defne Hanım'ın yaşadıkları özelinde konuşmak gerekirse, geçmişte yaşadığı cinsel ve fiziksel istismarlar dolayısıyla yaşadıklarını reddetme ihtiyacı onu, yaşadıklarının bir kısmının ve bazı anıların kendine ait olmadığına inanmaya itmiş. Zamanla bu kişilik bozukluğuna yol açmış ve Defne Hanım, aslında kendine ait olan anıların, çocukluk arkadaşı Sare Karel'e ait olduğunu düşünüyor fakat... Sare Karel diye biri gerçekte yok."
"Yani, Sare Karel aslında..."
"Evet. Sare Karel... Aslında Defne Saraç'ın ta kendisi."
**
"Bütün bunlar bittiğinde, ne yapmayı dilersin?"
Yatakta soluma doğru dönmüş bir şekilde Kıvanç'la sohbet ederken, Kıvanç da sağ dirseğini başının ilerisinden yatağa yaslamış, elini ise başının sağ tarafına yaslamış bir şekilde destek alıyordu. Sol eli ile sağ elim, sağ yanımızda ve hafifçe parmakları ile birbirini seviyordu. Gülümseyerek ellerimizi izlerken burnumdan derin bir nefes aldım.
"Bilmem..."
"Nasıl bilmem?" deyip parmaklarımızı kenetlediğinde gözlerimi, ela gözlerine çevirdim. Hafifçe kıvrılmıştı dudakları ve ısrarcıydı bakışları. "Söyle bir şeyler."
Açıkçası, hayal etmekte zorlanıyordum. Bütün bunlar bittiğinde hala hayatta olup olmayacağımdan emin değildim ama öyle güzel bakıyor ve merakla bekliyordu ki, bir şeyler düşünmeye çalıştım.
"Yani... Yazar tarafından henüz çalınmamış kurgularımı basmak isterim sanırım. Çalınmayanlar iyimser olanlar zaten... Neyse ki tümüyle travmatik ve dramatik kitaplar yazmamışım, yoksa bana hiçbir şey kalmayacaktı. Okunup okunmaması ya da satılıp satılmaması önemli değil ama... Rastgele bir kitapçıda, ismimin yazılı olduğu bir kitabı görmek isterdim. Sonra... Bir sahil kenarına gitmek isterdim sanırım. Böyle, güneşli, sıcak bir yaz akşamı. Ağustos ortaları gibi. Sezon kapanmak üzere ve güzel bir yazın son günlerinde güneş batmak üzereyken, seninle şarap içmek isterdim."
Gülümseyerek beni izlerken kaşları hafifçe kalktı. "Luna?"
"Luna yanımızda değilmiş meğer o akşam... Evimizde beklesin o. Yoksa sağa sola koşuşturur durur ve..." dedikten sonra gülerek onu öptüm. "Seni öperken dikkatimi dağıtır."
Cümlem bittiği gibi o da beni öptükten sonra mest olmuş bir şekilde "Evimiz?" diye sorunca hafifçe omuz silktim. "Sanırım artık sensiz uyanmak istemem."
Kenetli ellerimizi dudağına götürüp elimin üstünü öptükten sonra kalbine yasladı ve içten bir şekilde güldü. "Bu bir evlenme teklifi mi?"
Gülerken başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda birkaç tutam saçım yüzüme düşmüştü. "Değil mi? Evet, demek üzereydim ama..."
"Olmaz öyle..." diyerek elimi çektikten sonra gülerek yatakta doğruldum. "Erkeğin yapması gerekiyor böyle şeyleri..." diyerek yataktan kalkacağım sırada belimden tutarak beni kendisine çekti. İkimiz de gülerken saniyeler içerisinde üstüme çıktı.
"Evlen benimle."
Solur gibi söylediği cümle, gülüşlerimin gülümsemeye dönüşmesini sağlayıp parlayan gözlerine bakarken "Ama diz çökmedin..." dediğim gibi gülüp saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Başparmağı yanağımı severken "Çökerim." dedi.
"Yüzüğümüz de yok..."
"Alırım..." dedikten sonra beni uzun bir süre öptü. Derin bir nefes alır gibi sürdürdüğümüz öpüşümüz sonlandığında alnını alnıma yasladı ve fısıldadı.
"Yeter ki evlen benimle."
Kaşları kalkmış, merakla ve heyecanla cevabımı beklerken gözlerim yeniden doldu. Başımı yavaşça onaylar şekilde salladığımda gülerken "Evet demek mi bu?" diye sordu. Onun gibi gülerken ağlamak üzere olduğum için boğuk sesimle "Evet." dedim. Dudakları hızla dudaklarımı örttüğünde, gülmek için ara ara ayrılan dudaklarımız, birbirine kavuştukça hiç ayrılmayacakmış gibi bir bağ ile birbirine sığınıyordu. Hal buyken, geleceğe dair bir hayal kurmak güçtü ama illaki kuracaksam, bu Kıvanç'la alakalı olurdu.
Araba sesleri duyduğumuzda dudaklarımız birbirinden ayrılırken bakışlarımız pencereye döndü. "Nevzatlardır." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Kimsenin geleceğinden haberimiz olmadığı için vücudu hafifçe kasılmıştı ama yatak odasında baş başa geçirdiğimiz süre zarfında aradılarsa da duymamış olabilirdik.
Bana, eve gelmek üzere olan birileri olduğu için kısa süren bir öpücük daha bahşettikten sonra yataktan kalktı. Boxerını yerden alıp bacaklarından geçirdi ve kalçasına çekti. Pantolonunu da bacaklarından beline çekip düğmeyi bağladığı sırada ben de yataktan kalkıp üstümü giyiniyordum. Kazak salonda olduğu için üstü çıplak bir şekilde pencereye yöneldi.
"Evet, Nevzatlar." derken sakin gelen sesi "Ama..." dediğinde yeniden gerilmişti. "Başkaları da var."
"Bir şeyler mi buldular acaba?" diye düşünürken yatak odasında olan pantolonumu da giydim ve salona yöneldik. Yerdeki kazaklarımızı da alıp giyindikten sonra kapıya yöneldik. Kapıyı açtığımızda çalmak üzere olan Nevzat'ın yumruk haline getirdiği eli inerken bakışlarım gözlerine döndü. Gözlerini kaçırdığı sırada Kıvanç "Bir şey mi oldu?" diye soruyordu çünkü polis sayısı artmıştı. İyi gözükmeyen Pınar'a doğru hareketlendi elim. "Abla? İyi misin?"
Pınar elimi sımsıkı tutarken bakışlarını ardına çevirdi. Öyle gerilmiştim ki temas edip etmemeyi dahi önemseyememiştim. Nevzat'ın ardındaki bir adam, birkaç adım sola geçerek görüş açımıza girdiğinde nefesim sıkışırken kaşlarım çatıldı. "Siz..." dedikten sonra bir şey diyemedim.
Kıvanç "Beyefendi kim?" diye sorduğunda kuruyan dudaklarımı yalayarak ablama baktım. Niye böyle bir şey yapmıştı? Terapistimin burada ne işi vardı? Aralarından ismini bilen tek kişi, terapiye başladığım zamanlarda hala görüştüğüm ablamdı. Yaşadıklarım yüzünden görüşmem gerektiğini düşünüyor olabilirlerdi ama istemiyordum. Kimseyle dertleşmek istemiyordum. Sadece her şeyin bitmesini, o öylesine kursam bile anlattıkça kalbimin sıcacık olmasını sağlayan hayalin gerçekleşmesini ve Kıvanç'la şarap içmeyi istiyordum.
Adam Kıvanç'a elini uzattı. "Ben Korkut Piyader."
Kıvanç'la el sıkışmalarının ardından bakışları ve eli bana döndü. "Yeniden merhaba, Defne Hanım."
Kıvanç'ın bakışları bana dönerken "Siz tanışıyor musunuz?" diye sordu. Nevzat sıkkın bir nefes alıp "Bence içeri girelim." dediğinde "Hayır." dediğim gibi eve yönelen adımları duraksadı. "Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Kimseyle görüşmek istemiyorum. İyiyim ben, tamam mı? Kimsenin yardımına ihtiyacım yok. Bana sormadan böyle bir şey yapmaya hakkınız yoktu!"
Kıvanç'ı evin içine çekip kapıyı kapatacağım sırada Nevzat güç kullanarak kapıyı geri açtığında Kıvanç beni geriye, koruması altına çekerken "Ne oluyor?" diye sesini yükseltti. Nevzat polis rozetini çıkartıp gösterirken bakışlarını bana çevirdi.
"Defne kusura bakma ama bu bir arkadaş ricası değil, kolluk emri. Kapıyı aç."
Kıvanç "Ne sikim dönüyor burada?" derken ben de "Ne saçmalıyorsunuz be?" diyerek gözlerimi aralarında gezdirdim. Ablam gözlerini kaçırdığında Sanem'e baktım. Mutsuz, kızarık gözlerle bakıyordu.
"Bu sadece senin için değil Defne, ülke için."
"Ne?" dedikten sonra isterik bir şekilde güldüm. "Anlayamıyorum."
"Bizi içeri al, anlayacaksın."
Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda ablam içeriye doğru bir adım atıp ellerimi tuttu. Gözyaşları içerisinde "Lütfen ablacım." dediğinde kaşlarım kalktı. Korkuyla "Ne oluyor?" diye sordum.
"Konuşacağız."
Yeniden itiraz etmeyip kenara çekildiğimde korkan bakışlarım Kıvanç'a döndü. Kıvanç da gergin bir şekilde eve girenlere müsaade etti. Kapıyı kapattıktan sonra kolunu omzuma atıp saçımı öptü. Kulağıma doğru "Silahım yatak odasında. Bir sorun çıkarsa, ben 'şimdi' dediğimde ardına bile bakmadan kaçacaksın." diye fısıldadı. Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda "Yapacaksın." dedi.
Bakışlarım koltuklara yerleşen gergin insan topluluğundayken titrek bir nefes aldım. Kıvanç omzumdaki kolu ile beni de yönlendirerek hareketlendiğinde onu takip ettim. Karşılarındaki ikili koltukta yan yana oturduktan sonra "Ne?" diye sordum. "Neler oluyor?"
"Kıvanç, biraz konuşalım mı?"
Kıvanç, Nevzat'a baktığında aynı anda "Hayır." dedik. Bizi niye ayırmaya çalışıyorlardı? Pınar çaprazımda oturduğu tekli koltuktan uzanıp elimi tuttuktan sonra "Defne, kötülüğünüzü istemiyoruz. En azından bana güven." dedi.
"Burada konuşun. Buradayız işte, hep beraber konuşalım." dediğinde Kıvanç da "Buradan bir yere ayrılmam." dedi.
Nevzat iç çektikten sonra "Peki." diye mırıldanarak bakışlarını yanında oturan geçmişteki terapistime çevirdi. Terapist konuşmaya başlayacağı sırada Kıvanç "Ya da..." dedikten sonra yanımdan kalktı. Bakışları bana dönerken güven vermek ister gibi gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Yatak odasında konuşalım."
Nevzat da rahatlayarak ayaklandığında elim, eline uzanırken kaşlarım kalktı. Uzaklaşmasını istemiyordum. Ablamın beni tehlikeye sokacağı yoktu ama Kıvanç'ı sokabilirdi. Eğilip alnımı öptükten sonra istemsiz kapanan gözlerim geri çekildiğinde yeniden aralandı. Elimi bırakmadan önce hafifçe sıkıp "Sorun yok." dedi. Muhtemelen fırsattan istifade yatak odasındaki silahı almak istiyordu. "Hemen geliriz."
Başımı onaylar şekilde salladığımda Nevzat'la birlikte yatak odasına yöneldiler. Sırtımı koltuğa yaslayıp odada geri kalanları izlerken Nevzatları beklemeye başladım. Bulunduğumuz salona abartılı bir sessizlik ve gerginlik hâkimdi. Konu her ne ise ölürcesine merak ediyordum ama Kıvançlar dönmeden anlatmaya başlamıyorlardı ama neredeyse kalkıp bakacağım kadar uzun zaman geçmişti.
Yatak odasının kapısı açıldığında odadan ilk çıkan Nevzat'tı. Ardından Kıvanç çıkmadığında kaşlarım çatıldı. Ayaklanacakken Kıvanç da gözüktüğünde yeniden oturdum. Kapı pervazında, gözleri yerde, vücudu kaskatı kesilmiş bir şekilde duruyordu. Nevzat kolunu sıvazlayıp "Hadi." dediğinde ağır adımlar ile yaklaşmaya başladı. Göz göze gelmeye çalışıyordum ama bana değil, yere bakıyordu. Koltuklara vardığında önümden geçerken duraksadı. Sonunda göz göze gelebildiğimizde yutkunup "Kıvanç..." diyeceğim sırada yanıma oturdu. Kıpkırmızı gözleri, soluk teni, kalbimin daha hızlı çarpmasını sağlarken kaşlarım kalktı. Benim de istemsiz gözlerim dolmuştu. Onu ağlatan şey, muhtemelen benim de ağlamamı sağlardı, benimle ilgili olmasa bile. Kıvanç'ı ise, sadece benimle ilgili olan şeyler ağlatırdı zaten.
"Ne oluyor?" diye fısıldadığımda yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Kolları vücuduma sarıldığında kolları ile göğsü arasında sıkışmışken korkuyla yeniden sordum. "Korkuyorum. Ne oluyor?"
"Korkma." dedi ağladığı için boğuk sesiyle. Islak yüzünü, boynuma yaslarken yeniden "Korkma." diye fısıldadı. "Düzelecek her şey."
"Ama..." derken yüzünü görebilmek için kollarını vücudumdan çekmeye ve biraz olsun gerilmesini sağlamaya çalıştım. Yüzünü benden kaçırdığında ben de ağlamaya başladım. Ne oluyordu? Benimle alakalıydı. Ablamın da, ne duyduysa Kıvanç'ın da hali bu durumu özetliyordu. Hastaneden bazı test sonuçlarının çıkmasını beklemeden ayrılmıştık. Kan testlerimde kötü bir şey çıkmış olabilir miydi ya da... Ne olabilirdi ki? Terapistimi bile getirmişlerdi. Bana ne söyleyeceklerdi? Ya da... Tüm her şey, üstüme kalacak olabilir miydi? Belki de tutuklama kararı çıkmıştı... Zaten yerinde olmayan psikolojim daha da dağılmasın diye terapist eşliğinde söyleyecek olabilirler miydi? Hayır, hayatta değer verdiğim herkes şu an benimle bu odadaydı, birini kaybetmiş de olamazdım.
"Kıvanç..."
Derin bir nefes alıp yüzünü bana çevirdi. Sevdiğim adamı bana dair neyin bu hale getirebileceğini düşündükçe içim sıkışıyordu. Elleri yanaklarımı sıkıca tuttu. "Ben hep yanındayım. Ne olursa olsun. Tamam mı? Ben seninleyim. Seni çok seviyorum."
"Ama ne oluyor?" derken hıçkırmaya başlamama az kalmıştı. Kıvanç'ın elleri yanaklarımdan kollarıma indikten sonra güç vermek ister gibi sıvazladı ve bakışları terapiste döndü. Benim de bakışlarım, tüm oda gibi terapiste döndü. Koltuğun ucuna doğru kaydıktan sonra dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi yanaklarıma götürdüm. Ne duymak üzere olduğumu bilmiyordum ama korkuyordum.
"Defne Hanım? Sizinle son görüşmemizi hatırlıyor musunuz?"
"Neden?" diye sorarken kaşlarım çatılmıştı.
"Hatırlıyor musunuz?"
"Ben..." dedikten sonra ellerimi enseme doğru kaydırdım ve başımı eğip gözlerimi sıkıca kapattım. "Ben..." dedikten sonra ne diyeceğimi bilemedim. Görüşmeyi sonlandırmıştık çünkü bana istediğim kadar yardımcı olamamıştı. Başka biriyle görüşmek de istememiştim çünkü terapistle görüşmekten bıkmış, usanmıştım ve bana iyi gelmediğini düşünüyordum.
"Bana yardımcı olamamıştınız." derken başımı kaldırdım. "Ve seni birine yönlendirmiştim, bir meslektaşıma. Hatırlıyor musunuz?"
Yüzümü buruştururken "Evet." dedim ama şu an hatırlamıştım. Söylediği an ciddiye almamış olmalıydım çünkü kimseyle görüşmek istemiyordum.
"Fakat görüşmemişsiniz. Niye?"
"Çünkü istemiyordum ama bundan size ne şu an? Şu an... Niye bu konuyu konuşuyoruz?"
"Size ne söylediğimi hatırlıyor musunuz? Son görüşmemizde?"
"Bunun ne önemi var?" diye sinirle inledikten sonra saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. "Lütfen artık sorun neyse söyler misiniz? Kalbim çıkmak üzere."
"Lütfen cevaplayın, hatırlıyor musunuz?"
"Ben..." dedikten sonra hatırlamaya çalıştım. Kendi düşüncelerimi hatırlıyordum. Bana yardımcı olamadığını, olamayacağını düşünmüştüm. "Hatırlamıyorum." diye itiraf ettim. "Seneler geçti sonuçta."
"Peki... İlk görüşmemizi hatırlıyor musunuz? Bana Sare'den bahsetmiştiniz."
"Evet." diye mırıldandım. "Hatta her seansımızda Sare'den, Sare'nin anılarından bahsetmiştiniz. Defne Hanım. Bana bir çocukluk anınızı anlatır mısınız?"
Kahkaha atıp "Ne oluyor be?" diye sorduktan sonra bakışlarımı odadakilerde gezdirdim. "Bana bir seans mı ayarladınız? Hem de siz de buradayken? Sizin derdiniz ne?" deyip ayaklandığımda Kıvanç ellerimden tuttu ve o da peşimden ayaklanırken beni kendisine çevirdi.
"Kıvanç, bu saçmalığa dâhil mi oluyorsun? Siz deli misiniz? Ben sizden böyle bir şey mi istedim?"
"Defne..." dedikten sonra kuruyan dudağını diliyle ıslattı. "Bana âşık mısın?"
"Niye..."
"Bana âşık mısın?"
"Evet..." derken bile çöktü omzum. O bana hem güç, hem güçsüzlük veriyordu. "Çok."
"O zaman sana yalvarıyorum, otur şu koltuğa. Şu adam her ne soruyorsa cevap ver."
"Ama..." dediğimde beni koltuğa yöneltti. "Lütfen."
Koltuğa oturup stresle saçlarımı tek omzumda toplarken Kıvanç'ın yeniden yanıma oturuşunu izledim. Bacaklarımı kaygı içerisinde titretirken "Bir... Kız vardı. Saçları kıvırcık. Birlikte çiçek toplamıştık." dediğimde terapist başını onaylar şekilde salladı.
"Başka?"
Güçlükle nefes alırken "Babam... Babam yerde uyuyordu... Yani..." dedikten sonra gözyaşlarıyla güldüm. "Ölmüştü."
"Annen. Annen vardı o anıda değil mi? Hani koltukta oturuyordu."
"Evet." derken yutkunmaya çalıştım. "Annenin yüzünü, hatırlıyor musun?"
Kaşlarım çatılırken bakışlarım sehpaya düştü. Ben sessiz kaldığımda "Peki, annene ne olduğunu hatırlıyor musun? Annen nerede?" dediğinde yeniden terapiste baktım. Dilimi kemirirken göğsüm yanıyordu. Yeniden sessiz kaldıktan sonra elim kalbime gitmişti. Ne olmuştu sahi? O... Ölmüş müydü? Ben, yetiştirme yurduna düşmüştüm... Neden? Babam ölmüştü evet... Annem? Anneme ne olmuştu?
"Ben..." dedikten yüzümü buruşturup yüzümü ellerimin arasına aldım. "Stres yüzünden olmalı..."
Hatırlıyor olmalıydım. Böyle bir şey unutulamazdı! Hiç mi hatırlamamıştım? Stres yüzünden, ilaçlar yüzünden olmalıydı. Nasıl hatırlamazdım? Düşünmemeye çalıştığım doğruydu ama... Böyle bir şey unutulamazdı ki... Sare'nin her detayını hatırlıyordum. Ben... Ben kendi annemi mi unutmuştum?
"Annenin ismi neydi?"
Sırtımı koltukta geriye yaslayıp kollarımı birbirine sararken dolu gözlerle çaresiz bir şekilde dudak büktüm. "Annenin adını hatırlamıyor musun?"
Titrek sesimle "Hayır." diye itiraf ettiğimde başka biriyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Terapistin gözlerine bakmak bile yeterince zordu. Hemen yanımda Kıvanç'ın gözlerinin üstümde olduğunu hissedebiliyordum. Herkesin gözleri üstümdeydi. Kıvanç elini destek olmak ister gibi omzuma getirip iç çekti fakat bakışlarımı ona çevirmedim. Yüzündeki şaşkınlığı görmek istemiyordum. Benim de yüzümde şaşkın, çaresiz bir ifade olmalıydı. Annemin adını unutmuştum.
"Peki, Sare'nin annesinin adı ne?"
"Nilgün." dedikten sonra iç çektim. Bunu unutmuyordum.
"Soyadı?"
"Güzeldal."
"Peki, niye Sare'yle soyadları farklıydı?"
"Sare..." dedikten sonra ellerimle alnımı ovuşturdum. "Sare'nin annesi, Sare'nin babasından sona yeniden evlendi."
"Sare'nin babasına ne oldu?"
"Öldü." dedikten sonra bu söylediğimden emin olamadım. Öldüğünü hatırlıyordum, öyle söylemişti sanki. "Neden öldü?"
"Bilmiyorum." dedikten sonra gözyaşları eşliğinde burukça gülümsedim.
"Peki sen... Sare'yle tanıştığında, baban hayatta mıydı?"
Kaşlarım çatılarak yeniden sehpaya baktım. Başıma sancı saplandığında gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kıvanç'ın omzumdaki elinde başparmağı sever gibi okşamıştı. "Ben... Hatırlamıyorum."
"Sare'yle tanıştığında, annenle birlikte mi yaşıyordunuz?"
"Evet." dedikten sonra bu söylediğimden de emin olamadım. "Yani, öyle olmalı."
"Niye hep Sareler'deydin?"
"Çünkü... Biz arkadaştık. Yakın arkadaş."
"Nasıl tanıştığınızı hatırlıyor musun?"
"Bahçede, bizim bahçede karşılaştık. O yere düşmüştü."
"Peki ZıpZıp? Sana ZıpZıp'ı kim aldı?"
"Kimse..." dedikten sonra yutkundum. "Yerde bulmuştum..."
Kaşları kalkarken "Bahçede, öyle değil mi?" diye sordu. Ben dudağımın kenarını kemirirken konuşmaya devam etti. "Aslında Sare'yle tanıştığınız yerde buldun ZıpZıp'ı da, değil mi?"
"Evet." dedikten sonra sıkkın bir nefes aldım. "Sare'yle görüştükten sonra eve döndüğünü hatırlıyor musun? Ne yapıyordun? Nerede uyuyordun? Bana odanı tarif edebilir misin?"
"Ben..." dedikten sonra odamı düşünmeye çalıştım. Aklıma bir şeyler gelmediğinde kendimi bir yatağın içerisinde hayal etmeye çalıştım. Nerede uyuyordum? Nerede uyanıyordum?
Aklıma gelen detayları dile getirirken "Tek kişilik bir yatağım vardı. Mavi, gri bir nevresim seti... Bir de dolabım vardı. Başka bir şeyim yoktu." dediğimde "Peki Sare'nin odası?" diye sordu. Bakışlarım hızla terapiste dönerken titrek bir nefes aldım. "Sanırım kendi odamı hatırlamıyorum." diye itiraf ettim çünkü anlattığım oda, Sare'nin odasıydı.
"Arkadaşını bir yangında kaybettiğini sanıyordun. Bana o günü anlatır mısın?"
Ağlayarak "Niye yapıyoruz bunu?" diye sordum. Başıma ağrılar girmişti, terliyordum, nefes nefese kalmıştım. Hatırlamıyordum, kendime dair neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordum!
"Lütfen, anlat."
"Ben... Sare'nin annesi, Sareleri gördü. İşten erken gelmiş ve... Sare'nin üvey babası, Sare'yi..."
Kıvanç elini çekince bakışlarım ona döndü. Ellerini yüzüne götürüp sıvazlamadan önce yüzünü buruşturduğunu görebilmiştim. Derin bir nefes alıp yeniden terapiste döndüm. "Sare'yi yine taciz ediyordu. Yani... Sare'ye tecavüz ediyordu."
Odada sıkkın nefes alış verişler döndü. Yutkunarak terapiste bakmaya devam ettim. "Sen de mi oradaydın? Gördün mü? Tecavüz anını?"
"Görmedim." dedikten sonra yeniden kendi kollarımla vücuduma sarıldım. "Ama duydum. Yani... Sare'nin çığlıklarını, o adamın söylediklerini..."
"Tecavüz anından öncesini gördün mü?"
"Evet. Sare, günlüğüne bir şeyler yazıyordu. O pis adam geldi sonra..."
"Peki, sonrasını ne zaman görmeye başladın?"
"Ben... Bir süre sadece duydum. Sonra Sare'nin annesi benim bileğimden tuttu ve dışarı çıkarmaya başladı. Ev alev almıştı. Sare'yi de almamız gerektiğini söyledim..." dedikten sonra gözyaşlarımı sildim ama saniyeler geçmeden yeniden ıslanmıştı yanaklarım. "Duymadı beni. Sare'nin ölmesine neden olduğunu sanıyordum. Onu öldürdün, deyip durdum ama... Bizi kurtardım, dedi. Seni kurtardım, dedi. İyi bir şey yaptığını sanıyordu ama kızı içeride yanıyordu."
"Neden Sare'nin içeride olduğunu düşündün?"
"Çünkü... Yanımızda değildi ve onu gördüm... Üvey babasının yanında, baygın bir şekilde yatıyordu. Yangınlar... Ona doğru ilerliyordu."
"Peki ZıpZıp? ZıpZıp da yangında mı kaldı?"
"Evet."
"Nerden biliyorsun?"
"Onu gördüm... Adamın yanında..."
"Yani Sare'yi gördüğün yerde."
Bakışlarım yeniden terapiste dönerken hiçbir söylediğimden emin olamamaya başlamıştım. Titreyen dudaklarım eşliğinde sessiz kaldığımda başını onaylar şekilde salladı ve aramızdaki sehpaya bir dosya bıraktı.
"Bu kitaba dair soruşturma dosyasının bir örneği. Benim için inceler misin?"
Koltuğun ucuna doğru kayıp titreyen ellerimi dosyaya götürdükten sonra sehpada kendime çektim. Dosyanın sayfalarında gezinmeye başladım.
"Birçok delilin baş şüphelisisin. Katilin olduğunu iddia ettiğin her yerde, sen de vardın. Kimsenin giremeyeceği yerlerde, katilin notlarını buldun. Sadece sizin olduğunuz yerlerde, katil kurbanlarına sonunu yaşattı. Katilin olduğu yerlerde, senin de parmak izlerin bulundu. Katil, kitaplarında senin hikâyelerini kullandı. Katil, sana ait olan bir siteyi, kuklalarına ulaşmak için aracı olarak kullandı. Katil, her adımını öğrendi. Katil, her adımında senin önündeydi. Sanki sen ne biliyorsan, o da biliyormuş gibi. Her zaman katilin en ilgilendiği ve en vazgeçemediği oldun. Katil ya yanında olmanı, ya da karşısında durmamanı istedi ve karşısında durmayı seçersen, bunda zorlanacağını öğrendin. Bütün bunların, senin ölümünle biteceğini öğrendin. Katil kim?"
Pınarlar bildikleri ne varsa, terapiste anlatmıştı. Önümdeki dosyada gördüklerimden anlam çıkarmaya çalışırken bir yandan da terapisti dinliyordum. "Sare..."
"Peki..." dedikten sonra ellerini birbiriyle kavuşturup derin bir nefes aldı. "Peki, Sare kim?"
Kaşlarım çatılırken yutkundum. "İşte..." deyip omuz silktim. "Söyledim ya. Çocukluk arkadaşım."
"Katilin ininde, katilin kuklaları sana yol verdi. Sana bir masa hazırladıklarını söyledi. Dün, değil mi? Yirmi beş ocakta. Normalde kendi evinde olsa, senin kuracağın masayı... Öyle anlatmamış mıydın? Her sene yirmi beş ocakta, beş sandalyenin olduğu bir masa hazırladığını, hayatındaki travmalarda önemli bir yer kaplamış senin haricin dört kişinin oturduğunu hayal ettiğin sandalyelerde, onları yad ederken şarap kadehini 'şerefe' der gibi kaldırdığını söylememiş miydin? Sare için hazırlanan masada kaç sandalye vardı?"
"Beş..." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Seçilen alkol neydi?"
"Şarap." dedikten sonra titrek bir nefes aldım.
"O masayı senin için Sare mi hazırladı yoksa... O masa her sene yirmi beş ocakta hazırladığın masalardan biri mi?"
"Siz..." dedikten sonra ellerimle yüzümü sıvazladım fakat sakinleşemediğim için sinirle çektiğim ellerimi havada savuşturarak "Siz ne demek istiyorsunuz?" diye sordum. "Yeter artık! Hiçbir şey anlamıyorum. Niye bunları konuşuyoruz?"
"Orası, sana tanıdık gelmedi mi?"
Kaşlarım kalkarken anlayamayarak baktım. "Sare'ye ve annesine, öz babasından miras kalan o ev, sana tanıdık gelmedi mi? Sare'nin annesinin, Sare'nin üvey babasıyla evlendiğinde de yaşadığı ev orası. Sare'nin annesinin aleve verdiği ev. Sana tanıdık gelmedi mi?"
"Ben... Hayır. Orası..." dedikten sonra başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Hayır..."
"Tapusu sana ve Nilgün Güzeldal'a ait, Defne."
"Siz... Yeter... Siz, ne saçmalıyorsunuz?"
"Sare, sana yıkık dökük bir yerde, küllerin arasında göz göze geleceğinizi söylemişti. Sonra da o dolapta olduğunu. O dolapta kiminle göz göze geldin?"
"Ben... Kimseyle." dedikten sonra ellerimi acıyan ve boğuluyormuşum gibi hissettiğim boğazıma götürdüm. "Sare yoktu."
"Kim vardı?"
"Kimse yoktu."
"Ne vardı?"
"ZıpZıp... Yani... ZıpZıp'a benzeyen bir şey..."
"Başka?"
"Bir ayna..."
"Yani..." dedikten sonra derin bir nefes aldı. "Yani, kendinle göz göze geldin."
Yüzümü buruşturup "Ne demek istiyorsunuz?" diye sordum. "Dalga geçti işte benimle..."
"Dosyalara bakmaya devam et."
Ellerimi yeniden dosyalara götürürken bayılmak üzereymişim gibi hissediyordum. Zihnim kapanmak üzereydi. Öyle çok zorlanmıştı ve ağrımıştı ki, deliksiz bir uykuya yatmak istiyordum. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Dosyalarda gördüğüm görüntüleri anlayamayarak baktığımda terapist "Anlamana yardımcı olayım." dedi ve bakışlarımı ona çevirdim.
"Kamera görüntüleri. Sence de... Sana benzemiyorlar mı?"
"Ben..." dedikten sonra tekrar açık olan sayfaya baktım. Bir sonraki sayfaya baktığımda benzer bir fotoğraf daha gördüm. Bir sonrakinde de ve bir sonrakinde de... Benzerdi çünkü aynı kişi vardı. Aynı ve bana benzeyen bir kişi...
"Bu da bir oyun olabilir mi? Sare... Tüm her şeyi benim üstüme yığmaya çalışıyor. Tüm okları bana çeviriyor."
"Peki... Tüm oklar gerçekten seni gösteriyor olabilir mi?"
Gözlerim donakalırken isterik bir şekilde sırıttım. "Nasıl yani?"
"Geceleri, kendinden geçiyorsun. Nerede, ne şekilde uyuyakaldığını unutuyorsun. Sabahları güçlükle uyanıyorsun. Uykusuzluk belirtileri gösteriyorsun. Migren atakların, mor göz altların, kuru gözlerin, dalgınlığın, dalan gözlerin. Sanki geceleri çok az uyuyormuşsun gibi. Hafızanda silik olan parçalar var. Sadece geçmişe dair değil, günümüzde de. Gece Sanem'le telefonda konuştuğun bir anıyı, hatırlamıyorsun mesela. Ya da dışarıdan eve dönmene rağmen, nereden geldiğini, ne yaptığını hatırlamıyorsun. Düşüncelere dalıp kendinden geçtiğini düşünüyorsun ama, blog yazılarını geceleri yazıyorsun. Birçok blog yazın var, çoğunu uyandıktan sonra okuduğunu ve bir başkası yazmış gibi hissettiğini söylüyorsun. Sen roman yazıyorsun, blog yazılarını ise sanki başkası yazıyormuş gibi hissediyorsun, çünkü yazdığın anları hatırlamıyorsun, çünkü geceleri yazıyorsun."
"Ben... Anlamıyorum."
"Hastaneye kaldırıldığında ahududuya alerjin olduğunu ve maruz kaldığını öğrendin. Kimin ahududuya alerjisi vardı?"
"Sare'nin, ama..."
"Sare ile Özgür'ün yakın olduğunu düşünüyorsun. Tüm bunları birlikte yapmışlar, planlamışlar ya da Özgür sadece kuklası olmuş, tam bilmiyoruz ama yakın olduklarını biliyoruz. Sence Özgür'le Sare arasında ne var?"
"Bilmiyorum..."
"Ne gibi gelmişti sana?"
"Hastalıklı bir aşk hikâyesi ama... Özgür'ün..." dedikten sonra kusacak gibi hissettiğim için elim dudaklarıma gitse de derin bir nefes alarak midemi kontrol altına aldım. Kısık çıkan sesimle "Özgür'ün bana ilgisi vardı..." dedikten sonra yüzümü buruşturdum. İlgiden fazlası. Kaşları kalktığında dolu gözlerimle "Geceleri, evime giriyormuş." dedikten sonra göz ucuyla bile olsa Kıvanç'a bakmadım. Detayından bahsetmemiştim ama ne yaşadığımı biliyordu. Ben de detayları bilmiyordum gerçi, sadece nerede yaşandığını biliyordum. Artık ölü bir canavardan bahsetmek bile kalbimin hızla çarpmasını sağlamıştı. Ablama da bakmamaya çalışıyordum. Açıkçası, çoğunlukla terapiste bile bakamıyordum.
"Aranızda bir şeyler geçtiğini mi düşünüyorsun?"
Güçlükle "Benim rızam olmayan şeyler." diye düzelttim.
"Özgür bu duruma ne demişti?"
"Rızam olduğunu söylemişti. Benim istemediğim bir şey yapmadığını." dedikten sonra ağzıma kadar gelen kusma isteğini yeniden yutkundum.
"Sare'nin günlüğü sendeydi, değil mi?"
Başımı onaylar şekilde salladım. "Yangından kaçarken, o günlüğü nasıl aldın?"
"Benim... Gözümü açtığımda, yanımdaydı. Yani... Sare'nin annesi beni çekiştirmeye başladığında."
"Niye senin yanındaydı? En son Sare'nin yanındaydı. Bir şeyler yazdığını söylemiştin."
"Evet ama..." dedikten sonra yutkunup yeniden "Evet, ama..." diyerek bakışlarımı sehpaya indirdim. Ellerim yeniden yanaklarımı bulurken gözlerimi sıkıca kapattım. Sare'nin yanındaydı evet, sonra...
"Sare'nin annesi seni, nereden çekiştirdi? Sen oturuyor muydun, yoksa ayakta mıydın?"
"Yerdeydim." dedikten sonra gözlerimi araladım.
"Düşmüş müydün?"
Titrek sesimle "Bilmiyorum." derken başımı onaylamaz bir şekilde salladım.
"O günlüğü okudun, değil mi?"
"Evet." diye fısıldadım.
"Hiç senin ismin geçmiyor, senden bahsetmiyor, sence neden?"
"Bahsediyor... Arkadaşı olarak... Tek arkadaşım, diyor hatta."
Evrak çantasından günlüğü çıkarttığında çatılan kaşlarım ablama döndü. Günlüğü almışlardı. Uzun bir süre sonra ilk defa baktığım ablam, gözyaşları içerisindeydi. Harap olmuş haline bakarken kaşlarım gevşedi. Gözlerim, odadaki diğer kişilerde gezindiğinde hepsinin benzeri halde olduğunu gördüm. Hepsi bana üzülerek, hayır acıyarak bakıyordu. Kalkıp bana sarılmak istiyorlarmış gibiydi ama bir yandan da... Anlayamadığım bir uzaklık vardı. Kıvanç da... Bir eliyle alnını ovuştururken, başına ağrılar girmiş ama yine de tek istediği bana sımsıkı sarılmakmış gibi bakıyordu.
Günlükten bir sayfa açıp aramızdaki sehpaya koyduktan sonra işaret parmağının ucuyla bir satırı gösterdi. "Senin ismini söylemiyor. ZıpZıp diyor."
"Evet ama... ZıpZıp bir oyuncak ve..."
"Senin oyuncağın, öyle değil mi? Peki Sare'nin tek dostu neden senin oyuncağın?"
"Hayır, benim. Sadece... Bazen ZıpZıp'a sarılıyordu..."
"Günlük boyunca ismin geçmiyor. ZıpZıp'ın tek dostu olduğundan ama ona yardımcı olamadığından bahsediyor. ZıpZıp'ın hiçbir şeye gücünün yetmediğinden, sesinin çıkmadığından, sadece olduğu yerde durduğundan. Defne diye birinin ismi tek bir yerde geçiyor."
Günlüğün ilk sayfasını açtıktan sonra ilk satıra getirdi parmağını ve sesli bir şekilde okudu. "Ben, Defne Sare Karel."
Sessiz kalırken bakışlarım günlüğün ilk satırında kalakaldı. Saniyeler sonrasında günlüğün üstüne bir belge koyulduğunda dolu gözlerimi kırpıştırdım. Ellerimin tersiyle gözlerimi silip belgede yazanları okumaya çalıştım ama zihnim idrak etmekte zorlanıyordu.
"Mahkeme kararı. Seni evlat edindikten sonra, yeni ailenin yani Pınar'ın anne ve babasının, ismini değiştirme talebiyle açtıkları davanın karar zaptı. Evlat edinildiğin gibi açılmış bir dava. Annenler ablana bundan hiç bahsetmemiş. Belli ki, onlar da sadece çocukluk arkadaşın olarak biliyorlar." dedikten sonra parmaklarını, bakmamı istediği yere getirdi. Odaklanamayan gözlerim cümleyi okuyamayıp sadece kelimeleri atlaya atlaya sayfada dolaşıyordu.
Küçükte travma yaratan bir kimseyi hatırlatması sebebiyle...
Defne Sare Saraç...
Davalarında haklı görülerek...
Tam isminden 'Sare' isminin...
Defne Saraç olarak nüfus kaydının...
"Ben..."
"Evlat edinilmeden önceki soyadını hatırlıyor musun?"
Ben sessiz kaldığımda mahkeme kararını önümden çekip yeniden günlüğün ilk sayfasının ilk satırında bir kelimeyi gösterdi. Karel.
"Siz ne diyorsunuz?"
Koltuktan kalktığımda Kıvanç da kalktı ama terapist "Durun lütfen." dedi. Ellerim saçlarıma giderken koltukta sehpanın arasından çıkıp koltuğun ardına doğru ilerledim. Saçlarımı çekiştirirken sırtım onlara dönük, dolu gözlerle duvarı izlemeye başladım. Zihnimden hiçbir şey geçmiyordu. Bir boşluk vardı ve beni de içine çekiyordu. Tüm bunlar ne demek oluyordu?
"Hiç... Bazen karar verme yetkisinin senden gittiğini düşündüğün zamanlar oluyor mu? Anladığım, bana da anlattığın kadarıyla etrafındaki insanlar seni gözü karardığında her şeyi yapabilecek, bir yandan çok sinirli ve acımasız, bir yandan da herkesin kahramanı olmak isteyen biri olarak tanımlıyor. Sence de bu ikisi, birbiriyle çelişmiyor mu?"
"Ne diyorsunuz?" diye bağırdıktan sonra ona döndüm. Solumda kalan sandalyelere tekme atıp "Ne saçmalıyorsunuz?" diye bağırdıktan sonra saçlarımı kulaklarımın ardına doğru sıkıştırdım.
"Defne..."
Terapist yeniden bana yönelmek isteyen Kıvanç'a mani oldu. Kıvanç yüzünü buruşturarak koltuğa otururken terapist ayaklandı. Ayağa kalkmasıyla bir adım geri çekildiğimde kalçam masaya çarptı. Masanın yanından hızla sağa kayıp "Ben gitmek istiyorum." dedikten sonra yeniden gözyaşlarımı sildim.
"Siz... Siz saçmalıyorsunuz. Siz delirdiniz mi? Rahat bırakın beni!"
Hala anlamıyorsun, değil mi?
Hızla kapıya yöneldiğimde "Dur!" diye bağırdı. Korkuyla adımlarımı hızlandırdım. Kapının kolunu tuttuğum sırada "Sare!" diye bağırdığında istemsiz duraksadım. Gözlerim kapının kulpundan dürbüne doğru kalkarken başımı hafifçe ardıma çevirdim.
"Bir anın vardı. Hani, dolapta, bir şarkı söylüyordun. Üvey babası, Sare'yi kucağına almıştı, götürüyordu. Ellerinin Sare'ye doğru uzandığını söylemiştin. Üvey babası, 'o seni kurtaramaz' demişti. Sare'nin elleri, ellerinden kayıp gitmişti. Sare'nin henüz iyileşmemiş yaralarının olduğu sırtının acıdığını, üvey babasının kolu ile bedeni arasına sıkışan karnının acıdığını hissetmiştin. Sen ne hissediyordun, diye sorduğumda üvey babasının sizi koparmak için bileğinden sıkıca tutup ittirdiğini ama canının yanmadığını söylemiştin. Dolabın içerisinden Sare'ye baktığını düşün..."
Vücudumu henüz ona çevirmemiş, hafifçe başımı çevirmiştim sadece ama onu görmüyor, solumda kalan duvarı görüyordum. Kuruyan dudaklarımı yaladıktan sonra güçlükle yutkundum. Öyleydi zaten. Benim anımdı. Niye öyle düşün, diyordu?
"Düşündün mü?"
"Evet!" diye bağırdığımda "Şimdi de Sare olduğunu, dolaba baktığını düşün..." dedi. Sinirle inleyip kapıyı açtım. Karlı havada dışarısının soğuğu yüzüme çarpıp ıslak yanaklarımla birlikte vücudumun üşümesini sağlarken "Düşün!" dedi. Sesi daha yakından geliyordu. Ben ona bakmazken, yaklaşmış olmalıydı.
Gözlerimi sıkıca kapatırken "Siktirin gidin." dedikten sonra dışarıya doğru adım attım. Kollar belime sarıldığında "Gözlerini açma!" diye bağırdı. Korkuyla belime sarılı kolları itmeye çalışırken "Ne yapıyorsun?" diye çığlık attım. İrice açılmış gözlerim, dışarıyı izliyordu. Yoğun bir şekilde yağan kar taneleri yere düşerken ardındaki polis arabalarından inenler, sorgulayarak bize bakıyordu. Birkaçı telsizi kulağına götürdüğünde, Nevzat'ın içerideki telsizinden ses geldi. Muhtemelen sorun olup olmadığını soruyorlardı. Vardı!
"Kıvanç, dur!"
"Yardım edin!" diye bağırdım. "Kıvanç! Yardım et!"
"Kıvanç, dur. Yardımcı olmaya çalışıyor!"
"Bırak!" derken hıçkırıklara boğuldum. "Bırak beni!"
Mini mini bir kuş donmuştu...
"Kapat gözlerini!" derken beni geriye doğru çekmeye başladı.
"Bırak beni!"
Pencereme konmuştu...
"Kapat gözlerini!"
Cik cik cik cik ötsün diye...
Gözlerimi sımsıkı kapatırken çığlık atarak ağlıyordum. Belimdeki kolları ittirmeye çalışan ellerim çaresiz bir şekilde çabalarken "Kapattım. Bırak!" diye bağırdım yeniden.
Pırpır ederken canlandı...
"Üvey babanın kollarındasın. Seni dolabından aldı ve götürüyor. Başına kötü bir şeylerin geleceğini biliyorsun. Korkuyorsun."
"Hayır!" diye çığlık attım. "Hayır, ben değilim! Ben değilim! Bana hiçbir şey yapmayacak! Ben güvendeyim... Ben dolaptayım!"
"Korkuyorsun. Korkarak dolaptaki arkadaşına sığınmaya çalışıyorsun. Dolaba bak!"
"Hayır!"
"Sırtın. Sırtın acıyor, değil mi? Henüz geçmedi yaraların..."
"Ha-hayır!"
"Karnın acıyor, sırtın acıyor. Seni götürmeye çalışıyor. Nereye? Seni götürünce ne olacak?"
"Beni götürmüyor! Ben... Ben dolaptayım!" dedikten sonra boğazım yırtılırcasına bağırdım. "Ben güvendeyim!"
"Dolaba bak!"
Ellerim hareketsizleşip dudaklarım çığlık atmaktan vazgeçerken gözlerim aralandı.
Ellerim bak boş kaldı...
Yüzüm buruşurken hıçkırarak ağlamaya devam ederek dolapta duran ZıpZıp'a baktım. Öylece duruyordu. Biraz önce üvey babam elimden alıp dolaba geri atmıştı. Şimdi atıldığı yerde, üzgün bir şekilde bana bakıyordu. Hiçbir şey yapamayacağını biliyordu, hiçbir şey yapamayacağını biliyordum.
"Kim? Kim var dolapta?"
Ağlayışlarım arasından "ZıpZıp..." dediğimde kolları gevşerken, biri tutmasa düşecek olan vücudum öne savruldu. Hızla beni tuttuktan sonra yere oturmama yardımcı oldu. Alnım zemine yaslanırken ellerini sırtımda hissettim. Acıyor muydu? Hala acıyor muydu?
Yumruk şekline getirdiğim ellerimle yere yere yavaşça vururken içli içli ağlamaya devam ettim. Ne oluyordu? Ne diyorlardı? Ne diyordum? Dolapta oturan... Dolapta oturan bendim! Hiçbir şey yapamayan bendim! Her seferinde sesi çıkamayan bendim! Her seferinde Sare'nin çığlıklarını dinleyen bendim! Benim de canım yanmıştı ama her seferinde... Benim de sırtım acımıştı...
"Hayır..."
"Öz babanın fiziksel şiddetleri ile büyüdün. Öz baban, alkol alıp sarhoş oldukça seni ve anneni dövüyordu. Defalarca girdiği alkol komalarından birinde, en sonunda öldü. Annen, yeniden biriyle evlendi. Üvey babanla. Annen, duruma şahit olana kadar, üvey babanın cinsel istismarına uğradın. Bu süre zarfında, sesini annene duyuramadın. Yanında kalan tek şey, ZıpZıp'tı, tek arkadaşın ZıpZıp. Hep ona sığındın, dolabın içerisinde onunla saklandın ve o sana hiç yardımcı olamadı. Sonunda annen, olanlara şahit olduğunda üvey babanın o evde bayılmasını sağladıktan sonra evi aleve verdi. Sen orada Sare'nin öldüğünü düşünürken, kişiliğin ikiye bölündü. O ana kadar, günlüğünden anlaşıldığı kadarıyla o yangına kadar, ZıpZıp'ın bir oyuncak tavşan olduğunun farkındasın. Orada, kişiliğin bölündü. Üvey babasının cinsel tacizine uğrayan, sırtı yaralarla dolu, annesine sesini duyuramayan Sare, orada, canavarıyla birlikte yandı senin için. Annen seni de alıp o evden çıktı fakat akli melaikelerinin yerinde olmaması sebebiyle, akıl hastanesine yatılırken, sen yetiştirme yurduna gitmek zorunda kaldın. Orada ise, seni Pınar'ın ailesi evlat edindi. Senin için Sare, eski ve sende travmatik yaralar oluşturmuş olan eski bir arkadaşın olduğundan, yeni ailen isminden 'Sare' kısmını sildirdi. Seneler içerisinde, geçmiş hayatına nispeten çok daha güvende ve huzurlu bir hayat sürdün ama geçmiş peşini hiç bırakmadı. Travmaların hep seninle kaldı. Gittikçe, gerçeği eğip bükmeye, kendince hiçbir kanıt bırakmamaya başladın. Sırtındaki izleri kapatmak için, dövme bile yaptırdın. Anıların, hayal gücünle değişti. Kendini ZıpZıp'ın yerine koydun ve zamanla, Sare'nin acılarını yaşayan değil, sadece izleyen biri olduğunu düşünmek istedin. Öyle düşünsen de, öyle hissedemedin. Sare olmanın etkilerinden kurtulamadın. Sare gibi sana dokunulmamasını istedin, Sare gibi karanlıktan korktun, Sare gibi sigaradan tiksindin, sadece şarap... Şarap, Defne içindi. Şarap Defne'nin alkol komasıyla ölen babasının, kapalı gözlerini gören Defne içindi. Geriye tek, bu acını bırakmak istedin. Sare'nin annesi, hep intihar etmekle suçluyordu, demiştin. Sonra kendi annenden de aynı şekilde bahsetmiştin. O zaman anlamaya başlamıştım. İlk bağlantıyı o zaman kurmuştum. Sare ile aynı anneye, aynı babaya ve aynı üvey babaya sahipsiniz. Sen, Defne'sin. Sen Sare'sin. Sen Defne Sare Karel'sin."
"Hayır!" dedikten sonra yere sertçe yumruk attım. Sırtımdaki elleri, omuzlarıma inip bana destek olmaya çalışırken "Sare'nin annesi, onu görmeye gittiğinde sana sarıldı. Sana kızının ölmediğini söyledi, gerçek olup olmadığını sorguladı. Neden? Kızı hemen gözleri önündeyken, öldüğünü iddia ediyordu. Senin gerçek olup olmadığını sorguladı, sana senin ölmediğini söyleyip durdu. Sana sarıldığında ne hissettin?" diye sordu.
"Bir anne gibi sarıldığını..." derken beni duyup duymadığından emin değildim. Ağlarken nefes almakta zorlanan sesimle söylediğim herhangi bir şeyi duyabileceğinden emin değildim ama ben duyuyordum. Söylemeden önce zihnimde yankılanıyordu sözlerim. Hastalıklı, bozuk, kusurlu zihnimde...
"İntihar etti, öyle değil mi? O zaman ne düşündün? Sare'nin annesinin intihar ettiğini kendi gözlerinle gördüğünde, ne düşündün?"
"Sen anneni hiç öyle gördün mü? Düşerken... Yok, yok. Düştükten sonra... Yerde öylece yatarken. Başından akan kanlar, yerdeki yağmur birikintilerine bulaşırken..."
"Kim böyle söyledi?"
"O..."
"Kim?"
"Sare'nin annesi..."
"Annen! Annen, öyle söyledi!"
"Hayır!" diye çığlık atarken doğrulmaya çalıştım. Kendimi sağıma doğru atıp kalçamı yere yaslarken gerilemeye çalıştım. Kalkıp ardımdaki kapıyı kapattıktan sonra yeniden yanıma oturdu. "Annene ne oldu? Hatırlamadığını söylemiştin? Annene ne oldu?"
"Bırak! Eziyet ediyorsun, bırak!"
"Yapmak zorundayım! Etik değil ama yapmak zorundayım! Bir sürü insanın hayatı söz konusu!"
Sırtım kapıya yaslanırken dizlerimi kendime çektim. Başımı dizlerime yaslarken kollarımı bacaklarıma sardım. "Bırak..."
"Annene ne oldu?"
Birkaç saniyelik sessizlikte gözlerimi araladım. Başımla karnım arasında oluşan karanlığa bakarken ağlayışım durmuştu. Burnumu çekip titreyen bedenimin en hastalıklı tarafında bir cevap aramaya çalıştım. Başından akan kanlar, yerdeki yağmur birikintilerine bulaşırken...
"Ne oldu Sare? Annene ne oldu?"
Öldü... Senin yüzünden.
"Öldü..."
"Nasıl?"
"Düştü... Başından kanlar akıyordu... Yağmur birikintisine."
Eli bacaklarıma sardığım koluma geldi. Dokunmasından rahatsız olmuyordum. Bedenimle bağlantı kurmaya son vermiştim. Gözüm gördüğünü görmüyordu, zihnimden geçenlere bakıyordu. Bedenim buz kesmek ve titremek dışında bir şey yapmıyordu. Gözlerim aralanmış, öylece bakarken taşlar yerine oturuyordu.
"Ali'nin evi patladığında... Hiç, ne yaptığını hatırlamadığın bir an var mı?"
Ali. Banu'nun tacizcisi. Yanarak ölmeyi seçen ama yangından kaçan canavar. Evine gittiğimizde, karşısında neredeyse panik atak yaşamadan önce... Lavaboya gittiğimde...
"Hatırla. Özgür sizi bir an önce çıkarmaya çalışmış ve hiç salondan çıkmamış. Sadece sen ve Banu çıkmışsınız. Sen... Bir patlayıcı koymuş olabilir misin?"
"Ben... Ben öldürmem..."
Katilim ama öldürmem...
Gözlerimi sıkıca kapattım ama gördüğüm karanlık, hiçbir şeye yaramamıştı. "Patlayıcıyı, sen mi bıraktın? Başkası düğmeye basmış bile olsa, sen mi bıraktın?"
"Öyle bir şey, olmadı."
Oldu.
"Olmadı!"
Yerden kalkmaya çalışırken gözlerimi araladım. Psikolog da yerden kalkarken "Seninle konuşuyor mu?" diye sordu.
"Kim?"
"Sare."
Vücudum korkuyla titrerken "Hayır!" diye bağırdım. "Öyle bir şey yok, hayır!"
Doğruyu söyle.
"Hayır!" derken ellerimi yüzüme götürdüm. Kapıya doğru dönüp alnımı kapıya yasladım. "Sadece kafam karışık." dedikten sonra ellerimi kulaklarıma bastırdım fakat zihnimde yeniden bir ses yankılandı.
Hala mı? Hala mı anlamıyorsun?
"Sus!"
"Defne, onunla konuşmama izin ver. Güvendesin, yanındayız. İzin ver onunla konuşalım."
"Hayır, size inanmıyorum. Bu delilik! Ben deli değilim! Ben onun gibi deli değilim!" diye bağırarak ona döndüm. Omuzlarından sertçe ittirdim. "Ben canavar değilim! Ben deli değilim! Ben onun gibi değilim!"
"Kimin gibi?"
Annemiz gibi.
"Annemiz gibi!"
Kaşları kalktığında yüzüm buruşurken onu ittirip duran ellerimi kendime çektim. Gözyaşlarımı silerken başımı onaylamaz şekilde salladım.
"Defne, korkmanı anlayabiliyorum. Zor bir an yaşıyorsun fakat anlaman gereken bir şey var. Sen, aylardır peşinde olduğun ve herkesten önce aramaya başladığın, o yazarsın. Bugüne kadar olan tüm denk gelişleri, tüm bağlantıları düşün. O olduğunu anlaman ve bize yardımcı olman lazım. Özgür'ün dediğinin aksine bütün bunlar, senin ölmenle bitmek zorunda değil."
Siz Özgür'ü öldürdünüz!
"Sana yardımcı olmak üzere buradayım. Tedavisi olmayan bir rahatsızlık değil. Karakterini tek bir kişiliğe indirebiliriz."
Benden kurtulabileceğini sanıyor.
"Ne kadar zaman gerekirse gereksin tedavi edeceğiz ama benden önce, senin bize yardımcı olman lazım. Nedenini sen benden de iyi biliyorsun. Neden aylardır yazarı bulmak ve her şeyi bitirmek için bu kadar uğraştıysan, şimdi de aynı sebeple bize yardım etmelisin. Her şeyi bitirebilecek tek kişi sensin!"
"Bütün bunlar... Gerçek mi?"
Duymuyor musun beni aptal?
"Sus!"
Kendime vurmaya çalıştığım ellerimi tuttu. "Gerçek. Ve bize yardım etmen gerekiyor. Senden başka çaremiz yok!"
Başımı onaylamaz bir şekilde salladı. "Anlamıyorum!"
"Düşün. Başından beri her şeyi düşün!"
Her şey, kitapla başlamıştı. Anonim bir şekilde kapılara bırakılan kitapla. Hayır... Her şey blogla başlamıştı. İki sene kadar önce. Salih, yazar için başta onun da benim gibi pozitif olduğumu söylemişti. Ben, özgürlüğün ölüm olmadığını, yolda olmak olduğunu söylediğimde, böyle söylemişti. Düşüncelerinin daha pozitif ve iyimser olduğunu, fakat zamanla değişmeye başladığını. Bloguma ilk yazı yazmaya başladığımda, gündüzleri yazdığımı hatırlıyordum fakat zamanla... Uykusuz geçen gecelerde yazmaya ve ne yazdığımı ertesi gün okumaya, hatta bazen okumamaya başlamıştım. Yakın geçmişte, benim de aklımdan ölümün, özgürlük olduğuna dair düşünceler geçmişti. Bazen aklımdan... Bazen aklımdan, fevri, sivri düşünceler geçebiliyordu. Herkes beni böyle tanımlıyordu. Gözü kararırsa ne yapacağı belli olmayan... Benzer hayatlarımızın, onu bir canavara, beni ise kahraman olma çabasına sürüklediğini düşünmüştüm. Ben de, böyle değil miydim? Bazen adeta bir canavar, bazen ise bir kahraman... Dengesizliklerim, ön görülmezliklerim... Herkes böyle söylemez miydi? Âşık olduğum adam bile beni böyle tanımlamıyor muydu? Âşık olduğum adam...
Bakışlarım, koltukların olduğu taraftan daha yakınımıza gelmiş, terapistin ardından endişeyle beni izleyen Kıvanç'a döndü. Göz göze geldiğimiz an, kaşları havalanırken dudakları aralanıp kapandı. Ne söyleyeceğini bilememiş, ama bana iyi gelebilecek bir şey söylemek istemişti. Ne söyleyebilirdi ki? Korkma, ruh hastasının teki olsan bile seni seviyorum, mu diyecekti? Hala seviyor gibi bakıyordu. Bir canavarsam, beni yine de sever miydi?
Bir canavar mıydım? Aradığım, her zaman bir adım önümde olan, beni en büyük kuklası yapan yazar, ben miydim? Her adımımı bilmesi... Her şeyimi bilmesi... Nerede olursam olayım, bulması... Bana her an ulaşabilmesi... Korumaya çalıştığım, gizlemeye çalıştığım herkesin ölmesi... Çünkü en başta benim nerede olduklarını bilmem... Korkuyla Kıvanç ve ablama baktım. Hangi sonları seçtiğini biliyordum.
Yani, ben de biliyorum...
Yüzümü buruşturup ardıma döndüm. Biri... Biri zihnimde konuşuyordu. Duyabiliyordum. İlk defa olmuyordu. Gözüm karardığında... Gözüm karardığında normal düşüncelerimden oldukça farklı şeyler düşünebiliyordum ama... Hiç kendi düşüncelerimle ayırt edememiştim... Çünkü hiç varlığından haberim olmamıştı. Ben... Ben dengesiz değil de... Dengesiz değil de, farklı bir kişiliğe daha mı sahiptim? Varlığından haberimin olmadığı, ama benim varlığımdan haberi olan bir kişiliğe? Ben mi asıl Defne'ydim, o mu? İkiye bölünürken, hangimiz esastı?
Başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp ellerimle yüzümü sıvazladım. Bu düşündüklerim gerçek miydi? Duyduklarım... Hatta... Hatırladıklarım? Senelerdir çocukluk arkadaşımın değil de kendi acılarımın travmalarıyla mı uğraşıyordum? Hepsi... Tüm o gözyaşları bana mı aitti? O günlük... O günlük benim günlüğüm müydü? Gözlerimin önünde başından akan kan yağmur birikintisine karışan kadın... Benim annem miydi? Şimdi, babamın öldüğü akşam oturduğu tekli koltukta bana doğru dönen yüzü hatırlayabiliyordum... Benim annemdi...
Sırtım... Dövmem... Sırtımın önceden nasıl göründüğünü hatırlamıyordum ama dövmecinin 'Merak etmeyin, hepsi kapanacak' dediğinde sırtımdan değil de yara izlerinden bahsettiğini anlayabiliyordum şimdi. Kabusumda... Uzun zaman sonra ilk defa gördüğüm kabusumdan sonra Kıvanç'ın kollarında sakinleşmeye çalışırken, baktığım aynada gördüğüm küçük kız çocuğu... Üstünde bir canavarla boğuşurken, ağlayarak bana baktığını gördüğüm kız çocuğu... Onun bir canavarın kollarının altında, benim ise güvenli kollarda olduğumu düşünmüştüm. Bendim. İkisi de bendim.
Benim evim ve Sare'nin evi... İkisinde de ilerledikçe kulağıma gelen tahta gıcırtılarının hep beni ele vermesi... İkisi de aynı evlerdi... Ve yanmıştı. Dün akşam, yanmak üzere olduğum evin ilk yanışı değildi ve benim o evden de, o evin içerisindeki bir canavardan da ilk kurtuluşum değildi... Yine... Yine başıma bir şey gelmek üzereydi ve Kıvanç... Bu sefer Kıvanç kurtarmıştı...
Hatırlamaya başlıyordum. Yangın gününü. Sadece duymuştum çünkü gözlerim kapalıydı. Duyduğum kendi çığlıklarımdı. Duyduğum kendi çığlıklarımdı! Üstümdeki pis herif, çocuğu yaşındaki bana el uzatırken, onun çocuğu yaşında olmasam dahi bir çocuk yaşındayken... Ben çığlık atıyordum... Defalarca kez duyulmadığım gibi, yine duyulmayacağımı düşünsem de yine de çığlık atıyordum... Bu sefer duyulmuştum. Annemle boğuşurlarken kaskatı kesilmiş, gözlerimi sımsıkı kapalı tutmaya devam etmiştim. Sonra annem bileklerimden tutup kaldırmıştı ve çıkarmıştı o evden beri. O sıra, günlüğümü almak için yöneldiğim sıra, görmüştüm. Yerde baygın yatan o adamı ve... ZıpZıp'ı...
Hilmi söylemişti. Karşısında durmakta zorlanacaksın, demişti. Çünkü kendi kendimin karşısında duramazdım! Kendi kendimi durdurmaya çalışmıştım... Kendi kendimin travmalarının üstüne gitmiştim... Kendimi bu kadar iyi tanıyan kişi, yine kendimdim! Sanem'le bir konuşmamızı hatırlamamam, Kıvanç'ın gece uyandıktan sonra defalarca kez beni dışarıdan gelirken görmesi, ne ara evden çıktığımı hatırlayamamam, kendimden geçtiğimi söylemem, geçmişe dair belirli parçaları hatırlayamamam, kendi annemin ismini bile söyleyememiş olmam, kısa süre içerisinde Özgür'e normalde güvenmeyeceğim kadar güvenmem... Özgür'e güveniyordum çünkü... İçimde bir yerlerde, biri ona güveniyordu...
Sare burada, demişti Özgür. Oradaydı, karşısındaydı. Yetiştirme yurdunda tanışmıştık. Terapistimin söylediğine göre ikinci kişiliğim oluşmaya başladıktan sonra... Benimle değil, Sare'yle arkadaştı. Benimle değil, Sare'yle sevgiliydi. Bizim durumumuzdan haberdardı. Sare'ye olan aşkı yüzünden bana karşı da hassastı. Kıvanç'ın şu an, beni ya da Sare'yi ayıramaması gibi... Evimin anahtarı vardı, zorla girmiyordu. Benimle zorla birlikte olmamıştı, çünkü Sare'nin sevgilisiydi. Yani... Diğer kişiliğimin... Benim... Başka bir kişiliğim var...
Ve sen benim kaç yıllık sevgilimin ölmesini sağladın...
Duymamaya çalıştım. Kendimi, duymamaya çalıştım ve bu mümkün değildi. Kulağımı kapatarak susturabildiğim bir ses değildi. Zihnimin derinlerindeydi. Bastıramıyordum. Kulağımda yankılanıyordu!
"Yardım edeceğim."
Edemeyeceksin.
Vücudumu yeniden Kıvançlara döndüm. Bakışlarım harap olmuş, en az benim kadar şaşkın yüzlerinde gezindikten sonra en son, terapiste baktım. "Yardım etmeye çalışacağım."
Koltuklara yönelirken bana doğru uzanmaya çalışan ellerden uzak kaldım ve onlara bakmadan "Lütfen..." diye mırıldandım. Hepsinin bana acıdığını görebiliyordum ama en kötüsü, ben de kendime acıyordum. Bir yandan da hepsinin içimdeki canavarı görebildiğini, Kıvanç'ın bile, biliyordum, yine en kötüsü, ben de görebiliyordum. Ben aylardır nefret ettiğim, ne kadar hastalıklı bir zihne sahip olabildiğine şaşırdığım kişiydim. O zihin bana aitti. Her zaman bir yerlerde bozukluk olduğunu biliyordum ama... Böylesine de mahvolduğumu bilmiyordum.
Titremesi durmayan vücudumu koltuğa bıraktım. Herkes yine yerini alırken Kıvanç'ın eli omzuma doğru hareketlendi ama elimi kaldırarak durdurdum. O hala seviyor gibi bakıyordu ama ben... Ben onun sevmesi gereken biri değildim. Ben onun uzak durması gereken biriydim. Özellikle de...
"Beni... Beni bağlar mısınız?"
Yapma ama...
Kaşları kalktı. Burnumu çektikten sonra "Kıvanç'ın sonunu biliyorum." dedim sehpaya bakarken.
"Saçmalama Defne, ben... Hayır, seni asla bağlamayacağız. Öyle bir şey istemiyorum. Bana zarar vermezsin."
Kıvanç doğru söylüyor...
Bakışlarım ve başım yavaşça ona dönerken elimle kafamı gösterdim. Kızarık gözlerimi kırpıştırırken rahatsız edici bir sakinlikle "Buradaki, verir." dediğimde gözlerini kırpıştırdı ama yine de başını onaylamaz bir şekilde salladı. Eli göğsüme doğru hareketlenirken korkarak baksam da durdurmadım. Elini kalbimin üstüne yasladığında bakışlarımı gözlerine çevirdim. "Buradaki, ona izin vermez."
Ne romantik ama...
"Ben bir canavarım." diye fısıldadım, gözyaşlarım yeniden taşmaya başlarken. "Duydun. Duydun her şeyi. Bütün bunları ben yaptım. Ben kurtarılması gereken biri değilim artık, ben kurtulunması gereken biriyim. O yangında beni de bıraksan... Şimdi her şey bitmişti."
Başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Ben onca şeye rağmen hayatta kalabilmiş birini dinledim. Sen de duydun, tedavisi var. Her şey düzelecek. Sen... Sen Defne'sin. Âşık olduğum kadınsın ve canavar değil, savaşçısın."
"Ya... Sare'ysem?" derken elimi, kalbimin üstündeki eline götürdüm. Ben elini, kendimden uzaklaştıracakken elimi tutup bu sefer kendi kalbine götürdü. "Yine de, buradasın. Unuttun mu? Dünya cehenneme dönsün, umurumda değil, benim derdim sensin. Bu da..." dedikten sonra gözyaşları eşliğinde gülümsedi.
Ben de buruk bir şekilde gülümserken "Bu da seni de biraz..." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Hastalık mı yapıyordu yoksa âşık mı, bilmiyordum. Tedavi olabileceğimi, beni bırakmayacağını söylüyordu. Her zaman böyle mi düşünürdü? Kim, böylesine aciz bir kadına âşık olurdu ki? Bir yandan aciz... Bir yandan canavar... Tüm ülkenin bir canavar olarak hatırlayacağı bir kadın... Cezai ehliyetinin olmadığına karar verilse bile, bir ömür vicdan azabıyla yargılanacak ve insanların zihin hapishanelerinde tutsak olacak kadın... İyileşsem, kalkıp başka bir ülkeye gitsek bile... İşte... Çocukluğumdan beri ardımda bırakamadığım şeyler beni ne hale getirmişti. Şimdi olanlar, nasıl ardımda kalacaktı ki? Geçmiş... Geçmiş, geçmiyordu. Geçmiş, bugünü ve geleceği de belirliyordu ve benim geleceğim diye bir şey varsa dahi, bir canavar gibi hissetmekten kurtulamayacaktım.
Terapiste döndüm. "Lütfen beni bağlayın."
Kıvanç'ı, ikna ettikten sonra bağla bir şekilde tekli koltukta oturuyordum. Sağ tarafımdaki üç kişilik koltuk grubunda ve sol tarafımdaki iki kişilik koltuk grubunda oturuyor olanlar ise bana bakıyordu. Ne zaman... Ne zaman ve ne şekilde kendimden geçtiğimi bilmiyordum. Her istediğinde kontrolü ele alıp alamadığını da bilmiyordum. Bugüne kadar, kimseye kendisini ve beni ifşa edecek şekilde yapmamıştı fakat şimdi odadaki herkes, onun varlığından haberdardı. Her an, kontrolü elimden kaybedebilirdim. Kalbimin bu korkuya hala dayanabiliyor olmasına şaşırıyordum.
"Senin de bildiğin üzere bir sohbet grubu mevcut. Tüm kuklalar, bu sohbet grubunda ve eğer bu kanala ulaşabilirsek, geriye kalan olası mağdurları kurtarabiliriz ve kitap ne kadar okunursa okunsun, geriye kalan insanları güvende tutabiliriz çünkü kuklalar yakalanmış olur."
Nevzat'ı boş bakışlar ile dinledikten sonra başımı onaylar şekilde salladım. Göz göze durmakta zorlanıyordum. Konuşurken, bulunduğumuz hal ve şartları hatırlayıp ara ara yüzünü buruşturmuştu. Şu an, yazarla konuşuyordu. Aylardır peşinde olduğumuz ve varlığına lanet ettiğimiz yazarla. Bu yazarı korumuş, bu yazarla aynı evde uyumuştu defalarca. Bu odadaki herkesin, istemsiz bir şekilde benimle yan yana olduğu her anı düşünüp titrediğini tahmin edebiliyordum. Ben de titriyordum. Ben de kendimden korkuyordum. Ben de kendimden kaçmak istiyordum ama hemen zihnimde olan birinden kaçmak, imkânsızdı.
"Bağlantısına ulaşabildik ama emniyet henüz şifreyi çözebilmiş değil. Sare sistemin nasıl açıldığını biliyor olmalı. Eğer... Eğer onun bildiği şeyleri, hatırlayabilirsen... Sen de sisteme girebilirsin."
Bakışlarım sehpanın üstündeki laptobumda açık olan ekrana dönerken yutkundum. Kollarım, dirseklerime kadar bedenime, bacaklarım ise birbirine bağlanmıştı. Sadece ellerim açıktaydı. Koşmaya çalışsam saniyeler içerisinde düşecek ve korunmasız bir haldeydim. En azından bu halde, kimseye zarar veremeyeceğimi düşünüyordum. Özellikle de, Kıvanç'a. Aralarında ne kadar imkânsız ve şaka gibi gelse de, zarar verme ihtimalim en yüksek olan kişi oydu, çünkü kitapta seçtiği son, benim tarafımdan öldürülmekti, yani sevdiği tarafından...
Gözlerimi sıkıca yumdum. Hatırlamam lazımdı, hadi! Nasıl da hatırlıyordum o iğrenç anıları! Detaylarıyla hem de... O kadar silmeye çalışmama rağmen, bunun uğruna başka bir kişiliğe bölünmeme rağmen nasıl da benimle kalmıştı anılar? Başka biri için acı çekmiştim ama yine de çekmiştim...
Geceleri... Geceleri ne yapıyordum? Özgür'le... Özgür'ü evimde hayal etmeye çalıştım. Mide bulantımı bastırmaya çalışmak gittikçe zorlaşıyordu. Başka bir kişiliğin kontrolündeyken rızayla olsa dahi, benim hatırlamadığım ve istemeyeceğim temaslar da... Taciz sayılmaz mıydı? Bir bakıma... Sare için de Kıvanç'la birlikte olmam mide bulandırıcı olmalıydı...
Gözlerim sımsıkı kapalıyken kendi kendime güldüm. Dışarıdan deli gibi görünüyor olmalıydım. Bir bakıma da... Öyleydim. Annem gibi, hastalıklı bir zihne sahiptim. Belki de onun gibi yüksek bir yerden atlamalıydım... Başka birinin annesi olup bu hastalıklı geni aktarmak istemezdim... Hiçbir çocuk böyle birinin annesi olmayı hak etmiyordu... Onca şeyi duyduktan sonra bile benimle aynı odada durabilen çevremin, kendi kendime gülmemin üstesinden de gelebileceklerini düşünüp hiç çekinmeden düşünmeye devam ettim. Gülmüştüm, çünkü hayatımı ve insanların da hayatlarını karartmış olan diğer kişiliğime empati yapmıştım ama hala bu bedenin asıl sahibinin kim olduğunu bilmiyordum.
Özgür beni öptüğünde midem bulanmıştı. Hiçbir şey hatırlayamamıştım ama öncesinde, bana sarıldığında, geçmişimdeki bukleli saçları olan kız çocuğuyla çiçek topladığımızı hatırlamıştım. İçimde bir yerlerde, içimdeki biri yüzünden Özgür'e güvenmiştim. Başından beri. Ona karşı, istemsiz ve dostani bir sevgi ile güven beslemiştim. Sebebini yeni öğreniyordum. Sarıldığımız bir anı hatırlamaya çalıştım. Bu en azından, midemi daha az bulandırıyordu. Benim evimde, belki salonumda, belki odamda...
Gözlerim çaresizlikle aralandı.
Hatırlayamayacaksın. Benim anılarım onlar.
"Sen benimkileri hatırlıyorsun ama!" diye sızlandım. Gözlerimi, üstümdeki bakışlardan kaçırdım ve titrek nefesimi üfledim.
Bu senin, şansın. Ben sevmediğim bir adamla birlikte olmaya katlanmak zorunda kaldım!
Bacaklarıma doğru eğilirken gözlerimi kapatıp "Senden nefret ediyorum." diye fısıldadım.
Aptalsın çünkü. Benimle bir olmalıydın!
"Sen katilsin!"
"Defne..."
"Araya girmeyin! Konuşmalılar! Defne... Sare'yle konuşmaya devam et. Hatta, mümkünse onunla konuşmamızı sağla."
"Senin canavarsın! Zihnimde bir karanlıksın! Senden kurtulacağım..."
Sen de korkaksın. İntikamımızı aldım aptal! Senin için de yaptım! Yandı hepsi... Yandı tacizciler, kurtuldu Defneler!
"Masumları da öldürdün! Sen... Bir sürü insanın ölümüne sebep oldun! Benim arkadaşlarımın da! Masumdu onlar..."
Kurtuldular! Bu dünyadan, kurtuldular... Sen benimle bir de olsan, bu dünya temizlenemez. Ben sadece biraz nefes aldırdım. Hiçbir şey yapmadım ki! İnsanlık zaten böyle. Kimseyi öldürmedim... Herkes bir şeytan bekliyor, aklını karıştıracak bir şeytan... Kukla olmak istiyorlar. Ben de onları kukla yaptım...
"Sen öldürdün! Hepsine sen sebep oldun! Böyle olmak zorunda değildi..."
Sen istedin, hatırla. Okunmak istedin. Yazdıklarınla ses getirmek istedin. Bu dünyayı değiştirmek, herkesin kahramanı olmak istedin! Bak... Herkes bizi konuşuyor. Senin için yaptım. Bizim için yaptım!
Yeniden ağlamaya başlarken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Ben bunu kastetmemiştim... Ben böyle olsun istememiştim!"
Ali'nin ölmesini de sen istedin! Tacizci olduğunu öğrendiğinde... Neler hissettiğini hatırla. Sırf yapmaya cesaretin yok diye mi? Ben farklı biri değilim! Ben senin cesur halinim!
"Ben canavar değilim!"
Sen düşünürsün, ben yaparım. Sen yazarsın, ben canavarım, Özgür ise katil. Biz üçümüz... Her şeyi değiştirebilirdik... Ama siz onu öldürdünüz!
"Seni de öldüreceğiz. Yok olup gideceksin bu zihnimden. Kurtulacağım senden!"
Yanılıyorsun. Gittim, sanacaksın. Her sabah korkuyla uyanacaksın. Geceyi nasıl geçirdiğini düşüneceksin. Belki de kamera kayıtlarıyla izleyeceksin kendini, git gide delireceksin. Susacağım, susacağım... Bir gün gittiğimi sanırsan, işte o zaman yeniden duyacaksın sesimi. Benden hiçbir zaman kurtulamayacaksın!
"Kurtulacağım!"
O Kıvanç, seni ne zamana kadar sevebilecek? Şu an anın şokunda, olayları idrak edemiyor. Yakında, edecek. Bizi bu halimizle sevebilecek tek kişiyi öldürdünüz siz! Özgür bizi seviyordu. Seni de seviyordu. Sen bu hayatta, bu haline rağmen seni sevecek son kişiyi kaybettin...
"Sen kaybettin! Ben böyle olmayacağım. Ben senin gibi olmayacağım!"
Bunu çocukken kime söylediğimizi hatırlıyor musun? Ama olduk. Biz de annemiz gibi olduk. Ve onun da annesi gibi. Sakın normal bir hayat yaşayabileceğini sanma. Bir aile olmaya kalkışırsan, bir çocuğun daha böyle bir zihinle doğmasına sebep olursun.
"Beni manipüle etmeye çalışıyorsun! O kuklalarına yaptığın gibi beni de etkin altına almaya çalışıyorsun!"
Zihnimde bir kahkaha yankılandığında tüylerim ürperdi. Ben, senim. Sen de ben. Sen olmadan hiçbir şeyi yapamazdım. Sen de, ben olmadan. Sayemde hayatta kaldın! Her seferinde hayatta kalmanı ben sağladım! Sen ise... İntikam almamıza yardımcı oldun. Sen düşündün, ben yaptım.
"Laptobu, kucağıma koyabilir misiniz?"
Yapma ama, bu işlere ben bakıyorum.
Sanem laptobu kucağıma koyarken göz göze geldik. Nasıl hala yaklaşabilecek kadar benden korkmadığına şaşırdım. Ellerim kollarım bağlıydı ama... O hastalıklı ruhtum ben... Hala, sırf tanıdık bir görünüşte, güzel anılarımız da var diye beni sevmeye devam ediyorlardı...
Ve evet, bu iş de sende. Sen kendini sevdirebiliyorsun.
"Sana rağmen." diye mırıldandım. Sanem, bana yaklaşırken unuttuysa bile, şimdi hatırlamış olmalıydı neden korkması gerektiğini. Kas hafızama güvenerek ellerimi klavyede gezdirmeye başladım. Belki bir harfle başlasam... Devamı gelir miydi? Senelerdir girdiği bir şifre miydi yoksa sık sık değişiyor muydu?
Bırak işte, ölsünler. Niye bizden daha iyi bir hayat yaşayacaklarmış ki? Neden kurtulacaklarmış? Bizi kim kurtardı?
Özgür, ilk tanıştığımızda sigarayı bırakmaya çalışıyordu. Belki de o ana kadar Sare'yle, benden bağımsız bir ilişki kurabilmesine, sadece geceleri görüşmesine rağmen, bu kitabı basıp asıl planlarına başladıklarında, benim üzerimde hâkimiyetleri sürsün diye hayatıma girmişti Özgür. Aslında ben onun çalıştığı yere gitmiştim ama... Kararlar zihinde verildiğine ve zihnimi tek kişi yönetmediğime göre, buna Sare sebep olmuştu. Yeni bıraktığı, titreyen ellerinden de belli oluyordu o zamanlar. Klavyenin üstünde titreyen ellerime bakarken, benzer bir görüntü anımsamıştım. Salonumun koltuğunda, Özgür'ün yanında oturuyordum. İki elimle sol kolunu tutmuş, başımı omzuna yaslamıştım. Anı mıydı, yoksa zihnimin bir oyunu muydu? Sare beni yöneltmeye çalışıyor olabilir miydi?
O sigara kokusu içerisinde olsa bile, sarıldığımızda neden o kadar huzurlu hissetmiştim? Başka ve huzurlu hissettiğim bir anıyı mı anımsamıştım? Sare'yle Özgür'ün anısını... Gözlerim kapanırken o anı hatırlamaya çalıştım. Kütüphanedeki anı. Sare'yi gerçekten seviyordu. O da hastalıklı bir zihne sahip olsa da, Sare'yi, bu halde bile seviyordu. Tıpkı eğer sonradan fikri değişmezse Kıvanç'ın da yaptığı gibi. İki karakter, tek bedende, bizi bu halimizle bile sevecek iki adamla tanışmıştık. Biri ölmüştü. Diğeri ise...
Bir kız çocuğuyla toplamamıştım. Özgür'le toplamıştım. Zihnimde bozulmuş bir anıydı. Onunla sarıldığımda ve sigara kokusunu duyduğumda, bu anıyı hatırlamıştım. Yavaşça beliriyordu. Yetiştirme yurdunun bahçesinde, çalışanlardan birinin yere düşürdüğü sigara kutusuna toplamıştık çiçekleri... Sare'yle Özgür'ün anısıydı bu... Sarıldığımda bu yüzden hatırlamıştım ve huzurlu hissetmiştim. Başka biriymiş gibi hatırlamamın sebebi, bozuk zihnim ve Sare'nin yönlendirmeleriydi ama his aynıydı. O hissi bozamamıştı. Düşünceler sonradan eğilip bükülebiliyordu ama hissedilenler... Sare olmadığımı, onu dolaptan izleyen ve güvende olan bir kız çocuğu olduğumu düşünmüştüm, ama işte! Sare'nin tüm acılarını hissedebilmiştim...
Gözlerim aralanırken o anıya dönmeye çalıştım. Koltuğumda oturuyorduk. Aynı huzurla, başımı omzuna yaslamıştım. Yani... Sare yaslamıştı. Eli, kolunda gezinirken "Daha ne kadar sürecek? Seni özledim." demişti Sare. Özgür de hafifçe gülüp saçından öpmüştü. Yeniden laptoba dönerken titreyen parmaklarını klavyeye yönlendirmişti. "Beş dakikamı almaz."
Hızlı parmakları klavye üzerinde hareket ederken, "Şunu bir ezberleyemedim." diye sızlanmıştı Sare. Özgür ise "Yakında, ezberlersin." demişti. Tamamıyla değil ama en azından ilk harfleri görebildiğim için gözlerimi kapatıp parmaklarımı o harflere götürdükten sonra kas hafızama güvenerek tuşlara basmaya başladım. Birkaç harften sonra titreyen parmaklarım yanlışlıkla basmak istediğim bir tuşun, yanındaki tuşa bastığında silip nefesimi üfleyerek yeniden başlamak üzere parmağımı ilk harfe getirdim.
Ne yapıyorsun? Bırak şunu!
Parmaklarım yeniden hareketlendiğinde, kas hafızamı kaybetmemek üzere yavaşlamıyordum fakat bu hata yapmamı sağlıyordu. Sinirle inleyip yeniden sildim.
Yapma!
Parmağımı yeniden ilk harfe getirip derin bir nefes aldım, gözlerim hala kapalıyken. Yeniden denemeye başladığımda, parmaklarım aynı hızla hareket etse de henüz bir hata etmemiş olan parmaklarıma minnettardım. Öylesine, kafamdan mı sallıyordum, hissettiklerime göre mi basıyordum yoksa gerçekten kas hafızama göre mi hareket ediyordum, ancak ve ancak başarırsam öğrenebilirdim. Uzun bir şifrenin ardından elim son harfin üstündeyken gözlerimi araladım. L.
Gözlerimi odadakilerde gezdirdikten sonra yutkundum. Eğer, işe yaradıysa, son harfe bastığımda uygulama açılacaktı. Sonradan değiştirmediyse ve kas hafızam yanıltmıyorsa, şifre bu olmalıydı. Anımsadığım anının ne zamana ait olduğunu bilemiyordum. Aylar öncesindeyse, Sare'nin artık ezberlemiş olması gerekiyordu. Eğer o ezberlediyse ve defalarca girdiyse, parmakları da ezberlemişti. Yani... Benim parmaklarım.
Sanem hevesle "Hadi!" dedi.
Bakışlarım Kıvanç'a döndüğünde gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı.
Yeniden yutkunup bakışlarımı laptopa çevirdim.
Yapma! Her şeyi mahvedeceksin! Ne zamandır uğraşıyoruz farkında mısın? Ben! Ben ne zamandır uğraşıyorum! Binlerce insan... Binlerce insan emrimizde! Bunun ne demek olduğunun farkında mısın? İstediğimiz her şeyi yaptırabiliriz! İzin vermem... Bunu yaparsan Kıvanç'la yaşamana izin vermem... Ölür. Hayır, yapmayacaksın!
"Senden izin istemiyorum."
Hayır!
Son tuşa da bastığımda gözlerim hızla ekrana döndü. Herkes kalkıp etrafıma toplandığında ekranda açılan sayfanın hareketlenmesini izledik.
"Oluyor mu? Açılıyor mu?"
"Başardı mı?"
Siyah bir girdabın içerisine çekildiğin bir animasyon sürdükten sonra arka planı siyah olan bir sayfa açıldı.
"Açıldı!"
"Başardın... Defne, başardın!"
Kalbim yeniden hızlanırken gözlerim hızla sayfada gezinmeye başladı. Sol taraftaki sekmeleri gördüğümde sekmeler hızla birbirinin üstüne çıkarak hareketlenirken herhangi birini açtım. Sohbetler o kadar hızlı ilerliyordu ki, sabit kalamıyorlardı. Açılan sohbetin başlığının 'Sonlar' olduğunu gördüm. Birçok takma isimli hesaplar, isim, adres ve seçtiği sonu gruba yolluyordu. Mesaj geldikten saniyeler sonra yanında '(görevlendirildi)' yazan bir kutucuk çıkıyordu.
"Otomatik yazılım var. Sistem kendi kendine görevlendiriyor." diye sızlandı Nevzat.
Sanem "O zaman... Acele etmeliyiz. Şu an gözlerimizin önünde bir sürü kişinin ölüm fermanı yazılıyor." dedi. Nevzat "Bilgi işlemden dışarıda bekleyenler var. Çağıracağım." diyerek yanımızdan ayrılmadan önce kolunu omzuma getirdi.
"Teşekkür ederiz Defne, başardın!"
Gözyaşları arasında güldüm ve etrafımda kahramanmışım gibi davranan ters ters bakarken hatırlatmak için bağırdım. "Bütün bunları ben yaptım!"
Kıvanç da "Şimdi de geri alıyorsun." diye hatırlattı. "Ayrıca sen yapmadın, Sare yaptı, sen çözüyorsun. Sensiz asla bu işin içinden çıkamazdık."
"Bensiz bu belaya bulaşmazdınız asıl..."
Nevzat "Biz nasıl ki geçmişe dönüp seni o anılardan kurtaramazsak, sen de bizim için çoktan olmuş olanları düzeltemezsin ama bu..." dedikten sonra laptobu gösterdi. "Bu bir sürü şeyi değiştirecek ve bir sürü insanın hayatını kurtaracak."
Mahvettin her şeyi. Artık... Artık ben de senden nefret ediyorum.
Bakışlarım yeniden laptopa döndü. Gözümün önünden akıp giden yazılara ve sekmelere bakarken içim titredi. Benim düşündüğümü, onun yaptığını söylemişti. İnsanların içerisindeki kötülüğü bulup çıkartmıştık beraber. Söylediği gibi, insanlar sadece onları yoldan çıkartacak ve sonradan bahane edebilecekleri bir şeytan arıyorlardı, bulmuşlardı. Sonrası domino taşları gibi gelmişti. Yıkıldıkça yıkılmıştı iyilik. Her ne kadar beni Sare'den ayrı tutmaya çalışsalar da, biliyordum. Bunu birlikte yapmıştık. Benim cümlelerimle, etkilemişti onları. Benim, karamsar olan cümlelerimle. Benim kurgularımla sonlarını seçmelerini sağlamıştı. Benim hayallerimi gerçekleştirdiğini düşünmüştü. Ben sadece okunmak, ünlü bir yazar olmak, insanları etkileyebilmek istemiştim. İşte şimdi, hiç kimsenin unutamayacağı bir yazar olmuştum. Binlerce insanı etkilemiştim. Tek başına hareket etmemişti. Onun da dediği gibi, ben olmasam yapamazdı ve bu, her şeye rağmen bana karşı yaklaştıkları kadar kendime affedici yaklaşamama sebep oluyordu...
Polis arabasına yönelirken beni çözmüşlerdi. Nevzat, özür dileyen bir bakışla bana bakarken kelepçeyi tutuyordu. Söylediğine göre önce karakola gidecektim ve sonrasında... Hastalıklı zihnimi kanıtlamak için uğraşacaklardı. Sonra da... Bir tedavi süreci bekliyordu beni. Ne kadar süreceğini ve başarıp başaramayacağımı bilmediğim bir tedavi süreci. İçimde sinsi bir şeytan yaşarken, kendi lafzıyla susacağını dile getirirken ondan kurtulduğuma emin olmak, imkânsız olacaktı. Söylediği gibi, buna inandığım ilk an, sesini duymaktan öyle korkacaktım ki belki de şizofreniye dönecekti bu seferki zihin rahatsızlığım. Malum, ailemden, yıkık dökük ve küllerin arasında bir ev ile hastalıklı bir zihin miras almıştım. İkisi de, sonum olmuştu.
Nevzat kelepçe ile bana yöneleceği sırada ablam kollarını vücuduma sardı. Gözyaşları boynumu ıslatırken titreyen ellerim beline gitti. "İyileşeceksin ve ben seni hiç terk etmeyeceğim. Sayende, sayende bir kız çocuğum olacak, doğacak ve annesiyle büyüyecek. Bir de teyzesiyle! Senden öğreneceği çok şey var! Cesur olmayı senden öğrenecek..."
Ben ise Sare'den öğreniyordum... Cesur yanımın o olduğunu söylemişti. Zihnim, tek bir karaktere büründüğünde ne olacaktı? Hangimize daha çok benzeyecektim? İkimizden de biraz mı olacaktım yoksa sadece biriyle mi devam edecektim hayata? İyileşmek... Gerçekten iyileşmek mi olacaktı yoksa başka bir ızdırabı mı getirecekti beraberinde... Bir ömür taşıyacağım bir şeye sebep olmuştum ben. Uçakların düşmesine, insanların ölmesine, sokakların karanlığa gömülmesine sebep olmuştum. Tanıdığım, cenazesinde gözyaşı döktüğüm insanların sebebi olmuştum...
"Annesi sen olduğun için çok şanslı." derken bunu nezaketen söylemiyordum. Her şey ailede başlıyordu, bizzat öğrenmiştim. Yaşadığım fiziksel ve cinsel şiddetler, küçük bir çocuğun zihninde bu bölünmeye yol açmıştı. O çocuk büyümüştü, büyüdükçe masumluğunu kaybetmişti ve işte! Bir canavar... Hep, sokakta gördüğüm, haberlerde duyduğum, varlığını bildiğim, hatta bu kitabın yazarını bilmeden önce de düşündüğüm bir şey vardı, bir zihin nasıl bu hale gelebilirdi? Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilirdi? Demek ki... Böyle oluyordu...
"Teyzesi de sensin." dedikten sonra geri çekilip gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarımı sevdi. "Çok şanslı bir kız çocuğu olacak."
Büyüyüp de bana dair gerçekleri öğrendiğinde, aynı fikirde olacağına emin değildim. Bana kalırsa, özellikle de okul hayatı başladığında saklanılması gereken bir gerçek olmalıydı. Beni, belki şanslıysam ve her şey düzelirse, yurt dışında yaşayan evli ve mutlu teyzesi olarak bilmeliydi. Sadece telefonda, görüntülü olarak gördüğü teyzesi.
Gülümsediğimde son bir kez daha sımsıkı sarıldıktan sonra geri çekildi. Yaşlı gözlerle, sırasını bekleyen Kıvanç'ı gördüğümde dudaklarımın arasından bir hıçkırık kaçtı. Beni hala nasıl sevebiliyordu? Öyle seviyordu ki, yüzlerce, belki de binlerce kişinin ölümünden yargılanmak üzere götürülürken bile bir koşu montumu alıp gelmişti ve beni sımsıkı giydirmişti...
Kolları vücuduma sarıldığında bir süre ağlayışımız dışında sessizliğimizi kimse bozmadı. Kar sessizliği de mevcuttu. Yavaşlayan kar taneleri, ara ara tenime değip içimdeki ateşi söndürmeye çalışıyordu. İçinde canavar olduğumu öğrendiğim bir evin kapısından çıkıp da karda, polis arabalarına doğru ilerlemeye başladıkça kulağıma gelen karın ezilme sesi, bir anlığına, bir anlığına... Her şeyin düzelebileceğini düşündürtmüştü. Gecenin karanlığında, sokak ışıklandırmasının altında, karlı bir havada sarılan bir çift gibi görünüyor olmalıydık şu an. Belki de hoş bir görüntüydü, henüz kelepçe takılmamışken ve dışarıdan ne denli bir canavar olduğum belli değilken...
"Her şey düzelecek. İçeride her şey bitince yapmayı istediğini söylediğin şeyleri hatırlıyor musun? Hepsi olacak. Birlikte yapacağız ve ben seni her zamankinden daha çok seveceğim."
Ağladığım için boğuk çıkan sesimle "Bu mümkün mü?" diye sorduğumda yüzümü görebilecek kadar gerilerken ıslak yanaklarımı tuttu. Benim ellerim de kollarını buldu. Gözyaşları eşliğinde birbirimize bakarken "Beni daha çok sevmen, mümkün mü?" diye sordum. Bu halinden daha fazlası, nasıl mümkün olabilirdi? Ben bile sevmiyordum artık kendimi. Ben bile canavar olarak görüyordum. O nasıl hala seviyordu?
"Konu sensen, benim için her şey mümkün." dedikten sonra beni yavaş, yine veda eder gibi bir yavaşlıkta öptü ama etmiyordu. Beni bırakmayacağını söylüyordu. Ben kendimden kurtulmak isterken, o daha sıkı sarılıyordu.
Geri çekilirken birbirimize yeniden gülümsedik. Gözyaşları eşliğinde Nevzat'a döndüğümde boğazımda bir yumru vardı. Gözlerim kelepçeyi tutan ellerine inerken belindeki silahı gördüm.
Bingo!
Saniyeler içerisinde aldığım silahı kaldırarak, onlardan uzaklaşmak için birkaç adım gerilediğimde korku dolu sesler yükselmiş ve birkaç silaha bana doğru dönmüştü. Kıvanç "Yapmayın! Nevzat bir şey söyle, sakın ateş etmesinler!" diye bağırdı.
İrileşen gözlerimle, kaldırdığım silaha bakarken ellerim titriyordu. Titremesine engel olamadığım gibi, onlara doğru tutmaya da engel olamıyordum. Kasılan çenemi gevşetmeye çalışırken solur gibi "Ne yapıyorsun?" diye bağırdım.
Sana demiştim.
"Hayır!"
Nevzat da korkuyla "Kıvanç!" diye bağırdı. "Vuracak, seni vuracak!"
Kıvanç'la göz göze geldiğimizde başını onaylamaz bir şekilde salladı ama kaçmaya çalışmadı. Dudakları buruk bir şekilde gülümserken titreyen sesiyle "Bunu ben seçtim." dedi. Bunu o seçmişti, ölen ben olmamam için. Şimdi, elimde bir silah, namlunun ucundayken bile bana dolu gözlerle gülümsüyordu. Canın sağ olsun, der gibiydi.
Git gide dolan gözlerim görüşümün bulanıklaşmasını sağlarken yeniden "Hayır!" diye bağırdım.
"Ateş etmeye hazır olun!" dedi yüzünü buruşturarak Nevzat. Kıvanç korkuyla "Hayır!" diye bağırdı. "Nevzat, hayır!"
"Ablacım, duy beni! Defne duy beni! Yapma... Sen yapmazsın, yapma! Kıvanç o... Sevdiğin adam..."
Özgür öldü. Kıvanç da ölecek. Biz seninle, sonsuza kadar baş başa kalacağız.
Ellerimi indirmeye çalışırken zorlanarak inledim. Bir bedende, zihnin ardına hapsolmuş gibiydim. Böyle mi hissediyordu? Kontrol bendeyken, bir köşede sessizce beklemek zorundayken, hatta söylediği gibi ben Kıvanç'la beraber olurken dahi, hiçbir şey yapamadan böylece bekliyor muydu?
Madem her şeyi bitirdin, ben de son kez bu oyunu oynayıp öyle bitireceğim. Kıvanç'ın sonunu yaşatacağım. Unuttun mu? Sen yazmıştın... Biz yazmıştık...
"Yapma!" derken yalvarıyordum. Meğer, kaç yıllık bedenim tam olarak bana ait bile değildi. Şimdi, sevdiğim adama doğrultulmuş bir silahı tutarken ve yazarın, yani benim yazdığım sonu yaşatmak üzere elim tetiğe gittiğinde Kıvanç bana değil Nevzatlara "Hayır!" diye bağırdı. Onu korumak için bile olsa, beni vurmalarını istemiyordu.
Korkuyla "Bir son daha vardı!" diye vardığımda gözüm parmağımdaydı. Tetiğe basmak üzere olan parmağım hafifçe geri çekilirken ne söyleyeceğimi beklemeye başladı.
"Bir son daha vardı. Benim için yazılan. Kendim için yazdığım... Ya kendimi kurtarıp onların ölümüne sebep olacaktım, ya da onları kurtaracaktım fakat ben ölecektim..."
Ne saçmalıyorsun? Öyle bir şey olmayacak!
"Unuttun mu? Ben yazmıştım. Biz yazmıştık..."
Silahı hızla kendime doğru çevirip yeniden kontrolü almasından korkarak hızla tetiğe bastığımda çığlıklar yükseldi. Göğsümün altındaki keskin bir acıyla vücudum geriye doğru savruldu ve eş zamanlı olarak silah elimden düştü. Acıyla aralanmış dudaklarımdan, sıkışan göğsüm sebebiyle titrek ve boğuk bir ses çıkarken Kıvanç'la göz gözeydik. Gözleri, sanki o vurulmuş gibi benim kadar irileşmiş Kıvanç'la. Zaman yavaşlar gibi hissederken aramızdaki kar tanelerini bile seçebiliyordum. Yavaşça süzülüyordu.
"Defne!"
Bağırışı kulağımda yankılanırken bana doğru koşmaya başladı. Ayakta durmakta zorlanan bedenim geriye doğru yığılırken başım karlara değmeden önce bir el ensemden geçerek beni tutmuştu.
"Tuttum seni!"
Bedeni bacaklarının üstüne çekmeye çalışırken dehşet düşmüş olan yüzü hızla yeni yaşlarla ıslanıyordu. Bakışları ne yapacağını bilemez bir şekilde vücudumda gezinirken, ensemde olmayan ve tir tir titreyen eli de kanın çıkış noktasını görmüş olacak ki göğsümün altı hizalarında, bedenim ile dokunarak benim canımı yakamayacağını sandığı bir mesafe bırakmış, havada duruyordu.
Gözlerim Kıvanç'tayken, boğuk sesler kulağıma ulaşıyordu ve hepsini seçemiyordum.
"Ambulans!"
"Defne, hayır..."
"Kahretsin... Kahretsin..."
"Sanem... Bakma, gel..."
"Defne!"
"Hiçbir şey yok!" diye bağırdı Kıvanç. Sonra yüzünü buruşturup başını onaylamaz bir şekilde salladı ve sayamadığım kadar "Hiçbir şey yok." diye tekrar ederek alnıma yöneldi. Gözyaşlarıyla ıslanmış dudaklarıyla alnımı öptükten sonra yüzü geri çekilirken gözleri yanımıza kaydı. Yüzü yeniden acı ve korkuyla harmanlanarak buruşurken bu sefer kendisine söylüyormuş gibi "Bir şey yok!" diye bağırdı. Kara karışan kanımı görmüş olmalıydı. Kanı yağmura karışan hastalıklı bir zihne sahip kadının kızının kanı da kara karışıyordu. Neyse ki beni izleyen bir kız çocuğum yoktu ama... Kıvanç vardı. Ölmekten çok, bensiz yaşayamamasından korkuyordum.
Alnını alnıma yaslarken biraz sitem, biraz da ağlayarak "Neden yaptın?" diye sordu. "Sen... Sen yaşayacaktın! Her şeyi öyle düşünmüştüm... Seni bu cehennemden çıkaracaktım!"
"Kıvanç..." diye güçlükle fısıldadığımda yüzünü hızla geri çekti. Eli yanaklarımı severken "Söyle bir tanem." dedi.
"Ben bu cehennemden çıkıyorum."
"Hayır." derken başını onaylamaz bir şekilde salladı. Hıçkırarak ağlarken "Ambulans gelecek. Tüm acıların dinecek." dedikten sonra yeniden yarama baktı. "Sana yemin ediyorum, bir daha canın yanmayacak."
"Zaten yanmıyor." dediğimde buruşuk yüzü yavaşça gevşerken gözlerini bana çevirdi. Burukça gülümsedikten sonra burnumu çektim. Canım yanmıyordu. Hiçbir şey hissetmiyordum. Öpücükleri bile belli belirsizdi. Sadece... Sadece onu ne kadar sevdiğimi hissediyordum. "Sustu." dedikten sonra dudaklarımın arasından bir hıçkırık çıktı. Ellerimi hareket ettirip zihnimi gösteremiyordum ama gözleri anlamış gibi bakıyordu.
"Sonunda... Sustu..."
Beni yaşama ihtiyacıyla öptü. Yeni yıla girerken düşünmüştüm. Geçen yıl, birçok kişinin son yılı olmuştu. Hiçbiri, geçen yıla girerken son yılı olduğunu bilmiyordu. Bu yeni yılda, bu yıl ölüp unutulanlardan mı olacağımı, yoksa bir sonraki yıl ölenleri unutanlardan mı olacağımı merak etmiştim. Şimdi görüyordum. Ben ölsem de, unutulmayanlardan olacaktım. Kıvanç hep hatırlayacaktı beni. Bu bir yandan kalbimi kıracak kadar üzücüydü çünkü bu hayatta en çok istediğim, onunla mutlu olmaktan bile daha çok istediğim şey, onun mutlu olmasıydı.
Bakışlarım ablama döndü. Ablama bakarken, Nevzat'ın kollarında ağlayan Sanem'i görebilmiştim. Nevzat, sevgilisini sakinleştirmeye çalışırken, yüzü buruşmuş, bana bakmamaya çalışıyordu. Ablam ise diğer tarafımda, eli kolumda, bacaklarımda, ne yapacağını bilemez bir halde geziniyordu. Güçlükle hareket ettirdiğim elimi karnına götürmeye çalıştığımda ne için çabaladığımı anlayıp hıçkırıkları eşliğinde bana yardımcı oldu. Elimi, karnıma yaslayıp sımsıkı tuttu. "Defne... Ablacım... Hayır!"
Eğer kendimi durduramasaydım, belki de ablam, doğum koltuğunda ölecekti. Ablamın sonunu öğreneli, bir hayli zaman oluyordu. Ablamın sonunu yaşatmak üzere biri, belki de bir doktor, çoktan görevlendirilmiş olabilirdi. Şifresini çözdüğüm sistem sayesinde, tüm kuklalar yakalanacaktı ve ablam... Çocuğuyla tanışabilecekti.
Kıştan çok farklı bir soğuk vücudumda dolaştığında korkarak bakışlarımı Kıvanç'a çevirdim. Bakışları Nevzatlara dönmüş, ağlayarak ambulansı soruyordu.
"Kıvanç..."
Sesim kısık çıksa da hemen duydu beni. Gözleri bana döndüğü beni yeniden öptü. "Gelecek, ambulans gelecek şimdi..."
"Seni seviyorum..."
"Bana veda etme." derken başını onaylamaz bir şekilde salladı ve bir hıçkırık çıktı dudaklarından. "Bana ne olur, veda etme..."
"Sorun değil." dedikten sonra ağladığımı, gözyaşlarımı silmesinden anladım. "Bir canavar olarak yaşayacağıma, canavarın bir mağduru olarak ölüyorum." dedikten sonra iyice kısılan sesimle fısıldadı. "Üstelik, sevdiğim adamın kollarında."
Derin bir uyku beni kendine doğru çekmeye çalışırken son gördüğüm şey olmasından memnundum. Ve sonunda, ölüm beni özgürleştiriyordu.
"Defne, hayır!" dediğinde gözlerimin kapanmak üzere olduğunu anladığı gibi korkuyla cevap vermeye başladı.
"Ben de seviyorum! Ben de seni seviyorum! Seni çok seviyorum... Defne, seni çok seviyorum! Defne seni çok..."
**
Geçtiğimiz yılların ardından hala süren etkilere rağmen bazı vatandaşlar, bugün Seç ve Yaşa adlı kitabın ikinci yıldönümünü kutluyor. Bir kesim, kitabın yeniden satışa sunulması talebinde. Bir tehlikenin kalmadığını düşünen hükümet, yine de kitabın köhne kitabevlerinde dahi bulunmadığından emin olmak istiyor. Bu kitap, bir düşüncenin nasıl zehir gibi yayılabileceğinin korkutucu kanıtı olduğundan, hükümet gibi düşünen bizler içinse bugün, kutlanılmaması, hatta hatırlanılmaması gereken bir gün. Hepimiz öğrendik, kötüler her yerde, bir şeytan bekliyor. Bu sabah, şansı olsaydı bu işin bir parçası, bir kuklası olacak olan biriyle metroda yan yana oturmuş olabilirsiniz. Belki de bazıları, seçtiği taciz sonuna rağmen hükümetin zamanında müdahalesi sebebiyle sonunu yaşamadan, yanmadan, kahve almak için beklediğiniz sırada önünüzdeydi. Nereden bilebiliriz? Yine de... Bu kadar trajik olmasının sebebi düşen uçaklar bile değil. Belirli bir kitlenin, hastalıklı bir şekilde savunduğu düşüncenin sahibi, tüm bunları bitiren ismin ta kendisi. Her ne kadar çoklu kişilik bozukluğuna sahip olduğu söylense de, bana kalırsa bu geriye kalan kitaplarının satılabilmesi için bir temize çekme çabasından ibaret. Kimi kandırıyorlar? Bu kadın, binlerce kişinin ölümüne sebep oldu! Evet... Binlercesini de kurtardı ama o tehlikeye atmamış mıydı zaten? Yine de, aksini düşünenler mevcut. Onun da katil yazarın, mağduru, hatta en büyük mağduru olduğunu düşünüp bu durumu dramatize edenler var. Beni biliyorsunuz, ben pek dramatize sevmem, gerçekçi yaklaşırım. Yine de bu yazıyı yazarken, tüylerim diken diken olmuyor değil. Sonuçta, katilse bile artık ölen bir katilden bahsediyoruz. Katil öldü ama neredeyse mağduru olacak en yakınları, hayatta. Yani, bir kısmı. Geriye kalanların hayatları, daha dramatik bana kalırsa. Yani, düşünsenize... Artık Demirel Yayınevi, diye bir yayınevi yok. Yılların Yayınevi, artık Saraç Yayınevi ve katilin ablası Pınar Saraç ile kızı Defne Saraç'a ait. Evet! Çok yaşatılması gereken bir isimmiş gibi, kızına, kardeşinin ismini vermiş! Başka bir ülke olsa, o kadar kişinin ölümüne sebep olmuş birini yad eder gibi soyadını taşıyan ve ablası tarafından yönetilen bir yayınevinin ayakta kalmasına müsaade edilmezdi ama ne var ki, çürümüş toplumun bir örneği daha, son zamanların en güçlü yayınevlerinden biri haline geldi. Ölen katil yazarın, geriye kalan eserlerinin de bu yayınevi aracılığıyla basılıyor olması, yeterli ilgiyi üstüne çekti. En azından, gelirinin fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmış çocukların korunması ve topluma kazanılmasına dair kurulan oluşumlara veriliyor olması, bu yayınevinin ismine dair duyduğum öfkeyi azaltabiliyor. Yayınevinde hala çalışmaya devam ediyor olan baş editör Sanem isimli katil yazarın arkadaşı ise, yayınevi dergisinde her yıl arkadaşını yad etmeyi unutmuyor. Ne yazık ki, nasıl benim en çok okunan yazım, bu yazı olacaksa, yayınevinin de en çok okunan dergi yazıları, Defne Saraç'la ilgili oluyor. Kıvanç Demirel'in ise artık bu yazıları okuyamayacak olması, üzücü. Geçtiğimiz yaz, ağustos ayının ortalarında, sahil kesiminde, elinde bitmiş bir şişe şarap ile intihar etmiş halde bulunmuş olan Kıvanç Demirel ile, bir kesimin iddiasına göre, katil yazar Defne Saraç arasında geçen geçen aşk hikayesi, ikisi için de hazin bir şekilde sonlandı. Eğer aralarında aşk yaşandığına dair iddialar doğruysa, belli ki hastalıklı bir zihne sahip olan tek isim, Defne Saraç değil. Kim, böylesine birine âşık olur ve kavuşmak amacıyla intihar eder ki? Yine de hastalıklı ama romantik bir zihin... Özellikle de intihar etmek için Defne Saraç'tan ona yadigâr kalan evcil hayvanı Luna'nın doğal yollar ile vefat etmesini beklediğinin söylenmesi sebebiyle...
Her şeye rağmen, sizin, benim gibi birinin yirmi yedi yaşında, ikinci bir kişiliğe daha sahip olduğunu, böylesine hazin bir son eşliğinde öğrenmesi, benim için bile trajik. Bir senedir çoklu kişilik bozukluğu üzerinde yoğunlaşan çalışmalar gösteriyor ki, sandığımızdan çok daha fazla kimsede bu bozukluk türü var ve birçoğu, bunun farkına bile varmadan bir ömür tüketiyor. Kim bilir? Belki benim, belki bu blogu okuyanlardan bazılarının da iç sesi sandığı bir sesi daha vardır? Her neyse... Bu yıl da popüler kültüre boyun eğip Seç ve Yaşa hakkında yazdığım yazının sonuna geldik.
Manyak katil de öldüğüne göre, yeniden kader ağlarını kendimiz örebiliriz. Öyle değil mi? Yine de sanki yazar, bir yerlerden fırlayacak ve diyecek ki,
Buna Emin Misin?
**
Ve, evet. Resmennn bir kitabın sonuna geldik. Bu ana kadar kitabımı okuyup merakla bekleyen, beğeni ve yorumlarını sunan sizlere çok teşekkür ederim. Kitabın yazılmaya başladığı günden beri belli olan tek şey, bu sondu.
Umarım zihninizde, etkileyici bir hikaye bırakabilmişimdir.
Beğeni ve yorumlarınızı beklemekteyim.
Başka kurgularımda ve Seç ve Yaşa'da tekrar tekrar karşılaşmak dileğiyle
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!